Bodrum’la Sohbet
Bu yazi toplam 250 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.
Benim canım ciğerim kuzinim Siyavuş Arkan ellisinden sora emekliliğin tadını çıkarmak ülküsüyle Bodrum’a ricat etti! Benim de çok canımı sıktı ama MSN’den sohbet edip hasret gideriyoruz. Biraz önce TBMM toplantısını heyecanla seyredip AKP’lileri kastederek “aman iyi, bir gol atamadılar? filân deyince başlayıp süren sohbetimizi şöyle bir derleyeyim dedim. Bunu yaparken de, bermutat narsisizmimle, sâdece ona anlattıklarımı yazacağım ama vallahi de billâhi de o sâdece sordu, ben anlattım!Ağabey, sen de pek safsın yâhu, hepimizi oyalıyorlar.
Bunlar hep palavra. %80′i feodaliteyi aşamamış ve nüfusunun 3/4′ü sefâlet sınırının altında olan bir memlekette, okuma yazma bilmeyenlerin hâlâ %40′ın üzerinde olduğu bir memlekette, daha öncekilerin yaptıklarından çok daha hızla AKP tarafından plânlı olarak fakirleştirilen bir memlekette, Kürtler’in gâyet bilinçli olarak hızla çoğaldığı ve nüfuslarının 20 milyonu bulduğu bu memleket olan Türkiye’de seçim yapılınca ne olacak dersin?
İnsanlar en kolay dine regrese olurlar; aç ve bîilâç, biçâre olunca merkez ve marjinal “sağın? ve Kürtçüler’in oyları patlayacak, ordu dayanamayıp darbe yapacak ve bu oyun 80 senedir sürdüğü gibi, maâlesef hızlanarak devam edecek. Kürtler vuracak, Rum tarik edecek, Ermeni dayatması artacak ve toprak talep edecekler ve biz bunlara dayanamayacağız.
Türk soykırımı yaşanacak!
Bunları 20 senedir görüp yazdığım, söylediğim için, rahmetli pederim ta 70 sene önce söylediği için “solcu? dantellerimizin gaflet, dalâlet hâttâ hıyanetlerine, milliyetçi mukaddesatçı geçinen ve sürekli bizi ABD’nin kucağına oturtanların ihâneti de eklenince çıkar yol kalmadı.
Onun için, sen Bodrum’da keyfine bak. Keyfimize bakabileceğimiz fazla zamanımız kalmadı. Bodrum da, Antalya da hep Kürt istilâsı altında!
Hülâsa, kısa istikbâlde perişanız, bütün Batı karşımızda ve onlarla başa çıkamayız artık. Çünkü gayrı zafer süngünün ucunda değil. Makro plânda ise ümitliyim. Yâni bu travma bizi adam edecek, Batı da kendi iç dinamikleri sonucunda çökecek elbet…
O zaman bizim zamanımız olacak ama biz de, Cânan da göremeyeceğiz bunu! Çok kan akacak ve kirlilik olacak aradaki zamanda. 2020′de denizler 4 ilâ 5 metre yükseldiğinde dünya dengeleri çoktan değişmiş olacak. Gireceğiz diye bizi kandırdıkları Avrupa’nın zâten üçte biri sular altında kalacak.
BOP ve GAP ne için ki?
Yüksekte, su var, petrol var; değişecek dünya ikliminde yaşanası yer oralar ve Afrika olacak. Afrika’da CIA laboratuarından çıkma AIDS sâyesinde bir hiper-soykırım sürmekte zâten. Yâni, gerçek Homo sapiens sapiensler temizleniyor AIDS + sefâlet + iç savaşlar çıkartılarak.
Üstün Hristiyan Beyaz Adam Evanjelizm’le ve Siyonistler de Eski Ahit’teki birkaç âyetten hareketle dünyayı ele geçirmek için plânlarını adım adım tatbik ediyorlar.
