Su anda bu yaziyi 1 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 14372 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

SADDAM

Dün bir dostum bana şu mesajı yolladı: Saddam’ın cep telefonuyla çekilmiş tam asılma sahnesi burada.

SADDAM2

TV’de kesmiÅŸler hep tabii, ama burada tamamını seyredebilirsiniz. Önce hakaretler var.

Saddam çok vakur ve tam kelime-i şahâdet getirirken sallandırıyorlar. Düşüşü, ipin ucunda sallanması, gözü açık gidisi ve sâire, hepsini görebilirsiniz:

http://www.liveleak.com/view?i=863ce7d4a3

Akabinde ekliyor: “O takdirde Öcalan’ı niye besliyoruz” diye düşünüyor o zaman insan!

abdullah ocalan

Saddam kimdi?

Batı emperyalizminin iyice yayılıp İsrail’in de kurulmasını sağlamak için çıkarılan İkinci Dünya Hârbi’nden sonra sınırları cetvelle çizilerek ilân edilen bir kukla Arap ülkesinin başkanıydı. Yâni bu adamı oraya ABD ve Avrupa oturttu. Özel Muhafız Ordusu ilk ihânet edenleri oldu (bu kişilerin etnik özelliğini bir araştırın, hiç şaşırmayacaksınız: Kürtler).

Sonra plânlar deÄŸiÅŸti, Bush ve çetesi oraya demokrasi götürdü(!), kendilerine kafa tuttuÄŸu ve artık iÅŸlerine yaramayacağı için ve Sünnî Åžiî çatışmasını körüklemek amacıyla hemencecik astılar. Hem de aÅŸağılayarak, darp ederek. Åžimdi Irak’ta üç saf var: Sünnîler, Åžiîler ve Kürtler! Türkler’i (Türkmenler’i) katlediyorlar, nüfus kayıtlarını silmek de ilk icraatlarıydı. Alenen Türk soykırımı yapılıyor.

EÄŸer TBMM kararıyla 60.000 tam teÅŸekküllü Coni’yi kansız barutsuz Türkiye’de “konuÅŸlandırsalardı”? (mevzilendirselerdi), zâten bize de çoktan demokrasi gelmiÅŸ olurdu(!) ve ÅŸimdilerde Türkiye’de üç saf olurdu: Dinciler, Türkler ve Kürtler!

Aslında yok mu? Var da, henüz Irak’taki vahşet ve dehşet boyutunda değil, dedik ya, çünkü ABG henüz bize demokrasi getiremedi.

Türkiye’nin içinde de bu var esasen; her gün şehit düşen askerlerimiz, öğretmenlerimiz ve diğerlerini kim katlediyor?

PKK!

…

NEDİR BU PKK?

Marksist ama Kürt ırkçısı bir terör örgütü!

Başkanı kim?

Abdullah Öcalan diye biri.

Kim bu kiÅŸi?

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1134 web mekânından özetle cevabını verelim:

Abdullah Öcalan 1948 yılında GüneydoÄŸu Anadolu’da bir köyde dünyaya geldi. 7 Kasım 1978 tarihinde terör örgütü PKK’yı kurdu. Kısa bir süre sonra Suriye’ye geçen Abdullah Öcalan, örgütün kanlı eylemlerini buradan yönetmeye baÅŸladı. Kandırdığı gençler bölücü terör örgütü adına eylem yaparken, Öcalan savaÅŸ alanına hiç inmeden oturduÄŸu yerde rahat bir hayat sürdü.

Türk Güvenlik Güçleri’nin düzenlediÄŸi bir operasyonla Kenya’da kıskıvrak yakalanan terörist başının üzerinden sahte bir Kıbrıs Rum Kesimi pasaportu çıktı. Eli kanlı terör örgütünün başı, Türkiye’de, İmralı Cezaevi’nde yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı, bu idam cezası Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı.

İlk başlarda MİT için Öcalan Kürt Millîyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970–1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Öcalan dosyalara uzun süre sol faâliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zâten Kürt hareketleri 1970’lerde Kürtçülükten ziyâde sol faâliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir, ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plâna çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler.

ÖCALAN’In HAYATININ VE KÜRT AYRIMCILIĞININ KISA HİKÂYESİ:

GİRİŞ

Türkiye 12 Eylül 1980′e dayandığında, sol orijinli terör örgütlerinin yanında özellikle DoÄŸu bölgesinde ismini yeni yeni duyurmaya baÅŸlayan Ala–Rızgari ve Apocular gibi birkaç yasadışı grup ufak tefek dikkat çekmeye baÅŸladı. Bu grupların ortak özelliÄŸi, “Kürtlük” unsuru üzerinde durmalarıydı.

Ala–Rızgari grubu, 80 öncesinde yayınlanan Rızgari dergisinin etrafında toplanan kişilerden oluşuyordu.

PKK, 1978′de Lice’nin Fis köyünde kuruluÅŸunu ilân edip, oluÅŸturulan Merkez Komite etrafında örgütlenmesine karşılık, bu grup Apocular olarak biliniyordu.

Öcalan’ın en yakın arkadaÅŸlarından Haki Karel, 1977’de Gâziantep’te öldürüldü. 1979’da ise Elâzığ ve Diyarbakır’da, “Apocular”a önemli bir darbe indirildi. GeniÅŸ tutuklamalar yapıldı, Merkez Komite Üyesi Åžahin Dönmez de tutuklandı.

Bu sırada Abdullah Öcalan’ın izine de Diyarbakır’da ulaşıldı. Bir güvenlik yetkilisi, olayı şöyle anlatıyor: “Öcalan, Kesire Öcalan ile birlikte Diyarbakır’da Günaydın Apartmanı’nda kalıyordu. Polis yerini tesbit etti. Millî İstihbarat Teşkilâtı da biliyordu. Ancak, hemen baskın yapılıp alınması yerine, izlenip bir örgütsel faâliyet sırasında tutuklanması düşünüldü. Eğer o sırada gözaltına alınsaydı bir süre sonra serbest bırakılırdı.

Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara’da evlenmişlerdi. Belki de o tarihlerde fazla önemsenmediğinden yeterince izlenmediği için Öcalan, 1979 Temmuz’unda izini kaybettirip Urfa üzerinden Suriye’ye kaçmayı başardı.

İlginçtir, Öcalan bu tarihte asker kaçağıydı. Onun karanlık iliÅŸkilerini çözmeye çalışan UÄŸur Mumcu, Kürt Dosyası kitabında ÅŸunları yazıyor: “Askerlik Şûbesi Öcalan’ı adım adım izliyordu. 26 Temmuz 1977 günü yeniden son yoklama çaÄŸrı pusulası göndermiÅŸti. Ancak Öcalan izini kaybettirmeyi baÅŸarmıştı. Bu yüzden son çaÄŸrı pusulası kardeÅŸi Mehmet Öcalan’a tebliÄŸ edildi. 26 Eylül 1978 gününden sonra da son yoklama kaçağı olarak aranmaya baÅŸlandı. Öcalan o günlerde Diyarbakır’daydı. Diyarbakır’ın Ofis Mahallesi’nde eÅŸi Kesire ile Günaydın Apartmanı’nda kalmakta; evde günlerce kitap okumaktaydı.

Peki, o dönemde güvenlik birimleri Apocular’ın lideri Abdullah Öcalan’a nasıl bir teşhis koymuştu? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, tutuklanıp Mamak Askerî Cezaevi’ne konulmasından sonra kazandığı sakıncalı kimliğe rağmen izini kaybettirmesi yalnızca güvenlik birimleri arasındaki eşgüdüm eksikliğinin bir sonucu muydu?

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının İmralı iddianâmesinde şöyle denildi: “Mayıs 1979 tarihinde PKK Merkez Komitesi Üyesi ve Örgütlenme Genel Sorumlusu Åžahin Dönmez ile birlikte Elâzığ Bölge Komitesi üyelerinin büyük çoÄŸunluÄŸunun yakalanması örgütte paniÄŸe yol açmıştır. Åžahin Dönmez’in itirafları ile birlikte güvenlik kuvvetlerinin baÅŸlattığı bir dizi operasyon nedeniyle Abdullah Öcalan, Diyarbakır’da saklanmakta olduÄŸu evde yakalanmaktan son anda kurtulmuÅŸtur”.

