NECİP FÂZIL DA REENKARNASYONA İNANIYOR MUYDU?
“Bir gün Atatürk dirilecektir !!!
Evet lâf ve hayâl, yâhut fikir ve remz âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikât dünyasında Atatürk hayata dönecektir.… Bir gün onu, kâfuriden yontulmuş asil ve parmaklarıyla kılıcın kabzasıbı kavramış zarif ve ince edâsıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritasını süzmeye başlamış olarak olarak göreceğiz” (Necip Fâzıl, Büyük Doğu sayı 10).

Sevgili Dostlar,
Bu reenkarnasyon mes’elesi üzerinde ta onaltı onyedi yaşlarından beri tefekkür eder, araştırır, okur ve düşünürüm. Rahmetli babam Prof. Dr. Recep Doksat da Prof. Dr. Ian Stevenson’la beraber bir araştırma plânlamıştı. Ben de Prof. Stevenson’la saatlerce sohbet etmiştim. Pek çok Sünnî âlimi konuyu metempsychosis (tenâsüh) ile karıştırıp baştan reddediyor. Alevîler ve bir kısım Şiâ inanıyor. Prof. Yaşar Nuri Öztürk ve onun hocası, ilham kaynaklarından Prof. Süleyman Ateş, belli âyet ve hadislere atfen, Kur’an ve İslâm’a göre reenkarnasyonun herkes için olmasa da bâzı kişiler için işleyen bir mekanizma olduğunu, bunun haşir inancına ters düşmeyeceğini yazıyorlar, söylüyorlar. Mes’eleyi psikiyatrik açıdan tartıştığım bir makalemde (Türkiye Günlüğü’nde yayınlanmıştı) “şu din âlimleri kendi aralarında bir anlaşsalar da, biz sıradan Müslümanlar da neye inanacağımızı bir bilebilsek” diye yazmıştım.
Tabii ki dünya İslâm’dan ibâret değil. Özellikle Uzakdoğu’da değişik dinlere mensup milyar küsur insan metempsikoza da, reenkarnasyona da inanıyor. Batı’da da benzeri akımlar var.
Bu iş, ilmî metodolojiyle (en azından şimdilik) aksi veya düzü ispatlanamayacak bir konu olduğu için, belki de ilelebet bir itikat mevzûu olarak kalmaya da devam edecek.
Gelelim Necip Fâzıl’a… Babamın tâbiriyle, tam bir “fenomen adamdı”. Bu tür sıra dışı kişilere anormâl değil de, sürnormâl demek daha doğru olacaktır. Ben de bâzı sohbetlerinde bulunmuştum. Nev-i şahsına münhasır tefsirleri, yaklaşımları olan, farklı ve değişik bir zattı. Zamanında düştüğü kumarbazlık batağından Allah’ın verdiği iman gücüyle kurtulduğunu söylerdi. Hareketleri, tavrı ve kıyafetiyle muazzam bir aristokrat olduğu intibâını sürekli size verirdi ama evindeki maddî ve mânevî asâyiş hemen hiç bir zaman berkemâl olmamıştı. Bâzen öyle muazzam şeyler söyler, öyle şiirler okurdu ki, gözyaşlarımı tutamazdım. Bâzen de öyle acâyip şeyler söyler veya yapardı ki, “acaba bu o adam mı yoksa onun kimliğine bürünmüş bir meczup mu” diye öyle kalakalırdım. Gençlik tabii, pedere “bu da ne yâhu” dediğimde, gülümseyerek, “böyle fenomen adamlar böyle şeyler de söylerler veya yaparlar, filtre etmeyi bileceksin oğlum” derdi bana. Tıpkı Nâzım Hikmet gibi. Sol entellijensiyamız bunu hep gizler ama başlarda hızlı ve ateşli bir Türkçü ve Turancı’dır Nâzım, hâttâ Peyami Saf’a'nın Dokuzuncu Hâriciye Koğuşu romanı ona ithaf edilmiştir. Sonradan muazzam bir transformasyonla komünist olur. Bu iki büyük şâir de, maâlesef, senelerce hapislerde yatmış, hele Nâzım bir de vatan hasretiyle kavrulmuştur. Bu gibi sürnormâl ve fenomen adamları cezalandırmak değil, birer nâdide gül gibi ihtimamla, toleransla sakınmak gerekir hâlbuki…
Doğrudur, belki de gene böyle bir cezbeye kapılma hâllerinden birindeyken aşağıdaki satırları yazmıştır. Buna mukâbil, Atatürk’ten hiç de hoşlanmadığını ifâde ettiği pek çok konuşmasını, yorumunu da biliyorum; onu tanıyan herkes de bilir. Burada tafsilâta girmiyorum çünkü amacım yıkmak değil, yapmak. İyi de, Necip Fâzıl’ın reenkarnasyona inanıp inanmadığını, Atatürk’ün tekrar tecessüm edeceğini gündeme getirmenin âlemi ve anlamlılığı ne?