Şu son Lâiklik Yürüyüşleri bile –en azından öngörülmüş– oyunun parçası. Kamplaşmaya hizmet ediyor sâdece… Ön saflarda “solcular? ve Aleviler, onlarla beraber lâikliği savunan kentsoylular…
Kentleşmiş 5 milyon kişi feodal 70 milyonla başa çıkabilir mi? Yok derken hizmet edildi, haaa, yapılmamalı mıydı? Tabii ki yapılmalıydı, aksi eşyânın tabiatına aykırı olurdu. Dikkat ettim de, Bulutsuzluk Özlemi şarkıları vs. hep komünist söylemlerdi. MHP, BBP filân yoktu.
Daha trajikomik olanı, “aldırma gönül aldırma? şarkısı söylendi. Fatalizmin dik âlâsı! Sözlerinin sâhibi, şâir Sabahattin Ali’yi Atatürk içeri atmış, zindandayken de bu şiiri yazmıştır. Vikipedi’den özetle hayatını arz edeyim de, neden bunun ironik, trajikomik bir şey olduğunu anlayalım:

Sabahattin Ali (25 Şubat 1907 – 2 Nisan 1948) Türk yazarı.Bulgaristan’nin Eğridere (Ardino) köyünde doğar. Babası piyâde yüzbaşısı Ali Sabahattin Bey’in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit’in çeşitli okullarında tamamlar. 1921’de Edremit’e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamaz ve âile çok zor günler geçirir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu’na giren Sabahattin Ali, burada beş yıl okur, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu’ndan mezun olur (1926). Bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yapar, Millî Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanıp Almanya’ya giderek iki yıl orada okur (1928 – 1930). Yurda döndükten sonra aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapar.
Konya’da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu için tutuklanır (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatar, Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla hürriyetine kavuşur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya gider ve Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurarak yeniden göreve alınmasını ister. Dönemin bakanı Hikmet Bayur’un “eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini? istemesi üzerine Varlık dergisinde “Benim Aşkım? adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk’e bağlılığını göstermeye çalışır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınır, Ankara’da ortaokulda öğretmenlik yapar. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenir, 1936’da askere alınır, 1937 Eylülü’nde kızı Filiz Ali dünyaya gelir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir’de tamamlar, 10 Aralık 1938’de Musıkî Muallim Mektebi’nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlar. 1940 yılında tekrar askere alınır, bitirdikten sonra Ankara Devlet Konservatuarı’nda Almanca öğretmenliği yapar (1941 – 1945).
“İçimizdeki Şeytan? romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplar. Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açar, dava sırasında çok sıkıntı çeker. 1944 yılında mahkemeyi kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamaz. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınır, İstanbul’a giderek gazetecilik yapmaya başlar (1945). Ancak, fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalır, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la Makro Paşa, Malûm Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarır (1946 – 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşır, kapatılır, yazılar hakkında kovuşturmalar açılır. Dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatar, karşılaştığı baskılardan bunalır. Ali Baba dergisinde yayımladığı “Ne Zor Şeymiş? başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatır: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hâttâ bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?.
Bir başka dava nedeni ile 1948’de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatar. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlar, işsiz kalıp, yazacak yer bulamaz. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak ister, vermezler. Yasal yollardan yurt dışına çıkma imkânı bulamayınca Bulgaristan’a kaçmaya karar verir, bu teşebbüsü sırasında sonradan Millî Emniyet’le bağlantısı olduğu anlaşılan Ali Ertekin adlı kaçakçılık da yapan birisi tarafından Bulgaristan sınırında öldürülür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, dört yıla hüküm giyer, ama aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest kalır. adlı kaçakçılık da yapan birisi tarafından Bulgaristan sınırında öldürülür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, dört yıla hüküm giyer, ama aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest kalır. Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlanmış. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şâirler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katılmış. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazarmış.
Edebiyat Hayatı Edebiyat hayatına şiirle başlar, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir’de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlar (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 – 1928) Sabahattin Ali, bu arada hikâye de kaleme almaya başlar, ilk hikâyesi “Bir Orman Hikâyesi? Resimli Ay’da neşredilir (30 Eylül 1930). Sosyalist eğilimli bu hikâyeyi Nâzım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunar: “Bu yazı bizde örneğine az tesâdüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü rûhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermâye terâkümünü yapan sermâyedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihâyet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlâk, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz?.
