Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2343 defa okundu.
Bu yazi bugun 3 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

Bodrum’la Sohbet

Benim canım ciÄŸerim kuzenim SiyavuÅŸ Arkan ellisinden sora emekliliÄŸin tadını çıkarmak ülküsüyle Bodrum’a ricat etti! Benim de çok canımı sıktı ama MSN’den sohbet edip hasret gideriyoruz. Biraz önce TBMM toplantısını heyecanla seyredip AKP’lileri kastederek “aman iyi, bir gol atamadılar” filân deyince baÅŸlayıp süren sohbetimizi şöyle bir derleyeyim dedim. Bunu yaparken de, bermutat narsisizmimle, sâdece ona anlattıklarımı yazacağım ama vallahi de billâhi de o sâdece sordu, ben anlattım!

SiyavuÅŸ3

Ağabey, sen de pek safsın yâhu, hepimizi oyalıyorlar.

Bunlar hep palavra. %80′i feodaliteyi aÅŸamamış ve nüfusunun 3/4′ü sefâlet sınırının altında olan bir memlekette, okuma yazma bilmeyenlerin hâlâ %40′ın üzerinde olduÄŸu bir memlekette, daha öncekilerin yaptıklarından çok daha hızla AKP tarafından plânlı olarak fakirleÅŸtirilen bir memlekette, Kürtler’in gâyet bilinçli olarak hızla çoÄŸaldığı ve nüfuslarının 20 milyonu bulduÄŸu bu memleket olan Türkiye’de seçim yapılınca ne olacak dersin?

İnsanlar en kolay dine regrese olurlar; aç ve bîilâç, biçâre olunca merkez ve marjinal “sağın? ve Kürtçüler’in oyları patlayacak, ordu dayanamayıp darbe yapacak ve bu oyun 80 senedir sürdüğü gibi, maâlesef hızlanarak devam edecek. Kürtler vuracak, Rum tarik edecek, Ermeni dayatması artacak ve toprak talep edecekler ve biz bunlara dayanamayacağız.

Türk soykırımı yaşanacak!

Bunları 20 senedir görüp yazdığım, söylediÄŸim için, rahmetli pederim ta 70 sene önce söylediÄŸi için “solcu” dantellerimizin gaflet, dalâlet hâttâ hıyanetlerine, milliyetçi mukaddesatçı geçinen ve sürekli bizi ABD’nin kucağına oturtanların ihâneti de eklenince çıkar yol kalmadı.

Onun için, sen Bodrum’da keyfine bak. Keyfimize bakabileceÄŸimiz fazla zamanımız kalmadı. Bodrum da, Antalya da hep Kürt istilâsı altında!

Hülâsa, kısa istikbâlde perişanız, bütün Batı karşımızda ve onlarla başa çıkamayız artık. Çünkü gayrı zafer süngünün ucunda değil. Makro plânda ise ümitliyim. Yâni bu travma bizi adam edecek, Batı da kendi iç dinamikleri sonucunda çökecek elbet…

O zaman bizim zamanımız olacak ama biz de, Cânan da göremeyeceÄŸiz bunu! Çok kan akacak ve kirlilik olacak aradaki zamanda. 2020′de denizler 4 ilâ 5 metre yükseldiÄŸinde dünya dengeleri çoktan deÄŸiÅŸmiÅŸ olacak. GireceÄŸiz diye bizi kandırdıkları Avrupa’nın zâten üçte biri sular altında kalacak.

BOP ve GAP ne için ki?

Yüksekte, su var, petrol var; deÄŸiÅŸecek dünya ikliminde yaÅŸanası yer oralar ve Afrika olacak. Afrika’da CIA laboratuarından çıkma AIDS sâyesinde bir hiper-soykırım sürmekte zâten. Yâni, gerçek Homo sapiens sapiensler temizleniyor AIDS + sefâlet + iç savaÅŸlar çıkartılarak.

Üstün Hristiyan Beyaz Adam, Evanjelizm’le ve Siyonistler de Eski Ahit’teki birkaç âyetten hareketle dünyayı ele geçirmek için plânlarını adım adım tatbik ediyorlar.

Åžu son Lâiklik Yürüyüşleri bile –en azından öngörülmüş– oyunun parçası. KamplaÅŸmaya hizmet ediyor sâdece… Ön saflarda “solcular” ve Alevîler, onlarla beraber lâikliÄŸi savunan kentsoylular…

Kentleşmiş 5 milyon kişi feodal 70 milyonla başa çıkabilir mi? Yok derken hizmet edildi, haaa, yapılmamalı mıydı? Tabii ki yapılmalıydı, aksi eşyânın tabiatına aykırı olurdu. Dikkat ettim de, Bulutsuzluk Özlemi şarkıları vs. hep komünist söylemlerdi. MHP, BBP filân yoktu.