İmdi, neden bu satırları pek sevdiğim size yazdığımı arz edeyim:
Memleketin parsel parsel peşkeş çekildiği, millî sermayenin gâyet plânlı bir şekilde ortadan kaldırıldığı ve tamamen Batı’nın kucağına itildiğimiz, üstelik de bunu sözüm ona İslâmcı bir hükûmetin jet hızıyla ivmelendirdiği, her şey olmakla övünülebilir ama Türk olmaktan bahsedildiğinde dövünülür bir iklimin başta büyük medya ve entellektüeller tarafından yaratıldığı, “Kürt’üm” dersen demokrat ama “Türk’üm” dersen faşist âddedildiğin bir zihniyetin sürekli enjekte edildiği bir zaman diliminde yaşamaktayız.
ABD adım adım dünyayı işgâl etmekte ve gittiği yere demokrasi filân değil kaos ihraç etmekte, bunu da gâyet plânlı gerçekleştirmekte.
Memleketimizde okuma yazma oranı hâlâ muazzam düşüktür. Üstelik, okuma yazma bilenlerden gazete, dergi veya kitap okuyanların (yâni bu becerilerini uygulamaya kâlbedenlerin) oranı ise neredeyse nâkıs vaziyettedir. Son derecede düzeysiz ve safsatalarla, paparazzi programlarıyla “süslenmiş” TV kanallarında ne seyrederse ancak ondan haberdar olanların ezici çoğunlukta olduğu tefekkür tembeli bir toplum hâline geldik. Sözüm ona entellektüel programlarda ise reyting uğruna insanlar kavga ettiriliyor. Mr Salvation Automomus’u özler olduk.
Özellikle son 20 senede bilinçli bir şekilde tatbik edilen misenformasyon, dezenformasyon, akültürasyon ve assimilasyon politikalarıyla iyice bu duruma getirildik. Hazin ama maâlesef bunu kimse inkâr edemez. Geçen gün STV’de Beyaz’la yapılan sohbette, bu şovmene içim daha da ısındı (her ne kadar o da afyonlama amaçlı show bussiness’in bir parçasıysa da, bir dereceye kadar insanların bunlara da ihtiyacı var tabii ki). “Babam bir polis memuruydu ve Ankara’da Yukarı Ayrancı’da oturuyorduk. Orası, o zamanlar, entellektüel memur tabakasının yaşadığı, herkesin herkese saygı ve sevgi duyduğu, kimsenin kimseye hava atmadığı hoş bir semtti” diyordu Beyazıt ve devam ediyordu “babam bir memur maaşıyla alıp okuduğu kitaplarla bütün salonu dolduran bir kütüphâne yaratmıştı, bunu bugün acaba kim yapıyor bilmem”. Gözlerim doldu… Ne kadar fakirleştirildiğimizi ve yozlaştırıldığımızı tekrar idrak ettim.

Belli bir politik, ideolojik veya çıkar amaçlı hizibin adamı değilseniz, yazılarınıza veya yazdıklarınıza yer verilmemekte, cevap dahi yollanmamaktadır.
Sekter olmamanın cezası peşin ve nettir: No Man’s Land’de yaşamaya mahkûm edilirsiniz.
