Natür-Nurtür-Kültür Ortasındaki İnsanın Varoluşuna ve Hastalığına Sinirbilimsel Bir Bakış
Bu yazi toplam 121 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.
GİRİŞ
Geçenlerde, 48 yaşında iken ilk defa psikotik mani atağı geçirip tamamen toparlanan ve hâlen lityum’la koruma tedavisi altında olan çok entellektüel ve elit bir hastam bana şöyle dedi: “Doktor bey, önceden Tanrı’yla, dinle pek aram yoktu. Bu hastalık beni Tanrı’yla tanıştırdı”.
Bu çok önemsiz gibi görülebilecek cümle uzun senelerdir kafamı kurcalayan bir mes’elenin ampulünü tekrar beynimde yaktı. “Akıl hastalığı” (mental disease) veya Batı Kültürü’nün ifâdesiyle “zihin düzensizliği” (mental disorder) ne kadar ve ne zaman hastalıktır? Bir ferdin eşsiz yaşantılarını hangi kıstaslara göre böyle bir damga ile değerlendirmekteyiz? DSM ve ICD sistemlerinin “psikotik belirti” olarak kabûl ettiği hallüsinasyonlar (hallucinations: varsanılar), hezeyanlar (delusions: sanrılar) ve belirgin derecede ağır davranış bozukluğu (grossly disorganized behavior) gösteren her kişi gerçekten deli (insane) midir? Bunların olmadığı bâzı varoluş biçimleri, meselâ İspanya’da Montserrat’ta Tanrı’ya daha yakın olabilmek için 700 küsur metre yüksekliğe kocaman bir katedral inşâ edip, civarlardaki mağaralarda yıllarca dua eden ve kimselerle konuşmayan keşişler, girdiği derin meditasyon hâlindeyken sessiz sedâsız ölen ama cesedi çürümeyen Budist râhip gerçekten de sağlıklı mıydılar? İnsanın içine cin ve İblis girebileceğine inanan ve hâlâ şeytan çıkarma (exorcism) yetkisi olan Vatikan’ın Katolik dinine inanan yüz milyonlarca insan ve bunu yapan râhipler şizofren mi? Hemen her gece âcil servislere içindeki cinin verdiği rahatsızlıktan dolayı konversiyon veya dissosiyasyon nöbetiyle gelen Türk kadınlarının hepsi de şizotipal mi?
NATÜR
Fıtraten (connate) dünyaya getirdiğimiz, hilkatimizde (innate) bulunan davranışsal özelliklerimiz var mı, yoksa her şey doğduktan sonra yaşadıklarımızla mı tâyin ediliyor? Doğamız (nature: tabiat) bizim davranışlarımız üzerinde ne derecede rol oynar?
Freud’un önderliğinde kurulan klâsik psikanaliz yeni doğan bebeği bir tabula rasa gibi telâkki ediyor, psikoseksüel gelişimin temelini de özellikle anneyle olan ilişkisinin oluşturduğunu savunuyordu. Sonradan intrauterin fazdan da bahsedilmesiyle öğreti gelişti. Dedesi Erasmus Darwin’in Kitab-ı Mukaddes’teki yaratılış hikâyesini eleştiren yazılarından da etkilenen Charles Darwin gittiği seyahatte gördüklerini “Türlerin Kökeni” kitabında yorumlayarak anlattı. “Teizm (Katoliklik) mi materyalizm mi haklı” gibi kısır tartışmalarla boğuşan moralist çoğunluğun yanı sıra, bütün canlıların bir evrim (evolution: tekâmül) ile geliştiğinden ilk defa bu kadar net olarak haberdar olan kognitif azınlıktan kişiler yâni bilim adamları psişik dünyamızın bu işten nasıl nasiplendiğini araştırmaya başladılar (Waddington 1976). Papa John Paul II 1996 Ekimi’nde da ABD’de yaptığı bir konuşmada Katoliklik’le Darwinizm’i buluşturan bir demeç verdi.
EVRİM (EVOLUTION: TEKÂMÜL)
Freud’un önce talebesi ve “veliahdı”, daha sonra en ciddi muarızlarından biri olan Jung “ortaklaşa bilinçdışı (collective unconscious)” ismini verdiği, günümüzde “filogenetik psişe (phylogenetic psyche)” dediğimiz ve arketiplerle (archetypes) bize ulaşan evrimsel bilgiden bahsetti. Kalıtıma aracılık eden genler de hemen aynı dönemlerde keşfedildi. Genlerin taşıdığı bilgi sâdece anne ve babadan gelen değil, onların da ta kendi filumlarının, hâttâ bütün canlıların evriminden gelen bâzı bilgileri ihtiva eder. Hâttâ canlılıkla cansızlığın arasındaki sınır çok sisli ve tedricî olduğuna göre, evrenin ta ilk anlarından gelme bâzı bilgiler de tevârüs ediliyor olmalıdır; sonuç olarak bütün varlıklar aynı kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmaktadır. Yâni temel ve esas, dolayısıyla nihâî bilgi (ultimate knowledge) bir şekilde ve bir dereceye kadar taşınmış olmalıdır. Meselâ akut stres cevabının tipik davranışsal tezahürlerinden biri olan donakalmanın (freeze) daha ileri formu olan katatoninin evrimsel ve adaptasyonist bir arketipal örüntü olduğu ileri sürülmüştür (Moskowitz 2004); zâten diğer cevaplar da tamamen evrimseldir: Kaç (flight) veya dövüş (fight) (Bracha 2004).
“Biyo-psiko-sosyo-kültürel” bir bütün olan ve bu bütünü meydana getiren parçaların tek tek toplamından fazla ve farklı bir varlık olan insanla ilgili hiç bir şey gibi, insanın varoluşu konusunu da tek boyuttan inceleyip anlamak mümkün değildir. Her ne kadar pek çok kaynakta bu yaklaşım “biyo-psiko-sosyal” şeklinde geçmekteyse de, kültürel kürenin sosyal kürenin de üzerinde durduğundan rahatlıkla bahsedebilir (karıncalar çok sosyaldir ama kültürleri yoktur).
CANLI SİSTEMLERİN DİĞER SİSTEMLERDEN FARKLI VE ONLARA BENZEYEN TARAFLARI AŞAĞIDA ÖZETLENMİŞTİR:
1. Canlılar entropiyi tersine çevirebilme, yâni negentropi yapabilme yeteneğine sâhiptirler; yâni canlı sistemler açık (negentropik) sistemlerdir. Gene de, eninde sonunda entropiye yenik düşerler, yâni ölürler.
2. Canlılar homeostazislerini korumak zorundadırlar ve kendilerini dahilî ve haricî dünyadan haberdar edecek algılayıcı (receptive), idrak edici (perceptive), değerlendirici, karar verici ve icrâ edici (executive) sistemlere ihtiyaçları vardır. Yâni iç veya dış uyaranlara cevap verebilme yetenekleri vardır, başka sistemlerle etkileşime girerler, bu etkileşim onların davranışlarını da etkiler; bu alt sistemler bütün canlılarda zaman-mekân sürekliliği içerisinde, birlikte hareket ederler ve bunların da işlevlerini bütünleştiren sistemler, yapılar mevcuttur.
3. Her bir canlı türü kendine has yapısını ve işlevlerini sürdürme gücüne sâhiptir; gene her bir tür, kendisini oluşturan alt sistemlerin veya öğelerin kendine has ve faydalı işlevlerini sürdürme yeteneğindedir: pankreasın ensülin, pineal bezin melatonin salgılaması gibi.
4. Canlıların bir metabolizmaları vardır. Yâni dışarıdan aldıkları çeşitli madde ve enerji formlarını kendileri için faydalı ve homeostazislerini korumaya yarayacak madde ve enerji formlarına çevirirler (nutritive: beslenmeye yönelik güç). Bu faâliyetin yapıcı (constructive) kısmına anabolizma, yıkıcı (destructive) kısmına katabolizma, aradaki safhaya da intermedier metabolizma denir. Aynı şey bütün canlı sistemler için geçerli olmak üzere psişik plânda da mevcuttur.