Daha trajikomik olanı, “aldırma gönül aldırma? şarkısı söylendi. Fatalizmin dik âlâsı! Sözlerinin sâhibi, şâir Sabahattin Ali’yi Atatürk içeri atmış, zindandayken de bu şiiri yazmıştır. Vikipedi’den özetle hayatını arz edeyim de, neden bunun ironik, trajikomik bir şey olduğunu anlayalım:

Sabahattin Ali (25 Şubat 1907 – 2 Nisan 1948) Türk yazarı.

Bulgaristan’nin EÄŸridere (Ardino) köyünde doÄŸar. Babası piyâde yüzbaşısı Ali Sabahattin Bey’in görev yerlerinin sık sık deÄŸiÅŸmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit’in çeÅŸitli okullarında tamamlar. 1921’de Edremit’e göçtüklerinde bölge Yunan iÅŸgâlinde olduÄŸu için emekli olan babası aylığını alamaz ve âile çok zor günler geçirir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu’na giren Sabahattin Ali, burada beÅŸ yıl okur, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu’ndan mezun olur (1926). Bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliÄŸi yapar, Millî EÄŸitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanıp Almanya’ya giderek iki yıl orada okur (1928 – 1930). Yurda döndükten sonra aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliÄŸi yapar.
 
Konya’da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu için tutuklanır (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatar, Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla hürriyetine kavuşur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya gider ve Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurarak yeniden göreve alınmasını ister. Dönemin bakanı Hikmet Bayur’un “eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini? istemesi üzerine Varlık dergisinde “Benim Aşkım? adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk’e bağlılığını göstermeye çalışır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınır, Ankara’da ortaokulda öğretmenlik yapar. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenir, 1936’da askere alınır, 1937 Eylülü’nde kızı Filiz Ali dünyaya gelir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir’de tamamlar, 10 Aralık 1938’de Musıkî Muallim Mektebi’nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlar. 1940 yılında tekrar askere alınır, bitirdikten sonra Ankara Devlet Konservatuarı’nda Almanca öğretmenliği yapar (1941 – 1945).
 
“İçimizdeki Åžeytan” romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplar. Nihâl Atsız’ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açar, dava sırasında çok sıkıntı çeker. 1944 yılında mahkemeyi kazanmasına raÄŸmen tepkilerden kurtulamaz. Olaylı duruÅŸmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınır, İstanbul’a giderek gazetecilik yapmaya baÅŸlar (1945). Ancak, fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince iÅŸsiz kalır, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la Makro PaÅŸa, Malûm PaÅŸa, Merhum PaÅŸa, Öküz PaÅŸa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarır (1946 – 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşır, kapatılır, yazılar hakkında kovuÅŸturmalar açılır. Dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatar, karşılaÅŸtığı baskılardan bunalır. Ali Baba dergisinde yayımladığı “Ne Zor ÅžeymiÅŸ? baÅŸlıklı yazıda, içinde bulunduÄŸu durumu şöyle anlatır: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeÄŸimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaÅŸamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hâttâ bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?
 
 Bir baÅŸka dava nedeni ile 1948’de PaÅŸakapısı cezaevinde üç ay yatar. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye baÅŸlar, iÅŸsiz kalıp, yazacak yer bulamaz. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak ister, vermezler. Yasal yollardan yurt dışına çıkma imkânı bulamayınca Bulgaristan’a kaçmaya karar verir, bu teÅŸebbüsü sırasında sonradan Millî Emniyet’le baÄŸlantısı olduÄŸu anlaşılan Ali Ertekin adlı kaçakçılık da yapan birisi tarafından Bulgaristan sınırında öldürülür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, dört yıla hüküm giyer, ama aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest kalır. Adı kaçakçılık da yapan birisi tarafından Bulgaristan sınırında öldürülür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, dört yıla hüküm giyer, ama aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest kalır.

 

Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlanmış. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şâirler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katılmış. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazarmış.