Somut örnek isterseniz, tamamen kendi köşe yazarlarının söylediklerini tekrarladığınız bir yazıyı Cumhuriyet Gazetesi’ne gönderin, yayınlamadıkları gibi, profesörmüşünüz veya bilmemneymişiniz hiç aldırmaksızın sizi kaale bile almazlar (ben iki kere denedim) veya “senin bir manin mi var” diye dostâne ve demokratça (!) bir mesaj alabilirsiniz. Henüz doçentken 2.5 sene Kent TV’de A kümesine hitap eden TERAPİ programını sundum; Cumhuriyet Gazetesi yazarlarının ekserisi orada da program yapmaktaydı. Bir ikisi hâriç, hepsi de beni görünce sohbeti keser ve aralarına girmemden hoşlanmayacaklarını belli ederlerdi, çünkü ben Tanrı’ya inanıyordum.
Vatana, millete, akademisyenlere söven veya terbiyesizlikle süslü bir yazı yazarsanız Radikal Gazetesi derhâl yayınlar ama size “zort çekilen” bir yazıya bir bilim adamı haysiyeti ve ciddiyetiyle cevap yazarsanız, umurlarına bile takmazlar (başıma geldi).
Çeşitli programlara konuk olarak çağırıldığım “kâinatın bütün seslerine açık radyo”‘nun sâhibi ve gerek fikirlerini gerekse Türkçe’sini pek beğendiğim, Karun kadar da zengin olan Ömer Madra ile şahsen tanışmamıza ve iki kere haber bırakmama rağmen beni aramaz çünkü onun anladığı anlamda solcu değilim.

Hakkında benzer kanaâtlere sâhip olduğum, pek çok yazısına imzamı atacağım ve dünya gözüyle bir tanışıp sohbet etmekten başka bir şey istemediğim Attilâ İlhan için de aynı şeyler geçerlidir, mesajlarıma ve aracılara “yanıt” vermez, çünkü komünist değilim. “Sağ” cenahtakilerin köşe başlarını tutanlar genellikle fakiri pek sevmezler çünkü vizyonumdan ve toleransımdan, dinci olmamamdan ve ırkçılığa karşı çıkmamdan hoşlaşmazlar; rahmetli babamdan “psikolog” diye bahseden Taha Akyol’a haber bırakır ve görüşmek isterim, aramaz bile (iki kere denedim). Medyum Memiş’e (!) köşe yazarlığı yaptıran bir gazete, benim yazılarımı uygun bulmaz (başıma geldi). Bunlar hep olumsuz örnekler, olumlu olanları yazmıyorum tabii; pek çok dostum da var basın ve medya âleminden. Kendimden örnekler vermemin sebebi, fikri ve irfânı hür ama vicdanlı olmanın günümüz Türkiyesi’nde priminin ne kadar olduğunun en yakından bildiğim numunesi olmamdandır.

Türkiye, aslında, İstiklâl Harbi öncesindekinden daha vahim dayatmalar ve şartlar altındadır. Gaflet, dalâlet ve hıyânet el eledir ve her tarafımızı kuşatmıştır. Bu âşikâr gerçeği söyleyene de belli mihraklar ve kafalar hemen ulusalcı paranoyak teşhisini koyup aşağılamakta, “vahiy mi geldi” filân diye istihza etmektedirler.
Safsata ve zırvalık dolu birtakım yeni mistik akımların yanısıra, gerçek İslâm’la alâkası olmayan ama müthiş güçlenen ve her an her şeyi yapabilecek kadar gözü kara müridleriyle ciddi birer tehlike ve tehdit oluşturan bâzı tarikatler ve onların yobaz mürşidleri Anadolu’nun Doğusu’na gittikçe kendilerini açıkça belli etmektedir; bunların arasında ırkçılıkla dinî yobazlığı aynı kapta eriten örgütler sanıldığından daha çok ve faâller. Bâzı üniversiteleri dahi ellerine geçirmişlerdir.