Af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı “Kanal?, “Kırlangıçlar?, “Arap Hayri?, “Pazarcı?, “Kağnı? (1934 – 1936) gibi öyküleriyle dikkati çeker. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirir, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirir. 1937’de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
Sabahattin Ali’nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırır, örneğin Yaşar Nabi, Hâkimiyet-i Milliye’de şu övücü satırları yazrr: “Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali’nin tecrübesi muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sâdelik vermiş?. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmez, sâdece hikâye ve roman yazar. “Leylim Ley?, “Aldırma Gönül? gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir. “Varlık’ta Esirler? adlı üç perdelik bir oyun da tefrika eder (1936), ancak bu türü de bir daha denemez.
Sabahattin Ali’nin http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=1252 adresinde şiirleri var; orada şimdiki “bir sitem yolla Allah’a? diye tahrif edilmemiş hâliyle Lâiklik ve Atatürkçülük Yürüyüşü’nde de Edip Akbayram tarafından şarkısı söylenen şiirin doğrusu var:
HAPİSHÂNE ŞARKISI
Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül, aldırma;
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma…
Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar;
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma gönül, aldırma…
Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü:
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül, aldırma…
Dertlerin kalkınca şaha
Bir küfür yolla Allah’a…
Görecek günler var daha;
Aldırma gönül, aldırma…
Kurşun ata ata biter;
Yollar gide gide biter;
Ceza yata yata biter;
Aldırma gönül, aldırma…
Bence Sabahattin Ali’ler de, kendi milletinin %60’ının aptal olduğunu söyleyen Aziz Nesin’ler de Gül gibi korunup kollanmalı da…
Oraya vatan, millet (ulus) ve bayrak aşkıyla giden, Atatürk’ün posterlerini, resimlerini bayrak eden yüz binler Atatürk’e ve Allah’a söven, kendi ulusunu aşağılayan bu entellerimizin esas “söylemlerini? ne kadar farkındadırlar?
Sanırım büyük bir ekseriyeti bîhaberler!
Haberdar olsalardı, bu anlaşılması ve anlatılması imkânsız olan ironik, trajikomik çelişkiyi yaşarlar mıydı? Lâiklik Allah’a küfür yollamak demek olmadığına, ulusçuluk da kendi ulusuna aptal demek de olmadığına göre, benim cânım cânanım yurdumun kentsoylusu nereye koştuğunun farkında mı?
Atatürk’ün yaratmak istediği Türkiye bu değildi. O, “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmış? bir Türkiye düşlemişti. Yapmadılar, yaptırmadılar…
Din, iman derken ona düşmanlık aşılayarak yaptırmadılar.
Milliyetçilik muhafazakârlık derken ona düşmanlık aşılayarak yaptırmadılar.
Şimdi Atatürkçü oluveren “devrimcilerimizin? ekserisi eskiden ona söverlerdi. Onun eserlerini ilk berhava eden, elleriyle kurduğu CHP’nin başındaki İsmet İnönü idi. Kürt bölücülüğünü TBMM’ye taşıyan da onun ürkek tabiatlı oğlu Erdal değil miydi? Michael Jackson gibi şatafatla parti başkanlığına dalış yapan, yaptığından beri de hiçbir olumlu şeyin altına elini sokmayan Deniz Baykal gerçekten Atatürkçü müdür?
Geçenlerde, sulandırılmış bir milliyetçilik yapar gibi gözükürken mevcut hükûmetin dümen suyunda seyreden Akşam gazetesinin genel yayın yönetmeni, ateist ve Maocu iken, geçirdiği beyin hastalığından sonra imana gelerek hepimize göbek attırtan, büyük mütefekkirimiz Serdar Turgut “Ben Laik Değilim? diye muhteşem bir makale yazdı. Lâisizmle sekülarizm farkını anlatıp, lâisizmin aslında devletin dine faşistçe müdahalesinden başka bir şey olmadığını ve memleketin ihtiyacının sekülarizm olduğunu söyleyenler kervanına katıldı. Yâni bu cehaletin ve biçâreliğin kol gezdiği ülkede din işleri cemaatlere bırakılmalıymış. Kendisinin meşhur penis yazıları kadar makbûl ve muteber olan bu makalesi için şahsım adıma minnettarım.