Edebiyat Hayatı

Edebiyat hayatına ÅŸiirle baÅŸlar, hece vezniyle yazdığı ve halk ÅŸiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir’de çıkan ve Orhan Åžaik Gökyay tarafından yönetilen ÇaÄŸlayan dergisinde yayımlar (1926). Servet-i Fünun, GüneÅŸ, Hayat, MeÅŸale gibi dergilerde de yazan (1926 – 1928) Sabahattin Ali, bu arada hikâye de kaleme almaya baÅŸlar, ilk hikâyesi “Bir Orman Hikâyesi” Resimli Ay’da neÅŸredilir (30 Eylül 1930). Sosyalist eÄŸilimli bu hikâyeyi Nâzım Hikmet, ÅŸu sözlerle okurlara sunar: “Bu yazı bizde örneÄŸine az tesâdüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü rûhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermâye terâkümünü yapan sermâyedarlığın inkiÅŸaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihâyet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muÄŸlâk, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.
 
Af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı “Kanal”, “Kırlangıçlar?, “Arap Hayri”, “Pazarcı”, “KaÄŸnı” (1934 – 1936) gibi öyküleriyle dikkati çeker. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirir, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleÅŸtirir. 1937’de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
 
Sabahattin Ali’nin halk ÅŸiirinden esinlenerek yazılmış ÅŸiirlerini içeren DaÄŸlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırır, örneÄŸin YaÅŸar Nabi, Hâkimiyet-i Milliye’de ÅŸu övücü satırları yazrr: “Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teÅŸkil etmesidir. Sabahattin Ali’nin tecrübesi muvaffak neticeler vermiÅŸ. Ve bize, ÅŸiirleri doÄŸrudan doÄŸruya bir halk ÅŸairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiÄŸimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu ÅŸiirlere büyük bir sâdelik vermiÅŸ”. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra ÅŸiirle ilgilenmez, sâdece hikâye ve roman yazar. “Leylim Ley“, “Aldırma Gönül” gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı ÅŸiirler herkes tarafından bilinir. “Varlık’ta Esirler” adlı üç perdelik bir oyun da tefrika eder (1936), ancak bu türü de bir daha denemez.
 
Sabahattin Ali’nin http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=1252 adresinde ÅŸiirleri var; orada ÅŸimdiki “bir sitem yolla Allah’a” diye tahrif edilmemiÅŸ hâliyle Lâiklik ve Atatürkçülük Yürüyüşü’nde de Edip Akbayram tarafından ÅŸarkısı söylenen ÅŸiirin doÄŸrusu var:
 
HAPİSHÂNE ŞARKISI
Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül, aldırma;
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma…

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar;
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma gönül, aldırma…

Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü:
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül, aldırma…

Dertlerin kalkınca şaha
Bir küfür yolla Allah’a
Görecek günler var daha;
Aldırma gönül, aldırma…

KurÅŸun ata ata biter;
Yollar gide gide biter;
Ceza yata yata biter;
Aldırma gönül, aldırma…

Bence Sabahattin Ali’ler de, kendi milletinin %60’ının aptal olduğunu söyleyen Aziz Nesin’ler de Gül gibi korunup kollanmalı da…

Oraya vatan, millet (ulus) ve bayrak aşkıyla giden, Atatürk’ün posterlerini, resimlerini bayrak eden yüz binler Atatürk’e ve Allah’a söven, kendi ulusunu aşağılayan bu entellerimizin esas “söylemlerini? ne kadar farkındadırlar?

Sanırım büyük bir ekseriyeti bîhaberler!

Haberdar olsalardı, bu anlaşılması ve anlatılması imkânsız olan ironik, trajikomik çelişkiyi yaşarlar mıydı? Lâiklik Allah’a küfür yollamak demek olmadığına, ulusçuluk da kendi ulusuna aptal demek de olmadığına göre, benim cânım cânanım yurdumun kentsoylusu nereye koştuğunun farkında mı?

Atatürk’ün yaratmak istediÄŸi Türkiye bu deÄŸildi. O, “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmış? bir Türkiye düşlemiÅŸti. Yapmadılar, yaptırmadılar…

Din, iman derken ona düşmanlık aşılayarak yaptırmadılar.

Milliyetçilik muhafazakârlık derken ona düşmanlık aşılayarak yaptırmadılar.

Şimdi Atatürkçü oluveren “devrimcilerimizin? ekserisi eskiden ona söverlerdi. Onun eserlerini ilk berhava eden, elleriyle kurduğu CHP’nin başındaki İsmet İnönü idi. Kürt bölücülüğünü TBMM’ye taşıyan da onun ürkek tabiatlı oğlu Erdal değil miydi? Michael Jackson gibi şatafatla parti başkanlığına dalış yapan, yaptığından beri de hiçbir olumlu şeyin altına elini sokmayan Deniz Baykal gerçekten Atatürkçü müdür?