Her gün yeni bir Mehdi veya Mesih(!) yâhut “… Efendi Hazretleri” bir yerlerde türemekte, bâzı uyanıklar bunları pazarlayarak sıcak paralar kazanırken, câhil halkın kafası iyice karıştırılmaktadır. Maâlesef bizim fakülteden bir talebe nümerolojik muhabbetle Kur’ân’ı deşifre etmekte, onun bu hezeyanını reyting uğruna kullanan sorumsuz medya yöneticileri kendisini her hafta bir kanala çıkarmakta, bu arada 80 yaşındaki ilâhiyat profesörlerine fırçalar atılıp zihinler iyice bulandırmaktadır. Başka bir mecnun da Atatürk’ün uzaylı olduğunu yazan bir kitap yazmakta, bu konuda halkı sabaha kadar hipnotize eden çok gerekli (!) TV programları yapılmaktadır. Mevlânâ’nın enkarnesi Bülent Hanım’ın kurduğu dinleri tamamlayıcı yeni uzay dinine bir sürü aklı başında görünen insan mensup olmaktadır. Mooncular, Sai Babacılar, Yehova Şâhitleri, meditasyon veya kişisel gelişim kursu nâmı altında faâliyet gösteren yeni dinî hareketler ve kâzip gurular ortada cirit atmaktadır.

Şimdi, bu ahvâl ve şerâitte, sarı saçlı, mavi şehlâ gözlü bir alay muhayyel meczubun kendilerinin Atatürk’ün reankarnesi olduğunu iddia ederek ortaya çıktıklarını bir an için düşünün! En hakiki Atatürk’ün (!) hangisi olduğunu anlayabilmek için Tarot falı baktırmak veya medyumlara danışmak mı gerekir bilmem. DNA analizi yapamayacağımıza göre…
Yapmayalım, olayları mistifiye etmeyelim.
Ülkenin vatanı ve milletiyle bölünmezliği ilkesinin alt üst olduğu, millî haysiyetimizin çuvala sokulduğu, dezentegrasyonun eşiğine geldiğimiz şu günlerde Allah aşkına bir de mistik Atatürk paranoyasını kimselere enjekte etmeyelim.
En büyük ve âcil ihtiyacımız vatan ve ulus sevgisiyle buluşup, sağcımızla solcumuzla bütün canlar bir olup, mes’elelere rasyonel çözümler üretmek, yaratmak.
Öte âlemden Atatürk beklemekle uğraşma lüksümüz yok gibi geliyor bana.
Sevgiyle, muhabbetle…
Mehmet Kerem DOKSAT


Okunması güzel bir yazı.. En azında özgürce yazmışşınız… Ben de özgür(!) ve bağımsız bir bilinçle okudum… Sanırım…
“SEÇİMLER VE DERSİM’ İN YENİDEN KATLİAMI!”
Nazmi Doğan, 28 Nisan Perşembe 2011
CHP, Askeriye ve diğer Türk İslam sentezcileri soykırım güçleridir.
Kılıç sallayan devşirme Kemal, celladına tapmanın dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
Irkçı-faşist-şovenist propaganda zehiri ve asimilasyondan oldukça etkilenmiş Alevi dernekleri, Kemalizmin kendilerinin gerçek duruşları olduğunu, onun da kılıç sallayan Arap kahramanı Hz. Alinin devamı olduğunu iddia ediyor ve Kemalin kendisinin Alevi-Kızılbaş olduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar.
Derneklerine, başa M. Kemal resmi, arasına keskin bir kılıç (Zulfikar) ve onun yanına da Hz. Ali resimlerini asan, tam manası ile devşirmeliğe bürünmüş kör cahil topluluk halkına ihanet etmeye devam ediyor.
Kılıç çı Kemal’e yeniden dönersek: şimdiki CHP başkanının, Alman Himler’in gestapo yöntemlerinden esinlenerek isminin değiştirilmesi insanlığın yüzkarasıdır. Himler herkesi gaz odasına göndermiyor, çoğu muhalif Almanların ailelerini yok ederken çocuklarının alınıp adlarının değiştirilmesi ve bunların özel eğitilerek “Hitler gençlik taburlarına” verilmesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti. Dersim Soykırım döneminde ailesinden 7 kişi öldürülen ve öksüzler yurduna, daha sonra da yatılı bölge okullarına alınıp adı değiştirilen, Nazmiye nufus dairesine kayıtlı bu kişinin esas adı Hıdır dır. Ailenin soykırım öncesinde soyadı ise söylendiği gibi Karabulut falan değildir. Soykırım arifesinde bütün Dersimlilerin ad ve soyadlarının değiştirilmesi kanun yolu ile yürürlüğe girmiştir.
