TRANSANDANSIN (MİSTİK ve ARTİSTİK YAŞANTILARIN) ve YARATICILIĞIN PSİKOLOJİSİ, PSİKOBİYOLOJİSİ & PSİKİYATRİSİ

Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 172 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.

Picasso’ya ortada bir masa, üzerinde bir sahne maketi, bir tarafta bir çekiç ve kırılmış bir kol bulunan ünlü Office tablosunun psikanalitik yorumunu yaparlar: “Bu bir ödipal sıkıntının tezahürüdür. Sahne hayatı, hayat oyununda sıranın sizden oğlunuza geldiğini simgeliyor; Kral Oedipus gibi, o sizi öldürmeden, siz onu çekiçle öldürmek istiyorsunuz fakat yapamıyorsunuz, kolunuz kırık kalıyor”.Ünlü san’atçı muzipçe gülümser ve cevap verir: “San’at tabiattan önce gelir. Bunlar sizin fantezileriniz, ben sâdece yaratmak için yaratıyorum”.

GİRİŞ ve TEMEL KAVRAMLAR

Sözlüklere ve ansiklopedilere bakıldığında, transcendence veya transcendency (transandans) kelimesinin “transandantal olma”, transcendental (transandantal) kelimesinin ise “üstün, fâik”, felsefî kullanımda “deneyüstü, tecrübeden üstün olan, fizikötesi, tabiatüstü, doğrudan tecrübeyi aşan ama rasyonel bilgiye karşı olmayan” şeklinde tanımlandığı görülmektedir. Transcendent (transandan) kelimesi ise “üstün, faik, insan aklından üstün, sıradan yaşantının sınırlarının ötesine taşan veya onu zorlayan”, Immanuel Kant’ın felsefesindeki kullanımıyla “mümkün olan bütün tecrübe ve bilgilerin ötesinde olan” gibi anlamlarla karşılanmaktadır.

Çağdaş psikoloji kavramının oluşmasında da büyük katkıları olduğunu bildiğimiz Kant, transandantal ve transandan kavramlarının farkını önemle vurgulayarak, felsefenin transandan değil transandantal olması gerektiğini savunmuş, fakat eserlerinde bu iki kavramı zaman zaman kendisi karıştırmıştır.

Türkçe yeni yayınlarda, aşmak kökünden türetilerek, transandans karşılığında aşkınlık, transandan karşılığında aşkın kullanılmakta, transandantal karşılığında da aynı kelimenin istimali ise kavram karmaşasına yol açmaktadır. Ben, bu sebeple, bu makalede söz konusu yabancı kelimelerin Türkçe okunuşlarıyla tefekkür etmeyi tercih ettim.

Creation (yaratılış) kelimesi aynı sözlüklerde ve ansiklopedik kaynaklarda öncelikle dinî anlamda, sonra beşerî plânda izah edilmektedir.

Creativity (yaratıcılık) ise hem bu bağlamda, hem de artistik ve bilimsel anlamlarıyla anlatılmaktadır. Gerek Tevrat’ta, gerekse Kur’ân’da Allah’ın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı söylenmekte, İncil’de de “Tanrı Ruh’tur” ifâdesi yer almaktadır.

Kur’ân’da, insanoğlunun ruhun ne demek olduğunu kavrayamayacağı açıkça ifâde edilmekte, üç büyük dinde de Ruh ve Tanrı mefhumları (notions) son derecede iç içe anılmaktadır. Hakikî ve tek yaratıcının Tanrı, İslâmî ifâdeyle Allah olduğu, yaratma “becerisinin” sâdece onun için düşünülebileceğini öne süren bâzı kişiler, insanoğlu için bu terimlerin kullanılmaması gerektiğini vurgulamakta, bâzısı bunun “günah” olacağını dahi iddia etmektedir.

Hâlbuki adını ne koyarsak koyalım, eğer bir ulu yönetici varsa ve zâten her şeyi o yaratıyorsa, gene onun bir mahlûku (yaratığı) ve üstelik de, en şereflisi (malûm, insandan “eşref-i mahlûkat” diye bahsedilir) olan insan için yaratmak fiilini kullanmanın hatâlı olması fikri kendi içerisinde çelişiktir.