Geçenlerde, sulandırılmış bir milliyetçilik yapar gibi gözükürken mevcut hükûmetin dümen suyunda seyreden Akşam gazetesinin genel yayın yönetmeni, ateist ve Maocu iken, geçirdiği beyin hastalığından sonra imana gelerek hepimize göbek attırtan, büyük mütefekkirimiz Serdar Turgut “Ben Lâik Değilim? diye muhteşem bir makale yazdı. Lâisizmle sekülarizm farkını anlatıp, lâisizmin aslında devletin dine faşistçe müdahalesinden başka bir şey olmadığını ve memleketin ihtiyacının sekülarizm olduğunu söyleyenler kervanına katıldı. Yâni bu cehâletin ve biçâreliğin kol gezdiği ülkede din işleri cemaatlere bırakılmalıymış. Kendisinin meşhur penis yazıları kadar makbûl ve mûteber olan bu makalesi için şahsım adıma minnettarım.

6 Mayıs 2007’de, artık “Türkiye Türklerindir” logosunu web mekânında kullanmayan Hürriyet Gazetesi’nde deÄŸerli gazeteci AyÅŸe Arman’ın röportajında “Ne ÅŸeriat ne darbe, demokratik Türkiye” sloganıyla zihinlerde taht kurduÄŸunu ifâde ettiÄŸi ve Kemalist, feminist, hümanist diye tasvir ettiÄŸi Türkân Saylan Hanımefendi yakınmış: “Seçimde kime oy vereceÄŸimi bilemiyorum; Türkiye’nin en büyük sorunu bu”!

Günaydın ve dahi bravo! Gülsem mi, ağlasam mı, afallasam mı, ben de bilemedim…

Öncelikle, ÇaÄŸdaÅŸ YaÅŸamı Destekleme DerneÄŸi’nin kurucusu ve gerçekten hayatı birçok bâdirelerle dopdolu geçmiÅŸ olan bu zarif profesörümüzün desteklediÄŸi bu “çaÄŸdaÅŸ yaÅŸam” nedir (bir arkadaşım bu derneÄŸin ismini hiciv yaparak Asrî Hayatı TeÅŸvik Cemiyeti diye telâffuz ediyor)?

Önce ne olmadığından başlayalım: Şeriatçı ve darbeci değil; âlâ…

Eğer maâlesef pek çok köşe yazarının anlamını bilmediği üzere, Sayın Ayşe Arman sehven yazmadıysa, yâni bilerek yazdıysa bu hocamız hümanist. Hümanizm nedir? İnsandan başka hiçbir değer hükmü tanımayan, her türlü ilâhî inancı ve buyruğu reddeden felsefe akımının adı. Demek ki Türkân Hanım Allah’a filân inanmıyor. Acaba “humanitarian? anlamında mı kullanılmış bu kelime? Eğer öyle ise, koskoca hocamız bunun farkının farkında değil mi?

Türkân Hanım bir feminist! Demek ki “çaÄŸdaÅŸ yaÅŸam” bunu gerektiriyor. Teferruata girmiyorum; isteyen feminizmin ortaya çıkışını, geliÅŸmesini ve son hâlini internetten kolayca araÅŸtırabilir. Ben feminist deÄŸilim.
 
Ve hocamız demokrat. İyi de, bu kelime, bu kavram kadar suiistimâle uÄŸramış pek fazla baÅŸkası yoktur. Herkes kafasına göre bir demokrasi ve/veya cumhur târifi yapıyor. Acaba Türkân Hanım’ınki hangisi? Kendisiyle hasbıhâl tâlihim olmadı bu güne kadar ama onun en yakın yoldaÅŸlarından biriyle yakınlarda “CHP’nin kurtarılmış bölgesi? olan Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediÄŸi “Töre” konulu bir panelde beraberdik. Bir Amazon cengâveri gibi esip kükreyen bu diÄŸer hanımefendi profesör hocamızın konuÅŸmasından sonra söz alıp da Kürt mes’elesinden bahsedince aÄŸzımın payını bir aldım ki, sormayın. Öyle bir ÅŸey yoktu! Töre cinayetlerini de diÄŸer etnik kökenliler, ezcümle Türkler iÅŸliyordu.
 
Aklıma Atatürk’ün Kürt isyanlarına karşı uyguladığı tedbirler geldi. Kürt mes’elesini yok farz eden ve hümanist veya hümanitariyen bir çağdaş yaşamın Türk ulusçuluğuyla, Türk bayraklarıyla, Atatürk milliyetçiliğiyle ne alâkası olabileceğini ben çözemedim. Bir izah eden olursa da müthiş sevineceğim. Çünkü sonuç olarak, bu hareket benim de desteklediğim pek çok temel değerin savunuculuğunu ve bayraktarlığını yapmakta… Ama ben Allah’a inanıyorum, totaliter olmayan Müslümanlığa bağlıyım ve ırkçı olmayan bir Türk ve Türkçü’yüm. Atatürk de böyle idi, yanılıyor muyum?
 
