Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 3209 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

FAZIL SAY TANTANASI

Bir dostum ısrarla şu Fazıl Say mes’elesi hakkında bir şeyler yaz dedi. Fakıyr da aşırı kuşkucu ve azıcık da psikiyatr olduğu için temkinli ve ihtiyatlı davranmayı tercih etti. Çünkü bilirim ki bu tip yaygaraların sonu genellikle farklı biter.

Tipik halkımızdan tipik birer numûne olan Emre Kongar ve Mehmet Barlas dahi bu mevzuda tartıştılar. Büyük münevverimiz Ahmet Hakan dahi tenezzül edip bu çocuğa nasihat eyledi… İşin daha da trajikomik yanı, koskoca bir Millî Eğitim Bakanlığı “yeterince müzik öğretmeni yok” diye de eklediği için Fazıl Say hakkında dava açtı!

Fazıl Say

Kendisi hâricinde herkes “çeker giderim” dediği için ahkâm kesti; köşe yazarları mümtaz fikirlerini serdettiler ve memleket Saycılar’la Saymacılar olarak ikiye bölündü. Memlekette kalabilecekler ile kalamayacaklar, isterse gidebilecekken kalacaklarla istese de gidemeyecekler, istese de gidemeyecek ama gidecek olanlar farklı farklı kamplara bölündüler.

Yâhu, bu memlekette neler oluyor, kimler neler söylüyor… Memleket mes’elelerinden bîhaber yetiştirilmiş, Anadolu ve Türkiye hakkında ne bildiğini pek merak ettiğim, çapkınlıklarının icrâcılığının önüne geçmeye başladığı bu iyi niyetli, dâhi ve şımarık çocuk Almanya’da böyle bir demeç verdi diye neredeyse Kuzey Irak Operasyonu kaynayacaktı!

Fazıl Say1

Aslında amaç da o idi zâten: Gündem yaratmak. Tam ordumuz oraları târumar etmiş, asker kaçağı parti lideri hapse atılmış ve AKüP’ün milletvekili sözcüsü alenen bunları kınıyorken… Hâttâ bu operasyon ABG’nin yer göstermesiyle yapıldıktan sonra, “bize haber vermediniz” diye numaradan Genel Kurmay’a kızarlarken ve Rice alelacele “Kürdistan’a” giderken biz Fazıl’ı, Neco’nun kızıyla Okan’ın aşklarını konuşur olduk.

20 milyon Dolar’a mâl olan bu operasyonda hakikaten nereler ve daha önemlisi, oralardaki kimler mahvedildi belli değil. Çünkü her şey ABG’nin kontrolünde. Herkesin ağzına birer dirhem bal sürüldü: Şehitlerin kanları yerde kalmadığı zannı uyandı gözü yaşlı anaların, içi yanan babaların ve infiâl hâlindeki kamuoyunun… Kuşkucu tarafım burada da bağırıyor: Gerçekler bize anlatıldığı gibi değil arkadaş. Nereden hareketle mi bu iddiada bulunuyorum? Cevap çok basit, dost ve müttefik Batılı dostlarımız bizi kınamadılar, hâttâ “hak verdiler”. Buna inanmam için dâhi olmam lâzım ve değilim!

Yeni bir hava lâzımdı…

Hele yeni dâhi YÖK Başkanımız’ın (başlarına geleceği bildiklerinden ki) Devletlû’nun ve Gülümüz’ün kendisine “hocam, aman konuşma yoksa kellemiz gider” dediğini ağzından kaçırıverdiği, tuttuğu 5000 kadroyu alttan gelecek Fethullahçılar ve diğer yandaşları için açıverdiği, 15 dakikada bütün rektörlerle tanışıverdiği, türbana ve şûlebaşa yol açıverdiği, Bahçeli’nin de buna destek verdiği dönemde… Şarttı arkadaş! Yeni YÖK Başkanımız için “dâhi” derken asla ironik bir amaç gütmediğimi hemen ifâde etmeliyim. Hayatında ne dekanlık ne de benzeri bir idarî görev yapmış; YÖK gibi bir kurumun başına lâyık görüldüğüne göre, mutlaka dâhidir. Bilhassa akademik geçmişine bakılınca, profesörlüğünün de deha eseri olduğu görülüyor…

Neyse, biz gene Fazıl Say evlâdımıza dönelim.