5. Canlıların hareketlilik özellikleri vardır ve uyaranlara tepki verirler. Motor faâliyet veya mobilite-motilite, taksis (taxis) (fototaksi, kemotaksi, termotaksi), tropizm (tropism) vs. Doğuştan getirilen ve sonradan kazanılan refleksler, içgüdüler, sâbit eylem örüntüleri ve öğrenilmiş davranışlar da canlının evrim düzeyi arttıkça devreye girer. Bitkilerde de fototropizm hareketler mevcuttur.
6. Canlıların çoğalırlar (üremeye yönelik güç: germinative power: reproductivity).
Bu özelliklerin çoğuna sâhip olmayan ama “canlı değil” demenin de kolay olmadığı virüsleri ve prionları hatırlamamak elde değil…
Evrim ilerledikçe, merkezî karar organının organizmanın baş bölgesinde yerleştiğini tek bir ana sinir merkezinin geliştiğini görürüz ki, buna beyin (encephalon), bu evrimsel sürece de ensefalizasyon denir. MacLean (1969) memelilerin beynini üç tane iç içe geçmiş ama işlevsel devamlılık ve bütünlük arz eden tek bir beyin gibi telâkki ederek buna “triune” demişti: En içte ve ilkel olan sürüngen beyni (proreptilian brain: R complex) bazal nukleusları (stiatal kompleksi) ve tâ sürüngenlik aşamasından kalma yapıları ihtiva eder; günlük rutinlerin, subrutinlerin ve birtakım prosemantik (pre-linguistik) işlevlerin icrasından sorumludur. Onun üzerinde eski memeli beyni (paleomammalian brain: limbik beyin veya viseral beyin) bulunur ve memeli hayatı için elzem olan bakım, annelik ihtimamı ve oyun oynama gibi sürüngenlerde bulunmayan davranışları düzenler. En evrimleşmiş olarak dıştaki yeni memeli beyni (neomammalian brain: neocortical brain) yer alır ki, hassas duyusal analiz, motor koordinasyon, hâfıza ve çağrışımların düzenlenmesinin yanı sıra, Homo sapiens sapiens’te lisan yoluyla iletişimi düzenler. Bütün bilinen canlı türleri arasında beyni en tekâmül etmiş olan insandır. Gerek toplam beyin hacmi, gerek frontal ve temporo-pariyetal korteksin kalınlığı, gerek korteks/subkorteks oranı insanda en yüksek ölçüdedir. Diğer bâzı hayvanların beyinleriyle mukayese edildiğinde, insan beyninin evrimi daha iyi anlaşılacaktır. Sıçan beyninden insana doğru incelendiğinde, biyolojik evrimin inkâr edilemez delillerini görürsünüz. Global tekâmülün yanı sıra, insan beyninde bâzı bölgelerin çok daha geliştiği, bâzı bölgelerinin ise gerilediği fark edilir. Prefrontal korteks toplam kedi korteksinin sâdece %3.5’unu, maymunlarınkinin %11.5’ini, insanlarınkinin ise %30 kadarını oluşturur. Buna karşılık, primer vizüel korteks maymunlarda %17, insanlarda sâdece %1.5’lik kısmı kaplar. Bunun finalist-teleolojik izahı çok basittir: Zekâ ve soyut düşünce ile ilgili bölgeler geliştiği oranda, daha basit ve türün hayatiyetini idâme ettirebilmesi için elzem işlevlerin önemi azalmaktadır.
Bütün canlılarda ortak olarak yaşama ve yaşatma, öldürme ve ölme, çoğalma temel itici güçleri vardır ve diğer bütün davranışlar da bunlara indirgenebilir. Yaşama-yaşatma yönünde işleyen temel itici güce Eros, ölme-öldürme yönünde işleyene de Thanatos ismi verilmiştir. Türün devamı için de, bu iki impetustan kaynaklanan cinsellik (enerjisi libido) ve saldırganlık (enerjisi destrüdo veya destructo) bütün canlılarda ortaktır. İçgüdü ve dürtü kavramları üzerindeki bâzı tartışmalara değinmek istiyorum. Freud eserlerinde Almanca “Triebe“ kelimesini kullanmış, sonradan diğer lisanlara yapılan tercümelerde kavramsal ve terminolojik tartışmalar doğmuştur. İçgüdü (instinct), târifi üzere, türün devamını sağlamaya yönelik ve o türe has, doğuştan mevcut stereotipik eğilimleri ifâde eden bir terimdir ve Freud’un da çok etkilendiği Darwin ekolünün kazandırdığı bir kavramdır. Dürtü (drive) ise benzer amaçlara hizmet eden, biyolojik kaynaklı psişik itici güçleri ifâde eden bir terimdir. Bu iki kavramın iç içeliği sebebiyle, içgüdüsel dürtüler (instinctual drives) gibi terimlerin hâlen de kullanıldığını görüyoruz.
Evcil hayvanların, tıpkı insanlar gibi, içgüdülerini kontrol etmeyi öğrenebildiklerini biliyoruz. Freud bu temel eğilimlerin evrim yoluyla tevârüs edildiğini kabûl etmekle beraber, Jung gibi bir tahlile girmemiştir. Evrim skalasında yükseldikçe, içgüdüsel davranışla öğrenilme yoluyla kazanılan davranış dengesi ikincisi lehine değişmektedir. Gene de, içgüdüsel eğilimlerin tamamen kaybolduğunu söylemek de facto mümkün değildir. Bütün hayvanlardan farklı olarak, “kendini aşabilme kapasitesinde, mecburiyetinde, hâttâ mahkûmiyetinde olan” tek varlık insandır. Bâzı kişilik özelliklerinin kalıtsal olduğu bilimsel olarak gösterilmiştir (Doksat ve Savrun 2001, 2002).
EVRENİN EVRİMİ
Evrenin varoluşunun muazzam bir patlamayla olduğunu önce bir Protestan papazı olan Abbé George-Henri Lemaître 1920’lerde dinsel düşünceyle bir atomo primitivo’dan bahsederek, Yahudi asıllı Amerikalı ateist hümanist bir teorik fizikçi olan George Gamow 1940’larda bilimsel düşünceyle, birbirlerinden habersiz olarak ileri sürdüler. Hâlen de bu iki zıtmış gibi görünen argüman sürmektedir (Holder 2004). Penzias ve Wilson’un keşfettikleri gökyüzünün her tarafından gelen, parlaklığı aynı olan, yaklaşık 3° Kelvin sıcaklığındaki ışınımın (radiation) ışınımının Büyük Patlama’dan hemen sonra kâinatı dolduran sıcak gazdan geldiği tahmin edilmektedir. Sonunda evren bilimciler (cosmologists) aynı fikirde oybirliğinde birleştiler: Evren 14 milyar yıl önce var olmuştu.Büyük Patlama – Cansızdan Canlıya (ve belki de tekrar Cansıza) Giden Yol
Büyük Patlama’dan evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama (Big Chrunch) ile muazzam bir karadeliğe dönüşüp tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, zaman akışı iki taraflı yorumlanabilir. Büyük Patlama’nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündemdedir. Güneş kütlesinin 1000 milyon katından da büyük bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnız enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir. Bütün bunlar, “evren neden var oldu” sorusunu akla getiriyor kaçınılmaz olarak!