ÖMERLİ’DEKİ ÇOCUKLUĞU

Öcalan ile ilgili giriÅŸ bölümünde yer alan sorulara saÄŸlam cevaplar alabilmek için, onun hayata gözlerini açtığı Ömerli köyüne kadar uzanmak gerekiyor. İmralı Mahkemesi’ne verdiÄŸi 81 sayfalık savunmasında çocukluk yıllarını şöyle anlatıyor: “Yoksul, aÅŸiret özelliÄŸini yitirmiÅŸ dar bir köylü âilesi içinde Cumhuriyet’in, baÅŸka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiÄŸim bir ilkokulunda okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Âilem anam tarafından Türkmen diyebileceÄŸimiz bir komÅŸu köy kökenliydi. Türkçe–Kürtçe birlikte konuÅŸulabiliyordu… Tepkim, feodal âile baÄŸlarınaydı. Denebilir ki, ilk isyanım bir çocuÄŸun beklentilerine cevap vermekten çok uzak âile ve köy yapısına karşı geliÅŸti… Erken yaÅŸlarda âile ile önemli bir kavga ile büyük bir gözyaşı içinde hüngür hüngür aÄŸlayarak köyden koptum. O dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan karıncaezmez, diÄŸer yandan her yılan bulduklarında çağırdıkları bir yılan avcısı olarak tanırlardı… Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aÅŸağı hiçbir zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. YetmiÅŸlerde solculuÄŸa ve o dönem Kürtçülüğü’ne ilgim geliÅŸti. KiÅŸi olarak müminceydim…”

Liseyi 1966–68 döneminde Ankara’da Tapu Kadastro Lisesi’nde okudu. Öcalan, Uğur Mumcu kadar PKK hareketi üzerine kafa yoran, iki kez Bekaa Vadisi’ne gidip kendisiyle konuşmalar yapan Mehmet Ali Birand’a lise yıllarını daha da açıyor:

“20 yaÅŸlarında ya vardım, ya yoktum. Çok pasif bir durumdaydım. Ankara’nın da verdiÄŸi çeliÅŸkiler içinde biraz da muhafazakâr bir yapıdaydım… Necip Fâzıl Kısakürek’in konferanslarına gider, bayağı da etkilenirdim. Daha çok burjuva felsefesi ile ilgileniyor, bu tip yazar ve kitaplarını okuyordum. Bir yandan da Maltepe Câmii’nde namaz kılardım. Din ile felsefenin yer deÄŸiÅŸtirmeye baÅŸladığı bir dönemdi… 1969’da meslek okulunu bitirdim ve hemen ardından Diyarbakır’da kadastro memurluÄŸu yaptım. İşte her ÅŸeyin dönüm noktası 1970 tarihidir. O sıralarda elime Sosyalizmin Alfabesi diye bir kitap geçti. Kitabı okuduktan sonra her ÅŸey deÄŸiÅŸti…” (Apo ve PKK, Mehmet Ali Birand, sayfa, 79, 80).

Diyarbakır’daki görevinden, Bakırköy Tapulama Müdürlüğü’ne atanıp İstanbul’a geldi. 1971 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. Öcalan aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yatay geçiÅŸ yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından, Mahir Çayan’ın öldürülmesi ve Deniz Gezmiş’in tutuklanması üzerine okulda baÅŸlayan boykot eylemlerine o da katıldı, sol yumruÄŸunu havaya kaldırıp, “Bağımsız Türkiye” diye bağıranlardan biri de oydu. 8 Nisan 1972’de gözaltına alındı, Mamak Askerî Ceza Evi’ne konuldu. Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi’nce üç ay hapis cezasına çarptırıldı, davanın sonuçlandığı tarihe kadar yaklaşık yedi ay cezaevinde yattı.

Cezaevinden çıkmasından son sınıfa gelinceye kadar hem öğrenciliÄŸini sürdürdü, hem de sol hareketlerden yavaÅŸ yavaÅŸ ayrılıp yine sosyalist eksende Kürtçü bir çizgiye yöneldi: “Kısa bir süre Türkiye soluyla birlikte hareket etmemle birlikte 1973 baharında bir grubun faâliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli rol oynadım. 1975’te Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim DerneÄŸi baÅŸkanlığı yaptım. PKK programını 78’de kaleme aldık. 79 Temmuz baÅŸlarında Ethem Akçan’la Suruç üzeri Suriye ve Lübnan’a Filistinlilerin yanına geçtik…”

AŞIRI SOLCU BİR YARI-KÜRT

İşte 1979’a kadar kiÅŸisel hikâyesi satır baÅŸlarıyla böyle olan bir Abdullah Öcalan’dan söz ediyoruz. Bu Öcalan 12 Eylül’ün geniÅŸ güvenlik önlemleri alınan atmosferinde üstelik yakından da izlenirken Suriye’ye kaçmayı nasıl baÅŸarmıştı?

Millî İstihbarat TeÅŸkilâtı’nın Öcalan’a yaklaşımı bir yetkilinin aÄŸzından şöyleydi: “MİT için Apo Kürt Milliyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri deÄŸildi. O dönemin (1970–1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Öcalan dosyalara uzun süre sol faâliyetleri nedeniyle girmiÅŸti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zâten Kürt hareketleri 1970’lerde Kürtçülük’ten çok sol faâliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir, ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plâna çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeÄŸi biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler”. “MİT Öcalan’ı 1977’den itibâren yakından izlemeye baÅŸlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmiÅŸti; verdiÄŸimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiÄŸinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı. Kısacası, devlet oluÅŸumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak, sesimizi duyuramıyor ve çarkları çeviremiyorduk.” (Apo ve PKK; sayfa 99, 100). İlginçtir ki, emperyalizme karşı “savaşım” veren bu solcu-komünist gruplar Kürt ırkçılığına hep sıcak bakıyorlardı (hâlâ da öyledir); buna mukabil, Türk’ü ve Türkçülük’ü dâima düşman görmüşlerdir (hâlâ da öyledir). Hâttâ, “solcu” olup da “Kürtler’e özgürlük” dememek dışlanma, yerine göre dayak yeme sebebiydi (hâlâ da öyledir).

Öcalan ise sıkıyönetim altında polisin, MİT’in ve askerin elinden kurtuluÅŸunu şöyle anlatıyor: “3 Haziran’da yine bir toplantımız olacaktı. Bir gece öncesinden Pilot Necati tutturdu, ‘Yarın nerede toplanacağız?’ demeye baÅŸladı. Yanımızda Kemâl Pir de vardı. Kemâl 2 Haziran gecesi eve yaklaşırken yakalandı. Üstü aranınca silâh bulundu… Ertesi sabah da biz eve gideceÄŸiz. Gitmeden önce tesadüfen birini yolladım. Git bak eve, dedim. Dönünce, abi evin her tarafı çembere alınmış, dedi. Åžans eseri kurtuldum. Üç dört tâne kirli silâh vardı. O silâhlarla yakalanacaktık. 30 yıl cezası var. Sonradan haber aldık. Baskını Özel Hârp Dâiresi yapmış. Mustafa Karasu içeri alındı. Üç de silâh yakalandı. En azından yedi yılım gidebilirdi.” (Apo ve PKK, sayfa 88)

Öcalan, Suriye’ye kaçış öncesi faâliyetlerini anlatırken, kendisine yanaştırılan casuslara rağmen güvenlik birimlerine yakalanmayışını, sürekli olarak kendisinin başarısı olarak gösterdi ve bunu örgüt içinde de bir propaganda aracı olarak kullandı.

Öcalan, Mahir Sayın ile yaptığı konuÅŸmaları içeren ErkeÄŸi Öldürmek kitabında “casuslar” olarak karısı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya)’yı gösteriyor. Ona göre CHP geleneÄŸinden gelen ve Kürt kökenli olan bir âilenin çocuÄŸu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaÅŸtı; ama o da MİT’in bir tuzağıydı. Öcalan, Pilot Necati’nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen’i öldürme teklifinde bulunmasını ve bâzen örgüte yüklü miktarda paralar saÄŸlamasını, “örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz nem’ası kaldı” iddiasını ileri sürerek açıklıyor. Öcalan’a göre Ankara’da görünüşte kontrol altındaydı; Urfa ve Diyarbakır’a geçtiÄŸinde ise bu kontrol güçleÅŸti. Nihâyet Urfa’da çemberin daraldığını ve öldürüleceÄŸini hissedince de sınırı geçerek Suriye’ye gitti.

SİVRİLENLERE MİT DAMGASI

Öcalan bu “MİT kontrolü” korkusunu hep yaÅŸadığı gibi, örgütte sivrilme istidadı gösteren birçok önde gelen ismi “MİT ajanı” kulpuyla tasfiye etti. Bunların başında Kesire Öcalan, Mehmet Cahit Åžener, Ali Çetiner, Hüseyin Yıldırım, Åžemdin Sakık, Resul Altınok, Abdullah Kumlu, “Kör Cemâl” kod adlı Halil Kaya, “Baran” koduyla bilinen Cihangir Hazır, Abdullah Ekinci, Osman Tim, “General Zinnar” kod adlı Alaattin Kanat geliyor.

1970’li yıllarda Deniz GezmiÅŸ ve arkadaÅŸlarının idamlarını protesto için Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yapılan “boykot eylemleri”nin öncülerinden biri olması sebebiyle güvenlik birimlerinin yakın takibindeydi. Bu eylemler üzerine kısa süreli olarak gözaltına da alınan Öcalan, GüneydoÄŸu kökenli bir isim olması ve sivrilmesi sebebiyle, sürekli olarak MİT tarafından kontrol altına alınmak istendiÄŸi hezeyanı ile yaÅŸadı.