Lâfı daha fazla uzatmamak için bir özet yapayım:

 

  • EÄŸer Gâzi’nin baÅŸlattığı topyekûn eÄŸitim ve öğretim seferberliÄŸi devam ettirilse idi, bu gün Türkiye bir dünya deviydi.
  • Ama yaptırmadılar, yapmadık, yapamadık.
  • GidiÅŸat hiç hoÅŸ deÄŸil, hâttâ yakın gelecek aynen geleceÄŸi gibi bellidir.
  • Bu toplantılar, yürüyüşler çok güzeldir ama kimlere, neye ve nasıl hizmet edeceÄŸi ÅŸimdilik meçhûldür. En azından bu kadar millî travma bizim toparlanmamıza hizmet etmektedir ama sekterleÅŸmeye de hizmet söz konusudur.
  • Tescilli bir komplo kuramcısı olarak, her türlü toplu eyleme ihtiyatla yaklaÅŸmaktayım ve öküzün altında buzağı arayıp durmaktayım.

Şimdi, lâfı tamamen üzüntüyle “bu gidişle darbe kaçınılmazdır? demeye getirdiğim için bâzı üstün zekâlılar fakiri gene “darbeci profosör? diye mimlerlerse, Kürt mes’elesinden bahsettiğim için “Kürt düşmanı faşist? diye ilân ederlerse maâlesef şaşırmayacağım.Tam yazımı nihâyete ve okuyanları da hidâyete erdirecektim ki, her zaman gülerek, çoğu zaman kızarak ve küfürbazlığından rahatsız olarak ama derin kültürünü ve tahlil kaabiliyetini de takdir ederek okuduğum Ardıç Kuşu’nun bu günkü makalesine takıldım ve iktibas etmeye karar verdim:

400 KiÅŸiyle Gelirlerse Ne Halt Edeceksiniz?

Bu seçim bana fena halde 1954 seçimlerini hatırlatıyor, sonra söylemedi demeyin…
 
Hatırlatıyor derken, sonradan öğrendiÄŸim ÅŸeyleri tabii; 1954 seçim sath-ı mailinde bendeniz sütümü içip ve de anamın Çapamarka pirinç unundan yaptığı mamaları yiyip patır patır “poturu doldurmakla? uÄŸraşıyordum…
 
Gerçek anlamda hatırladığım ilk seçim 1957 seçimidir, orada da Taksim Meydanı’nda İsmet PaÅŸa’nın yaptığı konuÅŸma… Hasta bir “paÅŸacı? olan dedem, “o büyük adamı? göreyim diye beni omuzlarına almıştı (boyum altmış santimetre kadardı), Kazancı YokuÅŸu’nun başında, Ankara Pazarı’nın önünde duruyorduk (ÅŸimdi otelin köşesi)…
 
CHP taraftarları birtakım uzun saplı süpürgeler getirmişlerdi, onları kaldırıp indiriyorlardı, çocuk aklımla “siyasetin süpürgeyle yapılan bir şey? olduğuna karar vermiştim.
 
Nitekim sonradan ne süpürmeler gördük o alanda…
1950 seçimlerinde Demokrat Parti tam 420 milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi ise ancak 63 milletvekili çıkardı. Arada uçurum vardı.

(Yâhu bu Türkiye ne matrak bir ülkedir, ne Demokrat Parti demokrattı, ne de Halk Partisi halkın partisi)!

Darbe yapmak isteyenleri İnönü yatıştırdı (o zamanlar Internet yoktu, Bill Gates’in doÄŸmasına da daha beÅŸ yıl vardı, radyoevini falan ele geçirmek ÅŸarttı, zaten bir televizyonevi de yoktu), nasıl olsa halk yaptığı hatayı anlayacak, bir sonraki seçimde iktidarı gene paÅŸaya verecekti… Böyle olması aslında iyi olmuÅŸtu, nobran diktatör Milli Åžef artık kötü geçmiÅŸini silebilir, “ülkeye demokrasiyi getiren adam? ayağına rahatlıkla yatabilir, Amerikan yönetimi de memnun kalırdı… BaÅŸkan Truman çok sevinecek, “krediler? akacaktı oluk oluk… En önemlisi, bizi Stalin’den koruyacaklardı!