Araştırmacılar bunun cevabını Her Şeyin Teorisi adını verdikleri bir evren formülüyle cevaplamayı umuyorlar. Bu teoride, paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürülüyor. İngiliz astrofizikçi Hawking “sonsuz sayıda eşiz evrenler var” diyerek yıllardır üstünde çalışılan “Her Şeyin Teorisi”nin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna “M-teorisi” adını verdi. Buradaki “M” (magic, mysterios, mother) büyülü, esrârengiz veya her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir. Teori, uzayı içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görür. Hawking bu “kobold evrenlerin” yaşayanlarını “gölge insanlar” olarak nitelendiriyor. Yâni bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hâttâ belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürer ve temel parçacık demetinin bir karadelik yakınında bulunduğunda nasıl davranacağını hesaplamıştır. Karadelik içindeki duruma tekillik (unity: vahdet) denmektedir. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de “tekillik” durumundayken Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması buluşu daha da önemli kılmıştır. Bu sâyede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı sâniyesine ulaşılabilecektir. Hawking, “hiçlik” ile “varlık” arasındaki geçiş ânının aydınlatılmasının, “Tanrı’nın plânını” ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünmektedir. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, “hiçliği ifâde eden bir kuantumda” yoğunlaşmıştı. Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yâni sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcuttur. M Teorisi’ne göre, evren iki boyutlu bran’larla kaplıdır. Bu bran’lar için üçüncü boyut, bran’ların frizbi plâkları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir “hiper-uzaya”, “Üç boyutlu kütlecikler” hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, “dört boyutlu kütlecikler” beş boyutlu bir uzaya vs. girerler. Hawking, bu noktada kendi kendine “Üstünde yaşadığımız dünya nasıl yorumlanmalı?” sorusunun cevabını şöyle verdi: “Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper-uzayda süzülen üç boyutlu bir bran’dan öte bir şey değil ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran’lar doğuyor”. Fizikçiler, bu olaylara “kuantum fluktuasyonu” adı vermişlerdir. Sürekli bir üst boyuta geçen branlar’la ilgili insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini verilebilir: Hologramlarda iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark edilir. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanmıştır. Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunur. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye âit üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normâlde görülemeyen bilgileri bâzen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmayacaktır. Belki de kâhinler, mistikler, peygamberler böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır (Arıtan 2004). Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Veya bir paralel dünyanın sâdece yansıması olabilir miyiz? Hawking’e göre bu soruların cevabı “evet”tir! Hawking’in teorisiyle kehânet, telepati, eşzamanlılık ve anlamlı rastlantılar gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine dünyanın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalıdır. Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak “Her Şeyin Teorisi’nin” henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtmektedir. Formül tamamlandığında da Tanrı’nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihâî zaferi olacağını belirtir. Belki de hâlâ esrârını koruyan parapsikolojik fenomenlerin çözümü için bu bir kapı olabilir (Doksat 1960).
Bütün bunlar evrenin klâsik görüşlerde zannedildiği gibi kapalı değil açık bir sistem olabileceğini düşündürüyor. Yâni, bir anlamda, evren canlı çünkü negantropi yapıyor ama sonunda entropiye mağlûp düşüp bir ultra karadeliğe dönüşüp yeniden patlamak üzere kendi içine gömülüyor! Ve bu hâdise her an olup bitmekte.
CANLILARIN EVRİMİ
Homo sapiens sapiens’in, yâni “farkında olduğunun farkında olan adamın” 4.6 milyar senelik dünya tarihinde 100.000 senedir varlığını sürdürmekte olduğu bilinmektedir. İnsan genomunda 35 ilâ 40.000 civarında gen bulunduğu, bunların yarısından fazlasının “sessizce” durdukları anlaşıldı. Acaba gerçekten öyle mi? Mâdem canlılık tarihi 4 temel baz, 20 temel amino asid ile yazılmıştır ve türden türe, nesilden nesile bilgi intikali bunlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir, canlılık öncesi dönemden de bâzı bilgilerin evrimsel süreç içerisinde bize kadar ulaştığı varsayımının bilimsel düşüncenin nedensellik (causality: illiyet) ilkesine göre doğru olması olmamasından daha muhtemeldir. Bu da, hepimizin genomunda sâdece canlıların değil, evrenin tamamının evrimiyle ilgili bilgilerin şu veya bu derecede muhafaza edilmiş olacağını düşündürür. E. Coli bakterisiyle insanın “sessiz” gen havuzları arasında ciddi bir fark yoktur. Freud’un her şeyi doğumla başlatmasına ve bireysel bilinçdışından bahsetmesine mukabil, Jung doğuştan evrimle getirilen ortaklaşa bilinçdışından (collective unconscious) söz etmişti. Günümüzde buna filogenetik psişe (phylogenetic psyche) denmektedir.
Hâlen “ontogenetik bilinçdışı (ontogenetic unconscious” veya “ontogenetik bilinç (ontogenetic conscious)” kavramı da söz konusudur; bu da klâsik mantıkla düşünmeye alışmış bilimsel paradigmayı sarsmakta, işin içine erekselliği (teleology) katmaktadır; bundan hoşlananlar da, hoşlanmayanlar da var (Dubrovsky 2002). Jung’un psişe modeli, işin içine kompleksleri, arketipleri ve ortaklaşa bilinçdışını kattığı için, Freud’unkinden daha mı az değerli veya geçerlidir (Kaplan ve Sadock 1996)? Meselâ Freudiyen yaklaşımın dinî inançlar birtakım ego savunmaları sâyesinde geliştirilen en azından “nörotik” bir adaptasyon gibi görmesine karşılık, Jung (1964) yaklaşımının ortaklaşa bilinçdışı muhtevasını kabûl edilebilir hâle getirdiği için bunların faydalı ve gerekli olduğunu iddia etmesinden hangisi daha doğrudur (Jung 1965)? Bu iki büyük mütefekkirin bitmeyen kavgasının (McGuire 1979) çağdaş yansımaları, genetik mühendisliğin ve psikobiyolojinin, sonuçta da evrimsel psikiyatrinin son gelişmeleri altında arketipler ve filogenetik psişe kavramlarına çok daha yakın ve çağdaş anlamda sıcak bakmaya başlanmasının sonucu ne olacak (Stevence ve Price 2000)? Ortaklaşa bilinçdışını Tanrı arketipine açılan yol olarak gören Jung, libido kavramını da cinsellikten çok daha aşkın bir hayatî (vital) enerji olarak ele almıştır.
Zâten ortodoks veya yenilenmiş psikanaliz(ler)in de, psikiyatrinin de uğraştığımız şey zihin, yâni psişedir ve organı (donanımı: hardware) da beyindir. Psikiyatri tarihinde epistemoloji sürekli tartışılmıştır (Taylor 1988, 1989). Adolf Meyer’in (1915) psikobiyoloji kavramını ortaya koymasını, Engel’in “biyopsikososyal modeli” ve “genel sistemler teorisini” insanın varoluşuyla bağlaması zenginleştirmiştir (Engel 1977, 1980, 1982). Jaspers (1963), Wernicke ve Freud’un metodolojilerini fazla kutupsal (polar) oldukları için eleştirmiş ve psikiyatride plüralist bir epistemolojinin gerekliliğini vurgulamıştır. Bu eklektik tavır da bâzılarınca eleştirilmiş, bâzılarınca desteklenmiştir (Simon 1974, Yager 1977, Schwartz 1988).
Etolojik (ethologic) çalışmalarda “hem genetik kaynaklı, doğuştan getirilen, türe has içgüdüsel davranışlar vardır; hem de bunlar öğrenme yoluyla modifiye olabilmektedir ve gözlemlenen davranışlar, çoğunlukla, bu ikisinin bir karışımıdır” görüşüne varılmıştır. Artık instinct yerine türe has davranış (species-specific behavior) terimi tercih edilmektedir. Nispeten stereotipik, doğuştan gelen davranış örüntülerinin (patterns) oluşabilmesi için iki kavramdan bahsedilir: Alâmet uyaran (sign stimulus) ve sâbit eylem (fixed-action). Basit hayvanlardaki karmaşık genetik davranış örüntüsü spesifik uyaranlarla aktive edilebilir; eğer hayvana kompleks uyaranlar verilirse, bunlar da, durumun tamamından ziyâde, spesifik uyarana cevap oluşmasına yol açmaktadır. İşte, bu özellikle etkili olan, belli bir tepkiyi doğuran uyarana alâmet uyaran denir. Anlatacağımız deneyle bu kavram daha iyi anlaşılacaktır: Erkek dikence balıklarının karın kısımları çiftleşme dönemlerinde kırmızı renk almakta, bu da diğer erkek balıklarda kavgacılığa, dişilerde ise yakınlaşma eğilimine yol açmaktadır. Balmumundan yapılmış model balıklarda karın boyanmadığında tepki görülmemekte, boyandığında aynı şeyler müşahede edilmektedir; yâni sırf kırmızı renk değil, bu rengin bulunduğu yer de önem taşımaktadır. Şiş karınlı dişi balıkların da erkek balıklarda çiftleşme eğilimini arttırdığı gözlenmiştir ve bu da bir alâmet uyarandır. Mutlak izolasyona tâbî tutulan dikence balıklarında da aynı alâmet uyaranların aynı davranışlara yol açtığı görülmüştür. Bütün bunlar, alâmet uyaranın yol açtığı üreme ve kavga etme davranışlarının doğuştan beri mevcut olduğunu, sonradan öğrenilmediğini ortaya koymaktadır.
