Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 10890 defa okundu.
Bu yazi bugun 5 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

TÜRBAN NE ZAMAN FARZ KILINDI?

Cumhuriyet Gazetesi bir mâden keşfetti, İslâm’ın Yüce Kitabı’ndan “Kuranıkerim” diye bahseden müptedî din ulemâsı komünistlerin yerine, hakikaten bu işi bilen bir bilim adamını, Doç. Dr. Şahin Filiz’i bizlerle kavuşturuyor. Hay Allah râzı olsun!

Meslekdaşım Sayın Ertuğrul Eşel bir buçuk sene kadar önce Kayseri’de din ve bilimin epistemolojik farklarını anlatalım diye beni Kayseri’ye davet etmişti; bekliyorduk ki oditoryum dolup taşsın. Nerede, ancak üçte birinde dinleyici vardı, bunların bir kısmı da oradaki İlâhiyat Fakültesi’nin öğretim üyeleriydi.

Çok nitelikli konuşmalar yaptık. Ben Allah’a da, Hz. Muhammed’e de inanan ama lâikliği Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in vazgeçilemezlerinden biri olarak gören duruşumu bermutat sergiledim. Dinleyiciler güzel güzel dinledi de… İlâhiyat “hocaları” olan profesörler ağızlarını açtıklarında vâiz kesilip dinimizin buyruklarından bahsettiler sürekli olarak! Bu da, senelerdir merakımı mucip olan “yâhu, bizim ilâhiyat fakültelerinden imam hatip veya vâiz değil de, gerçek teolog acaba hiç çıkıyor mu” teessürümü ve tecessüsümü tekrar tekrar dimağıma perçinlemişti. Agnostik, hâttâ Ateist, akşam kafa çeke(bile)n teolog yetişmiyor muydu? Şimdi bâzıları bu lâflara bakarak alkol almak gerektiğini savunduğumu anlarlar, onları “Allah’a havale ediyorum”. Neyse…

***

Bunun bir zamanlar ümit vaat eden yakın bir örneği vardı: Yaşar Nuri Öztürk. Çok az kimse hatırlar rahmetli babam Prof. Dr. Recep Doksat’ın onun müktesebatındaki büyük rolünü ve rahle-i tedrisinden geçtiğini, kendi ise tam bir “amnesia” içerisinde! Dahası, yobazlar kendisini doçentlik sınavının kapısından döndürecekken, din psikolojisi dersi verdiği Marmara İlâhiyat Fakültesi’nde masaya yumruğunu vurup, “en yaşlı üye benim, bu da beni başkan yapar; aday da neşriyattan geçmiştir” diye ağırlığını bir ve dahi pîr koyup, bir force major ile bugünlere bayrak açmasını sağladığını… Daha o zamanlardan megalomanisi pek fena hâlde belli idi ve evimizden çıkmazdı; rahmetli pederi ikaz ederdik bu hususta, o da “olsun, bu memleketin bu çocuğa ihtiyacı var” derdi. Hayatta olsa ne derdi bilemem ama gâliba biz haklı çıktık. Önceleri münevver bir teolog imajı çizerken gittikçe popülistleşti, sonunda kendisini Çıplak Uyarıcı filân ilân edip bir de parti kurdu ve herkesi hüsrana uğratarak icraatına devam etti. İşi bittiği günden beri de ne aradı ne sordu haftanın üç günü yemeğini yediği anacığımın hâlini… O arada sınıf atladı(!) ve yazdıkları da, söyledikleri de uçmaya başladı (“içeriden” biliyorum ki, atladığını zannettiği o sınıflarda artık itibârı nâkıs). Ne hazindir ki, kitaplarını eserlerimde artık literatürde zikretmiyorum; çünkü güvenemiyorum. Web mekânımı takip edenler bilirler, “vefası yoktur” diye yazmıştım…