Bir sonraki seçimde, 1954 yılında yani, daha “beter? bir şey oldu: DP’nin koltuk sayısı 505’e çıktı, CHP’nin milletvekili sayısı 31’e düştü! Uçurum daha da büyümüştü.

Karşıdevrim doludizgin sürmekteydi vallahi! Karşıdevrimci cahil ve aptal halk, alçak mütegallibenin kandırdığı rezil köylü, paşaya verdiği oyları daha da azaltmıştı.

1957 yılında, benim de dedemin omuzlarından izlediÄŸim seçimlerde, DP azıcık koltuk yitirdi, 424’e indi, CHP bayağı bir atak yaptı, 178’e çıktı ama sonuçta gene uçurum sürmekteydi… Eh, belki artık uçurum deÄŸil de bir “falez? falan söz konusu edilebilirdi…

Google’dan araklayıp araklayıp yazdığım bu bilgilerle lafı nereye mi getirmek istiyorum?

Yazının en başına: 2002 seçimlerini 1950’ye benzetirsek, 2007 seçimleri de bana 1954 yılını hatırlatıyor.

Bir sürü akıl hocası bir sürü tahmin yürütüyor: Sol seçmen deniz kenarından, merkez sağ seçmen de yayladan poposunu kaldırıp sandık başına gitmezmiş, seçimi gene AKP kazanırmış.

Bütün tatil köylerini kapatsanız, otellere mühür vursanız, Nusret mayın gemisi gibi kıyılara mayın döşeseniz de AKP bu seçimi kazanacak mı? Kazanacak.

“İnşallah 367’yi tutturamazlar? umudu var.

Çünkü kafa, 1954 kafasıdır: Cahil halk artık bu sefer bilinçlenecek, ekonomik kalkınmadan pay alamadığı için AKP oylarını düşürecek… Neyse, Türk basınının en dangalak mensubu bile “seçimi CHP kazanır? diyemiyor, en fazla koalisyondan medet umuyorlar…

Ya 368 çıkarırlarsa ne yapacaksınız?

Yeni bir katakulli çevirip bu kez de “467 şartı? mı arayacaksınız?

Vallahi sizi bilmem ama ben çok eğleniyorum.

Oyumu kullanmamaya karar vermiştim, çünkü ortalıkta “kafama göre? siyasi parti göremiyordum. Ama biraz daha tepem atarsa, kullanacağım. Sağ olun, benim gibi “aykırı? bir herifi bile sisteme çekmeyi başardınız.

Kime mi vereceÄŸim? Pışııık… Söyler miyim?

Engin Ardıç

   Allah sonumuzu hayretsin, ne diyeyim…  

 

Mehmet Kerem Doksat – NiÅŸantaşı – 06 Mayıs 2007 Pazar

12 Yorum

Siyavuş ArkanMayıs 10th, 2007 13:48

Yaw ben o kadar saf mıyım?

Gâliba… Çünki hâlâ iyi birÅŸeyler olabilecek diye umudum var.

Sevgiler.

MKD: ;-)

Nihal EğribaşMayıs 18th, 2007 05:21

Saygıdeğer Hocam,

Yazdığınız fikirlere katılıyor ve maalesef yönetimin doÄŸru ellerde olmadığına inanıyorum. Allah’a inanan birisi olarak dinin kullanınıyor olması lâikliklik adına da dininin bir tehlike olarak gösterilmesi halkı ikiye ayırıp Türkiye’yi bölmekten baÅŸka yurdum insanına maalesef bir fayda getirmeyecek. Kürtlük’le ilgili olarak da TÜRK ulusunun saygıdeÄŸer büyüğü sevgili ATAM’ın dediÄŸi gibi, NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE.

Saygılarımla.

MKD: Bilmukabele Sayın NE.

Hüsamettin KüçükMayıs 22nd, 2007 10:49

Kerem Bey,

Show Tv’de katıldığınız IQ programında, iyi Türkçe de bilen bir Rus profesörün 290 aldığınızı söylemiÅŸtiniz. Duyunca kendimi geri zekâlı gibi hissetmiÅŸtim. AraÅŸtırdım. KastettiÄŸiniz kiÅŸi tarihçi ve filolog Nadia Camukova’ysa, onunkisi 199. Aklınızda yanlış kalmış. 290 diye IQ olur mu? Bu yazıda söyledikleriniz için de,”Bunlar gerçekleÅŸmez” demiyorum ama, Marksizme karşı olduÄŸunuz hâlde, Marksistler’i andırırcasına, gelecekle ilgili kesinlik taşıyan ifâdeler kullanıyorsunuz. Oysa Karl Popper, geleceÄŸi bilemeyeceÄŸimizi söylüyor.