Dolayısıyla bu aileye Karabulut soyadı da istekleri dışında verilmiştir. Hıdır isminin Kemal diye değiştirilmesi, Karabulut soyadının da Kılıçdaroğlu diye değiştirilmesi Türkiye topraklarında nasıl bir barbarlığın yaşandığını ispatlamaktan öteye gitmiyor. Çocuk yaşta beynine yağma ve talanın, “kafirlerin” kafalarının kesilmesinin(kılıçla simgeleniyor) kahramanlık olduğu, kendisinin esas Türk olduğu, Atılla” nın soyundan geldiği, Arap asılı Hz. Ali”den kahraman M. Kemal” e varan geleneğin devamı olduğu, Alevi derneklerine de asıldığı gibi 3 sembolü(ali-zülfükar-atatürk) entegre eden Kemal Kılıçdaroğlu isminin onu “yabani”, “aşağılık” Dersimlilerden ayrıştıracağı sistematik olarak işlenmiştir.
Bir kere Alevi Kültüründe Kılıç sembol falan değildir. Bu Şiilerde olabilir, Aleviler ile Şiiler ise tamamıyla zıt toplumlardır. Şii İslamın 5 şartınıda yerine getirir, camii ye gider, ramazanda oruç tutar ve hacca da gider, ama Aleviler bunların hiçbirini yapmaz…Alevilerin Arap Ali”sinin resimlerini asmaları ve evlerine Kılıç sembollerini yapıştırmalarının başlangıcı yeniye dayanıyor.Türk ırkçılığının yükseliş döneminde bir taktik olarak, Aleviliğin Müslümanlığın bir mezhebi olduğu ileri sürülmüş, otonomiye varabilecek hak ve toprak taleplerinin yokedilmesinin alt yapısı sağlanmıştır. Bu idolojik-politik bir proje olarak ortaya atılmıştır. Koçgiri isyanı döneminde bu projenin ana hatları çizilmiştir. Osmanlının dağılması ve ezilen halkların özgürlük bağımsızlık talepleri Alevi-Kızılbaş halklarının yoğunlukta yaşadığı Dersim – Koçgiri otonomisinin hala ayakta durması Kemalist Ittihat Terakkicileri korkutuyordu. Lübnan ve Suriyede de bağmsız devletlerin kurulması, artık sıranın Anadolu Alevilerinde olduğunu ve bunların bir an önce etkisiz hale getirilmesini acil kılıyordu. O dönemde Osmanlı padişahının en güvenilir adamı diye Anadolu”ya gönderilen M. Kemalin önündeki en önemli görev de bu idi. Fransız veya İngilizlere tek bir kurşun sıkmadan ilk yaptığı iş Koçgiri de isyan var diyerek İstanbul’ a telegraf çeken M. Kemal yaklaşık 24 000 Aleviyi acımasızca katletti. İttihat Terakki artıkları Paşalar, Koçgiride Alevieri katlederken Padişah ve aynı zamanda onların ağababası olan İngiliz ve Fransızlara da rapor verdiler. Çünkü, M. Kemalin bölgeye resmi olarak gönderilmesinin sebebi, İngiliz istihbaratına göre, artan başıbozuk eşkiya eylemleridir. Yani o dönemde İngiliz ve Fransızlar için birincil konu çeşitli çetelerin devriye gezen askerlere saldırmaları bölgeyi yağma talan hareketleridir. M. Kemal müteffikler adına bu başkaldıranları kontrol altına almalıydı: Kocgiri katliamı ile bayram etmeye başlıyan Müteffik ordu komutanları, Kemalin daha sonraki faaliyetlerini kontrol etme gereğini bile duymadılar ve böylece Kemal bu fırsattan yararlanarak kendi çıkarları için bütün çeteleri bir araya getirmeye başladı. Dikkati çeken diğer bir nokta ise, bu katliamdan sonra tek bir Fransız veya İngiliz askerinin burnunun kanamamasıdır. 