Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1171 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

ESİNTİ

“Bana seni gerek seni”
Yûnus Emre

Zamanın muhakkiki Hiram, zaman makinesinin başına oturur oturmaz bitmek tükenmek bilmez tecessüsüne maÄŸlûp olarak Karma’nın iÅŸine karışmaya karar verdi ve âletin düğmeleriyle oynamaya baÅŸladı. Kendi geçmiÅŸine döndü ve kendisinin karşısına çıktı. Hiram, tabiî ki, kendisini tanımadı ama, ezelî ve ebedî benlik hakikâtinin tesiriyle, bir âşinalık hissetti. Bu déjà vu onu müthiÅŸ bir ÅŸekilde tedirgin etti ve…

           …kötü oldu…
             …muhteris oldu…
               …kıskanç oldu…
                 …mütecâviz oldu….
                   …öldürdü…
                     …dirildi…

Bütün bunlar kendi tabiî seyirlerini sürdürüp var olmaya devam ettiler. Binlerce defâ kaderini değiştirdi, binlerce yeni kader oluştu. Geleceğe gitti, mâzi değişti; geçmişe gitti, âti başkalaştı. O, bunların hepsinde yaşamaya devam etti. Hiç birindeki o diğerlerindeki onları farkında değildi. Böylelikle, ezelden beri var oldu, ebede kadar da var olmaya devam etti. Bir yandan da, bütün bunları seyrederek, aklınca oyuncak etmişti kaderi, hayatı, ölümü, âlemi, sonsuzluğu!

Birden fark etti ki, onun gibi baÅŸkaları da aynı oyunu oynayıp duruyorlardı. O onlar olmuÅŸtu, onlar o. Öldüren de kendisiydi, öldürülen de. Kavranamaz Hakikat’in ilâhî kanunu olan mütemadî tekâmülün mûcibi, ölen Hiramlar hep kötülerdi: Muhteris olan, haset eden, hazımsız ve hâddini bilmez olan… Gene birden fark etti ki, her ölenle birlikte biraz daha Hakikât’e yaklaşıyordu. Etin kemikten ayrılması dahi mânî deÄŸildi buna, sonsuz kaderler içerisinde tekrar tekrar diriliyordu; daha pâk ve arınmış olarak. Kendisini öldüren “kendileri”ne şükran duydu. Onlar, kendi zavallı gerçeklerini yaÅŸarken fenalık yaptıkları zannedilen ama Hakikât’e hizmet eden, kendisine kendisinden daha yakın gerçek birer kardeÅŸtiler…

Kâinatın her yerinde, her zerresinde hayat vardı, ölüm yoktu, ihtimâllerse sonsuzdu. Sonsuzluk nokta olmuÅŸtu ve sonsuz sayıda nokta her taraftaydı. Var olmayanla mevcut olan, hakikîyle hayâlî, mümkünle vâcip aynıydı. Ne zaman kalmıştı, ne de mekân. Öyle bir mâbeddi ki inşâ olunan, ne başı belliydi ne de sonu; tek mutlak hakikâtte buluÅŸuyordu bütün taÅŸları: îman. TAO sun’îydi, madde hayâldi, mânâ eÄŸreti. Ezel de, ebed de mahlûktu. İzâfiyet keyfîydi. Kâinat ise, yaratılmışların en sefiliydi!

Gözleriyle görüyordu O’nu, çünkü gözleri her yerdeydi. Her ÅŸey onun gözüydü ve her ÅŸey sâdece bir hiç cesâmetindeydi; o O’ydu, O da o.

Yok oluyordu O’nun içinde…
  Eriyordu…
    Öyle bir mahvoluştu ki bu,
      o ortadan kalktıkça,
        O’na kavuÅŸuyordu!

Mehmet Kerem Doksat – İstanbul – 2002

Yorum Yapın

Mesajınız