6 Mayıs 2007’de, artık “Türkiye Türklerindir? logosunu web mekânında kullanmayan Hürriyet Gazetesi’nde değerli gazeteci Ayşe Arman’ın röportajında “Ne şeriat ne darbe, demokratik Türkiye? sloganıyla zihinlerde taht kurduğunu ifâde ettiği ve Kemalist, feminist, hümanist diye tasvir ettiği Türkân Saylan Hanımefendi yakınmış: “Seçimde kime oy vereceğimi bilemiyorum; Türkiye’nin en büyük sorunu bu!?.
Günaydın ve dahi bravo! Gülsem mi, ağlasam mı, afallasam mı, ben de bilemedim…
Öncelikle, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu ve gerçekten hayatı birçok bâdirelerle dopdolu geçmiş olan bu zarif profesörümüzün desteklediği bu “çağdaş yaşam? nedir (bir arkadaşım bu derneğin ismini hiciv yaparak Asrî Hayatı Teşvik Cemiyeti diye telâffuz ediyor)?
Önce ne olmadığından başlayalım: Şeriatçı ve darbeci değil; âlâ…
Eğer maâlesef pek çok köşe yazarının anlamını bilmediği üzere, Sayın Ayşe Arman sehven yazmadıysa, yâni bilerek yazdıysa bu hocamız hümanist. Hümanizm nedir? İnsandan başka hiçbir değer hükmü tanımayan, her türlü ilâhî inancı ve buyruğu reddeden felsefe akımının adı. Demek ki Türkân Hanım Allah’a filân inanmıyor. Acaba “humanitarian? anlamında mı kullanılmış bu kelime? Eğer öyle ise, koskoca hocamız bunun farkının farkında değil mi? Türkân Hanım bir feminist! Demek ki “çağdaş yaşam? bunu gerektiriyor. Teferruata girmiyorum; isteyen feminizmin ortaya çıkışını, gelişmesini ve son hâlini internetten kolayca araştırabilir. Ben feminist değilim.
Ve hocamız demokrat. İyi de, bu kelime, bu kavram kadar suiistimâle uğramış pek fazla başkası yoktur. Herkes kafasına göre bir demokrasi ve/veya cumhur târifi yapıyor. Acaba Türkân Hanım’ınki hangisi? Kendisiyle hasbıhâl tâlihim olmadı bu güne kadar ama onun en yakın yoldaşlarından biriyle yakınlarda “CHP’nin kurtarılmış bölgesi? olan Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği “Töre? konulu bir panelde beraberdik. Bir Amazon cengâveri gibi esip kükreyen bu diğer hanımefendi profesör hocamızın konuşmasından sonra söz alıp da Kürt mes’elesinden bahsedince ağzımın payını bir aldım ki, sormayın. Öyle bir şey yoktu! Töre cinayetlerini de diğer etnik kökenliler, ezcümle Türkler işliyordu.
Aklıma Atatürk’ün Kürt isyanlarına karşı uyguladığı tedbirler geldi. Kürt mes’elesini yok farz eden ve hümanist veya hümanitariyen bir çağdaş yaşamın Türk ulusçuluğuyla, Türk bayraklarıyla, Atatürk milliyetçiliğiyle ne alâkası olabileceğini ben çözemedim. Bir izah eden olursa da müthiş sevineceğim. Çünkü sonuç olarak, bu hareket benim de desteklediğim pek çok temel değerin savunuculuğunu ve bayraktarlığını yapmakta… Ama ben Allah’a inanıyorum, totaliter olmayan Müslümanlığa bağlıyım ve ırkçı olmayan bir Türk ve Türkçü’yüm. Atatürk de böyle idi, yanılıyor muyum?
Lâfı daha fazla uzatmamak için bir özet yapayım:
- Eğer Gâzi’nin başlattığı topyekûn eğitim ve öğretim seferberliği devam ettirilse idi, bu gün Türkiye bir dünya deviydi.