Türe has davranışlarda öncelikle bir oriyante edici veya iştah uyandırıcı davranış (appetitive behaviour) fazı söz konusudur -ki, hayvanın hedef nesnesini bulmasını sağlayan çeşitli cevapları ortaya çıkarır; bu nesneler eş, gıda, su veya pek çok çeşitli materyal olabilir. Akabinde tamamlayıcı (consummatory) davranış fazı görülür. En son olarak da sâbit eylem fazı (fixed-action phase) denen stereotipik hareketler örüntüsünü doğurur. Sâbit eylem örüntüsü, alâmet uyaran tarafından tetiklenmektedir. Görüldüğü gibi, sâbit eylem örüntüsü sâbit bir uyarana bağlı olarak ortaya çıkmakta ve basit reflekslere benzemektedir. Basit reflekslerden farkı ise daha karmaşık olması ve iştah uyandırıcı davranış fazını ihtiva etmesidir. Refleksin şiddeti ve süresi tamamen refleks cevaba sebep olan uyarana bağlı olduğu hâlde, sâbit eylem örüntüsü uyaran yokken de ortaya çıkabilir. Meselâ bir kedi kaçmak veya dövüşmek ikilemini yaşamak zorunda bırakılırsa, bunların ikisini de yapmayıp, yalanıp temizlenmeye başlayabilir. Bu tip cevaplara yer değiştirme aktivitesi (displacement activity) denmektedir. Omurgalılarda sâbit eylem örüntülerinin merkezî motor programlar tarafından kontrol edildiğine dâir deliller mevcuttur: Yutma, ısırma, temizlenme, orgazm olma, esneme, kusma, irkilme gibi… Yutma eylemi, farinksin uyarılması sûretiyle, en azından on adalenin arka arkaya kasılması yoluyla gerçekleşir; adalelerden gelen periferik geri-bildirim kaynağı değiştirildiğinde adalelerdeki motor sıra değişmezken, farinksin farklı seviyelerde uyarılması ile motor çıktının şiddeti ve süresi değişebilmektedir. Omurgalılardaki ve omurgasızlardaki belli karmaşık davranışlar farklı sâbit eylem örüntülerinin arka arkaya gelmesinden oluşan kombinasyonlardan ibârettir. Kerevideslerde tek bir kumanda edici nöronun uyarılması ile bir düzine farklı adaleyi içeren karmaşık savunma cevabı ortaya çıkar. Kumanda edici nöronların kendilerini takip eden nöron popülâsyonlarının bâzılarını eksite, bâzılarını da inhibe edici sinaptik çıktıları vardır; bu nöron popülâsyonlarının birbirleriyle olan bağlantıları ile motor çıktı örüntüsü meydana gelir. Omurgasızlardaki bireysel nöronlar açlık, tahrik olma gibi karmaşık motivasyonel davranış cevaplarına sebep olurlar. Aplysia bir süre için gıdâdan mahrum bırakılıp, akabinde de yiyecek gösterilerek uyarıldığında, gıdâ ile uyarılma örüntüsü için karakteristik birtakım davranışlar ortaya çıkar: Kalb hızının artması, başın kaldırılması, ısırma. Beyindeki tek bir nöronun ateşlenmesi ile farklı sistemlerdeki binden fazla nöron aktive olmaktadır. Memelilerde kumanda edici nöronların mevcudiyeti gösterilememiştir ama motor faâliyeti tetikleyen spesifik hücre grupları vardır, bunlar da omurgasızlardaki kumanda edici nöronlar gibi çalışırlar. Memelilerde doğuştan getirilen davranış örüntülerinin mevcut olup olmadığı pek çok araştırmaya konu olmuştur. Yavru maymunlarda doğuştan getirilen bir salıverilme mekanizması bulunduğu gösterilmiştir.
İnsan davranışlarında doğuştan gelen faktörlerin rolünün ne olduğu suâlinin cevabının verilmesi kolay değildir. Savaşmaktan sevişmeye, çalışmaktan ibâdete kadar pek çok davranışın öğrenmenin yâni kültürel etkilerin sonucu oluştuğu düşünülmektedir. İnsanlarda prenatal hormonal etkilerin doğum sonrası cinsel davranışları etkileyebildiği bilinmektedir. Ayrıca bâzı davranış örüntülerinin evrenselliği, sâbit-eylem örüntüsüne benzer motor örüntülerin ve bâzı nispeten karmaşık motor örüntülerin öğrenme söz konusu olmaksızın varlığı, insanlarda da doğuştan getirilen davranış kalıplarının bulunduğunu göstermektedir. Genel olarak zekâ düzeyinin gelişmesinde sâdece eğitim ve öğretimle izah edilmesi mümkün olmayan genetik bir komponent vardır.
Derin tendon refleksleri, göz kırpma tepkisi, irkilme cevabı (startle) gibi basit davranışların yanı sıra, bütün insanlarda ortak birtakım dürtü ve ihtiyaçlar vardır: Açlık, susuzluk, cinsellik gibi… Ayrıca, insanın ihtiyaçları basit bir hayvanınki gibi sınırlı da değildir. Hangi kültürel seviyeden olursa olsun, bütün insanların toplumsal temas ve duygusal paylaşım gibi ihtiyaçları vardır. Kompleks insan davranışlarının evrenselliğinin en güzel örneklerinden birisi de heyecanların dışa vurulmasıdır. Öfke, korku, neş’e gibi yaşantıların yüze yansıyan ifâdesi hiç alâkasız ve birbirleriyle temasta bulunmamış kültürlerden gelen insanlarda aynıdır ve bu da, emosyonların dışa vurulmasının güçlü kalıtımsal yâni doğuştan getirilen faktörlerin etkisi altında olduğunun delilidir. Fasiyal motor örüntü de farklı kültürlerde benzerlik gösterir. Bâzen insanlarda da hayvanlardaki yer değiştirme aktivitesine benzeyen davranışlara rastlanır (stres altında iken veya zihinsel bir çatışma yaşarken gerinme, saçlarıyla oynama gibi).
Bütün bunları dikkate alınca, binlerce senedir mistiklerin, peygamberlerin ve şimdiki anlayışlımıza göre bâzı “psikotiklerin” bahsettikleri evrensel – küllî bilginin (tasavvuftaki Levh-i Mahfûz) içimizde mevcut olduğundan, en azından ona ulaşacak beyinsel holografik mekanizmaların varlığından bahsetmek mümkündür. Ulaşım da meditatif aktiviteler (transcendence: mistik, artistik yaşantılar, vecd hâlleri), birtakım özel teknikler ve sembolik-allegorik düşünce ile mümkündür. Oraya kortikal lineer – rasyonel – seri işlemli mantıkla ulaşılamaz. Mistik ve meditatif disiplinlerin hepsi bu bölgeyi bombardımana tâbi tutarak düzenleyen, ayarlayan eden tatbikatlardır: Zikir, ritüeller, ritüelik grup aktiviteleri, bireysel veya kollektif trans hâlleri, yoga vs. Hz. Muhammed’in de, Buda’nın da, Lao Tse’nin de, makalenin başında bahsettiğim hanımefendinin yaptıkları da oraya ulaşmaktı. Bu sâyede bütün evrimsel yâni küllî bilgiyi tattılar. Ama Hakikat konuşma lisanına dökülemez ki. Hallâc’ın “En-el Hakk’ını”, hani ifâde yerindeyse Allah’ı (isteyen buna Tanrı, God, Yehova, İç Gerçeklik vs. diyebilir) târif etmek, yâni hippokampal ve üst kortikal konuşma lisanına tahvil etmek gayrı mümkündür. Yaşantılar (experiences) söze dökülemez ama birer ruh hâli (psychic state) olarak yaşanabilir ancak.
