Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1946 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

TELEVİZYONLARDAKİ REZÂLET

Karın eve bizi mahkûm ettiÄŸi Salı günü (24 Ocak 2006) vakit ayırıp da ATV’deki pek beyefendi bir san’atçımızın sunduÄŸu “Banu Alkan ve Kocası” belgeselini seyrediyorum. Mahremiyet ihlâlinin, seviyesizliÄŸin, birbirini aÅŸağılama kültünün ve yozlaÅŸmanın aşılandığı, pompalandığı bu programda, para uÄŸruna, iÄŸrenç ötesi bir tulûat mukallidi terbiyesizlikler numûnesi sunulmakta. Ne muhteÅŸem bir özdeÅŸleÅŸme-benimseme örneÄŸi âile deÄŸil mi?

Câhil ve saf halkımız taraf olmuş, birbirlerine giriyorlar hangisi haklı diye!

Aynı rezalet zinciri bütün “Nasyonal Kanallarda” (!) da sürüyor. Kanal D’de gene pek hanımefendi bir san’atçımız sürekli insanları birbirleriyle “kapıştırıp” dalgasını geçiyor. Konu ise gencecik evli bir çiftin hayatı, sorunları… Belli ki alacakları ücret uÄŸruna özel hayatlarını, âile kurumunun rûhunu satmış bu insanlar. Ne muhteÅŸem bir özdeÅŸleÅŸme-benimseme örneÄŸi âile deÄŸil mi?

Câhil ve saf halkımız gene taraf olmuş, birbirlerine giriyorlar hangisi haklı diye!

DiÄŸer kanallarda da “Kadın Programı” nâmı altında insanlara hakaret ediliyor, iftira atılıyor, gizlilik saklılık dinlenmeksizin kavga ettiriliyorlar. Hâttâ bir intihar vak’ası yaÅŸanıyor. Fatih Altaylı’nın program yapımcısı beni arıyor, canlı yayında bu konuyu tartışmayı teklif ediyor. Tabii ki kabûl ediyorum ama akÅŸamüstü kötü haber ulaşıyor: Programı hazırlayan ve sunan pek hanımefendi hâtun kiÅŸi katılmayı reddetmiÅŸ. Yayın iptâl ediliyor!

Geçmişten Bugüne Bir Seyahat

Epeydir diÄŸer kanalları ve programları da takip etmekteyim fırsat oldukça. Bu arada kendi televizyona çıkma hayatımı hatırlıyorum. Gelin kaynana anlaÅŸmazlığı hakkında yazdığım bir yazıyla beni “keÅŸfeden” Leylâ Tekül’ün Yüksek Ökçeler programına dâvet edilerek adımımı atmıştım kameraların önüne. O programları hatırlayanlarınız vardır. Leylâ çok hoÅŸ bestesini bizzat piyanoyla icrâ ederek canlı yayına baÅŸlardı. Akabinde esprilerle esas konuya gelir, seyircilerle de tartışarak sözü bilirkiÅŸiye yönlendirirdi. Gâyet seviyeli ve hoÅŸsohbetle geçen iki saatin sonunda gene piyanosuyla seyircilerine veda ederdi. İlk programdan sonra baÅŸlayan dostluÄŸumuz uzun seneler sürdü; ÅŸimdilerde, artık buralardaki seviyesizliÄŸe dayanamayarak Kanada’ya yerleÅŸmiÅŸ durumda.

O dönemlerde henüz ihtisasımı yapmakta idim. Herhâlde beğenildi ki tarzım ve üslûbum, diğer kanallardan dâvetler başladı. İşte, gene o dönemlerde şöhret merdiveninin basamaklarını tırmanmakta olan Esra Ceyhan’ın HBB televizyonundaki canlı yayınına dâvet edildim. Genç, güzel, zeki, hassas ve muhteris bir yapısı vardı; başarı için gereken her şey yâni. Programlarına yayın saatine çok kısa süre kaldığında gelir ve bir süratle makyajını yapıp yayına girerdi. İlk programımızda iki saat sevgiden ve aşktan bahsettik. O kadar hoş ve seviyeliydi ki bu sohbet, sonradan sayısını hatırlayamayacağım kadar çok programına katıldım Esra’nın. A’dan Z’ye başladığında da çok güzel gitti her şey. Hâttâ 2000 senesindeki bir canlı yayında, şimdilerde köşe yazarlığı yapan bir ilâhiyat profesörünün cinlerle ilgili saçmalamasına öylesine net tepki verdim ki, uzun süre bu yayın ve program gündemde kaldı.

Aynı dönemde ABD’den gelmiş zeki, becerikli ve saygılı bir hanımefendinin programlarına çağrılır oldum: Ayşe Özgün. İlk beraberliğimizde Alzheimer Hastalığı’nı konuşmuştuk. Onunla da ahbaplığımız senelerce sürdü, hatırlayamayacağım kadar çok programına konuk oldum. Alkışlar arasında sahneye çıkar, seyircileri de İnteraktif bir şekilde konuya çeker ama uzmana son sözü söyleterek programını bitirirdi. Seviyeli ve keyifliydi o programlar.