***

Dönelim Doç. Dr. Şahin Filiz’e… 27 Ocak 2008 Pazar günü, hâlâ internetten okuyabilmek için ücret gereken bu acayip halkçı(!) gazetenin (hissedarlarını bir araştırın, bakın bir holding çıkacak mı) 12. sayfasında Leylâ Tavşanoğlu’na şunları söylüyor bu gördüğüm ilk sâhici teolog (tamamen özetliyorum):

“Türban 1970’te farz kılınmıştır. Çünkü Türkiye’de ithâl dinsel teklâkkiler, 1970’ten itibâren Ortadoğu’daki İslâmcı ve Arapçı milliyetçi hareketlerin kitaplarının tercüme edilmesiyle Türkiye’ye girmiştir. Bâzı semboller dinle özdeşleşerek geldi… Filistinliler Şiiler’in kadınlarını rahatsız ediyorlar gerekçesiyle Şii Lider Musa Sadr bir başörtüsü modeli yarattı. Bu bir üniforma biçimiydi, daha sonra Türkiye’ye türban olarak geldi… 1970’lerden itibâren Seyit Kutuplar’ın, Hasan en Benna’ların, Ali Şeriati’lerin başını çekmiş olduğu Müslüman Kardeşler Hareketi Marksist diyalektikle birlikte İslâm devrimciliğini öne çıkardı ve tabii ki kafalar karmakarışık oldu.” MKD notu: Masonluktan mülhem ama onun ana fikri olan lâikliği reddeden bu İslâm Faşisti cemiyet çok güçlüdür.

Uzatmayayım… Kadının başını örtmesi ve dövülmesinin câiz olduğu zırvalıklarının tamamen hile-i şerriye kabilinden, özellikle yapılmış tefsir oynamalarından kaynaklandığını anlatıyor. Umarım bu genç hocanın eserlerini kıraat etmek keyfini yaşarız.

Umarım, iki açıdan umarım:1) 2000 senesinde doçent olan bu bilim adamı Harvard’da post-doktora çalışması yapmış ve hâlâ profesörlük kadrosu alamamış. Alması gerek, her anlamda! 2) Bakarsınız bir Ergenekon suçlusu veya tevhitçi kurşunu kurbanı olur; olmadan hâlvet olabilsek…

***

Timur Selçuk, Hz. Muhammed’e ve Atatürk’e bağlılığını asla kaybetmediğini, namaz da kıldığını söyleyerek ilâve etmiş: “Atatürkçülük bir aydınlanma projesidir, Kur’ân da öyle” + –sıkı durun– “Allah’ın adı en çok sol görüşlü insanlara yakışır. Ben onları ahlâklı insanlar olarak görüyorum”.

Eğer Bülent Vedia Çorak’ın dinleri tamamlayıcı ama din olmayan(!) öğretisinin mensubu değilse, en azından “helâl olsun, bâri bunu söyleyebildiniz” derim. Sonra da eklerim: “Acaba neden bugünlere kadar sükût ettiniz? Kendi iç karmaşanızı mı ancak çözdünüz yoksa –bir şekilde– zamanı mı geldi?

Bir de istirhamım var… Muhteşem bir kaabiliyetiniz var ama Allah aşkına, operalaştıracağım diye, muhterem pederinizin hârikulâde şarkılarını gırtlak titreterek icra eylemeyiniz.

Musıkîden azıcık anlayan herkeste ikirciklik (ambivalence) hâsıl oluyor.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 27 Ocak 2008 Pazar

166 Yorum

Canan ÜLKEROcak 28th, 2008 13:59

Hocam;konuyla çok ilgili gibi görünmese bile beni sizden çork farklı düşünmeyen bir birey olarak şu husus endişeye sevketti. Belki de işim gereği duyduğum gereksiz bir hassasiyettir. Allah’a havale et nereye kadar?Anlattıklarınızı anlayamayan insanların yarattığı tehdit ve bunun sizin için nelere mal olabileceğini düşünmek biraz korkutucu. Elbette her tehdit unsurunu ciddiye almak gereksiz bir kaygıya sebep olabilir.ANcak ciddiye alınması gereken tehdit unsurları olabileceğini de düşünüyorum. Bu konuda herhangi bir önleminiz var mı? Olmalı. Örneğin Baskın hoca (ORAN) korumayla geziyor. Benim de mesleğim gereği kaydadeğer bulduğum tehditler için aldığım bir takım önlemler var. Sevgiyle kalın. Allah’a inanan bir insan olarak Allah’a havale etmenin yeterli teknik bir önlem olmadığı açık.