NE BEBEK DEDİ NE DE ARKADAŞ

Daha önce bahsedildiği gibi, 27 Kasım 1978 günü Diyarbakır’ın Lice İlçesi Fis Köyü’nde toplanan Abdullah Öcalan ve birkaç arkadaşı PKK’yı kurdular. Daha sonraki tarihlerde bu toplantıyı PKK’nın birinci konferansı olarak kabûl ettiler. Ancak aradan geçen 20 yıl içerisinde Abdullah Öcalan, birlikte yola çıktığı neredeyse bütün arkadaşlarının ölüm emrini verdi. Öcalan’ın acımasız katliamcı kişiliğini görmek için onun yıllarca birlikte hareket ettiğini yakın arkadaşlarının ölüm emirlerini nasıl kolaylıkla verdiğine ve kundaktaki çocukları hunharca öldürttüğüne bakmak yeterlidir.

Birinci kongresini 1981’de yapan PKK, ikinci kongresini dört yıl sonra Suriye’nin Ürdün sınırı yakınındaki bir kampta yaptı. Altı gün süren bu toplantıda Öcalan örgütün Avrupa sorumlusu ve Merkez Komite üyesi Resul Altınok’u “MİT ajanı” ilân etti. Öcalan daha sonraları yakın arkadaÅŸlarını tasfiye ederken onlara hep bu ajanlık kulpunu taktı ve örgüt tabanının da bu ÅŸekilde gözünü boyadı. Öcalan, 1980’de PKK’nın Merkez Komite üyesi ve Urfa bölge sorumlusu Abdullah Kumlu’yu hapsetti. Hapisten kaçan Kumlu, Suriye Gizli Servisi’nin yardımıyla yakalanarak PKK’ya teslim edildi ve öldürüldü. Öcalan bu sıralarda PKK’nın çekirdeÄŸini oluÅŸturan Kürdistan Devrimcileri grubundan Mehmet Uzun, Ali Yaylacık ve Ahmet Ballı’yı da MİT ajanı oldukları gerekçesiyle öldürttü.

HEP HEZEYAN

İşte, Öcalan’ı PKK Merkez Komitesi üyesi yakın arkadaşları için ölüm tuzakları kurmaya iten psikopat ruh hâli bu yıllarda şekillendi, 1979’da Suriye’ye geçti. Gencecik çocukları dağlara sevk eden Öcalan, Ankara’dan ayrıldıktan sonra Diyarbakır ve Urfa’da yalnızca dokuz ay kalabildi, çareyi kaçmakta buldu. Öcalan’ın tasfiye ettiği isimlerden Mehmet Şener, kendisi gibi örgütün önde gelen isimlerinden olan Mustafa Karasu’ya 28 Haziran 1991 günü Zaho’dan gönderdiği mektupta Öcalan’ın bu çelişkisini şöyle anlatıyor:

“Ne yazık ki Karasu, OrtadoÄŸu’nun labirentlerinde siyaset üretiyor diye övündüğümüz Apo, OrtadoÄŸu’nun labirentlerinde can telâşına düşmüş. Bizler aÄŸaçtan ormanı görmeyecek körler olamayız… Apo bizi kaçmakla suçluyor. Önderimiz, çok tatlı konuÅŸuyor. Bizi savaÅŸ siperlerinden alıp tutuklayacak ve her türlü zoru da öngören bir plânla, bize ajanlık dayatacaksın ve biz de öyle duracağız, sana boyun eÄŸeceÄŸiz. Biliyor musun Karasu, sevgili önderimiz diyor ki, ‘siz Kürdistan daÄŸlarının kıymetini bilmiyorsunuz, insan orada bir ordu saklar, bir ordu kurar.’ Çok doÄŸru söylüyor tabii. Ama ÅŸehitlerimize küfredecek kadar saygısızlaÅŸan sevgili önderimiz bir türlü lûtfedip daÄŸlarımıza gelip orduyu kurmuyor. Her nedense kardeÅŸini de göndermiyor. Fidel ve Raul Kastro’ların kulakları çınlasın, bizimkiler uzaktan kumandalı çalışmanın rahatlığını keÅŸfetmiÅŸler. Sevgili önderimiz diyor ki, ‘Benim ülkeye gelmem provokasyon olur, çünkü düşman bütün gücüyle beni yok etmek için size yüklenir.’ İnan Karasu, onun ülkeye gelmesini isteyen yok, kendi pisliÄŸini bize bulaÅŸtırmasın yeter. Bizi savaÅŸtan kaçmakla suçlayanlar, savaÅŸa lütfetsinler. Mao’nun silâhı sırtından düşmedi. Fidel en önde savaÅŸtı. Ho Åži Minh, Vietnam daÄŸlarını ana karargâhı yaptı, önderlik budur”.

1978’deki toplantıdan sonra 1990’da Bekaa Vadisi’nde ikinci konferansını yapan PKK’nın bu toplantısının genel sekreterliğini Mehmet Şener yaptı. Kongrede PKK’nın demokratikleşmesinden söz eden Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Baran kod adıyla bilinen Cihangir Hazır ile birlikte tutuklandı. Ancak Şener ve Baran, arkadaşları tarafından kurtarıldılar. (Bu isimler daha sonra PKK–Vejin hareketini kurdular). Ancak Mehmet Şener kısa bir süre sonra Kamışlı’da Öcalan’ın emriyle öldürüldü. Şener ve karısı Peşmergeler’in arasından alınıp infaz edildiler. Şener’i destekleyen Mustafa Puşa da karısı ile birlikte öldürüldü.

ÖNCE AJANLIKLA SUÇLUYOR SONRA DA ÖLDÜRÜYORDU

PKK’nın üçüncü kongresinde Öcalan’ın bütün yetkilerini aldığı Abdullah Ekinci intihar etti. Kesire Öcalan ve Ali Çetiner örgütten kaçtılar. Üçüncü kongrede 10 militan daha MİT ajanı oldukları gerekçeleriyle öldürüldüler. Öcalan’a kadın temin etmekle yükümlü militan olduğu ileri sürülen (PKK; Emin Demirel, GHMD yayını) Hasan Bindal, Öcalan’ın yakın arkadaşı Şahin Bilgiç tarafından kazaen öldürülünce, Bilgiç’in kaderi de kurşuna dizilmek oldu. Örgütün Botan bölgesi sorumlusu Kör Cemâl kod adlı Halil Kaya 1987’de kurşuna dizildi. Öcalan 1991’de Botan’ın yeni bölge sorumlusu Nizamettin Taş’ı üç ay hapsetti. Parmaksız Zeki kodlu Şemdin Sakık, Botan bölgesi sorumlusu oldu. Ancak Şemdin Sakık’ın da daha sonra Apo ile arası açıldı ve örgütten koptu. Sakık çâreyi Türk güvenlik birimlerine sığınmakta buldu. Eğer Sakık, Genelkurmay’a bağlı özel kuvvetlerin operasyonuyla Kuzey Irak’tan getirilmeseydi muhakkak ki o da MİT ajanı suçlamasıyla Apo’nun ölüm tuzağına girecekti.

PKK’nın İstanbul ve Marmara Bölge Sorumlusu Osman Tim de, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanırken 1992’de Sağmalcılar Cezaevi’nde boğularak öldürüldü. Gerekçe yine aynıydı, işbirlikçi olmak ve örgüte ihânet etmek. İsmi Susurluk olayları ile de gündeme gelen General Zinnar kod adlı Alaattin Kanat da Öcalan ile yollarını ayırdı ve itirafçı oldu. PKK’nın üst düzey sorumlularından olan Kemal Burkay 1981’de örgütten ayrılırken Atina temsilcisi Avukat Hüseyin Yıldırım da Öcalan’dan ayrıldı. Avukat Yıldırım, Öcalan’ın ölüm tuzağından yaralı olarak kurtuldu.

Bu tablo, yüzlerce kanlı eylemin emrini veren, 30 bin insanın kaatili, bu sayının çok üstünde PKK militanının da ölümüne sebep olan katliamcı bir kiÅŸinin psikopat ruhunu sergiliyor. Mehmet Ali Birand ile yaptığı konuÅŸmada, “kabaca söylemek gerekirse PKK kadrolarının dörtte biri tasfiye edildi. TC’nin bize verdirdiÄŸi kayıplardan daha fazla kayıp verdik” sözleri de canını kurtarmak için köşe bucak kaçan, kafası hezeyanlarla dolu bir kiÅŸiliÄŸin yansımaları.