- Ama yaptırmadılar, yapmadık, yapamadık.
- Gidişat hiç hoş değil, hâttâ yakın gelecek aynen geleceği gibi bellidir.
- Bu toplantılar, yürüyüşler çok güzeldir ama kimlere, neye ve nasıl hizmet edeceği şimdilik meçhûldür. En azından bu kadar millî travma bizim toparlanmamıza hizmet etmektedir ama sekterleşmeye de hizmet söz konusudur.
- Tescilli bir komplo kuramcısı olarak, her türlü toplu eyleme ihtiyatla yaklaşmaktayım ve öküzün altında buzağı arayıp durmaktayım.
Şimdi, lâfı tamamen üzüntüyle “bu gidişle darbe kaçınılmazdır? demeye getirdiğim için bâzı üstün zekâlılar fakiri gene “darbeci profosör? diye mimlerlerse, Kürt mes’elesinden bahsettiğim için “Kürt düşmanı faşist? diye ilân ederlerse maâlesef şaşırmayacağım.Tam yazımı nihâyete ve okuyanları da hidâyete erdirecektim ki, her zaman gülerek, çoğu zaman kızarak ve küfürbazlığından rahatsız olarak ama derin kültürünü ve tahlil kaabiliyetini de takdir ederek okuduğum Ardıç Kuşu’nun bu günkü makalesine takıldım ve iktibas etmeye karar verdim:
400 Kişiyle Gelirlerse Ne Halt Edeceksiniz? Bu seçim bana fena halde 1954 seçimlerini hatırlatıyor, sonra söylemedi demeyin…
Hatırlatıyor derken, sonradan öğrendiğim şeyleri tabii; 1954 seçim sath-ı mailinde bendeniz sütümü içip ve de anamın Çapamarka pirinç unundan yaptığı mamaları yiyip patır patır “poturu doldurmakla? uğraşıyordum…
Gerçek anlamda hatırladığım ilk seçim 1957 seçimidir, orada da Taksim Meydanı’nda İsmet Paşa’nın yaptığı konuşma… Hasta bir “paşacı? olan dedem, “o büyük adamı? göreyim diye beni omuzlarına almıştı (boyum altmış santimetre kadardı), Kazancı Yokuşu’nun başında, Ankara Pazarı’nın önünde duruyorduk (şimdi otelin köşesi)…
CHP taraftarları birtakım uzun saplı süpürgeler getirmişlerdi, onları kaldırıp indiriyorlardı, çocuk aklımla “siyasetin süpürgeyle yapılan bir şey? olduğuna karar vermiştim.
Nitekim sonradan ne süpürmeler gördük o alanda…
1950 seçimlerinde Demokrat Parti tam 420 milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi ise ancak 63 milletvekili çıkardı. Arada uçurum vardı.
(Yahu bu Türkiye ne matrak bir ülkedir, ne Demokrat Parti demokrattı, ne de Halk Partisi halkın partisi!)
Darbe yapmak isteyenleri İnönü yatıştırdı (o zamanlar Internet yoktu, Bill Gates’in doğmasına da daha beş yıl vardı, radyoevini falan ele geçirmek şarttı, zaten bir televizyonevi de yoktu), nasıl olsa halk yaptığı hatayı anlayacak, bir sonraki seçimde iktidarı gene paşaya verecekti… Böyle olması aslında iyi olmuştu, nobran diktatör Milli Şef artık kötü geçmişini silebilir, “ülkeye demokrasiyi getiren adam? ayağına rahatlıkla yatabilir, Amerikan yönetimi de memnun kalırdı… Başkan Truman çok sevinecek, “krediler? akacaktı oluk oluk… En önemlisi, bizi Stalin’den koruyacaklardı!
Bir sonraki seçimde, 1954 yılında yani, daha “beter? bir şey oldu: DP’nin koltuk sayısı 505’e çıktı, CHP’nin milletvekili sayısı 31’e düştü! Uçurum daha da büyümüştü.