Prof. Dr. Mehmet Kerem DoksatMayıs 23rd, 2007 18:29

Sayın Hüsamettin Küçük,

Sürç-i lisan etmişiz, affola. Yanımdaki psikolog hanımı tashih edeyim derken 100 puan eklemişim!

Ben Marksizm’e karşı filân deÄŸilim, bunu nereden çıkardığınızı bilemiyorum. Sâdece inanmıyorum söylediklerinin çoÄŸuna. Karl Popper ile ilgili görüşlerimi Bilimsel Metodoloji makalemde okuyabilirsiniz. GeleceÄŸi bilmek baÅŸka (Fütürizm), yakından veya uzaktan olacakları tahmin etmek ve yordamak baÅŸka (Fütüroloji). Esâsen, zaman mefhumundaki son geliÅŸmelerden sonra, gelecek ve geçmiÅŸ konuları da esrârengiz hâl aldı. Yakında bu konuda da bir yazı klavyeye alacağım.

Katkılarınız için teşekkürler.

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat

Hüsamettin KüçükMayıs 24th, 2007 15:43

Allah’a da inanıyorsunuz ve gerçek anlamında olmasa da “Müslüman’ım” diyorsunuz. Ben “Kesinlikle yoktur” demiyorum ama, olmadığına inancım daha fazla. Allah’ın varlığı konusunu irdeleyen bir yazı da yazarsanız, ilgiyle okuruz.
Saygılarla.

Hüsamettin KüçükMayıs 24th, 2007 17:21

Kerem Bey,

Ben mantıkla uÄŸraÅŸmayı çok seven bir insanım. Size zorluk çıkarmak için deÄŸil, kendime düşünce egzersizi olsun diye söylüyorum: 1-”Marksizme karşı deÄŸilim. Sâdece, o düşüncelerin çoÄŸuna inanmıyorum” diyorsunuz. Bu, ÅŸuna benzemiyor mu?: Organlarının çoÄŸu çirkin olan bir adam geliyor. Siz de,”ben bu adama çirkin demiyorum. Sâdece,organlarının çoÄŸu çirkin. Ama burnu güzel meselâ” diyorsunuz. Bir insana “çirkin” demek için, istisnasız her organının çirkin olması gerekmez. Önemli yerleri ve çoÄŸu yeri çirkinse, herkes ona “çirkin” der. “Bir ideolojiye karşı olmak” tâbiri, onun içerdiÄŸi istisnâsız her düşünceye muhalif olmak anlamında deÄŸildir. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan iki farklı ideoloji savunucusunun, hayata dâir bir/birkaç ortak düşüncesinin olabileceÄŸi su götürmez. 2-”GeleceÄŸi bilememek baÅŸka, durumu deÄŸerlendirerek tahminlerde bulunmak baÅŸka” gibi sözler yazdınız. Ben “Tahminde bulunmayalım” demiyorum. Tahminde bulunurken, ifâdelerimizin “Böyle olacağını tahmin ediyorum” veya “Böyle olabilir” gibisinden, söz konusu olanın bir ihtimâl olduÄŸunun vurgulandığı ifâde biçimlerini tercih etmemizi savunuyorum. Yoksa, “Türk soykırımı yaÅŸanacak. Milletimiz için güzel günlerin geldiÄŸini görmeye bizim ömrümüz yetmeyecek” gibi ifâdeler, siz içinizden tahmin olarak düşünseniz de, dilbilgisi açısından kesinlik taşıması bakımından insanı üzüp, ümitsizliÄŸe sevk edebilir. Bu tür sözleri duyanlar, okuyanlar, ülkesinin hayrına birÅŸeyler yapmaktan vazgeçip, sâdece bireysel gelecek ve çıkarlarını düşünerek yaÅŸamaya yönelebilirler.

Hüsamettin KüçükMayıs 24th, 2007 18:42

EÅŸinizin “Çocuk YetiÅŸtirme San’atı” yazısının yorumlar bölümündeki İngilizce teÅŸekkürleri Allah’ınız rızâsı için siliverin de, rahatça yorum okuyup yazabilelim.

MKD: ?

ayşe çelebirMayıs 26th, 2007 15:44

Hüsamettin Bey,

Türk soykırımı yaÅŸanacak lâflarını zâten ÜZÜCÜ VE ÜMİTSİZLİK VERİCİ bulmalıyız. İnsanlar yıllardır hiçbir ÅŸey yapmıyor, en önemlisi düşünmüyor. Artık iÅŸler de çığrından çıkmış durumda. Bırakın da artık insanlar korkmaya endiÅŸelenmeye ve birÅŸeyler yapmazlarsa neler olabileceÄŸini anlasınlar. Zâten Türkiye’yi bu haâle getiren hiç endiÅŸelenmeyen insanlar ve iktidarlar olmadı mı?