TAM BİR EGOİST

Bu kirli ruhun ölüm tuzağından kurtulamayan PKK Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Mustafa Karasu’ya gönderdiği mektubunda bu kişinin gerçek yüzünü şöyle sergiledi:

“Bizi dışlamanın ilk adımlarını Apo attı. Dördüncü kongrenin üstünden 20 gün geçmeden ben ve Baran arkadaşın görevleri 25 kiÅŸilik Merkez Komite’nin beÅŸ üyesinin katılmış olduÄŸu toplantıyla Apo’nun tâlimatı üzerine donduruldu ve soruÅŸturmaya alındık. İlginç bir tesadüf olup olmadığına sen karar ver KarasuApo’nun plânına göre bana bir itiraf yazdırılacak ve bu itirafta ajan olduÄŸumu, ajanlığımın cezaevine giriÅŸle baÅŸladığını, cezaevinde gizli şâhin rolü üstlendiÄŸimi, direniÅŸleri kırdığımı, direnenleri kendi erkimin altına aldığımı, cezaevinde direniÅŸleri liberalizme çektiÄŸimi söyleyeceÄŸim. Dışarıdaki görevimin de Apo’yu temizlemek, tasfiye etmek olduÄŸunu açıklayacağım ve af dileyeceÄŸim. Yüce Apo da insafa gelip beni kazanma adına ya af edecek veya ben mazlumlara ihanet eden birini affetmem kahramanlığı taslayıp bir ajanın iÅŸini bitirecek. İş bununla bitmiyor tabii, ben ajanlığı kabûl ettikten sonra cezaevindeki tüm kadrolar özeleÅŸtiriye çekilecek. Çünkü hepsi ajan Åžener’in etkisinde kalmışlar. Tabii, ajan Åžener’in en fazla etkisinde kalan da Mustafa Karasu ve Sakine Cansız arkadaÅŸlardır. Bunu her gün Apo vaaz ediyor. Tabii sebepsiz deÄŸil, Karasu da Sakine de Apo’nun popülaritesini rahatsız edecek kadar saygın arkadaÅŸlar oldular. Oysa Apo kendi dışında bir kiÅŸilik kabûl etmiyor.”

30 Haziran 1999/ Fuat Akyol-Zaman

…

SUİKASTLER

Palme, İsveç güvenlik birimlerine talimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemâl Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti. Palme bu talimatıyla Öcalan’ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.

olof palme

Olof Palme

“Şemdin Sakık gibi Kör Cemâl gibi Åžahin Bilgiç gibi, Cemil Işık gibi PKK’da yönetimi ele geçirenler baskılarını ve eylemlerini bölge halkı üzerinde yoÄŸunlaÅŸtırdılar. Ben bunlara karşı koydum hatta bu ÅŸekilde eylemleri gerçekleÅŸtirenlerden bazıları Kör Cemâl, Halil Kaya, Cemâl Işık, Åžahin Baliç gibilerini cezalandırdım. Åžemdin Sakık’ı da cezalandıracaktım; ancak tutuklu bulunduÄŸu sırada elimizden kaçtı”.

Bu sözler PKK başı Abdullah Öcalan’ın savcılık ifâdesinden alındı. Öcalan, geride bıraktığı vahÅŸet dolu kanlı mirastan kendisini soyutlamak amacıyla, özellikle bölge halkına yönelik saldırıların sorumluluÄŸunu, “Avare çete grupları” dediÄŸi bu “Eyâlet komutanları”na yüklemeye kalkıştı. Öcalan aynı tavrını İmralı duruÅŸmalarında da sürdürdü. 1987’den itibâren doruk noktalara çıkan PKK vahÅŸetinden kendini sıyırmaya kalkıştı. “Aslında ben hep barışçı çizgideydim; ancak PKK’yı Susurluk benzeri çeteler sarmıştı. Bunlara karşı koyamadım” biçiminde sözler kullandı.

Peki, gerçekte durum böyle miydi, Şemdin Sakık, Kör Cemâl gibi kişiler nasıl eyâlet komutanı olabilmişti?

PKK’nın 1978′de Lice’nin Fis köyünde yapılan kuruluÅŸ kongresinin ardından, silâhlı mücadeleye baÅŸlama kararı dört yıl sonra 1982’de Suriye’nin Ürdün sınırına yakın bir Filistin kampında yapılan ikinci kongrede alındı (25 kiÅŸilik Merkez Komite Fis toplantısında belirlendi. Öcalan, Marksist örgütlenme modeline uygun olarak PKK’nın genel sekreteri yapıldı).

Bu tarihlerde bilinen tek silâhlı saldırıları 1979′da Adalet Partisi Åžanlıurfa milletvekili Mehmet Celâl Bucak’ın evine yapılan baskın oldu. Bu baskında Celâl Bucak hafif yaralanırken sekiz yaşındaki oÄŸlu hayatını kaybetti.

1984’te Eruh ve Åžemdinli’de askerî birimlere yapılan saldırılar, PKK’nın hiçbir sınır tanımayan silâhlı saldırılar yapma kararı aldığı ikinci kongre sonrasında baÅŸladı. Bu saldırılarda sivil veya asker fark etmiyordu.

Ancak, 1985 yılı boyunca ve 86 başlarında örgütün silâhlı saldırılarında belirgin bir durgunluk yaşandı. Çünkü sivil hedeflere de yönelen vahşice saldırılar Merkez Komite üyelerinin büyük bölümü tarafından benimsenmiyordu.

TASFİYE HAREKÂTI

1980’li yılların ortasında katliamcı kiÅŸiliÄŸi giderek belirginleÅŸen Öcalan, “savaÅŸmıyorlar” dediÄŸi örgütün önde gelen bütün isimlerine yönelik ilginç bir tuzak hazırladı. Avrupa merkezlerinde ve Türkiye’de bulunan bu isimleri “3. kongre” için Ekim 1986′da Lübnan’daki Helvi kampına çağırdı (daha sonra Helvi kampına, 28 Mart 1986’da Şırnak’ın daÄŸlık kesiminde öldürülen PKK Merkez Komitesi Üyesi Mahsun Korkmaz’ın ismi verildi).

PKK’nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör gibi bâzı isimler, Öcalan’ın bu âni davetinden kuÅŸkuya kapılarak bu kongreye gitmezken, aralarında Kesire Öcalan’ın da bulunduÄŸu önde gelen isimler bu tuzaÄŸa düştüler ve hapsedildiler. Öcalan, yine Marksist terör örgütlerinin yapısına uygun olarak hapsettiÄŸi bu üst düzey yöneticilerden “özeleÅŸtiri” istedi. Günlerce tutuklu kalan bu isimler yüzlerce sayfalık özeleÅŸtirilerini yazdılar. ÖrneÄŸin Merkez Komite üyelerinden biri tam 930 sayfa öz eleÅŸtiri yazarak, “ben bir siyasî fâhiÅŸeyim” dedi (bu tâbiri daha sonra Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Kuzey Iraklı Kürt liderlerden Celâl Talabani için kullandı).

İlginçtir, Abdullah Öcalan’ın karısı Kesire Öcalan da 300 sayfaya ulaşan bir özeleştirisini yazdı. Ancak, bu özeleştirisinde bâzı hatalarını kabûl etmekle birlikte, Öcalan’ın karşısında en başı dik duran da o oldu.

Sonuçta Öcalan bütün bu önde gelen isimlerin “rütbelerini” söktü, diÄŸer anlamıyla bunları tasfiye etti. Bu isimlerin yerine ise daha sonra büyük katliamlar gerçekleÅŸtirecek olan Halil Kaya, Åžah İsmail Al, Åžemdin Sakık, Nizamettin TaÅŸ, Halil Ataç, Haydar Altun, Åžahin Balıç, Cemil Işık, Åžehmus YiÄŸit, Müslüm Durgun ve Cihangir Hazar gibi isimleri getirdi. Bunları “eyâlet komutanı” yaptı. Aslında, PKK’nın en baÅŸta bölge halkına zarar veren vahÅŸet düzeyindeki katliamları iÅŸte bu “eyâlet komutanları”nın dönemiyle baÅŸladı.

Öcalan, 3. kongredeki konuÅŸmasında, “en kısa zamanda asker sayımızı 10 binden 50 bine çıkaracağız” dedi. Örgütün terör eylemlerini yürütecek silâhlı güçlerini oluÅŸturan Kürdistan Halk KurtuluÅŸ Ordusu anlamına gelen ARGK bu kongrede kuruldu.

Rütbeleri sökülenler de yine örgütün iç iÅŸleyiÅŸine uygun olarak örneÄŸin “er” statüsüne indirilip, yeni atanan bir “komutan”ın yanında göreve gönderildiler. Kesire Öcalan da böyle bir görev için Avrupa’ya gönderildi; ama gidiÅŸ o gidiÅŸ oldu. Kesire, bu tarihten sonra PKK’nın “ölüm listesi”nin en başında yer aldı (Kesire Öcalan, PKK’nın eski Avrupa sorumlusu Hüseyin Yıldırım ve Merkez Komite eski üyesi Mehmet Cahit Åžener, örgütten kopmalarından sonra Vejin [DiriliÅŸ] örgütünü kurdular).

PALME CİNAYETİ

PKK’nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör, Öcalan’ın tuzağına düşmeyen isimlerden biriydi. 3. Kongre’ye katılmak üzere Bekaa Vadisi’ne gitmedi. Ama Öcalan’ın onu affetmesi mümkün değildi. İsveç’te bulunduğu sırada bir sinema salonunda kafasına sıkılan kurşunlarla öldürüldü.

İsveç’te daha çok Kemal Burkay yönetimindeki ılımlı sayılabilecek Kürt gruplar üslenmişti. O tarihe kadar PKK yandaşları da rahatlıkla bu ülkede kalabiliyordu. Ancak, Çetin Güngör cinayeti ve onu izleyen bâzı şiddet hareketleri İsveç Başbakanı Olof Palme’nin dikkatini çekmeye başladı.