1920 lerden 1923 kadar sadece 2 İngiliz askeri yaralanmıştır ve bunlarda Beyoğlu’ da RUM kadınlar yüzünden çıkan bir kavgada olmuştur… Koçgiride Alevilerin kitlesel imhasından 1 ay sonra M. Kemal Fransızlarla dostluk antlaşması imzaladı. Kurnaz İngilizler de onun göstermelik “asayiş problemi”, nin kamufulajını iyi kullandılar ve sınıra dayanmış Bolşevik hereketine karşı gerekli tamponu sağlayacak tek liderin o olduğunu Londra’ ya bildirdiler. İngiliz gizli arşivlerinden anlaşılacağı gibi M. Kemal hemen onların gözüne girmişdi. Laz Topal Osmanın bu katliama çekilmesi ise ona teklif edilen Sivas, Tokat ve Erzincanın kuzey alanlarındaki Alevi mal varlıklarııdır. İttihatçılar, Ermeni ve Rumların yokedilmesinde kullanılan yöntemi burada gene uyguladılar. Sözde topal Osman’ a Lazkiye otonomisi verilecek ve Alevi Kızılbaşlardan boşalacak alanlar da onun topraklarına katılacaktı. Mustafa Kemal neden 1923 yılına kadar amaçlarının “Saltanatı ve Hilafeti kurtarmak olduğunu neden tekrarladı durdu? öyle yaptı, çünkü Milli bir Türk devleti için çalıştığını söyleseydi, yanında kimseyi bulamazdı. O dönemde bu görüş, onun gibi bir kaç komplocu ırkçı general ile sivil bürokrat dışında kimseden destek bulamazdı. Ne yazık ki Topal Osman bu vaadi 2 sene sonra M. Kemal’ e hatırlatınca kellesi uçuruldu, Ama Alevilerin de bel kemikleri kırılmış ve otonomi talapleri büyük oranda yok edilmişti. Bu katliamla Dersim Alevilerinin en önemli batı cephesi yıkılmıştı. Doğu cephesi olan Ermeniler ise daha önce yıkılmıştı, Batıdan da savunmasız kalan halkın sonu şimdiden belliydi.
Alevilerin esas sembollerine dönersek, bunlar genelikle doğanın birer parçalarıdır. Alevilik, sahte ideolojik poltik amaçlı projelerin yansıttığı gibi “ali evicilik, alicilik” değil, “alev” den gelmedir. Bir kere bu bir dil sürçmesi falan değil, açıkça ortada olan bir şeydir. Ali başka Alevi başkadır. Alev’ e tapma is Mezopotamya toplumlarının ana kültürü olan güneş ve ateşin kutsallaşması temelindedir.
Tepeden bir devlet yaratılması için uydurulan sahte ideolojiler ile jenositleri sistemleştiren kemalist kadrolar 1928 lerden itibaren tüm alanlarda geniş ideolojik – politik çalışmalara girdiler. örneğin güneş dil teorisi saçmalığı almanya’ da yükselen Nazi akımlarından esinlenerek uyduruldu. Alevilerin mentalitede yokedilmeleri için ise Koçgiri kırımı ile temelleri atılan “islamın bir mezhebi” şeklinde ki projesi yeniden ortaya sürüldü. Başta Şevket Süreyya Aydemir olmak üzere kadrocuların uzlaştığı bir nokta, Ermeni ve Rumlar gibi diğer kadim Anadolu milletlerinin de nihai olarak ortadan kaldırılmalarıdır. Hiristiyan dinine mensup olanların başarıyla yokedilmeleri Kemalist kadroların iştahını artıriyor ve mücadele şiddetle tırmadırılıyordu.