Nitekim sinirbilimin öncülerinden Joseph, kitabında (1996) şu başlığı verdiği bir bölüm yazmıştır: “Limbik Sistem ve Amigdala: Tanrı’ya Uzanan Transmitter”. Bu olağanüstü yaşantılar psikotik addedilemeyecek büyük mistiklerde, peygamberlerde yaşanmıştır. Günümüz sinirbiliminde buna yol açabilecek bir mekanizma bilinmektedir: Çözülme (dissociation). Ben bu patolojik olmayan, mistik yaratıcılıkla sonlanan dissosiyasyonlara “assosiyatif dissosiyasyonlar (associative dissociations)” diyorum. Patolojik olanlardan farklı olarak, bunlar bir eserin yaratılışıyla sona eriyor. Psikotik mani atağından sonra Tanrı’yı keşfeden hastamda da aslında yazılı veya çizili olmayan bir eser var: Kendini aşmak. O takdirde, psikotik olanla “sağlıklı” olanın turnusol kâğıdı da belirsiz! Buradaki en önemli anahtar kelime işlevselliktir (functionality).
Amigdala adındaki temporal lobun anterior kısımlarındaki küçücük nukleuslar topluluğunun işlevinin sâdece korkma-hazzetme, cinsellik-iğrenme gibi Yin-Yang tarzı en temel ve çiğ itkileri (impulses) doğurmak olduğu zannedilirken, son senelerdeki sinirbilim araştırmaları burasının aynı zamanda arkaik ve filogenetik hâfızanın da merkezi olduğunu ortaya koydu. Hippokampusun en erken 3 yaşta faâl hâle geçtiğini, ondan önceki dönemlerle ilgili hâtıraların amigdalada depolandığını, erken çocukluk çağı yaşantılarının ve travmalarının tamamen burada saklandığını, hayatın daha ileri dönemlerindeki çok şiddetli duygusal yaşantıların (özellikle travmaların) gene burayı aktive ettiğini biliyoruz artık. Amigdaladaki bilgiye rasyonel düşünceyle veya mantıkla ulaşmak mümkün değil ama meditasyonla, vecit hâlleriyle (ecstasy), seri-işlemi (serial-processing) değil de paralel-işlemi (parallel-processing) devreye sokan sembolik-allegorik düşünceyle aktive etmek mümkün. Hâttâ Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) gibi tekniklerle buranın “terbiye edilmesi” ve Post-Travmatik Stres Bozukluğu gibi hastalıklarda travmadan arındırmada kullanılması gündeme geldi (Lipke 1999, Shapiro 2001).
Cloninger ve arkadaşlarının (1993) çalışmalarıyla evrimsel kökenli sebatkârlık (persistence), yenilik arama (novelty seeking), zarardan kaçınma (harm avoidance) ve ödül bağımlılığı (reward dependence) şeklinde dört temel huyumuz (temperament) olduğunu ortaya koydu. Akiskal ve arkadaşları da duygulanımsal huyları (affective temperaments) târif ettiler.
Psişik fakültelerin tekabül ettikleri MSS yapıları, en basit işlevden en karmaşığa doğru, basamaklar hâlinde aşağıdaki şekilde özetlenmiştir:
Temel davranışsal özelliklerimiz daha döllenme sırasında belirleniyor. Evrimsel psikologların iddia ettikleri nihaî-esas sebep (ultrimate causation) düşünüldüğünde neredeyse bir alınyazısı (predestinaton) söz konusu. İyi de, her şeyi buna irca edebilir miyiz (reduction)? Jerry Fodor’un belirttiği gibi, bu beyinde de belli davranışların yürütüldüğü özel amaçlı işlevsel sinirsel ağlar, yâni zihinsel modüller var. Hâttâ Chomsky’nin lisanla ilgili olarak ortaya koyduğu “lisan iktisap aygıtı” (LAN: language acquisition device) ve David Marr’ın ortaya koyduğu özel görerek tanıma yeteneği insan türüne özgüdür. Karşılıklı diğerkâmlık (reciprocal altruism), baskın heteroseksüel sistem, toplumsal hiyerarşi ve mertebeleşme (ranking), canlının kendi cinsini veya kendisini barındıranı tanımasını sağlayan doğal eylem (imprinting), bağlanma sistemi (attachment system) gibi arketipal davranış stratejileri ise evrimsel skalada yükseldikçe rastlanan davranış örüntüleridir. Ama donanımda yüklü olan bu stratejilerin faaliyete geçebilmesi için öğrenme, eğitim gerekiyor (Evans ve Zarate 2000).
NURTÜR
Cloninger ve arkadaşlarının (1993, 1996) modelinde de önceleri iki karakterden bahsedilmiştir: Başına buyrukluk (self-directedness) ve işbirlikçilik (cooperativeness); sonradan, insan türüne özgü olan kendini aşma (self-transcendence) özelliğini de kattı.
Eğer türümüze özgü temel işletim programlarını birer yazılım (software) olarak ele alırsak, bu temel program belli kritik – epikritik dönemlerde belli yeni yazılımların ve/veya güncelleştirmelerin yapılmasını talep eder. Yâni natürün nurtürden hayat boyu beklentileri olur. Meselâ oral dönemde annenin sütünden çok sevgisi, ten temâsı ve okşayışı önemlidir. Anal dönemde ise özerkliğin (autonomy) ve dış dünyayla ilişkilerin düzenlenmesinin yazılımları devreye sokulmalıdır. Bunlar yeterince yapılmaz, abartılı yüklenir veya hatalı yazılımlar devreye sokulursa, ortaya psikopatolojiler çıkacaktır. Bu da, natür ve nurtür (yâni bakım veren, âile ve çevre) arasındaki mütemâdi etkileşimler (interactions) sâyesinde gerçekleşecektir (Rutter ve ark. 1997), yakın süreçler (proximate processes) sâyesinde hissedilen “iyilik hâli” ile bireyin “şekillenmesini” sağlayacak, genotipler fenotipe dönüşecektir (McVicar 1996, Heyman 2000). Hâttâ potansiyel genetik bozuk predispozisyonların bu etkileşimler sâyesinde bir miktar düzeltilebilmesi (fenotipe dönüşmemesi) dahi mümkündür (Bronfenbrenner ve Ceci 1994).
İzoseksüel ortamda yetiştirilen erkek veya dişi rezus (rhesus) maymunlarındaki saldırganca davranış örüntüleri arasında belirgin farklılık bulunmamış ama heteroseksüel ortamdakilerde erkeklerin daha saldırgan (aggressive), dişilerin daha baş eğici (submissive) oldukları gözlenmiştir. Bu da, eril (masculine) ve dişil (feminine) rollerdeki farklılığın yakın sebep olarak hormonlarca düzenlenmediğini ama toplumsal etkileşimin bu farklılığı tetikleyerek yakın sebep olarak hormonal faaliyetin davranışsal etkisinin erkeklerde daha fazla ifâde edildiğini gösterir. Keza yeni doğan erkek maymunlarda androjenlerin baskılanması cinsel açıdan dimorfik davranışı etkilememiş, prenatal androjen verilmesinin ise genotipik dişi bireylerde saldırganlığı arttırdığı bulunmuştur; bütün bunlar doğum sonrası dönemden ziyâde prenatal dönemdeki hormonal etkileşimlerin davranış çizgilerinin (traits) oluşmasında rol oynadığı, postnatal etkileşimlerin çok etki yaratmadığı görülmüştür (Wallen 1996).
Benzer bulgular özellikle fötal hayatın ilk 1.5–3 ayında fötüsün genotipi XY olsa da, kendi androjenlerine direnci eskiden testiküler feminizasyon denen androjen duyarsızlığı sendromuna yol açtığı, bu çocukların dişi fenotipiyle dünyaya geldikleri bilinmektedir. Daha hafif durumların ise erkek hemcinselliğine (homosexuality), XX fetüslerde fazladan androjene mâruziyetin de lezbiyenliğe yol açtığı gösterilmiştir. Burada natürle nurtür karışmaktadır çünkü özellikle annenin stresi ve/veya aldığı ilâçlar bunu doğrudan etkilemektedir ve anne rahmindeki çocuk bir zamanlar zannedildiğinden çok daha reseptiftir. İşitme, kısmen de görme duyusu aktiftir. Doğum sonrası dönemdeki hatalı yazılım yüklemeleri de müsâit patolojik zemine âdeta hizmet etmektedir (Schwartz 1998).