Karşıdevrim doludizgin sürmekteydi vallahi! Karşıdevrimci cahil ve aptal halk, alçak mütegallibenin kandırdığı rezil köylü, paşaya verdiği oyları daha da azaltmıştı.
1957 yılında, benim de dedemin omuzlarından izlediğim seçimlerde, DP azıcık koltuk yitirdi, 424’e indi, CHP bayağı bir atak yaptı, 178’e çıktı ama sonuçta gene uçurum sürmekteydi… Eh, belki artık uçurum değil de bir “falez? falan söz konusu edilebilirdi…
Google’dan araklayıp araklayıp yazdığım bu bilgilerle lafı nereye mi getirmek istiyorum?
Yazının en başına: 2002 seçimlerini 1950’ye benzetirsek, 2007 seçimleri de bana 1954 yılını hatırlatıyor.
Bir sürü akıl hocası bir sürü tahmin yürütüyor: Sol seçmen deniz kenarından, merkez sağ seçmen de yayladan poposunu kaldırıp sandık başına gitmezmiş, seçimi gene AKP kazanırmış.
Bütün tatil köylerini kapatsanız, otellere mühür vursanız, Nusret mayın gemisi gibi kıyılara mayın döşeseniz de AKP bu seçimi kazanacak mı? Kazanacak.
“İnşallah 367’yi tutturamazlar? umudu var.
Çünkü kafa, 1954 kafasıdır: Cahil halk artık bu sefer bilinçlenecek, ekonomik kalkınmadan pay alamadığı için AKP oylarını düşürecek… Neyse, Türk basınının en dangalak mensubu bile “seçimi CHP kazanır? diyemiyor, en fazla koalisyondan medet umuyorlar…
Ya 368 çıkarırlarsa ne yapacaksınız?
Yeni bir katakulli çevirip bu kez de “467 şartı? mı arayacaksınız?
Vallahi sizi bilmem ama ben çok eğleniyorum.
Oyumu kullanmamaya karar vermiştim, çünkü ortalıkta “kafama göre? siyasi parti göremiyordum. Ama biraz daha tepem atarsa, kullanacağım. Sağ olun, benim gibi “aykırı? bir herifi bile sisteme çekmeyi başardınız.
Kime mi vereceğim? Pışııık… Söyler miyim?
Engin ArdıçAllah sonumuzu hayretsin, ne diyeyim…
Mehmet Kerem Doksat – Nişantaşı - 06 Mayıs 2007 Pazar
Siyavuş Arkan
10 Mayıs 2007
Yaw ben o kadar saf mıyım?
Galiba.. Çünki hala iyi birşeyler olabilecek diye umudum var.
Sevgiler
Nihal Eğribaş
18 Mayıs 2007
Saygıdeğer hocam yazdığınız fikirlere katılıyor ve maalesef yönetimin doğru ellerde olmadığına inanıyorum.Allaha inanan birisi olarak dinin kullanınıyor olması laikliklik adınada dininin bir tehlike olarak gösterilmesi halkı ikiye ayırıp Türkiye yi bölmekten başka yurdum insanına maalesef bir fayda getirmeyecek.Kürtlükle ilgili olarak da TÜRK ulusunun saqygıdeğer büyüğü sevgili ATAM ın dediği gibi NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.Saygılarımla
Hüsamettin Küçük
22 Mayıs 2007
Kerem Bey,
Show Tv’de katıldığınız IQ programında,iyi Türkçe de bilen bir Rus profesörün 290 aldığınızı söylemiştiniz.Duyunca kendimi gerizekalı gibi hissetmiştim.Araştırdım.Kastettiğiniz kişi tarihçi ve filolog Nadia Camukova’ysa,onunkisi 199.Aklınızda yanlış kalmış.290 diye IQ olur mu?Bu yazıda söyledikleriniz için de,”Bunlar gerçekleşmez” demiyorum ama,Marksizme karşı olduğunuz halde,Marksistleri andırırcasına,gelecekle ilgili kesinlik taşıyan ifadeler kullanıyorsunuz.Oysa Karl Popper,geleceği bilemeyeceğimizi söylüyor.
Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat
23 Mayıs 2007
Sayın Hüsamettin Küçük,
Sürç-i lisan etmişiz, affola. Yanımdaki psikolog hanımı tashih edeyim derken 100 puan eklemişim!
Ben Marksizm’e karşı filân değilim, bunu nereden çıkardığınızı bilemiyorum. Sâdece inanmıyorum söylediklerinin çoğuna. Karl Popper ile ilgili görüşlerimi Bilimsel Metodoloji makalemde okuyabilirsiniz. Geleceği bilememek başka, yakından veya uzaktan olacakları tahmin etmek ve yordamak başka. Esasen, zaman mefhumundaki son gelişmelerden sonra, gelecek ve geçmiş konuları da esrârengiz hâl aldı. Yakında bu konuda da bir yazı klavyeye alacağım.
Katkılarınız için teşekkürler.
Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat
Hüsamettin Küçük
24 Mayıs 2007
Allah’a da inanıyorsunuz ve gerçek anlamında olmasa da “Müslümanım” diyorsunuz.Ben “Kesinlikle yoktur” demiyorum ama,olmadığına inancım daha fazla.Allah’ın varlığı konusunu irdeleyen bir yazı da yazarsanız,ilgiyle okuruz.
Saygılarla.
Hüsamettin Küçük
24 Mayıs 2007
Kerem bey,
Ben mantıkla uğraşmayı çok seven bir insanım.Size zorluk çıkarmak için değil,kendime düşünce egzersizi olsun diye söylüyorum:1-”Marksizme karşı değilim.Sadece,o düşüncelerin çoğuna inanmıyorum” diyorsunuz.Bu,şuna benzemiyor mu?:Organlarının çoğu çirkin olan bir adam geliyor.Siz de,”Ben bu adama çirkin demiyorum.Sadece,organlarının çoğu çirkin.Ama burnu güzel mesela” diyorsunuz.Bir insana “çirkin” demek için,istisnasız her organının çirkin olması gerekmez.Önemli yerleri ve çoğu yeri çirkinse,herkes ona “çirkin” der.”Bir ideolojiye karşı olmak” tabiri,onun içerdiği istisnasız her düşünceye muhalif olmak anlamında değildir.Birbiriyle kanlı-bıçaklı olan iki farklı ideoloji savunucusunun,hayata dair bir/birkaç ortak düşüncesinin olabileceği su götürmez.2-”Geleceği bilememek başka,durumu değerlendirerek tahminlerde bulunmak başka” gibi sözler yazdınız.Ben “Tahminde bulunmayalım” demiyorum.Tahminde bulunurken,ifadelerimizin “Böyle olacağını tahmin ediyorum” veya “Böyle olabilir” gibisinden,sözkonusu olanın bir ihtimal olduğunun vurgulandığı ifade biçimlerini tercih etmemizi savunuyorum.Yoksa,”Türk soykırımı yaşanacak.Milletimiz için güzel günlerin geldiğini görmeye bizim ömrümüz yetmeyecek” gibi ifadeler,siz içinizden tahmin olarak düşünseniz de,dilbilgisi açısından kesinlik taşıması bakımından insanı üzüp,ümitsizliğe sevkedebilir.Bu tür sözleri duyanlar,okuyanlar,ülkesinin hayrına birşeyler yapmaktan vazgeçip,sadece bireysel gelecek ve çıkarlarını düşünerek yaşamaya yönelebilirler.
Hüsamettin Küçük
24 Mayıs 2007
Eşinizin “Çocuk Yetiştirme Sanatı” yazısının yorumlar bölümündeki İngilizce teşekkürleri Allah’ınız rızası için siliverin de,rahatça yorum okuyup yazabilelim.
ayşe çelebir
26 Mayıs 2007
Hüsamettin Bey,
Türk soykırımı yaşanacak laflarını zaten ÜZÜCÜ VE ÜMİTSİZLİK VERİCİ bulmalıyız.İnsanlar yıllardır hiçbir şey yapmıyor, en önemlisi düşünmüyor.Artık işler de çığrından çıkmış durumda. Bırakın da artık insanlar korkmaya endişelenmeye ve birşeyler yapmazlarsa neler olabileceğini anlasınlar. Zaten Türkiye’Yi bu hale getiren hiç endişelenmeyen insanlar ve iktidarlar olmadı mı?