Canan ÜLKEROcak 28th, 2008 14:37

Agnostik, hâttâ Ateist, akşam kafa çeke(bile)n teolog yetişmiyor muydu? Şimdi bâzıları bu lâflara bakarak alkol almak gerektiğini savunduğumu anlarlar, onları “Allah’a havale ediyorum”. Neyse…

İŞTE BUNLAR BAHSETTİKLERİM.

özge süngüOcak 28th, 2008 22:05

Agnostik, hâttâ Ateist, akşam kafa çeke(bile)n teolog yetişmiyor muydu? Şimdi bâzıları bu lâflara bakarak alkol almak gerektiğini savunduğumu anlarlar, onları “Allah’a havale ediyorum”. Neyse…

böyle bir aydın tipi ülkemizde olsa,sanırım bu bilimadamları sadece tükiye’ye değil tüm ortadoğu ‘ya aydınlık yayardı.

[...] TÜRBAN NE ZAMAN FARZ KILINDI? [...]

Kaan ÖzsayınerOcak 30th, 2008 17:48

Kerem Hoca’nın Yaşar Nuri Öztürk ile ilgili değerlendirmesine katılıyorum. Kadir kıymet bilmezlik boyutunu bilmiyorum ama Türkiye çok iyi bir seküler din adamını yitirmiştir. Benim Kuran-ı Kerimi ilk okumama sebep olmuş iki kişiden biridir. Diğeri de babamdır. Şimdilerde kurduğu ne olduğu belirsiz partinin çalışmalarını hayal dünyasında sürdürmektedir. Üzülüyoruz lakin kendisi Karedenizlidir. Pek üzerine varamayız Yaşar Nuri Hoca aniden ters tepki verebiliyor. :)

İyi Çalışmalar

Ali AydınOcak 30th, 2008 18:15

Sevgili Kerem Doksat Hoca,
Daha önceden beni tanıyorsunuz, belli konularda görüşlerimi belirtmiştim. Bu yazınızdan yola çıkarak, şunları belirtmek istiyorum. Bugüne kadar gelmiş olan bilimsel bilgi, gerçek değil de bir yanılsama mıdır ? Eğer öyle değilse siz Allah’ ı nerede buldunuz ? Yoksa Allah’ ı sizin gibi entellektüel birikimi üst seviyede olan bir kaç kişi mi kavrayabiliyor ? (Bir kaç kişi derken tabii ki halk kitlelerinden bahsetmiyorum sizin de içinde bulunduğunuz bilim dünyasından bahsediyorum.)
Benim gibi bilimi kılavuz edinmiş birine ve biraz da okumuş kimselere kendini kavratmıyorsa ya zeka olarak çok yetersizim ya da Allah’ ın elitist olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Bilimi üreten insanlar pek kavrayamadığına göre!
O zaman bilim kocaman bir yanılsama ?
Eğer öyle değilse; bilimsel olarak var olduğuna dair bir hiçbir veri yokken bu inancınızın nedeni hakkında biraz bilgi kırıntısı verir de beni ikna ederseniz, sizden yaşça epey küçük olan bu ateist kardeşinizi belki doğru yola sokmuş olursunuz.
Saygılarımla,

özge süngüOcak 30th, 2008 22:38

”bir de parti kurdu ve herkesi hüsrana uğratarak icraatına devam etti”

anti

özge süngüOcak 30th, 2008 22:46

’bir de parti kurdu ve herkesi hüsrana uğratarak icraatına devam etti’’
———————————————————-
antiemperyalist ve halkçı refleksleri olan .atatürk devrimlerinin takipçisi ve bu felsefede program geliştiren hangi parti hüsrana uğramadı?

hüsrana uğramayan partiler aşağıdaki yazıda tehlike olarak altı çizilen formatları içeriyor olabilir mi?

Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet’teki 10.04.2006 tarihli yazısını şöyle bitiriyor: “Ancak halkçı ve demokratik bir ortamın yaratılmasına, kaynak dağılımına yönelik bir ekonomik programı olmayan ””ulusalcı”” söylemlere de çok dikkat etmek gerekir. Çünkü bunlar Truva Atı işlevi görecek, ulusalcılığı, anti-emperyalist, halkçı, demokratik refleksi bastırmak, emperyalizmi arka kapıdan içeri almak için kullanacaklardır.”

Hüsamettin KüçükOcak 31st, 2008 19:11

Sayın Ali Aydın,
Ben de ateistim;Çak! :)
Kerem hocamızın sana cevap vereceğini zannetmiyorum.Sorduğun sorunun cevabı,hocanın “Kişilik Bozuklukları” yazısının altıncı paragrafında bulunmaktadır.
Ben de ateistim ama,ateizm borazanı öttürerek(senin için söylemiyorum),insanları doğrulara yöneltme konusunda başarı sağlanabileceğini zannetmiyorum.İnsanları tanrının yokluğu fikrine,alıştıra alıştıra götürmek gerek.Bunu çabucak kabûl etmeye çoğu insanın psikolojisi elverişli değildir.Bunun ağırlığını taşıyamazlar.Uzun yıllar önce ben de dindardım.Oradan biliyorum.
Saygı,sevgi…

Canan ÜLKERŞubat 1st, 2008 11:37

Benim gibi bilimi kılavuz edinmiş birine ve biraz da okumuş kimselere kendini kavratmıyorsa ya zeka olarak çok yetersizim ya da Allah’ ın elitist olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Bilimi üreten insanlar pek kavrayamadığına göre!
O zaman bilim kocaman bir yanılsama ?

EİNSTEİN. Bir bilim adamı değil miydi? Bilim değil. Hayat yanılsama. Bilim de bunun gayet farkında. Hayatın bir yanılsama olduğu yani matrix:) bilim yoluyla bulunabiliyor yani. Kuantum okuyun. Kendisi başlıbaşına bir fizik ilmi ve felsefesidir. Meseleye yalnş yerden bakıyorsunuz. Bu durumda ben niye kavrayamadım sorusunu kendinize sormalısınız. Allah’a değil.

Hüsamettin KüçükŞubat 1st, 2008 13:40

Cânân,
Senin gibi mesleğinin zirvesinde ve hiç mantık-muhâkeme hatâsı yapmamış bir avukatın yukarıdaki cümlelerinde bâzı “ilginçlikler” tesbît ettim.Bunları lûtfen bize açıkla:
1-Einstein’ın “Tanrı” derken kastettiği şey,senin inandığın Allah’la aynı özelliklere mi sâhip?
2-Einstein,hayâtın Matrix gibi bir yanılsama olduğunu hayâtında hiç söylemiş midir?
3-Allâh’ın varlığı konusunda kendisini kullanmaya çalıştığın Einstein’ı,neden inandığın İslâm dîninin gerçekliğini te’yîd etmede de kullanmıyorsun? Einstein İslâm dîninden haberdâr olduğu hâlde niçin müslüman olmadı?
4-Önce Einstein’ı,îtimâd etmemiz gereken sağlam bir referans olarak sunuyor,sonra da “Kuantum okuyun” diyorsun.Oysa Einstein,ölünceye kadar kuantum teorisini kabûl etmemiş ve o teoriyi çürütmek için mücâdele vermiştir.
5-Bilim ne zaman hayâtın yanılsama olduğunu tesbît etti? Bilimsel gelişmeleri tâkîb ettiğimiz hâlde bizim niye haberimiz yok? Senin söylediklerini dünyâdaki kaç fizikçi söylüyor?
6-İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre Allah,senin zannettiğin gibi beyin yoluyla kavranabilecek bir varlık mıdır,yoksa “gönül yoluyla” mı ona ulaşılır?
7-Sitesine yazıp durduğun Kerem hoca,senin dünyâ görüşünü ne zaman onayladı?
8-Kerem hocadan ne zaman randevu almayı düşünüyorsun?