Inspiration hem nefes almak, hem de ilham, vahiy anlamlarına gelir; doğum, ölüm, yeniden doğma fantezileriyle yakından ilgilidir. Bu ilâhî, mistik yaşantılar ontojenik açıdan üç özel hâlde yaşanabilmektedir: 1) Fallik dönemde, 2) Dinî-mistik vecd hâlleri ve vahiy yaşantılarında, 3) Artistik yaratıcılık esnâsında. Çocuk fallik aşamaya geldiğinde kendi varlığını dışarıdan tanımaya başlar. Nefes alma ve verme (expiration) sırasında mumu söndürebilir, camda buğu oluşturup bunu eliyle silebilir. Bunları gerçekleştirirken kaka yapma, gaz çıkarma esnasında da çalışan karın adaleleri de kasılır. Dışkısını artık serbestçe yapabilmekte, önceleri hoşlandığı kokusundan artık hazzetmemekte, çevresindeki nesneleri iyi veya kötü olarak değerlendirebilmektedir. Bir yandan yürüyebilme, sıçrayabilme gibi bireysel, öte yandan da rüzgâr ve bulutların hareketleri, gölgeler, dalgaların hareketleri gibi dış dünyadaki esrârengiz hâdiseler onun ilgisini çeker ve varoluşunu hissetmesini sağlar. Rûyaları, gerçekle hayâl arasındaki farkı anlamasına yardımcı olur. Erkek çocuk, adaleleri de geliştikçe, penisinin ereksiyon kapasitesini gerek günlük hayatında, gerekse uçma, uçurtma uçurma, yükseklere taş atma gibi imajlarla rûyalarında fark etmeye başlar. Bunun tabiî sonucu olarak yapılan mastürbasyonlar ise korkuyu doğurur. Anal dönemdeki “yanlış bir şey yapma” kaygısının yerini, fallik dönemde “felâkete yol açma” düşünceleri (küçülme, kaybolma, babası tarafından kesilip atılma gibi) alabilir. Yâni bu dönemde fantezilere ve fantastik idraklere, yorumlara büyük bir eğilim vardır. Bir de bunlara Oedipus kompleksini hâlleden çocuğun kimlik gelişimini tamamlayarak omnipotan-grandiyöz-narsisist bir psişik yapıya ulaşmasını ekleyin…
METODOLOJİK ZORLUKLAR
Natür – nurtür etkileşimlerini incelerken aşırı basitleştirme veya çabucak birtakım izahlar icat etme açmazından kurtulmak epey zahmetli bir iştir ve indirgeyici değil çok yönlü olarak ele alınması gerekir (Young ve Persell 2000, Rutter ve ark. 1997). Çoğu makalede toplumsal etkileşimler üzerinde durulup, natür kısmı ihmâl edilmiştir (McVicar ve Clancy 1996). Bâzılarında ise değer hükümlerine bağlı tarafgirlik görülür (Schwartz 1998). Eisenberg (1999) natür ve nurtürün zıtlık (opposition) değil karşılıklılık (reciprocity) hâlinde ele alınması ve bu ikisinin ortasına uygun ortamın da (niche) konması gerektiğini vurgular. Nöronların ve sinapsların aşırı bereketli bir şekilde büyüyüp çoğalması, sonra da evrimsel bir program dâhilinde ölmeleri (apoptosis) ve budanması (synaptic pruning) şeklindeki gelişme boşuna değildir; öğrenme in utero dönemde başlar ve ölüme kadar da sürer. Bu aradaki etkileşimlerin uygun ortamda ve iyi bir şekilde gerçekleşmesi her iki süreci de doğrudan etkiler; hangi sinapsların ve nöronların yaşayıp hangilerinin öleceği üzerinde doğrudan etkiye sâhiptir.
Büyüme (growth) ve gelişme (development) arasındaki farklıdır. Çocuklar aynı zaman ve sırayla büyümez ve/veya gelişmez. Bu da donanımın gelişmesi, yazılımların nispeten daha erken veya geç talep edilmesi, donanımın reseptif gücüne göre yazılımın doğru yüklenmesi gibi sorunsalları (problematic) gündeme getirir. Bâzı çocuklarda beynin belli bölgeleri geç ve/veya yetersiz gelişir. Bunun en tipik örneği klâsik genel ismiyle disleksilerdir. Daha hafif olanlar ise konuşmada, yürümede veya daha spesifik işlevlerdeki gecikme veya erken olgunlaşmalardır. Bu çok kritik-epigenetik dönemlerde çocuğun yakinen takibi, onun bireysel özelliklerine göre natür - nurtür etkileşiminin ayarlanması özel bir önem taşır (Srivinas 2000). Meselâ çekirdek cinsel kimliğin (core gender identity) oturmasında da bu olgu esasî derecede öneme hâizdir (Robbins 1996). Saldırganlığın düzenlenmesi ve organizma ile çevre arasında seri, seçici (selective) ve yeni akomodasyonların kurulması açısından da hem genetik hem de çevresel etkenler temel tâyin edici (determinant) bir rol oynar; toplumsal uzlaşma için bu akomodasyon birincil dereceden öneme sâhiptir (Cairns 1996).
KÜLTÜR
Her ne kadar üst primatların da bir nev’î kültürlerinden söz ediliyorsa da, kültürel evrimi biyolojik evriminin önüne geçmiş bilinen tek canlı türü Homo sapiens sapiens’tir. Kendi habitatını kendi aleyhine ve bilinçli olarak değiştirebilen tek türüz. Yâni melek de, şeytan da biziz. Yâni bizim bir de memetik (kültürel genlerimiz) yönümüz var ve psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkışında bunun da önemli rolü söz konusu.
İngilizler’in hipomanik diyeceği İtalyan, İtalyanlar’ın şizoid diyeceği İngiliz örnekleri pek fazladır. Çağımızın en büyük sorunsallarının (problematic) başında gelen açlık, sefâlet, temel güven duygusu eksikliği, hem ulusal hem de uluslar arası göçler, âidiyet mensubiyet duygusunun kaybolması ve yok mekânların (non-places) yok insanları (none-people), içi boşalmış kendilikler ve yabancılaşma (alienation) başta depresyon ve Borderline kişilik salgını olmak üzere, her türlü psikopatolojiye ve hastalığa zemin ve vasat oluşturmakta.
Değişik kültürlerde Batı tıbbının delilik addettiği hâller normâl veya ârızî geçiş dönemleri olarak telâkki edilir. O derece ki, Çinliler Batı icadı DSM ve ICD sistemlerini reddedip, kendi nozolojilerini ve taksonomilerini kurmuşlardır. Bu olguyu yeterince fark eden Batılı bilim adamları kültüre bağlı sendromlar (culture-bound syndromes) diye bir kategori icat edip, bunu alt gruplarda sınıflamışlardır (Simons ve Hughes 1985).
Bu sendromların çoğunun DSM veya ICD sistemlerinde kendilerine tekabül eden bir entite yoktur, bâzıları ise benzerler. DSM-IV’te (Amerikan Psikiyatri Birliği 1995) en az yedi kategori târif edilmiştir:
1. Organik bir sebebe bağlanamayan, o bölgede bir hastalık olarak kabûl edilen ve herhangi bir Batı hastalığına benzemeyen âşikâr psikiyatrik hastalık: Meselâ Malezya’da görülen amok.
2. Organik bir sebebe bağlanamayan, o bölgede bir hastalık olarak kabûl edilen, bir Batı hastalığına benzeyen ama bölgesel olarak Batı hastalığından çarpıcı derecede faklılıklar gösteren âşikâr bir psikiyatrik hastalık: Meselâ Çin’in nevrastenisi denebilecek olan shenjing shaijo’nun semptomları Majör Depresif Bozukluğa çok benzer ama somatik yönü çok önde gelir ve çökkün duygudurum hemen hiç görülmez. Keza, Japonlar’a mahsus bir sosyal fobi benzeri tabloya da taijin kyufusho denir.