Yerine kullanılacak başka bir kelime olmadığına göre, insan için “yaratıcı” ve “yaratma” terimlerini kullanmanın ne dinî ne de mantıkî bir mahzurunun olmadığı kanaâtindeyim. Ben, bu sebeple, bu makalede söz konusu yabancı terimlerin karşılığı olan Türkçe kelimelerle tefekkür etmeyi tercih ettim.

Andreasen, yaratıcılık sürecini dört ana başlık altında inceler:

1) Gerçeklikten kopma ve farklı bir ruh hâline girme;
2) Kendisini bir ilham perisinin tesiri altındaymış gibi hissederek, yaratıcılık esnâsında âdeta bir kendinden geçme, bir nev’î transa girme;
3) Çoğu san’atçının “yürürken bile kafam hep meşgûldür” gibi cümlelerle ifade ettikleri bir zihin yapısına sâhip olmaları;
4) Gene çoğu san’atçının “Sanki ben görünmez olup her şeye tepeden, dışarıdan bakabiliyorum” gibi cümlelerle ifâde ettikleri yaşantılarının olması.

Yazarlar, ressamlar, şâirler, besteciler ve diğer san’atçılar, yaratma sürecine girerken, gerçeklikten uzaklaştıklarını hissettikleri bir ruh hâline girmektedirler.

Bu üstün konsantrasyon, kendinden geçme hâliyle mistiklerin vecd yaşantıları fenomenolojik açıdan büyük benzerlik göstermektedir. Psikiyatrik bir perspektifle konuya bakılacak olursa, bunlar tamamen dissosiyatif yaşantılardır. Patolojik dissosiyasyondan en önemli farkları da, “bu dissosiyasyonların assosiyasyonla sonuçlanmasıdır”.

Başka bir ifâdeyle, yaratıcı dissosiyasyon bir finaliteye, hâttâ teleolojiye sâhiptir ve bir eserin ortaya çıkmasıyla nihâyet bulur. Yaratıcılık akılcı-mantıksal bir süreç değildir.

Her ne kadar bir eserin ortaya çıkarılmasında çeşitli kognitif süreçlerin rol oynadığı âşikârsa da, yaratılan ürünün özünde şuurlu bir plân yatmamaktadır.

İlham gelmesi basit ve somut bir kavramdan (concept) veya metafordan öte bir mefhumdur (notion).

Pek çok san’atçı eserlerini “onun nereden geldiğini bilmiyorum, bir anda buluverdim, sanki kendiliğinden ortaya çıktı” gibi ifâdelerle tasvir eder. Tabii, bu da, tamamen şuurdışı düşüncelerin ve intrapsişik süreçlerin sonunda oluşmaktadır.

Yaratıcı kişilerin zihinleri kolayca çeşitli fikirlerin ve düşüncelerin baskınına uğrar ve sansürleri de pek kuvvetli değildir. Muhtemeldir ki yaratıcı insanların retiküler aktive edici sistem, talamus ve singülat girus gibi orta hat yapılarınca düzenlenen dikkatle ilgili (attentional) süreçleri kalitatif ve/veya kantitatif açılardan diğer insanlardan farklılıklar arz etmektedir.

Klâsik kognitif psikoloji terimleriyle ifâde edecek olursak, “filtre edici mekanizmaları” defektif veya farklıdır. Şekillenmemiş ve fragmante durumdaki fikirlere fazla açıktırlar, daldan dala atlarmış izlenimi bırakırlar; duyusal ve duygusal yaşantıları diğer insanlardan daha şiddetli ve fırtınalıdır. Yaratıcı insanlar kolay ve sık olarak gerçeklik duygularında değişme ve farklılaşma, olup bitenlere tepeden bakma hissine kapılırlar. Bu yabancılaşma (alienation), uzaklaşma hâli onların sıra dışı çağrışımlar, gözlemler ve sentezler yapmalarına, dolayısıyla da yaratıcılıklarını kullanmalarına imkân tanır.

YARATICI İNSANLARIN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

Yaratıcı insanların ortak kişilik özelliklerinin başında maceraperestlik, isyankârlık, bireyselcilik, oyunculuk, sâdelik ve inatçılık sayılabilir.