Ali AydınŞubat 1st, 2008 18:15

Sevgili Canan Ülker,
Einstein tanrı algısıyla, kutsal olduğu iddia edilen kitaplarda ki Allah birbirinden çok farklıdır ki bunu biraz birikim sahibi olan herkes bilir. Ben kitaptakinden bahsediyorum. Einstein panteisttir ve tanrı kelimesini herzaman mecazi/şiirsel bir anlamda kullanmıştır. Ayrıca siz kuantum fiziğini felsefeyle karıştırmışsınız ki bu başlı başına bir saptırmadır.
Kuantum fizik biliminin ta kendisidir. Ve sizin yapmış olduğunuz gibi bir ”Allah” çıkarımı yapmamaktadır.
Siz felsefe yaptığınızı zannederek kuantum fiziğine yorumlar getirmişsiniz. Bence kendi subjektif inançlarınızı kuantuma bulaştırmayın bırakın bilim olarak kalsın.
Ayrıca hayatın yanılsama olduğunu söyleyecek kadar tasavvufi hezeyana kapılmışsınz ki bu doğaüstü görüşlerinizle bilimin gerçeklik algısını kavradığınızı hiç sanmıyorum.
Birde son olarak şunu eklemek isterim; yanılsamaya verilecek en güzel örnek Allah kavramının insan düşüncesinde yarattığı imgedir. Bundan daha büyük bir yanılsama olamaz.
Saygılarımla,

CEVAP!Şubat 2nd, 2008 13:18

The God doesn’t play dice.İki şey vardır ki, ucu bucağı yoktur: Biri evren, diğeri insanın ahmaklığı. Ama evren hakkındaki sözlerimden emin değilim. EİNSTEİN.
Bilmem anlatabildim mi? Müslüman olmayabilir. O KADAR ÖNEMLİ Mİ? Ama her yol Ankara. Allah birdir.

CEVAP!Şubat 2nd, 2008 13:57

Canım cevap yazmak istemiyor. Ancak Kerem Hoca’nın benim düşüncelerimi onayladığı gibi bir iddiada mıyım ki? O nerden çıktı?

CEVAP!Şubat 2nd, 2008 14:02

Ayrıcana zeki,akıllı ve de avukat ve KADIN! olduğum için tüm toplumdan özür dilerim. Bir daha yapmayacağım. Çok özür dilerim.

CEVAP!Şubat 2nd, 2008 14:09

Ah şu güzel kafacığımı örtüp evimde kocamı bekleseydim,ayrıca güzel bir kadın olarak sesimi çıkarmayıp kocama küçük küçük çocuklar doğuraydım ve hatta paralı bir koca bulup,salya sümük ağlayıp kadınca hilelere başvurup bir kadının en iğerenç hallerine düşebilseydim. Ah,Ah. KADER.

CEVAP!Şubat 2nd, 2008 14:40

EİNSTEİN gibi DİL çıkarmak istiyorum.:):):) Yaşasın hayat! Lavita la bella. Yaşasın AŞK!.