3. Henüz Batı tıbbı tarafından fark edilmemiş farklı bir hastalık: Yeni Gine’deki yamyam kavimlerlerde görülen kuru hastalığı Creutzfeldt-Jakob, deli dana hastalığı gibi bir prion demansıdır.
4. Organik sebebi olabilen veya olmayan, bir Batı hastalığının alt grubuna benzeyen veya Batı tarafından hastalık kabûl edilmeyen semptomları olan bir hastalık; başka bir ifâdeyle, pek çok kültürel düzende rastlanan ama sâdece bir veya birkaçında hastalık olarak kabûl edilen bir fenomen: Genital organların gömülüp kaybolması şeklinde kendini belli eden koro buna bir örnektir; bâzı kültürlerde fobi, bâzılarında hezeyan olarak görülür.
5. Batı tarafından kabûl edilmiş mekanizmalara, Batı deyimlerine uymayan ama kültürel olarak kabûl görmüş olan, Batı’da uygunsuz düşünce, hezeyan veya hallüsinasyon olarak telâkki edilen birtakım izahlar, inanışlar: Büyücülük, Karayib Adaları’ndaki köklerle büyü, Akdeniz havzası’nda ve Lâtin Amerika’da yaygın olarak inanılan kem gözlülük (nazara uğrama) bunlara örnektir. Bizim ülkemizde de bu tür inançlar ve bunlara inananları sömürenler (medyumlar, büyücüler, üfürükçüler) yaygındır.
6. Sıklıkla trans veya pozesyon hâlleriyle karakterize olarak ortaya çıkan ve Batı kültüründe psikoza, hezeyana veya hallüsinasyonlara delâlet eden ama o kültürde kabûl gören bir hâl veya davranışlar serisi: Ölüleri veya onların ruhlarını görme, seslerini işitip onlarla konuşma, kaybettiği sevdiğinin rûhuyla temâsa geçme gibi…
7. Belli bir kültür ortamında iddialara göre bulunduğu söylenen ama aslında var olmayan, ama bir psikiyatra yâhut antropologa bildirilebilen bir sendrom: Anglokian Kızılderilileri’nde rastlandığı söylenen windigo (bir yamyamlık takıntısı türü, mevcudiyetine itirazlar yükselmiştir) buna bir örnektir. Tıpkı büyücülük, cadılık iddialarının savunmalarında olduğu gibi kullanılabilir.
SONUÇ
Freud’un hemen hepsi Avrupa orta ilâ üst sınıfından gelen hastalarına dayanarak ve kendi annesiyle yaşadığı aşkı ve silik baba figürüne olan öfkesini, inanmadığı Yehova’yla mezcedip teorisine Oidipus karmaşası, süperego ve immatür, pasif ve mazokist kadın psişizması (Freud 1925) olarak yansıttığı pek çok otorite ve müellif (author) tarafından kabûl edilmiştir. Babanın ve kültürün çocuğun psikososyal gelişimindeki rolünü büyük ölçüde göz ardı etmesinde (Aydoğan 2004) kendi izole hayatındaki çevreyi bütün dünya zannetmesinin büyük rolü olmuştur. Kendi varsayımlarını a priori doğru kabûl ederek, gözlemlerinin sonuçlarını da bunlara göre yordamak (prediction) ve yorumlamak (interpretation) hatasına düşmüştür ki, yanlışlanabilirlik (falsifaibility) ilkesine tamamen ters düşen bu yaklaşımı psikanalizi bilim değil bir yeni çağ dini, bir edebiyat akımı hâline sokmuştur (Feist ve Feist 2002, Phillips 2006). Çoğu kimse, Freud’un hiçbir hastasının iyileşmediğini bilmez, ama gerçek budur (Storr 2001). Adasal’ın (1979) tâbiriyle insanı Homo sapiens sapiens olmaktan çıkarıp, Homo libidinous hâline getirmesi olmuştur. Öte yandan, gerek Freud’un gerekse takipçilerinin dinamik psikiyatrinin kurulmasında ve insanı daha iyi anlamamızda bir boşluğu doldurduğu da inkâr edilemez. Kabûl ve teslim etmek gerekir ki, insanoğlunu anlama konusunda Freud’un attığı adımın müsbet bilime birçok katkıları olmuştur. Ayrıca bir nev’î yeni dünya dini, ahlâkı veya edebiyatı, kısacası bir yeni dünya görüşü ve hayat tarzı olarak imzasını attığı da bir vâkıadır (Gilman 1994).
Bağlanma sisteminin temellerini sâdece birtakım çatışmalara indirgeyerek mes’elenin evrimsel ve toplumsal yönlerini de önemsememiştir (Bowlby 1969, 1982, Fonagy 2001). Zâten daha ilk dönemlerinde havârilerinin hemen hepsiyle yolları tamamen ayrılmıştır. Vefatının akabinde kızı Anna Freud ile Melanie Klein arasındaki sürtüşme dini iki ana mezhebe bölmüş, daha sonra da yeni tarikatlar kurula gelmiştir (Kristeva 2001). Hâttâ, kendi narsisizminden dolayı çok fazla çattığı narsisizm kavramını teoriyi âdeta yeniden kurarak egonun yerine kendilik (self) kavramını koyan Kohut (Strozier 2001) yepyeni bir mezhep kurmuştur. Peki, zihinsizlik ve beyinsizlik tuzaklarına düşmeden (Eisenberg 1986, Lipowski 1989) bu iki paradigmayı nasıl buluşturacağız?
Yerde hızla hareket eden bir şeyden, yüksekten, karanlık ve dar mekânlardan, âni ses veya ışıktan korkma gibi davranışların tamamen evrimsel kökenli olduğunu, travmalar veya pekiştirilmelerle fobi hâline geldiğini biliyoruz. İnsanı daha iyi anlamaya ve tahlil etmeye (analysis) yönelirken, bütün bu natürel nurtürel ve kültürel bağlamların dikkate alınması gerekecektir. Psikanalizde hâli hazırda nurtüre fazla önem atfedilmektedir. Çizgisel ve rasyonel KDT ve İPT terapilerin işe yaradığı kesindir; dinamik psikoterapilerin de kanıta dayalı bağlamda faydaları ortaya konmaktadır (Levenson ve ark. 2002, Bienenfeld 2006). Psikanalizin rûya, lapsus ve şakaların yorumu ve serbest çağrışım modeli filogenetik ve ontogenetik psişeye açılan ilk kapılardı. Limbik sistemi ve amigdalayı aktive edecek daha aşkın (transcendental) yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bu da sinirbilimle psikanalizin buluşup, meditatif tekniklerden de faydalanarak geliştireceği yeni terapötik yaklaşımlarla gerçekleşecektir.
KAYNAKLAR
Adasal R (1979) Yeryüzü Tanrıları - Liderler, Komutanlar ve Kahramanlar Psikolojisi. İstanbul: Minnetoğlu Yayınları.
Amerikan Psikiyatri Birliği (1995) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Dördüncü Baskı (DSM-IV). Köroğlu E, çeviri editörü. Ankara: Hekimler Yayın Birliği.
Arıtan A (2004) Holistik Evren Tasarımı. İstanbul: Arıtan Yayınevi.
Aydoğan A (2004) Çocuğun psikososyal gelişiminde babanın rolü. Yeni Symposium 42: 147–153.
Bienenfield D (2006) Psychodynamic Theory for Clinicians. Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
Bowlby J (1969) Attachment and Loss. I. Attachment. New York, NY: Basic Books.
Bowlby J (1982) Attachment and loss: retrospect and prospect. Am J Orthopsychiatry; 52: 664-678.
Bracha HS (2004) Freeze, flight, fight, fright, faint: adaptationist perspectives on the acute stress response spectrum. CNS Spectr; 9: 679-685.
Bronfenbrenner U, Ceci SJ (1994) Nature-nurture reconceptualized in developmental perspective: a bioecological model. Psychol Rev; 101: 568-586.