Dersim’den Ankara’ ya çağrılan bazı ileri gelenler ya satın alınıyor veya her yol denenerek beyinleri yıkanıyordu, ama o zamana kadar Alevilerin esas çekirdeğini oluşturan iç bölgelere ulaşamıyorlardı. Soykırım yapıldıktan sonra bütün dede, seyit ve pirler Malatyanın Akçadağ kazasında 3 aylık eğitime tabii tutuldu. Bu eğitim ile, dedelere, sehlere ve pirlere Atatürk posterleri, Hz. Ali posterleri ve Zülfıkar resimleri verilerek köylerine gönderildiler. Tamamen beyinleri yıkanan bu sözde ileri gelenler, halka ” esas müslüman ve türk ” olduklarını, islamın bir mezhebi olduklarını propoganda yapmaya başladılar. Köylerin her tarafı Arap Ali sinin resimleri ile doldu. TC nin geri kalan Alevileri asimile etme çalışmaları sistemli eğitim çalışmaları ile periodik olarak devam etti. Elbistan’ dan Tokat’a ve Erzurum’a kadar Alevileri yaşadıkları bütün alanlardan toplanılıp getirilen bir sürü Türkçe bilmeyen insanlardan celladına tapan ucubeler yaratıldı… Alevilerin Arap Ali’ sinin resimleri ile tanışmaları bu olaydan sonradır. Alevilere kılıç resmi bu şekilde dayatılmıştır. Çünkü o dönemde Müslüman olunca direkmen Türk olunuyordu. Yani alevilerin 500 senelik Osmanlı hükümranlığı döneminde Müslüman sayılmamaları ve şimdi birden bire “rütbe” almaları, Şevket Süreyya Aydemir ‘ in de dediği gibi ‘Kemalizmin bir dehasıyıdı’. Bu proje başarıya ulaştı, hafıza kaybına uğratılan Aleviler hak ve özgürlük telaplerinden vazgeçerek düşmanlarının saflarına geçtiler. Inönü Anilarinda; “bunlarin hemen hemen hepsinin okuma yazmasi yoktur, Türkce bilmezler, onlari mecmua kitap ile degil, resimlerle ikna edelim yönünde butun kadrolardan oneriler geldi…Onlar kendi inanclarinin adina benzeyen ve “AL” ile baslayan bizim Alevilği hemen birden benimsemedilerse de kafalari allak bullak oldu…..” der.
Dersimliler, Rum ve Ermeniler Kemalizmin ırkçı milliyetçiliğinden ve Kemalist devlet dindarlığından çok çekmişlerdir. Kemal Atatürk dönemi Türkiye’nin en karanlık, diktatoryal dönemidir. Ermeni, Asuri-Süryani katliamları ve milyonlarca Rumu denize döken odur. Atatürk laik değildi, demokrat hiç olmadı. TC nin varlığı anlamına gelen Müslüman olmayanların yokedilmesi AKP’li devlet döneminde de hızında bir şey kayb etmemiştir. Müslüman olmayan aydınlar kurşunlanmış, boğazları kesilmiş ve masum insanlar ‘aklı dengesi yerinde olmayan’ genç Türklerin saldırı hedefi olmuştur. Ama ne hikmetse bu ‘akli’ dengesi yerinde olmayan genç Türkler hiç bir cami imamını rahatsız etmiyor sadece Müslüman olmayanları öldürüyorlar!?!
Varlığı yağma ve talana dayanan dejenere olmus capulcu Anadolu guruhu, ırkçılık üzerine inşaa edilen Kemalist devletin çağdaşlaşmasını isteyenlere kuşkuyla yaklaşıyor. O ‘’Devlet yıkılırsa ben ortada kalırım’’ sendromundan hala kurtulmuş değil. Yani kendisine Türk diyen ama genetik olarak Anadolunu Türk olmayan eski yerlilerinin genetiğini taşıyan bu halkın yüzde doksanı hala onun parazitliğini garantileyen objeden yana, yani askerci-çeteci. Seçimini kendi refahına ve geleceğine göre değil, devletin bakiyesi ve onun devamlılığına göre yapıyor. Bu açıdan tercihi mevcut yağma ve talanın bekçisi olan devleti temsil eden partilerden yana olacaktır.
AKP, CHP, MHP ve diğer devlet partilerinin aday listelerine bakmak yeterli. Bu partilerin adayları ya çete, ya hırsız, ya dolandırıcı ve ellerinde insan kanı var.Aralarına serpiştirdikleri ‘Demokrat’ gömlekliler ise sadece işin aşentiyonu.