CEVAP!Şubat 2nd, 2008 14:46

Allah C.C bir dini yoktur. Din insanlar içindir ve bir araçtır. Allah birdir. Başımı örtmeyeceğim. Enel HAK. Önce beni kesin :)

Hüsamettin KüçükŞubat 2nd, 2008 18:46

Cevapların cevapları:
1-Einstein “Tanrı zar atmaz” sözünü,kuantum teorisini reddetmek mânâsında söylemiştir.Oysa sen bize “Kuantum okuyun” demiştin? “Tanrının” zar ATTIĞINI söyleyen kuantum fiziği üzerine deneyler,Einstein’ın ölümünden bu kadar uzun zaman geçtikten sonra bile,hâlâ hızla ve katlanarak devâm etmektedir.Odtü Öğr.Gör.Hasan Gül de diyor ki:”Kuantum fiziği,materyalizmin önünde yeni ufuklar açmıştır.(”http://www.halksahnesi.org/soylesiler/quantum_soylesi/quantum_soylesi.htm)
2-Müslüman olmayan bir kişinin de “Ankara’ya” çıkacağı konusunda,müslümanlarla anlaşmaya varabildin mi? Senin bu düşüncen,İslâmî kitaplardaki inanç esaslarıyla bağdaşıyor mu? Allah Kur’ân’ı boşuna mı gönderdi? Hz.Muhammed,insanları müslüman yapmak için boşuna mı mücâdele edip nice çileler çekti? O niye “Her yol Ankara’ya çıkar.Bir insanın,doğruya ulaşmak,mutluluğa erişmek ve cennete girmek için müslüman olması gerekmez” demedi? Sen müslümansan,bu düşüncene hangi İslâm bilginlerini ve mutasavvıflarını kaynak gösteriyorsun? “Kaynağım kendi ruhsal deneyimlerimdir.İslâmî görüşler beni bağlamaz” diyorsan,”Müslümanım” deme.
3-Kerem hocanın senin dünyâ görüşünü onaylamadığını kabûl ediyor fakat yine de kendi düşüncelerine sâdık kalacağını söylüyorsan,onun sitesine bu düşkünlüğün nereden geliyor? Ayrıca,Kerem hocanın dünyâ görüşünde senin kabûl etmediğin noktalar neler?
4-Bizi ahmaklıkla suçluyorsun ama,henüz tek bir düşüncemizi mantığa dayalı çürütebilmiş değilsin.Ahmaklık-zekîlik kavramları,mantıkla ilgili değil midir? İlgiliyse,bizim hangi mantık hatâlarını yaptığımızı,mantık terimleriyle açıkla.
5-Türkçe’de “ayrıcana” diye bir kelime yok.Ayrıca,tabiî ki başka dil yanlışların da var.Ama hepsini düzeltmeye zamânım yok.
6-Bir yandan “Ah! Kader” diyorsun,bir yandan da “Enel Hak”.Sen Allah’san,Allâh’ın kaderini kim yazmıştır?
7-Einstein’ın o fotoğrafta ne amaçla dil çıkardığını nereden biliyorsun? Kaynağın hangi Einstein biyografisi?
8-Yakın zaman önce,”7 yıldır Efexor kullanıyorum.Belki bugün intihar ederim” diyordun.Şimdi ise,”Yaşasın hayat!” diyorsun.Sendeki bu değişimi hangi ilâç sağladı?
9-”Yaşasın aşk!” diyorsun.Şu anda kiminle aşk yaşıyorsun?
10-”Allah’ın dîni var mıdır” şeklinde bir soru,herhâlde ancak senin aklına gelir.”Her yol (din) Ankara’ya çıkar” diyorsun.Satanizm de bir dindir.Kedileri boğazlayıp kanını içiyorlardı.Satanizm dîni Allâh’a ulaştırır mı? Bâzı eski dinlerde insan kurbân etme âdeti vardı.Yahudilikte ensest (aile içi cinsel ilişki) vardır.Kerem hocaya göre ateizm de bir dindir.Bu dinlere mensûb olup bu eylemleri yapanların yolu da “Ankara’ya” çıkar mı?
11-Târihte “Enel Hak” diyen kişilerden hangisi,ardından “Beni kesin” demiş ve gülmüştür? Sen Allah’san,herşeyi biliyor olmalısın.Oysa yakın zamanda,”Tek birşey biliyorum,o da hiçbir şey bilmediğim” demiştin.7 yıldır Efexor kullandığın hâlde sürekli acı çektiğini ve intiharın eşiğinde olduğunu söylüyorsun.Allah acı çeker mi? İntihar etmek ister mi? “Bu kadar yalnız olmak beni bitirdi” der mi? Allah yalnızlık acısı çeker mi? Allah’san,Marmara’da beklenen büyük depremin ne zaman olacağını Kerem hocaya söyleyiver.Ama bu kadarı yetmez;Türkiye’yi de tam sömürge olmaktan kurtarıver.Ama her yol Ankara’ya çıkacaksa,Hristiyanlık da Ankara’ya çıkıyor demektir.Öyleyse sana,daha doğrusu Allâh’a göre,Türk milletinin emperyalizme direnmeyip Amerikan sömürgesi ve hristiyan olmayı kabûl etmesinde hiçbir sakınca yoktur.
12-Güzel bir kadınsan seni niye keselim?