Bir kere tanınmıştım ya, Tuna Serim diye akıllı, seviyeli, esprili ve saygılı bir programcı ve sunucuyla tanıştık. Televizyonlarda ve radyolarda hatırlayamayacağım kadar çok program yaptık. Onun programlarında tanıştığım genç, zeki, gönlü sevgi dolu bir yayıncı oldu: Ergun Gümrah. Onun ve çocukluk arkadaşım sevgili dostum Banu Zorlutuna’nın iÅŸbirliÄŸiyle Kent TV’de Åžafak Favey’le “Parola Åžafak” programını sunduk uzun süre. Esprili ama çok seviyeliydi sohbetlerimiz. Daha sonra da “Terapi” isimli, tamamen üst seviyede (A+) bir kültür programını her hafta kendim sundum. Daha o zamandan henüz olmamış İstanbul depremini Celâl Åžengör’le, klonlamanın geleceÄŸini Beyazıt ÇırakoÄŸlu’yla, nöropsikiyatrinin istikbâlini rahmetli hocam Nedim Zenbilci’yle, endüstriyel psikolojiyi sevgili dostum Acar Baltaş’la, psikoloji ve psikiyatri iÅŸbirliÄŸini aziz arkadaşım Emre Konuk’la vs. konuÅŸtuk. İki seneden fazla süren program, Kent TV’nin kapanmasıyla hitam buldu.

Bu arada sevgili Mansur Beyazyürek ve arkadaşlarının programına da konuk oldum. İclâl Aydın’la senelerce radyo ve televizyon programlarında söyleştik. İki sene öncesine kadar hemen bütün televizyon ve radyo kanallarında çeşitli konularda yayınlara katıldım. Dâima seviyeye ve saygıya önem verdim. Buna uygun görmediğim yüzlerce (abartmasız) daveti nâzikçe reddettim. Şeriatçı, bölücü ve edepli olmayan her türlü daveti kabûl ettim. Bir kere tongaya düşüp, Alev Alatlı çok ısrar etti diye kandırılarak Reha Muhtar’ın programına katıldım ama canlı yayında gereğini söyleyerek tavrımı koyarak sıyırdım.

Katıldığım programlarda pek çok şarlatanın, üçkâğıtçının da ipliğini pazara çıkardım. Bunlardan bana kızıp yazdıkları uçuk kitap veya makalelerde beni rahmetli babamın ismini kullanarak ucuz şöhret peşinde koşan, bilgisiz ve gösteriş budalası olarak ilân edenler oldu. Güldüm geçtim.

Fatih Altaylı’nın Kanal D’deyken yayınlanan Teke Tek programının ilk seyircili yayınında saatelerce paparazzi ve benzeri programların zararlarını, toplumumuzun misenforme ve dezenforme edilip etnik ve ekonomik bölücülüğün pompalandığını anlattım.

RTÜK’ün Ankara Bilkent’te düzenlediği istişâre toplantısında bütün bunlara ve Türk kültürünün Kürtleştirildiğine dikkat çektim.

NTV’de Sayın Celâl Pir’in programlarına ciddi konularda istişâre için davet alırdım; son iştirak ettiğim yayında benim gibi milliyetçi ve Atatürkçü fikir adamlarının önlerinin kesildiğini, daha da kesileceğini anlatmıştım. Aynen de öyle oldu.

Bugünlerde Neler Oluyor

Esra’nın programına en son geçen sene TV 8’deyken katıldım. ÅžaÅŸtım kaldım, Esra o benim senelerdir tanıdığım Esra deÄŸildi, tamamen tribünlere oynuyordu ve eski saygısı da, seviyesi de yoktu! Arada bana söz geldi, Türkçesi olmayan bir kelimeyi önce İngilizce söyleyip akabinde açıklayacaktım ki, bir hışımla “Türkçe konuÅŸun hocam” diye beni ikaz(!) etti. O kadar ÅŸaşırdım ki, söyleyeceklerimi de tam söyleyemeyip kısa kestim. Sonra da bir ÅŸarkıcı “insanın en iyi doktoru kendisidir” diye fetva verip programı bitirdi! Åžimdilerde ise gene ATV’de ve o da milleti canlı yayında haÅŸlıyor, fırçalıyor. Nedense her türlü programa çıkmadan duramayan bâzı meslekdaÅŸlarımızı da konuÅŸturmuyor, sözlerini kesiyor, onların yerine ahkâm kesiyor. Belli ki reyting uÄŸruna seviyeyi iyice aÅŸağıya çekmiÅŸ.

Ayşe Özgün ise ipin ucunu tamamen kaçırmış. Televizyondan millete gazap ve öfke saçarak cezalandırıyor, yanında oturan meslekdaşlarımızın lâflarını ağızlarına tıkıyor ve bağırıp çağırıyor! Dehşet ve saldırganlık prim yapıyor ya, o da seviyeyi iyice aşağı çekmiş.

Tuna Serim artık sâdece köşe yazarlığı yapıyor.

Etnik kimliği sebebiyle harcandığını, hakkının yendiğini söyleyen İclâl TGRT’de ve başka kanallarda programlar yapıp şöhret merdivenlerini tırmanıp ünlü bir yazar oldu. Televizyonda yer almıyor şimdilerde.

Sosyolog ve fikir adamı kimliÄŸiyle belli bir saygınlık kazanmış olan Emre Kongar müstehzî bir ÅŸekilde gözlerini devire devire “hukukun üstünlüğü yerine, bâzen de üstünün hukukunu konuÅŸmak gerekir” diyen bir gazeteciyle Hacivat Karagöz oyunu oynuyor.

SaÄŸlık programlarına çıkmak için her branÅŸtan hekim ve kurum televizyonlara Dolar veya Avro karşılığında para ödüyorlar! Geçenlerde birisi “sizi televizyonlarda göremiyoruz artık hocam” dedi. Şöyle bir düşündüm ve “çok kilolandım, ondan çıkmıyorum” cevabını verdim.

Açlık, sefâlet, cehâlet ve rezâletlerle beyni uyuşturulmakta halkımızın. Buna âlet olanların ise keyifleri yerinde, ceplerine dolan paralara bakmaktalar.

   Ne diyeyim, diyebilirim ki!

      Aklıma Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi geliyor.

         Bu gemi batarken onlar ne yapacaklar acaba?

Mehmet Kerem Doksat

Yorum Yapın

Mesajınız