AKP ve CHP bu sahte maskeleriyle sadece toplumu daha derin kaoslara sürükleyeceklerdir. Hesapları tarihidir. Halkı daha rahat nasıl kandırabiliriz. Makarna, şeker, buzdolabı gibi şeyler dağıtmak yetmiyorsa halkı kandırmaya o zaman onların içinde, onlardan birilerini satın alarak onları kandırmak. Bu, devletin züzyıllara dayanan politikası. Aleviyi kandırmak için dedeyi, dindarı kandırmak için imamı, hocayı alacaksın.
Dersimliyi kandıramıyorsan toplumda bir yere gelmiş birilerini ne pahasına olursa olsun satın almak. Bu gün AKP veya CHP saflarında yer alan ‘Ünlü’ Zazalar acaba hangi hesapları sonucu oaradalar. Kendi kimliği ve kültürü için mücadele eden birirnin Dersim soykırımını yapmış bir kimliğin ve kültürünün yanında ne işi olabilir ki?
CHP DERSİM 38 SOYKIRIMINI YAPTI
CHP’nin şovenizm, ırkçılık ve faşist politika ve pratiği oldukça açık ve net bir biçimde kör gözlerin bile göreceği kadar orta yerdedir.
Sırf Dersim Jenosidi konusundaki faşist, soykırımcı, şovenist yüzü değil aynı zamanda Ermeni, Kıbrıs, Balkanlar, Kafkaslar, Azerbaycan vs gibi bir çok sorunda MHP’yi aratan taktik adımları ile söylem ve pratikleri tam bir gerçek kimliğine, sözde cumhuriyet kurucu kadrolarının da ruhuna uygun bir yere geldi. Aslına bakarsanız kendisine zoraki giydirilmiş sözde sosyal demokrat kimliğin de reddi de olsa; tam ve kesinlikle düzenin en önemli çekirdek örgütüdür. Kılıç sallayan devşirme Kemal celadına tapmanın en dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
Kemal Kılıçdaroğlu hemen hemen bütün seçim konuşmalarında bu konuya ilişkin soru geldiğinde “Biz Atatürk ne yaptıysa onu savunuyoruz.” demeye devam ediyor.
Utanmadan soykırımı haklı gösteriyor, taptığı celladın yaptığına aynen sahip çıkıyor. Gerçekte olan, ırkçı CHP’nin kendi kimliğine dönüşü ya da boyanın dökülüp altta gerçeklerin çıkması vardır.
CHP İttihat terakkinin devamıdır. Ermeni soykırımı, Rum soykırımını ve Anadoludaki diğer yerli hakların yokedilmesi sürecini ilerleten bir akımın devamıdır: 1880 lerden beri başlatılan temizlik hareketlerini yöneten bir partinin mirasçısıdır. Soykırıma uğradığı halde sürgündeki milyonlarca insanı bu soykırımı hak etmiş gibi göstererek, ortada bir isyan ya da “terörizm” varmış gibi havalar yaratıp, yeni soykırımlara zemin hazırlayan neo faşist CHP zamanını tamamlanmıştır. O gün iktidarda olan kurucularının, bugünkülerden zerre kadar farkları yoktur ve kesinlikle aynıdırlar. Dersimlilerce farklı algılanması, korkunun hükümranlığında gerçekleri bile ters yüz edecek bir asimilasyonla celladın mentalitesini kabullenerek, diğer bölge halklarının yokedilmesi sürecine katılmak trajik bir olayıdır.
Sevgi ve selamlarla
Nazmi Doğan
MKD: Hiç dokunmadım…
Nazmi Doğan Beyefendi,
Şunu aklından çıkarma ki, TOPAL OSMAN 20. Yüzyıl’ın bu evren üzerinde gördüğü EN SOYLU VE EN ASİL DRENİŞÇİDİR. Bu millet zorda kaldıkça, bu tip dreniş önderlerini fıtratından gelen soylu bir gelenekle her zaman ortaya çıkaracaktır. Ne umutlanın ne de üzülün.
Saygı ve kardeşlik dileklerimle…