CEVAP!Şubat 3rd, 2008 13:19

Ben ALLAH değilim. ALLAH’tanım. Ondan geldim Bütünün parçasıyım. Allah acı çeker. Hem de çok. Ona geri döndürüleceğim. Gaybı bilemem. Onu Allah bilir. Aradaki fark çok açık değil mi? Hz.İsa’Da HZ. Muhammed’te ve HZ. Musa’da çok acı çekti. Hepsinin söylediği gerçek tekti. ALLAH BİRDİR. Yani vahdeti vücud. Allah benimle acı çeker. Anak intahar etmemi istemez.Direndiğime göre halen ALLAH yolundayım. Ötelerde bir tanrı yok. TANRI YOKTUR. Allah vadır ve o senin içindedir. Çok acı çektiği çin bir sürü din ve peygamber ve kitap göndermiştir. Ve bütün peygamberler de çok acı çekmiştir. Mansun ölüme giderken şunu demiştir ve neden gülüyorsun dediklerinde: Allah’ım şu anda mevcud olan tüm tecelliler sensin.
Asılmaya giden,
asmaya gelen
ve
asılanı seyredenler yine senin tecellindir.
Benim varlığım senin varlığının beşerîlik serabı,
senin varlığın benim varlığımın ilâhîlik serabıdır.
İki serab da sensin, iki ayrı serab olmadan.
Senin ezeliliğin benim sonradanlığımın tecellisi,
benim sonradanlığım senin ezeliliğinin tecellisi.
Bana verdiğin bu nimetlerin,
güzelliklerin sırları için şükrederim.
Şu topluluk senin kullarındır.
Dinlerine olan sadakattan dolayı
beni öldürmek için toplanmışlar.
Onları affet.
Bana açtığın sırları onlara da açsaydın
bunlar başıma gelmezdi.
demiştir. Hallac intahar etmedi ve ölüme giderken.”Dosta gidiyorum niye gülümsemeyeyim dedi.”

CEVAP!Şubat 3rd, 2008 13:40

Bilimin yıllan sonra bulduğunu tasavvuf binlerce yıl önce bulmuştu. Akıl yolu ve gönül yolu birdir. Aynı kapıya çıkar. Akıl yolunu kullanıyorsan ALLAH’a ilmen yakin GÖNÜL YOLUNU KULLANIYORSAN ALLAH’a hakkel yakin olursun. Ancak sonuç aynıdır. Hz. Muhammedin açıkladığı Allah bütün önceki peygamberlerin açıklamaya çalıştıklarının en incelmiş ve rafine olmuş halidir. Bu haliyle KURAN yolunda gitmekte bir sakınca yoktur. Ben müslümanım diyebilirsin. Bu kimsenin tekelinde değil. Ancak bilimin söyledikleri ile KURAN’ın söyledikleri arasında bir çelişki yoktur. Her ikisin de de diyalektik vardır. Allah kim için neyi dilediyse ona o yolu kolaylaştırmıştır. Bilim yoluyla bulduğun Allah ile gönül yoluyla bulduğun Allah aynı ve birdir. Einstein müslüman olmayabilir ki bunun bir formülü ve kalıbı yoktur. Kimseyi kendi formlarına uymuyor diye şu müslüman bu değil diye yargılayamazsın. Allah ile kulu arasına kimse giremez. Ancak bence imanlı idi. Bu nedenle bakış açını değiştirmediğin sürece söylediklerimi anlaman imkansız.Yaptığın zalimliktir. Bunu yapma.