Palme, İsveç güvenlik birimlerine tâlimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti.

Palme bu tâlimatıyla Öcalan’ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.

Palme suikastının ardından yalnızca İsveç polisi deÄŸil, Türk güvenlik birimleri de araÅŸtırma yaptı. O tarihlerde Avrupa’dan Bekaa Vadisi’ne gelen “Faruk” ismindeki PKK elemanı için Öcalan görkemli bir karşılama yapmıştı. Belli ki, iyi bir iÅŸ baÅŸarmıştı. Birçok örgüt mensubunun ifâdesinden sonra bu esrarengiz Faruk’un eÅŸkâli ile İsveç polisinin elindeki bulgular örtüşüyordu. Bu sebeple Türkiye elde ettiÄŸi bu bilgileri İsveç’e iletti. Ancak, İsveç polisi baÅŸta olmak üzere, hiç kimse bir daha bu militanın izine rastlayamadı.

Öcalan, muhtemelen yine aynı yöntemi denemişti. 1979’da kendisine rehberlik yapıp Suriye’ye oradan da Lübnan’a geçiren Ethem Akçan’ı bir bahâneyle ortadan kaldırttığı gibi, Palme suikastçısı Faruk’un da görevini yapmasından sonra yaşamaması gerekiyordu. Türk veya İsveç polisinin eline geçmesi hâlinde, bu PKK için hiç de iyi olmayacaktı.

Öcalan, İmralı duruÅŸmalarının ikinci gününde, hâkimlerin Palme suikastı ile ilgili sorularına ÅŸu cevabı verdi: “Avrupa’da PKK provokatif bir biçimde ÅŸiddet eylemlerine karıştırıldı. Olof Palme olayında da bunun etkisi vardır. O dönemde PKK’nın Avrupa temsilcisi Ali Çetiner’dir. Kendisi İsveç polisi tarafından yakalandı. İsveç ve Alman polisi ile birlikte çalıştığı kanısındayım. Yayın organlarında ‘PKK üyesiyim’ diyerek bu konuda yazılar yazan Olof Palme’yi eleÅŸtiren Hüseyin Yıldırım’dır. Kendisi dış iliÅŸkiler sorumlusuydu. Olof Palme’yi tehdit ediyor, ‘Başına gelecekleri görürsün’ ÅŸeklinde sözler sarf ediyordu. Bunlar bana raÄŸmen yaÅŸanan çeliÅŸkilerdir. Böyle bir emri ben vermiÅŸsem yayınlanmasını istedim, ancak herhangi bir yayınlanma olmadı. Bu bakımdan, benim herhangi bir ilgim yoktur. Örgütten ayrılan PKK Vejin örgütü mensupları bu cinayeti iÅŸlemiÅŸ olabilir. Vejin örgütü benden ayrılan Kesire Öcalan, Hüseyin Yıldırım ve yakınlarının oluÅŸturduÄŸu bir örgüttür. Bunların geliÅŸtirmek istediÄŸi bir gruptur. Daha çok yurt dışında faâliyette bulunuyorlar. Bâzıları da Kuzey Irak’ta faâliyet göstermiÅŸ olabilir”…

Oysa Öcalan’ın ölüm emrinden kaçan Kesire Öcalan ve PKK’nın eski Atina temsilcilerinden Avukat Hüseyin Yıldırım gibi isimlerin Olof Palme’yi öldürmeleri için bir sebep bulunmuyordu. Çünkü bu isimler İsveç’i bir sığınak olarak kullanıyorlardı.

…

HAYDİ, TEKRAR SADDAM’A DÖNELİM

Saddam bir kukla idi ama zamanla megalomanisi yüzünden hâddini aÅŸtı. Batılı “dostlarını” kızdırdı. Üstelik artık Büyük OrtadoÄŸu Projesi için düğmeye basılmış ve alenen hile-i ÅŸerriye ile ABD’nin başına eski alkolik, orta zekâlı, itici bir baÅŸka kukla BaÅŸkan olarak seçilmiÅŸti (Amerikalılar buna “Bush was not elected, he was selected” diyorlar. Tercümesi zor)…

Yahudi Siyonizmi bunu zâten bekliyordu ama önce bir Hristiyan-Siyonizmi hareketi, akabinde de Hristiyanlık kisvesi altında Tevrat’a hizmet edecek bir mezhep, hâttâ din icap ediyordu. Onun da temelleri ABG’nin kurulduğu yıllara denk düşer: Evanjelizm. Luther’in protestosundan sonra bir grup Protestan din ulemâsı Kitâb-ı Mukaddes’in İncil (Ahd-i Cedîd) kısmını külliyen reddedip, Tevrat (Ahd-i Atik) kısmını Hristiyanlık’ın esası olarak kabûl ettiler. Bu akım ABG’de ve Kanada’da çığ gibi büyüdü ve büyümekte. Bunda Yahudi sermâyedarların ve Moon Tarikatı’nın da büyük katkısı oldu. Hâlen bilinen rakamlara göre ABG nüfusunun %60’ından, Kanada nüfusunun ise %50’sinden fazlası Evanjelist! Avrupa’da bile başlamışlar artmaya. Evanjelistler’le Yahudiler arasındaki tek önemli fark, birinin beklediği Mesih Yahudi olacaktır, öbürününki Hristiyan İsa –ki, zâten İsa Yahudi olduğu için usûlde sorun yoktur da, İsa dünyamızı hangi dindeki kimliğiyle (Hristiyan mı, Yahudi mi) teşrif edecektir, sorunsal olan bundan ibârettir. Bunu da bekleyip göreceğiz tabii ki! Ortak hedefleri ise Vaâd Edilmiş Topraklar’ı kurtarmaktır.

Bu fikirleri paylaÅŸtığım pek çok saf, iyi niyetli Yahudi dostum bana bunların anti-Semitik iftiralar olduÄŸunu söyleyip, İsrail-Amerikan ortak yapımı web mekânlarının adreslerini yolluyorlar. “Ama benim canım kardeÅŸim, Tevrat’ta Kenan Ülkesi’nin târifi gâyet açık, âyetler sarih, bilmiyor musunuz? Tam da Kürtçülük ve BOP oyunlarının sergilendiÄŸi yere denk düşüyor” dediÄŸimde neredeyse kliÅŸeleÅŸmiÅŸ ÅŸu cevabı alıyorum: “Siyonizm İsrail’in kurulmasıyla hedefine ulaÅŸmıştır, yok böyle bir ÅŸey. BahsettiÄŸiniz âyetleri de bu konulardan çok iyi anlayan bir DiÅŸ Hekimi kardeÅŸime sordum, kesinlikle hayır dedi.”

Güler misin ağlar mısın! Yâhu, zâten çok da hacimli olmayan ve üslûbu çok sarih olan kendi mukaddes kitabını sen bir açıp okusana kardeşim!

Evanjelizm’in en temel düsturu “ötekilere düşmanlık”tır. Bu “ötekilerin başında da tabii ki İslâm gelmektedir. Zâten İngiliz dominyonluÄŸunun adamları vâsıtasıyla kurulan Vehhabîlik mezhebiyle petrol ÅŸeyhlerini kucağına oturtmuÅŸtur; bütün İslâm tarihi dozerlerle, kepçelerle dümdüz edilip, yerine Kâbe’ye bakan odaları bilmem kaç bin USD’den kiralanan “Zemzem Tower” inÅŸa edilmiÅŸtir. Kapitalizmi Suudi’nin ruhuna ve bünyesine her mânâda sokmuÅŸlardır.

Hz Muhammed evi çöplük

Hz. Muhammed’in çöplük hâline getirilmiÅŸ evi!

Yılıkılan Ecyad Kalesi

Târumar edilen Ecyad Kalesi!

zemzem tower

The Zemzem Tower…

***

Saddam oyunun bir aktörüydü, rolünü fazla ciddiye aldı, zamanı gelince de asıverdiler.

Batı, işi biten ama amacını aşan işlere kalkışan bütün kelleleri rolleri nihâyet bulduğunda ipe çeker; ileride bülbüllük etmesin diye. Meselâ kimyasal zehirlerin kaynağı ortaya çıkmasın diye, daha ilk davanın sonunda paldır küldür katlettiler adamı!

Tabii, Kürtler’e şirinlik yapmak da cabasıydı…

SADDAM1

Saddam Hüseyin, kullanılmış ama maÄŸrur bir lider…

ŞİMDİ NELER OLACAK?

Bakın bu satırları yazarken internetten ne düşüverdi:

MİT uyardı: Kerkük elden gidiyor

MİT raporunda Kürt Bölgesel Yönetimi’nin petrol bölgesi Kerkük’ü ele geçirme plânları yaptığı anlatılıyor.

Kerkük petrolleriyle ilgili geliÅŸmeleri yakın markaja alan MİT, “gizli ibâreli” raporla ilgili devlet kurumlarını uyardı. Raporda Barzani baÅŸkanlığındaki Kürt Bölgesel Yönetimi’nce hazırlanan Petrol Yasa Taslağı’nda gelinen son aÅŸamayı deÄŸerlendiren MİT, “ihtilâflı toprak” olarak tanımlanan Kerkük’ün Kürt bölgesine katılması için her türlü ÅŸartın olgunlaÅŸtığı uyarısında bulundu.