Cairns RB (1996) Aggression from a developmental perspective: genes, environments and interactions. Ciba Found Symp; 194: 45-56; discussion 57-60.
Cloninger CR, Svrakic DM, Przybeck TR (1993) A psychobiological model of temperament and character. Arch Gen Psychiatry; 50: 975-990.
Doksat R (1960) Parapsikoloji ve paranormal fenomenlerin şuur anlayışı bakımından önemi. Songar A, editör. Sinir Sistemi Fizyolojisi, Cilt III. İstanbul: Kader Matbaası, 708–871.
Doksat MK, Savrun M (2001) Evrimsel psikiyatriye giriş. New/Yeni Symposium; 39: 131–150.
Doksat MK, Savrun M (2002) Introduction to evolutionary psychiatry. The Bulletin #44 (Psychotherapy) of the World Psychiatric Association and the ASCAP Society; 4: 20-38.
Doksat MK, Önen Ünsalver B (2004) Sigmund Freud. Yeni/New Symposium 42: 60-71.
Dubrovsky B (2002) Evolutionary psychiatry. Adaptationist and nonadaptationist conceptualizations. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry; 26: 1–19.
Eisenberg L (1986) Mindlessness and brainlessness in psychiatry. Br J Psychiatry; 148: 497-508.
Eisenberg L (1999) Experience, brain, and behavior: the importance of a head start. Pediatrics; 103: 1031-1035.
Engel GL (1977) The need for a new medical model: a challenge for biomedicine. Science; 196: 129-136.
Engel GL (1980) The clinical application of the biopsychosocial model. Am J Psychiatry; 137: 535–544.
Engel GL (1982) The biopsychosocial model and medical education: who are to be the teachers? N Eng J Med; 306: 802–805.
Evans D, Zarate O (2000) Introducing Evolutionary Psychology. New York: Totem Books.
Feist J, Feist GJ (2002) Theories of Personality - Fifth Edition. New York: McGraw-Hill.
Fonagy P (2001) Attachment Theory and Psychoanalysis. New York: Other Press.
Gilman SL (1994) The Case of Sigmund Freud - Medicine and Identity at the Fin de Siècle. Baltimore: The Johns Hopkins University Paperbacks Edition.
Freud S (1925) Some physical consequences of the anatomic distinction between the sexes. The Standart edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud. London: Hogarth Press, 19: 248–258.
Strozier CB (2001) Heinz Kohut, the Making of a Psychoanalyst. New York: Other Press.
Heyman GD, Gelman SA (2000) Beliefs about the origins of human psychological traits. Dev Psychol 2000; 36: 663-678.
Holder RD (2004) God, the Multiverse, and Everything: Modern Cosmology and the Argument from Design. Ashgate.
Jaspers K (Hoenig J, Hamilton MW, trans.) (1963) General Psychopathology. Chicago, IL: University of Chicago Press, 1963.
Joseph R (1996) Neuropsychiatry, Neuropsychology, and The Clinical Neurosciences, 2nd Edition. USA: Williams & Wilkins.
Jung CG (1964) (Cahen R, çeviren) Dialectique du Moi et le L’inconscient. 2. Baskı. Paris: Lib. Gallimard.
Jung CG (1965) (Gürol E, çeviren) Psikoloji ve Din. Oluş Yayınları: 5, Bilim Dizisi: 2.
Kaplan HI, Sadock BJ (1996) Comprehensive Textbook of Psychiatry/VI CD-ROM, including AYD’s Lexicon of Psychiatry; Neurology, and the Neurosciences. Williams & Wilkins.
Kristeva J (2001) Melanie Klein (Guberman R, trans). New York: Columbia University Press.
Levenson H, Butler SF, Powers TA, Beitman BD (2002) Concise Guide to Brief Dynamic and Interpersonal Therapy – 2nd Edition. Washington, DC: American Psychiatric Publishing, Inc.
Lipowski ZJ (1989) Psychiatry: mindless or brainless, both or neither? Can J Psychiatry; 34: 249-254.
McGuire W, editor (1979) The Freud/Jung Letters –The Correspondence Between Sigmund Freud and CG Jung (Manheim R, Hull RFC, trans.), England: Penguin Books.
McVicar A (1996) Clancy J Relevance of the nature vs nurture debate to clinical nursing. Br J Nurs; 5: 1264-1270.
Meyer A (1915) Objective psychology or psychobiology with subordination of the medically useless contrast of mental and physical. JAMA; 65: 860–862.
Moskowitz AK (2004) “Scared stiff‿: catatonia as an evolutionary-based fear response. Psychol Rev; 111: 984-1002.
Lipke H (1999) EMDR and psychotherapy integration: theoretical and clinical suggestions with focus on traumatic stress. Boca Raton: CRC Press.
Phillips A, editor (2006) The Penguin Freud Reader. England: Penguin Books.
Pope John Paul II (October 22, 1996) Magisterium Is Concerned with Question of Evolution For It Involves Conception of Man Message to Pontifical Academy of Sciences.
Robbins M (1996) Nature, nurture, and core gender identity. J Am Psychoanal Assoc; 44 (Suppl):93-117.
Rutter M, Dunn J, Plomin R, Simonoff E, Pickles A, Maughan B, Ormel J, Meyer J, Eaves L (1997) Integrating nature and nurture: implications of person-environment correlations and interactions for developmental psychopathology. Dev Psychopathol; 9: 335-364.
Schwarz JH (June 2000) Introduction to Superstring Theory. Lectures presented at the NATO Advanced Study Institute on Techniques and Concepts of High Energy Physics St. Croix: Virgin Islands.
Schwarz JH (1998) From Superstrings to M Theory. California Institute of Technology. Pasadena, CA: 91125, USA.
Schwartz MA, Wiggins OP (1988) Perspectivism and the methods of psychiatry. Compr Psychiatry; 29: 237–251.
Schwartz S (1998) The role of values in the nature/nurture debate about psychiatric disorders. Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol; 33: 356-362.
Shapiro F (2001) Eye Movement Desensitization and Reprocessing, Basic Principles, Protocols and Procedures. 2nd Edition. New York: The Guilford Press.
Simon RM (1974) On eclecticism. Am J Psychiatry; 131: 135-139.
Simons RC, Hughes CC, editors (1985) The Culture-Bound Syndromes: folk illnesses of psychiatric and anthropological interest. Dordrecht, The Netherlands: D. Reidel Publishing Company.
Srinivas S (2000) Development: nature and nurture. J Cell Sci; 113: 3549-3550.
Stevence A, Price J (2000) Evolutionary Psychiatry – A New Beginning. 2nd Edition. London: Routledge.
Storr A (2001) (Day A, çeviren) Öteki Peygamberler. İstanbul: Okuyanus Yayın.
Svrakic NM, Svrakic DM, Cloninger CR (1996) A general quantitative theory of personality development: fundamentals of a self-organizing psychobiological complex. Dev Psychopathol; 8: 247-272.
Taylor MA (1988) One psychiatry or two? Neuropsychiatry Neuropsychology and Behavioral Neurology; 1: 1–2.
Taylor MA (1989) The problem of “organicity‿. Neuropsychiatry Neuropsychology and Behavioral Neurology; 1: 237-238.
Waddington CH (1976) Evolution of the subhuman world. Jantsch E, Waddington CH, editors. Evolution of Consciousness. London: UK, 11-23.
Wallen K (1996) Nature needs nurture: the interaction of hormonal and social influences on the development of behavioral sex differences in rhesus monkeys. Horm Behav; 30: 364-378.
Yager J (1977) Psychiatric eclecticism: a cognitive view. Am J Psychiatry; 134: 736–741.
Young J, Persell R (2000) On the evolution of misunderstandings about evolutionary psychology. Ann N Y Acad Sci; 907: 218-223.
Serpil NACAR
1 Ekim 2006
Gerçekten çok güzel yazmışsınız sayın Doksat,tebrik ederim.Yazınızı bir solukta okudum.Ben de bipolar bzk.hastasıyım.Hastayken kendimi aştığımı hissediyorum,daha enerjik oluyorum.Siz de bunu işlevsellik olarak değerlendirmişsiniz.
Yorumunuz mu var?