   Ne oldu, bu kadar tantana ne ile sonuçlandı?

      Bekledi, bekledi, bekledi ve “tercüme hatası var” dedi Fazıl.

         Bu balon da böyle söndü.

            Darısı yenilerinin başına…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Aralık 2007

MKD güncelleme: Bu aralar da Arabesk konusunda elâleme “salak“, “ahmak“, “Türk halkının Arabesk yavşaklığından utanıyorum“ filân diyerek ve hiç de tercüme hatası olmaksızın aynı şeyi yapmakta Fazıl.

Fazıl Say2

“Darısı yenilerinin başına” diye boş konuşmamışım yâni…

   Kişilerin yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 27 Ağustos 2010

1 Yorum

Ulaş ÇamsarıEkim 23rd, 2011 00:41

Hocam, eleştirileriniz tabii ki özünde doğru, hiç şüphe yok ama Fazıl Say’ın söylediklerinin çoğu maâlesef acı gerçekler oluyor hep, üslûbu kötü ve “nobran”, bâzen saygılı değil, dikkatsiz ama tepkilerinin köken aldığı dürtüleri ben haklı buluyorum; çoğunu desem daha doğru olur. San’at eğitimi olmayan bir toplumun, nüfusunun büyük çoğunluğunun hayatında bir kez olsun bir tiyatro oyununa gitmemiş olduğu, bir Türk Mûsikîsi konserini, bir senfoni orkestrasını dinlememiş olduğu, bir opera, bale icralarını görmemiş olduğu, evrensel müzisyenleri, ressamları, heykeltraşları, yazarları bilmediği, bırakın evrenseli kendi klâsik bestecilerini bilmediği, Türk Beşlerine, “Türk Leşleri” diyen gazetecilerin olduğu bir toplum yaratıldı Türkiye’de. Fazıl Say geçenlerde Müslüm Gürses’e, Orhan Gencebay’a da müzisyen olmadıklarını söyleyerek başka bir tepki gösterdi. Bu tepkileri ben de ağır buluyorum ama ne yazık ki gerçektir. Üzülerek söylüyorum müziğe amatör emekler vererek ciddi bir hobi hâline getirmiş, icra eden ve üreten bir kişi olarak benim bir hekim olarak sâhip olduğum müzik bilgisi ne acıdır ki Türkiye’de san’atçı târifi ile dolaşanlardan fazladır. Bu iş böyle olur mu? Ülkede “ünlü” kişi ile “san’atçı” kişinin ayrımının yapılamadığı bir vahim durum var. Nihan Doğan, Seda Sayan, Fatih Ürek, Arto, İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses ve benzleri ünlü kişilerin hayranlarından ve sevenlerinden özür dilereyerek söylemek isterim- bu insanlar bir şekilde ünlü olmuş kişilerdir, çoğunun müzik eğitimi yoktur, nota bilgisi yoktur, herhangi bir enstrüman çalamazlar, bunların hiçbiri bence evrensel anlamda müzisyen değillerdir. Günümüzde artık alaylı müzisyen olma devri bitmiştir. Müzik tarihini bilmeyen bir besteci olabilir mi? Bir enstrümanı bile tutmasını bilmeyen bir kişi müzisyen olabilir mi? Ses eğitimi olmayan birisi şarkıcı olabilir mi? Bu kişilerin çoğunun eğitimi yoktur, nota okumayı bile doğru dürüst bilmemektedirler. Dahası İbrahim Tatlıses gibi insanların standartları çok daha düşüktür.