Raporda, “Kürt Bölgesel Yönetimi”nin amacının, oldubitti yaparak, Kuzey Irak’taki petrol ve doÄŸal kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurmak” olduÄŸu belirtildi. Irak’ın geleceÄŸini yakından ilgilendiren Kerkük petrolleri, Kürtler için “vazgeçilmez kırmızıçizgi” olarak görülüyor. Bölgesel dengeleri de yakından ilgilendiren Kerkük’ün statüsü ve petrolleri, Türkiye tarafından da dikkatle izleniyor. Bu anlamda önemli istihbarat çalışmaları yapan MİT, bölgeyi bekleyen tehlikelere karşı devlet kurumlarını uyarıyor.

TEMPO, MİT MüsteÅŸarı adına yardımcısı Cemal Uzgören imzasıyla hazırlanan Kerkük konulu bu gizli yazışmalardan birine ulaÅŸtı. Kerkük bölgesindeki tehlikeli geliÅŸmelere iÅŸaret eden 3 Ekim 2006 tarihli bu yazı, dört baÅŸlık ve üç sayfadan oluÅŸuyor. “Gizli” damgalı yazıda, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Irak petrollerinin yarısından fazlasına sâhip Kerkük’ü ele geçirme plânları anlatılıyor. Genelkurmay, DışiÅŸleri BaÅŸkanlığı, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı ve Dış Ticaret MüsteÅŸarlığı’na gönderilen yazıda, Kerkük’ün Mesud Barzani baÅŸkanlığındaki Kürt Bölgesel Yönetimi’ne katılması için her türlü ÅŸartın olgunlaÅŸtığı uyarısı yapılıyor.

MİT, yazısında, Kürt yönetimi tarafından hazırlanan Irak Kürt Bölgesi Petrol Yasa Taslağı’nın Türkiye açısından taşıdığı riskleri anlatıyor. MİT, taslağın Kürt yönetiminin geleceÄŸe dönük hedeflerini gösterdiÄŸine işâret ediyor. Kürt Bölgesel Yönetimi’nin, “Irak merkezî hükümetini devre dışı bırakarak müstakil bir devlet gibi hareket etme noktasına geldiÄŸi” saptamasını yapan MİT, “geliÅŸmelerin hassasiyetle izlenerek, Türkiye bakımından alınabilecek tedbirlere ağırlık verilmesinde fayda görülmektedir” uyarısına yer veriyor.

Taslağın yasalaÅŸması hâlinde Kürt Bölgesel Yönetimi’nin üçüncü ülkelerle petrol anlaÅŸmaları yapabileceÄŸini ve Kerkük-Yumurtalık Petrol Hattı dâhil bölgedeki tüm kontrolü ele geçirebileceÄŸini vurgulayan MİT, Aralık 2007′de yapılacak referandum öncesinde yaÅŸanabilecek geliÅŸmelere işâret ediyor. Zira bu taslaÄŸa göre Kürt Bölgesel Yönetimi, Kerkük’te yaÅŸayan halkın referandumla Kürt Bölgesi’ne baÄŸlanacağı kanaâtine varırsa, referandumdan önce bile petrol sözleÅŸmesi yapabilecek.

“Devlet içinde devlet” mantığıyla hareket etmeye baÅŸlayan Kürt Bölge Yönetimi’nin Kerkük dâhil ihtilâflı topraklara el koyabileceÄŸini vurgulayan MİT, tesbitlerini dört ana baÅŸlıkta topluyor:

Kerkük ve Petrol Sahalarına İlişkin Yasa Taslağı.

Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY) tarafından hazırlanarak Kürt Parlamentosu’na sunulacağı belirtilen Irak Kürt Bölgesi Petrol Yasa Taslağı, “Mevcut Saha” ve “Gelecekteki Saha” kavramlarına açıklık getiriyor. 22 AÄŸustos 2005 tarihi öncesinde ticarî üretimde olan ve bu tarihten önce herhangi bir 12 aylık dönemde günde ortalama 20 bin varil petrol üretmiÅŸ olan petrol yatakları “Mevcut Saha”, bunun dışındaki tüm sahalar “Gelecekteki Saha” olarak tanımlanıyor.

Kürt Bölgesi Petrol Yasa Taslağı’nın uygulama alanı, Kürt Bölgesi’nin yanı sıra “İhtilâflı Topraklar” olarak tanımlanıyor. Kerkük, ihtilâflı topraklar arasında gösteriliyor. Taslak, Kerkük’ün de içinde bulunduÄŸu “ihtilâflı topraklar” ve “gelecekteki saha” olarak tanımlanan yerlerdeki petrol operasyonlarında Kürt Bölgesel Yönetimi’ni tek yetkili sayıyor.

a) Kerkük Referandumu: Taslak, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Kerkük başta olmak üzere ihtilaflı topraklarda yaşayan halkın bu toprakların referandumla Kürt Bölgesi’ne bağlanmasına karar vereceği kanaatine varması durumunda, referandum yapılmadan önce Kerkük dâhil ihtilaflı topraklarda istediği gibi petrol sözleşmesi yapabileceğini hükme bağlıyor.

b) Irak hükümetinden bağımsız petrol operasyonu: Taslakta, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin komşu ülkelerle Irak hükûmetinden bağımsız olarak anlaşma yapma hakkı bulunduğu ve Irak hükümetinin hiçbir yasal ve idarî düzenlemesinin Kürt Bölgesi’ndeki veya ihtilâflı topraklardaki petrol operasyonları için geçerli olmayacağı dile getiriliyor.

c) Boru hatları: Kürt Bölgesi’ndeki mevcut petrol operasyonları ve boru hatları, rafineriler gibi bağlantılı tüm altyapının kontrolü Kürt Bölgesel Yönetimi’ne bırakılıyor.

d) Petrol payı: Taslak, Irak merkezî hükûmetinin ülke çapındaki petrol gelirinden Kürt Bölgesel Yönetimi’ne pay vermesini de istiyor. Aksi hâlde Kürt Bölgesi Yönetimi’nin kendi bölgesinde ve ihtilâflı topraklardan çıkarılan petrolü doğrudan satabileceğini hükme bağlıyor.

Yine taslak, geleceği değil geçmişi de garantiye almaya çalışıyor. Kürtler’in geçmişte yararlanamadıkları petrol gelirlerine işâret eden taslak, belirli bir süre geçmişe dönük ödeme yapılmasını istiyor.

e) Anlaşmalar: Taslak, Kürt Bölgesi’nde yapılan tüm anlaşmaların geçerli olduğunu vurguluyor. Bu yasanın yürürlük tarihine kadar Irak hükümeti’nin Kürt Bölgesi ve Kerkük’te yaptığı anlaşmalara Kürt Bölgesel Yönetimi’nin müdâhil olmasını öngörüyor. Yasanın yürürlük tarihinden sonra yapılacak anlaşmalar için de Kürt Bölgesel Yönetimi’nin onayını şart koşuyor.

Kürt Bölgesel Yönetimi neyi amaçlıyor?

MİT, tesbitlerinin ikinci maddesinde Kürt Bölgesel Yönetimi’nin zihnindeki arka plânı yorumluyor. Kürt yönetiminin, Irak hükümetine emrivâki yapma düşüncesinde olduğu kanaâtine varan MİT’in konuya ilişkin yorumu şöyle:

“Yasa taslağında, merkezî düzeyde hâlen var olmayan Irak Devlet Petrol Tröst Örgütü (SOTO) adlı bir kuruluÅŸ bulunduÄŸu var sayılmakta ve bu kuruluÅŸun Kürt Bölgesel Yönetimi ile iliÅŸkileri ve yetkileri düzenlenmektedir. Ayrıca uyuÅŸmazlıkların çözümünde Uluslararası Tahkim’i kabûl eden taslak, bu hâliyle merkezî hükümet adına kullanılabilecek yetkileri de barındırmaktadır.”

MİT’e göre Kerkük’ü bekleyen tehlikeler

MİT, yasa taslağının Kürt Bölgesi Yönetimi tarafından “Devlet İçinde Devlet” mantığı ile kaleme alındığı saptamasını yaparken, bu taslağın yasalaÅŸması hâlinde ortaya çıkacak sıkıntıları da üçüncü maddesinde şöyle sıralıyor:

— Geçmişten bu yana Irak yönetimleri tarafından Kerkük başta olmak üzere ihtilâflı topraklarda yapılan araştırmalarda petrol bulunduğu anlaşılan; ancak üretime henüz başlanmamış sahaları doğrudan kontrollerine alacakları;

— Kerkük’teki tüm petrol altyapısı ile Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın kontrolünü ele geçirebilecekleri;

— Referandum yapılmadan önce, Kerkük dâhil olmak üzere tüm ihtilâflı topraklara ve gelecekteki sahalara ilişkin petrol anlaşmaları yapabilecekleri;

— Irak hükûmeti ile mevcut petrol sahalarından elde edilen gelirin paylaşılmasındaki anlaşmazlıkları bahane ederek Kerkük dâhil ihtilâflı topraklardaki tüm sahalara el koyabilecekleri;

— Petrol operasyonlarında Irak hükûmetini tamamen devre dışı bırakmak sûretiyle müstakil bir devlet gibi hareket edecekleri deÄŸerlendirilmektedir.”