Saygılar.

Hüsamettin KüçükMayıs 26th, 2007 17:15

Ben, “Bu tür sözleri duyanlar, okuyanlar, ülkesinin hayrına birÅŸeyler yapmaktan vazgeçip, sâdece bireysel gelecek ve çıkarlarını düşünerek yaÅŸamaya yönelebilirler” dedim.

Siz, “Ülkenin gidiÅŸini ümitsizlik verici bulmalı ve birÅŸeyler yapmalıyız” diyorsunuz. Ben bu gidiÅŸi ümitsizlik verici bulmadığımı, telâşa gerek olmadığını, birÅŸeyler yapmanın gerekmediÄŸini söylemedim. Yazımın hangi cümlesinden bu anlam çıkıyor? Bilâkis, Kerem Bey’e, “Sizin bu üslûbunuz, bâzı insanları birÅŸeyler yapmaktan vazgeçirip sâdece kiÅŸisel çıkarlarını dikkate almaya yöneltebilir” dedim. Yâni konuyu durulamak gerekirse, ben de “BirÅŸeyler yapılmalı” diyorum. Ama ümitsizliÄŸe kapılmak, “N’apsak boÅŸ. Çok kötü ÅŸeyler olacak. N’apsak bunları deÄŸiÅŸtiremeyiz” demektir.

Ben de Kerem Bey’in cümlelerini bu anlamı yansıtır tarzda bulduÄŸum için o iletiyi yazdım. Ümidimizi, birÅŸeyler yapıyor olmak koÅŸuluyla kaybetmemeliyiz.

ayşe çelebirMayıs 29th, 2007 18:22

Tabi ki okuduklarımızı farklı yorumlamış olabiliriz. Herkesin bakışı farklı olabilir ben de buna saygı duyarım pek tabi ki. Ama bana sorarsanız zâten insanlar iÅŸler bu noktaya gelmeden çok önce kendi çıkarlarının peÅŸine düştüler. Vatan uÄŸruna, vatan pahâsına siyaset yapanlar yüzünden bu noktadayız. Bence Kerem Bey’in ifâde tarzı insanları o yöne itmez çünkü zâten insanların çoÄŸu millî deÄŸerleri unutmuÅŸ durumda. Kerem Bey’in yazısı aksine artık uyanın ey millet, birlik olun anlamlarına geliyor. Ama bunu söylerken de uyarısının ne kadar mühim olduÄŸunu göstermek için bâzı dikkat çekici cümleler kullanmış olabilir. Ama tekrar etmek isterim ki tabii ki sizin dediÄŸiniz ÅŸekilde de anlaşılıyor olabilir.

Ben sizin fikrinize de saygı duyuyorum ama sâdece size katılmıyorum.

Saygılar…

Hüsamettin KüçükMayıs 30th, 2007 18:17

Umarım sizin dediklerinizi kastetmiştir ve umarım bu yazıyı okuyanlar olumsuz etkilenmez. Ben biraz da kendi adıma konuştum.

Kerem Bey tarzı ifâdeler kullananlar yazarlar çoğunlukta olsaydı, ben birşeyler yapma şevkimi tamamen kaybedebilirdim.

MURAT ÅžAÅžZADEHaziran 11th, 2007 14:34

Sayın Hocam,

Sizin öngörülerinize tamamen katılıyorum. Uzun yıllardır insanlarımızın zihinleri ele geçirilip, içleri boşaltılmaya çalışılmaktadır. Bir ülkenin işgâline artık gerek yoktur. Küresel güçler kültürümüzün içini boşaltıp, insanlarımızı yönlendirmektedirler. Bunun için 5. kol faâliyetlerini kullanmaktadırlar. Karanlık savaş başlamıştır ve devam edecektir. Kurtuluş savaşı vermiş olan milletimizin bir ikincisini de kazanmaya ihtiyacı vardır. Bu savaş daha da zor olacaktır. Çünkü gayrinizamîdir ve psikolojik hârb de kullanılmaktadır. Sevindirici olan yön ise ülkemizde sizin gibi bilim adamlarının varlığı ve tehlikeye ışık tutmasıdır. İnsanlarımız uyandırılmaya ve uyanmaya başlamışlardır.

MKD: Sayın MŞ, tam Gınâ Bey gelmişti ki ilâç gibi yetiştiniz :D

Yorum Yapın

Mesajınız