Toplumsal kurallarla, kendilerine bir şeyler empoze edilmesiyle araları pek hoş değildir ve gelenekleri zorlayıcı araştırmalara, davranışlara eğilimlidirler. Bütün bunlara karşılık, gerek kendi iç dünyalarında yaşadıklarına gerekse dış âlemden gelen uyaranlara karşı hassasiyetleri de fazladır.

Hem sınırları zorlama, hem de aşırı hassas olmak onları acı çekmeye, üzülmeye yatkın kılar. Kafalarına koydukları şey için son derecede inatçı davranabilirler. Mâceraperest ve isyankâr yönleri oyuncu taraflarıyla birleşerek, kendilerine has bir eğlenme anlayışı, “dalga geçme” eğilimi ortaya çıkarır. İnatçılıkları tipik ve şiddetlidir; bu sebeple sık sık engellenir veya reddedilirler, gene de ısrarla konunun üstüne giderler; bâzen hayatlarının tek amacı san’atları hâline gelebilir -ki, bu tarafları onları sâde (yalın) kılar.

Kognitif açıdan ego sınırlarının çok net olmaması, entellektüel açıklık, büyük bir meraklılık ve konsantrasyon yeteneği, obsesiflik, mükemmeliyetçilik, ürünleri istedikleri gibi oluncaya kadar bıkıp usanmadan kılı kırk yarmak, yorulmak ve durmak bilmemek tipik özellikleri arasındadır. Bunlar da yaratıcı insanları duygu durumu oynamalarına yatkın kılar. Genel olarak dünyaya peşin hükümsüz yaklaşırlar. Sıradan insanlara ters gelen bu tavırları yabancılaşma ve yalnızlık duygularını körükler. İdrak ve enformasyon konularında kesin ve belirgin standartlarının olmaması kimlik sınırlarında flûlaşmaya, yâni ego sınırlarında silinmeye yatkınlık yaratır. Aşırı meraklı, mütecessis tavırları yüzünden kolaylıkla tabuları, yasakları ve günahları sorgulayıp diğer insanların tepkilerini üzerlerine çekebilirler. Bütün bu özellikler, klinik-deskriptif psikiyatri bağlamında, DSM-IV’de B Kümesi Kişilik Yapıları arasında ele alınan Borderline ve Narsisist Kişilikler’in tanı kriterleri yanı sıra, Duygudurumu Bozuklukları ile, özellikle de Siklotimi ve Bipolar-2 Bozukluk’la yakınlık göstermektedir. Depresyon veya melânkoliyle artistik yaratıcılık arasındaki ilişki çok uzun zamandır dikkat çekmekte, özellikle bipolarite üzerinde durulmaktadır. Yaratıcı deha ile “delilik‿ arasındaki sınırın inceliği, hâttâ flûluğu pek çok bilimsel veya edebî tartışmaya konu olmuştur. Eski Yunanistan’da delilik ve yaratıcılık arasında bağlantı kuruluyordu.

Rönesans’ın “nev-i şahsına münhasır” yaratıcı kişileri, Romantik Çağ’ın entrospektif ve duygusal şâirleri, ressamları ve bestecileri, Modern Çağ’ın “deli dâhileri” ve melânkolik san’atçıları meşhurdur. Bâzı yazarlar bu bağlantıyı izah etmek için psikanalitik teoriyi kullanmışlardır. Mistik, spiritüel ve artistik yaşantıların iç içeliği çok eskiden beri bilinmekte ve çağdaş çalışmalarda da üzerlerinde çok durulmaktadır.

Resim tarihinin belki de en ünlü melânkoli tablosu Albert Dürer’in 1514’de çizdiği Melencolia I’dir: Sembollerle ve allegorilerle dolu bu resimde kanatlı Melencolia hareketsiz bir şekilde ve keder içerisinde oturmakta, başı sıkılmış yumruğunun üzerinde, gözlerini sâbit bir yere dikmiş, saçları darmadağınık, kaftanı buruş buruş olmuş, öylece durmaktadır. Etrâfı yaratıcılıkla ilgili sembollerle doludur ama Tanrı’yla arasındaki yarışmanın mukadder mağlûbiyetinin idrakinde olarak, insan yaratıcılığının trajik kaybından muzdariptir. Panofsky buna “bir ressamın melânkolisi” adını vererek, deha ile keder ve ümitsizliğin paradoksal beraberliğini vurgulamıştır. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen dikkati çekmektedir.