MİT’in devlete uyarısı: “Tedbir alın”!

MİT, saptamasına dayanarak öneride bulunduğu dördüncü bölümde, Türkiye’nin gelişmeleri yakından izlemesi gerektiği uyarısını yapıyor.

Zira MİT’e göre, “Irak’ın petrol ve doğal kaynaklarının paylaşımına ilişkin anayasal ve yasal düzenlemelerin henüz hayata geçirilmediği ve ulusal petrol politikasının belirlenmediği bir ortamda Kürt Bölgesel Yönetimi, bir oldubitti yaratarak, Kuzey Irak’taki petrol ve doğal kaynaklar üzerinde hâkimiyet kurmayı amaçlıyor.

Yine MİT’e göre, bu taleplerin hepsinin merkezî hükûmet tarafından kabûl edilmeyebileceğini de hesap eden Kürt Bölgesel Yönetimi, aslında bâzı pazarlık marjları bırakıyor.

“Taslak, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin geleceÄŸe dönük hedeflerinin anlaşılması bakımından önem taşımaktadır” diyen MİT, önlem alınmasını istiyor: “Bu çerçevede, belirsizlik sürecinde Kürt Bölgesel Yönetimi’nin üçüncü ülkelerle BaÄŸdat’ı dışarıda bırakan doÄŸrudan iliÅŸki tesisine ve anlaÅŸmalar yapmasına yol açabilecek geliÅŸmelerin hassasiyetle izlenerek, Türkiye bakımından alınabilecek tedbirlere ağırlık verilmesinde fayda görülmektedir.”

Iraklı Kürtler nereye koşuyor?

Kuzey Irak’ta yeni “Kürt Millî Marşı’nın” kabûl edilmesinin ardından, “Kürdistan Bölge BaÅŸkanı” sıfatını kullanan Mesud Barzani de çalışmalarını yoÄŸunlaÅŸtırıyor. DoÄŸan Haber Ajansı’nın haberine göre, Irak CumhurbaÅŸkanı Celâl Talabani’nin liderliÄŸindeki Kürdistan Yurtseverler BirliÄŸi (KYB) ve Mesud Barzani önderliÄŸindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) BaÄŸdat’ta 15 Kasım 2006’da toplandı. Irak ve Kürt Bölgesi’nin son durumunu ele alan KYB ve KDP üyeleri, Kerkük ve diÄŸer sorunlu kentlerin durumunu çözüme kavuÅŸturmayı öngören anayasanın 140’ıncı maddesinin uygulanmasını “öncelikli görev” olarak nitelendirdi. Kürt liderler, Irak Devlet BaÅŸkanlığı Sarayı’nda yapılan toplantıda “Ulusal Birlik Hükûmeti” olarak nitelendirdikleri BaÅŸbakan Nuri El Maliki hükûmetini desteklediklerini yineledi. Kürt parlamentosunda “PeÅŸmerge Bakanlığı” kurulması ve 180 bini bulan silâhlı Kürt gücünün doÄŸrudan Mesud Barzani’ye baÄŸlanmasını öngören yasa tasarısı üzerinde anlaşıldı.

Ebru Toktar / Tempo Dergisi

http://www.yakinplan.com/news_detail.php?id=1859

…

YENİ KAŞARDAN TOST, ESKİ KAŞARDAN DOST OLMAZ

Bakın benim sevgili Kürt kardeşlerim nasıl da korunup kollanmakta, Türkler ise sistematik olarak yok edilmektedir.

Garb, dünyanın “öteki” kısmına hep düşman olmuÅŸtur, öyle de kalacaktır. Bizleri Alevî, Åžiî, Sünnî, Kürt, Türk diye birbirimize gırtlaklatırlar. İşleri bitince de “demokrasi getirmek” bahanesiyle hem yeni silâhlarını dener (düşük yoÄŸunluklu Uranyum bombaları filân) hem de öncelikle onlara hizmetkârlık, uÅŸaklık edenleri rezil kepâze edip bir de güzel asarlar.

Gelin el ele verelim, yoksa yarın iÅŸleri bittiÄŸinde sizi çok kötü günler bekler dediÄŸim için “Kürt Düşmanı” ilân edildiÄŸim yazı ve haberleri bir hatırlayın.

Şu anda hedef Türkler’in kürre-i arzdan temizlenmesidir.

Çünkü binlerce senelik devlet geleneği olan ve tek lâik demokratik İslâm devleti biziz. Türkiye’yi bölmek, kalanını da Kürdiyeleştirmek için bütün satılmış kalemşorlar, medya ve Avro-Dolarlar çalışmakta.

Sanıyorlar ki bu toprakları ve altındaki serveti (petrolü ve bor’u), üstündeki pırlantayı (su) size bırakırlar. 10 sene zarfında küresel ısınmanın hazin bedelleri ödenmeye baÅŸlandığında, yerkürenin yaÅŸanabilir pek az bölgelerinden biri hâlini alacak bu topraklara Siyonistler ve Üstün Hristiyan Beyaz Adam gelmeye karar verdiÄŸinde ne Barzani ne de Talabani kalır. Bu gün bize yöneltilen silâhlar, daha da tekâmül etmiÅŸ bir ÅŸekilde size teveccüh edilir.

Türkiye’yi parçalamak için kullandıkları Öcalan’dan ise öyle bir öç alınır ki, havsalalara sığmaz!

abdullah ocalan1

Haydi, el ele verelim, gelmeyelim bu vahşi, soykırımcı, hâin insanımsıların oyunlarına.

Hele Türk olup da entellik uÄŸruna bu kardeÅŸ hârbine çanak tutan…

   Bana “kafatasçı faÅŸist Atatürkçü” diye milletin içerisinde lâf eden profesörcüğü ve benzerlerini asla anlamıyorum.

      Saddam’ın sonu hepimize, Batı’nın kucağını seven herkese ibret olmalıdır.

Mehmet Kerem Doksat – NiÅŸantaşı – 06 Ocak 2007 Cumartesi

3 Yorum

baran canÅžubat 27th, 2007 03:33

Sayın Kemâl Burkay ile ilgili yazılanlar doÄŸru deÄŸildir. Burkay’ın PKK ile hiç bir ilgisi yoktur. O 1974 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte Kürdistan Sosyalist Partisi’ni (PSK) kurdu ve 2000′li yıllara kadar da PSK’nin Genel Sekreter’liÄŸini yürüttü.

MKD: Üzümü yiyelim, baÄŸcıyı dövmeyelim…

baran canÅžubat 27th, 2007 03:34

Kemal Burkay

1937 yılında Tunceli’nin Mazgirt İlçesi’nin Kızılkale Köyü’nde doğdu. Babası köy eğitmeniydi. İlkokulu babasının eğitmenlik yaptığı çevre köylerde ve kendi köyünde okudu. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü’ne girdi. Orada ve Diyarbakır-Ergani’de köy enstitüsünü tamamladı, 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Elazığ Lisesi’nde sınavlara girerek lise diploması da aldı ve aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu, 1960 yılında bitirdi. Erzurum’da askerlik, Elazığ’da kaymakamlık stajı ve Osmaniye’de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı ve ayrılarak 1964 yılında Elazığ’da serbest avukatlığa başladı. Daha sonra Tunceli’ye geçti. Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikayeler yazdı. 1964 yılında ilk romanı “Yaşamanın Ötesinde��? Vatan gazetesinde tefrika edildi. İlk şiir kitabı “Prangalar��? 1967 yılında basıldı. 1965 yılında Elazığ’da “Çıra��? adlı edebiyat dergisini çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda kitabı var.

Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde yaşını büyüterek TİP’in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu’na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu’na seçildi. 1969 yılında TİP’in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan af yasasının ardından ülkeye döndü, Ankara’da yine serbest avukatlığa başladı. Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte illegal Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi’ni (PSK) kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve arkadaşları 1975 yılında Özgürlük Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük Roja Welat gazetesini çıkardılar. PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında (Mehdi Zana) Diyarbakır, 1979 yılında ise Ağrı belediye başkanlıklarını kazandı. Mart 1980’de yurt dışına çıktı. İsveç’ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor. Siyasi Kürtçülüğün önemli isimlerinden olan Kemal Burkay, silahlı mücadeleyi reddeden yanıyla PKK’dan ayrılıyor. İki defa evlenen Kemal Burkay, dördü kız, biri erkek beş çocuk babası. Kemal Burkay, halk müziği sanatçısı Seher Dilovan’ın da dayısı.
ESERLERİ

1- Yaşamanın Ötesinde; roman, Türkçe, 1964 yılında, Vatan gazetesinde tefrika edildi.
2- Prangalar; şiirler, Türkçe, 1967 yılında Ankara’da, Memleket Yayınları arasında basıldı.
3- Helbestên Kurdî (Kürtçe Şiirler); şiir, marş ve manzum fabller. 1974 yılında Almanya’da, “Ronahi Yayınları��? arasında basıldı.
4- Dersim; şiirler, Türkçe, 1975 yılında Ankara’da Toplum Yayınları arasında basıldı.
5- Dehak’ın Sonu (Dawiya Dehak); manzum piyes, iki dilde (Kürtçe ve Türkçe). Önce Özgürlük Yolu dergisinde (1978, sayı: 37-3 yayınlandı. Daha sonra 1991 yılında İstanbul’da, Deng Yayınları arasında, Kürtçe ve Türkçesi birarada basıldı.
6- Alıko û Baz; Kürtçe, çocuk kitabı, öykü; 1988 yılında Stokholm’de, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra Almanya’da Komkar Yayınları arasında “Aliko und Bussard��? adıyla Almanca çevirisi yayınlandı.
7- Kürtçe Dil Dersleri (Dersên Zmanê Kurdî); “Baran��? adıyla 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra İstanbul’da Deng Yayınları arasında yeni baskıları yapıldı.
8- Özgürlük ve Yaşam (Azadî û Jîyan); Türkçe ve Kürtçe; Prangalar ve Dersim şiir kitaplarından yapılan bir seçme, Kürtçe çevirisiyle birlikte 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. 1993 yılında İstanbul’da, Deng Yayınları arasında ikinci baskısı yapıldı.
9- Çarin (Rubailer); Kürtçe; 1992 yılında, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra yenileri eklenerek ve Türkçeye de çevrilerek 1996 yılında İstanbul’da, Deng Yayınları arasında iki dilde ve birarada yayınlandı.
10- Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan, Cilt-1; Kürdistan tarihi, coğrafyası ve Kürt edebiyatı ile ilgili araştırma, 544 sayfa, Türkçe, 1992 yılında İstanbul’da, Deng Yayınları arasında basıldı. Engellemelere rağmen şimdiye kadar dört baskı yaptı. Ayrıca Bulgarca ve Rumca’ya çevrilerek Bulgaristan’da ve Atina’da yayınlandı.
11- Yakılan Şiirin Türküsü; şiirler, Türkçe, 1993 yılında İstanbul’da Deng Yayınları arasında basıldı.
12- Berf Fedi Dıke (Kar Utanır); şiirler, Kürtçe, 1995 yılında İstanbul’da Deng Yayınları arasında basıldı.
13- Can Taşır Dicle; şiirler, Türkçe, 1998 yılında İstanbul’da, Deng Yayınları arasında basıldı.
Burkay’ın Türkçe ya da Kürtçeye çevirdiği bazı eserler:
1- Kürt Çoban (Şıvanê Kurd); yazarı Ereb Şemo, Kürtçe Roman. Burkay bu eseri Kürtçe orijinalinden Türkçeye çevirdi, 1977 yılında İstanbul’da Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
2- Memê Alan Destanı; Kürtçe destan, Roger Loscot’nun derlemesi. Burkay’ın Kürtçe orijinalinden çevirdiği bu eser 1977 yılında İstanbul’da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
3- Dağ Çiçekleri (Kulîlkên Çiya); Eskerê Boyik’in şiirleri. Burkay’ın Kürtçeden Türkçeye çevirdiği bu şiirler 1979 yılında İstanbul’da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
4- William Tell; Katharina Scherman’ın eseri. Burkay’ın İngilizcesinden Kürtçeye çevirdiği bu çocuk kitabı 1993 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı.
Burkay geçmişte Türk edebiyat dergilerinde ve gazetelerde (Varlık, Dost, Papirüs, Yarına Doğru, Sesimiz, Yeni Toplum vb.) yine Kürt sol ve yurtsever kesimlerince çıkarılan, bazısını da kendisinin yönettiği dergi ve gazetelerde ( Çıra, Yeni Akış, Ezilenler, Ronahi, Özgürlük Yolu (Riya Azadi), Roja Welat, Roja Nu, Dengê Komkar, Sol Birlik, Tevger, Özgür Gelecek, Deng, haftalık Azadi, Ronahi, Hêvi, Roja Teze, 15 günlük Dema Nu vb) -bir bölümü değişik isimlerle- edebi, siyasi ve teorik nitelikte yazılar yazdı. Bu yazıların bir bölümü yine değişik isimlerle kitap halinde de yayınlandı, ki Burkay bunların bazısını –sözkonusu isimleri hala kullandığı için- şu anda açıklamayı uygun bulmuyor.
Burkay’ın eserlerinin bazısı ise, ne yazık ki, kaç-göç arasında kayboldu. Bunlar arasında bir piyes, bir radyofonik oyun, antoloji olarak yayınlanmak üzere 20 kadar Türk şairinden Kürtçeye yapılmış çeviriler, yine La Fontaine’den Kürtçeye çevrilmiş 60 kadar şiir vardı.
Burkay’ın şiirlerinin bazıları İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Bulgarca, Rumca, Arapça ve Farsça dillerine çevrilip dergilerde yayınlandı, ya da antolojilerde yer aldı. Prangalar ve Dersim’den yapılan bir seçme ise Almanca’ya çevrilerek “Helin��? adıyla, 1993 yılında Almanya’da, Komkar Yayınları arasında basıldı.
Burkay’ın kimi teorik ve siyasal nitelikteki eserleri:
1- Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi; inceleme-araştırma, Türkçe, 1973 yılında Almanya’da, Ronahi yayınları arasında, “Hıdır Murat��? adıyla yayınlandı. Burkay’ın Kürt sorununa ilişkin temel görüşlerinin derli-toplu biçimde ilk ifade edildiği eser.
2- Milli Demokratik Devrim; teorik çalışma, Türkçe, Ronahi Yayınları, 1973, Almanya.
3- Sosyal Emperyalizm Sorunu ve Türkiye’de Maocu Akım; teorik çalışma, Özgürlük Yolu Yayınları, 1976, Ankara.
4- Milli Mesele ve Doğu’da Feodalite-Aşiret; inceleme, Türkçe, 1976 yılında Ankara’da Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı “C. Aladağ��? olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Komkar yayınları arasında ve adında “Doğu��? yerine Kürdistan kullanılarak ikinci kez basıldı.
5- Kürdistan’ın Sömürgeleşmesi ve Kürt Ulusal Hareketleri; inceleme, Türkçe, 1978’de Ankara’da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı C. Aladağ olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Burkay’ın kendi adıyla yeni baskısı yapıldı.
6- Emperyalizm ve Kültür; teorik çalışma, 1978 yılında Ankara’da, TÖB-DER Yayınları arasında basıldı.
7- Devrimcilik mi Terörizm mi? PKK Üzerine bir inceleme, Türkçe, Özgürlük Yolu Yayınları, 1984, Avrupa.
8- Kürt Sorunu, Barış, Demokrasi; Deng dergisinde ve Azadi gazetesinde Ali Dicleli adıyla yayınlanan yazılar. Yine aynı isimle, 1995 yılında Deng Yayınları arasında basıldı.
9- Seçme Yazılar, Cilt-1; Deng Yayınları, 1995-İstanbul.
10- Seçme Yazılar, Cilt-2; Deng Yayınları, 1996-İstanbul.
Burkay’ın broşür halinde yayınlanan ürünlerinin bir bölümü ise şunlar:
1- Küçük Burjuva Sapmaları ve Tutarlı Sosyalist Politika; 1979, Roj Yayınları.
2- 14 Ekim Seçimlerinde Kitlelere Gerçek Kurtuluş Yolunu Gösterelim; 1979, Roj yayınları.
3- Sosyalist Ahlak Üzerine; 1988, TKSP Yayınları.
4- Devrimci Demokratlar Üzerine ve UDG Neden Hayata Geçmedi; 1981, Özgürlük Yolu Yayınları;
5- İran ve İran Kürdistanı devrimi, 1982, TKSP Yayınları;
6- Parti Üzerine; 1982, TKSP Yayınları;
7- Parti Militani İçin, 1988, TKSP Yayınları;
8- TKSP – İlkeleri, Mücadele Anlayışı; 1988, TKSP Yayınları.
9- TKSP Yurt Dışı Konferansı Tezleri; 1989, TKSP Yayınları.
10- Kadın Sorunu; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
11- Din ve Siyaset; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
12- 25 Yıl – İlkeli, Uzun Soluklu Bir Mücadele, 1999-Köln, PSK Yayınları
Bunlardan ayrı olarak Burkay anılarını da yazdı. Ekleriyle birlikte yaklaşık dört cilt tutan anıların birinci cildi “Anılar-Belgeler, Cilt-1��? adıyla, Kasım 2001’de, Roja Nu yayınları arasında basıldı.

yurtseverHaziran 15th, 2007 10:07

Helâl olsun Hocam, bu PKK gibi faÅŸist bir örgütün acıklaması bu kadar güzel olamazdı! Ya bu örgütü marksist görenler ne buluyor bilemiyorum. Irkçı bir örgüt bu bütünleyici deÄŸil, parçalayıcı…

YaÅŸasın Atatürk, yaÅŸasın halkların kardeÅŸliÄŸi…

Yorum Yapın

Mesajınız