Saygılar
Hüsamettin Küçük
26 Mayıs 2007
Ben,”Bu tür sözleri duyanlar,okuyanlar,ülkesinin hayrına birşeyler yapmaktan vazgeçip,sadece bireysel gelecek ve çıkarlarını düşünerek yaşamaya yönelebilirler” dedim.Siz,”Ülkenin gidişini ümitsizlik verici bulmalı ve birşeyler yapmalıyız” diyorsunuz.Ben bu gidişi ümitsizlik verici bulmadığımı,telaşa gerek olmadığını,birşeyler yapmanın gerekmediğini söylemedim.Yazımın hangi cümlesinden bu anlam çıkıyor?Bilakis,Kerem bey’e,”Sizin bu üslubunuz,bazı insanları birşeyler yapmaktan vazgeçirip sadece kişisel çıkarlarını dikkate almaya yöneltebilir” dedim.Yani konuyu durulamak gerekirse,ben de “Birşeyler yapılmalı” diyorum.Ama ümitsizliğe kapılmak,”N’apsak boş.Çok kötü şeyler olacak.N’apsak bunları değiştiremeyiz” demektir.Ben de Kerem bey’in cümlelerini bu anlamı yansıtır tarzda bulduğum için o iletiyi yazdım.Ümidimizi,birşeyler yapıyor olmak koşuluyla kaybetmemeliyiz.
ayşe çelebir
29 Mayıs 2007
Tabi ki okuduklarımızı farklı yorumlamış olabiliriz. Herkesin bakışı farklı olabilir ben de buna saygı duyarım pek tabi ki. Ama bana sorarsanız zaten insanlar işler bu noktaya gelmeden çok önce kendi çıkarlarının peşine düştüler. Vatan uğruna, vatan pahasına siyaset yapanlar yüzünden bu noktadayız. Bence Kerem Bey’İn ifade tarzı insanları o yöne itmez çünkü zaten insanların çoğu millî değerleri unutmuş durumda. Kerem Bey’in yazısı aksine artık uyanın ey millet, birlik olun anlamlarına geliyor. Ama bunu söylerken de uyarısının ne kadar mühim olduğunu göstermek için bazı dikkat çekici cümleler kullanmış olabilir. Ama tekrar etmek isterim ki tabii ki sizin dediğiniz şekilde de anlaşılıyor olabilir. Ben sizin fikrinize de saygı duyuyorum ama sadece size katılmıyorum.
Saygılar…
Hüsamettin Küçük
30 Mayıs 2007
Umarım sizin dediklerinizi kastetmiştir ve umarım bu yazıyı okuyanlar olumsuz etkilenmez.Ben biraz da kendi adıma konuştum;Kerem bey tarzı ifadeler kullananlar yazarlar çoğunlukta olsaydı,ben birşeyler yapma şevkimi tamamen kaybedebilirdim.
MURAT ŞAŞZADE
11 Haziran 2007
Sayın Hocam,
Sizin öngörülerinize tamamen katılıyorum. Uzun yıllardır insanlarımızın zihinleri ele geçirilip, içleri boşaltılmaya çalışılmaktadır. Bir ülkenin işgaline artık gerek yoktur. Küresel güçler kültürümüzün içini boşaltıp, insanlarımızı yönlendirmektedirler. Bunun için 5. kol faaliyetlerini kullanmaktadırlar. Karanlık savaş başlamıştır ve devam edecektir. Kurtuluş savaşı vermiş olan milletimizin bir ikincisini de kazanmaya ihtiyacı vardır. Bu savaş daha da zor olacaktır. Çünkü gayri nizamidir ve psikolojik harp da kullanılmaktadır. Sevindirici olan yön ise ülkemizde sizin gibi bilim adamlarının varlığı ve tehlikeye ışık tutmasıdır. İnsanlarımız uyandırılmaya ve uyanmaya başlamışlardır.
Yorumunuz mu var?