Yaratıcılık kavramının hem ilâhî, hem de artistik cepheleri İncil’deki şu cümlelerde ifâde bulur: “Başlangıçta söz (kelâm) vardı, Ve söz Tanrı ile beraberdi, Ve söz Tanrı idi” (John i.1, 2).

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat - 06.02.2002

3 Yorum »

  1. Mehmet Everest

    23 Kasım 2006

    Sevgili Hocam, değerli insan, Kerem Doksat beyefendi,

    Kişisel gönül kıblemdeki özel ve bence de güzel ünvanlarınız daim bâkidir, bu yazıyı okuyacak olan muhterem insanları meşkul etmemek adına yazılmamıştır.

    Üstadım, malumunuz, bu fakir de Çin’den Japonya’ya geçen ve orada Soto ve Rinzai ekolleri ile şahikasına ulaşan zen yaşam algılama biçiminin meditasyonu olan zazen’i bilir ve uygular 30 senedir, bu öğretiyi Türkiye’ye getiren sevgili İlhan Güngören’in bir kitabını (Zen, Bir Yaşama Sanatı-Yol Yayınları) okuyup, uygulayan, zamanla İlhan beyle tanışıp bu arkadaşlığı önce dostluğa giderek ebedi bir bağa dönüştürmek şerefine ermiş biriyim. İlhan Ustamın ruhu şâd olsun. Sayısız satori yaşadım. Zen üzerinde ister ciddi ciddi konuşulsun, ister alay edilsin her durumda kendisinden uzaklaşılan, ancak yaşandıkça ilerlenebilinen bir algıların keskinleşmesi vs. vs. işidir. Bu konu uzundur ve anlattıkça da uzaklaşılacak diye kısa kesiyorum. Araştırma çalışmalarızda bu konuda bir takım aşamalardan geçmiş, bazılarınca usta kabul edilen biri diye bilindiğim için, ( “usta” ne demekse, ve niçin denirse artık bilemiyorum, bu işte ustanın tek görevi; öğrencinin/talebenin-yani; öğretiyi öğrenmeye talip olanın, kafasını çok daha karıştırmaktır…) yapılacak analitik çalışmalarda sorulara olabildiğince yalın cevap verecek biri olmaya çalışırım da, ilme hizmet adına. Mesleğinizin TM hakkındaki çalışmaları oldu belki de ama zazen yapan bir zen izdeşi üzerinde çalışma oldumu bilmiyorum, mesleğiniz önemli bir takım yeni bilgiler keşfedebilir gibi geliyor bana, diğer meditasyonlardan oldukça farklı bir teknik ustalık da istiyor bu mesele. Bedenin kontrolü, kontrol ettiğiniz uzuvlara göre zihnin şekil almasına ve ya boşalmasına olanak sağlıyor diye anlaşılıyor. Bu çoğu kişiyi, belki sizin değerli mesleğiniz mensuplarını da ilgilendirmeyen hikayeleri geçtikten sonra esas konuya geleyim artık.

    Sorum şudur, bu işlerin tamamı ile uğraşanlar psikiyatrik açıdan normal dışı, light deli, vb. bir gruba alınırlarmı? Daha da geniş sorayım, psikoloji, psikiatri bilimlerinin normal kabul ettiği insanlar da varmı? Elbette vardır, öyleyse bunlar ne mene insanlardır?, yani; “normal” diye hangi insana denilir? kısaca öğrenmek istedim. Buradan da aşağıdaki esasın da esası (bana göre) soruya geçmeyi murat ettim.