Burada bir tarz tartışması yapıp “elitist” olmakla suçlanmam tehlikesi var, amacım asla bu değildir. Bu insanların müziklerini ben de ortamında dinlerim, hepimiz de dinleriz, kültürümüzün bir parçası haline gelmiştir çoktan. Batsın bu dünyâ dinleyerek dostlara içki sohbetleri yapmaktan daha güzel ne olabilir? Bu anlamda onları asla küçük görmem. Sâdece şu önemlidir, bunların ne olduğunu bilerek dinlemek onlara sâhip çıkmak ayrı şeydir, bunların ne olduğunu bilmeden dünyâdan bîhaber, san’atın ve san’atçının bu isimlerden oluştuğunu bilmek ayrı şeydir. Okullarında elişi kağıdı suluboya öğretilirken dünyâdaki ressamların öğretilmediği, hayatında Picasso kadar popüler bir ressamın adını bile ilk kez duyan tıp öğrencilerinin olduğu bir nesil yetişti Türkiye’de. Bu neslin başbakanı bale seyrederken başını öne eğmekte, Somali’ye Nihat Doğan gibi bir insanı san’atçı diye götürmektedir. Nihat Doğan san’atçı değildir. Hasbel kader ünlü olmuş bir ünlü kişidir (celebrity). Bu tip “san’atçı” elbisesiyle dolaşan yüzlerce insan Türkiye’deki pespaye Televole kültürünü yaratmıştır; Hülya Avşar gibi aslında hiçbir öz değeri ve eğitimi olmadığı halde kendisini dev aynasında gören megalomanların “san’atçı” diye gezdiği milyon dolarlık arabalara bindiği bir hasta kültür yaratılmıştır. İşte bu nesil Nihat Doğan’ı san’atçı zannetmektedir. Ve Nihat Doğan ile Fazıl Say’ın arasındaki farkın icra ettikleri “müziğin türünün farklı” olmasından ibâret zannetmektedirler.

Fazıl Say’ın bir dönem piyano öğrencisi oldum, o nedenle elbette sempatim var, taraflı düşünüyor olabilirim ama Fazıl Say Türkiye’nin yetiştirdiği gelmiş geçmiş en büyük önce bestecilerden ve sonra da icracılardandır. Bunlar ilgili çevrelerin ortamlarında önemli insanlar tarafından zikredilen fikirlerdir. Özellikle besteciliği, temalarını özünden alan ve evrensel formata sokulan önemli yapıtlardan oluşmaktadır (Âşık Veysel, Dede Efendi vb. gibi). Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923′den bu yana bu seviyede bir bestecilik açısında uluslararası şöhrete kavuşmuş hiçbir ismi yoktur neredeyse. İcracılarımız olmuştur (İdil Biret, Suna Kan, Pekineller) ama dünyânın her yerinde Kara Toprak ve Gülnihâl’i yarattığı muhteşem komposizyonları herkese dinletebilmiş olan çok önemli bir san’atçıdır kanaâtindeyim. Bu açılardan bakıldığında, kendisinin sanatkârâne bir anlamda çok başka bir boyuta geçtiğini düşünerek tepkilerini çok büyük oranda haklı buluyor ama üslûbunu çok sert ve kaba buluyorum. Ama o bir müzisyendir, yazar değildir, üslûbu da bu anlamda beni çok rahatsız etmiyor.

Tabii yine de yapacaklarını şimdiden savunamam. Türkiye’de yoz sanat standartlarına bakıldığında Fazıl Say’ın isyanlarını ve tepkilerini eleştirmek gelmiyor içimden.

Fazıl Say’ın söylediklerini ve tepkilerini (san’ata dâir) ben şu şekilde anlıyorum. Hayatı boyunca 5. sınıf sirkeyi şarap diye içmiş, bu 5. sınıf sirkeyi içerek aşklar, romanlar, destanlar yazmış bir topluma sizin içtiğiniz şarap değil diyor. Bunu demek çok zor ve tabii ki tepki gösterilecek, çünkü o 5. sınıf sirke artık insanların hayatlarının bir parçası hâline gelmiştir. Fazıl Say nobran ve kaba birisi olarak anılacak, ukalâ ve megaloman birisi olarak da hatırlanabilecektir ama benim kişisel düşüncem nasıl söylemesi gerektiği üzerinde çok düşünmüyor olsa da tepkilerinin içeriği doğrudur ve topluma faydalıdır.

Fazıl Say hakkında, tepkileri ve Türk Halkı’nın mevcut san’at algısı hakkında düşündüklerimi derli toplu anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. İzninizle…

MKD: Ben de zâten “tantana” demiştim, üslûp bâzen sözün önüne geçer. Kimsenin, ne gerekçeyle olsun, başkalarına “yavşak” gibi lâfları etme hakkı olmadığını dğüşüyorum.

Yorum Yapın

Mesajınız