    Bir diğer sorum ki buna verilecek öz, anlaşılabilir cevap sadece bu fakire değil tüm okuyanlara yeni bir algılayış ve özellikle de davranış kapısı açacaktır diye düşünüyorum. Soru şudur, ki size göre çok basittir, inanırım. Eskiden başarı için IQ aranırdı, zamanla başarıdaki en önemli faktörün SQ olduğu anlaşıldı… Doğrumudur? SQ nedir? SQ su yüksek insan davranış modeli nedir? Bu SQ muhakkak pazardan alınamaz bir şeydir, nerden alınır? Bireysel olarak mevcudu yükseltebilmek mümkünmüdür? Tüm bunlar en çok sizin kıymetli mesleğinizin konuları içindedir sanırım. Umarım doğru düşünmüşümdür, değilse düzeltirsiniz elbette. Bu SQ konusunu bir kavrayabilsek, ve becebilsek; iş, aş, eş her konuda başarı, mutluluk, doyum vs. Ne harika bir toplum olunur… Dilerim öyle olur…

    İyi de bakalım Kerem üstad ne diyecek, “olur mu acaba?”… Sq yeterlimidir?

    Saygı ve Sevgilerimle,
    Mehmet Everest

  2. ayşe çelebir

    23 Şubat 2007

    BENER AYDIN’IN KİM OLDUĞUNU BİR ARAŞTIRIN HİÇ ŞAŞIRMAYACAKSINIZ…..
    BENER AYDIN’A KİM İNSAN DİYOR?
    (TABİİ Kİ KİMSE)

  3. Canan ÜLKER

    18 Temmuz 2007

    Yalnız kendi kendisini kanıtlayabiliyor,
    Tüm düşmanları anında alt ediyor onu,ama yalanyarak değil(o yalanlanamaz!)kendilerini kanıtlayarak.
    Aforizmalar, Kafka

    Başlangıçta sadece söz vardı.Söz her şeydi.Evet. Çocukken bir hologram yapmayı tasarlardım.Tasarladığım şeye hologram dendiğini sonradan öğrendim.Bu bana acaip heyecan verici gelirdi.Gerçeklik tasarımım o zamanda diğer insanlardan farklıydı.Bu durum aile üyelerini özellikle annemi çok korkuturdu.Aslında hiç bir şey yoktu ben sen diğerleri,kelebekler,kuşlar ruhuma sonsuz huzur veren nehirler.Her şey bir yanılsamaydı.Lise yıllarmda E=mc2 formülünü duyduğumda diğer arkadaşlarımdan başka şeyler hissemiştim. Madde madde olmayan bi şeye eşitleniyodu.Demek ki yanılsama fikrim doğruydu.Bundan sonrası; parlak bir öğrencilik hayatı v.s En iyi üniversitelerden birine girdim, en iyi işlerden birine sahip oldum.İçimdeki boşluk hiç dolmuyordu.Belkide imrenilecek bir hayatım vardı ama mutsuzdum.Bu dünyaya ait olmadığımı hissediyordum.İlişkiler hayal kırıklığıydı.Bir kaç intahar denememin ardından tımarhanede tımar edilmesi gereken bir ruhum olduğunu söylediler.Sınırdaydım.Tımarhanede tanrıyla iletişim kurmaya karar verdim.Çok yanlızdım.Yüzünüzü nereye dönerseniz ben ordayım,ben size şah damarınızdan daha yakınım diyen tanrı nerdeydi.Niye acı çekiyordum.Ve niye hasta olduğumu söylüyorlardı. Çok geçmeden zaman mekan orası ve burası gibi kavramlarla tanrının bir ilgisi olmadığını idrak ettim.Öğrendim demiyorum.İdrak ettim.Bir gün pencereden dışarı baktım ve ayın parlak yüzünü gördüm.Tanrım çok güzelsin dedim.Ve şükrettim.O her yerdeydi.(Yer neyse?:))Acımı dindirmesi için bağışlanma diledim ama suçumu bilmiyordum.Cehennemin ve cennetin bir mekan olmadığını kişiye özel bilgiler, hal ve oluşlarla donatılmış bizzat kişinin kendisinin yarattığı bir algılayış olduğunu kavradım.O an da kesinlikle cehennemdeydim.Müthiş bir merhamet,acıma ve zavallılık hissiyle kavruldum.Kendi kendime keşfettiğimi düşündüğüm şeyleri tasavvuf bilginleri binlerce yıl önce yaşamışlardı.Muhyiddinem dervişem on iki bin alemi bir zerrede görmüşem sözünü anladım.Çok yorgundum Halen yorgunum.Halen sınırdayım.Deli miyim?Dahi mi?

    Sevgiyle Kerem Doksat Hocam.

  4. Yorumunuz mu var?