CEVAP!Şubat 3rd, 2008 13:49

Yeterince tefekkür etmeden,acı çekmeden zan üzerine verdiğiniz kararlar ve sarf ettiğiniz sözler kul hakkına girer.Bu Allah’ın affetmeyeceği bir şeydir. Ben sana cevap yazarken mümkün olduğunca sana haksızlık etmemeye ve tefekkürü derinleştirmeye çalışıyorum. Bunu yapma.

CEVAP!Şubat 3rd, 2008 14:05

Dünyanın en ünlü bilim dergilerinden biri olan New Scientist adlı dergi,

27 Nisan 2002 tarihindeki kapak konusunda, okuyucularına önemli bir bilimsel gelişmeyi aktarmıştır.

J. R. Minkel tarafından kaleme alınan makale “Sahte Evren” başlığı altında ve

“Neden Hepimiz Bir Hologramın İçinde Yaşıyoruz?” kapak yazısı ile yayınlanmıştır.

Bu makalede açıklanan bilimsel tespiti şu şekilde özetleyebiliriz:

Dünyayı bir ışık demeti olarak algılıyoruz, bu yüzden de bu algılara bakarak maddeyi mutlak gerçek zannetmek

büyük bir yanılgı olacaktır.

New Scientist, bilim adamı-yazar J. R. Minkel’in bu önemli konu ile ilgili şu itirafına yer vermiştir:

Şu an bir dergi tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz ve siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz. Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor.

Ama hepsi yalnızca bir hayal.”

Derginin aynı sayısındaki bir başka makale;

“Bilimsel Dergiler Filmlerde İşlenen Simülasyon Dünya Senaryolarının Gerçek Hayat İçin de Mümkün Olabileceğini İfade Ediyorlar

Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist’in 27 Temmuz 2002 tarihli sayısında da

“Hayat bir programdır, o zaman silindiniz” başlığıyla yayınlanan makalesinde Micheal Brooks, Matrix filmindeki gibi simülasyon bir dünya içinde yaşıyor olabileceğimiz ihtimalini şu sözlerle gündeme getiriyor: Matrix II’yi beklemenize gerek yok. Zaten dev bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyor olabilirsiniz…

Elbette ki ‘The Matrix’ filminin gerçek olmadığını düşündünüz. Çünkü sadece öyle düşünmeniz istendi.”

http://www.evrenvebilim.com/bilimsel_gelismeler.html

Bütün bunları Kuran-ı kerim VE TASAVVUF BÜYÜKLERİ yıllar öence ancak farklı bir dil kullanarak ancak aynı gerçeğe işaret ederek zaten söylemişlerdi. Her yol Ankara dediğim bu. Kuran-ı Kerim ve HZ. Muhammedin açıkladığı ALLAH devrim yaratacak rafine bilgiler içeriyordu.

CEVAP!Şubat 3rd, 2008 15:43

,onun sitesine bu düşkünlüğün nereden geliyor? H.KÜÇÜK.

Bu ne çirkin bir sataşma ve ahmak olanlar dışında herkesin anlayabileceği bir imadır. Birikimine ve zekasına güvendiğim yüzünü bir kez bile görmediğim bir insanın sitesinde niye yazmayayım? Takdiri Kerem Hocaya bırakıyorum.

Hiç bir dini ritüele uymuyorum. Başımı örtmüyorum. Oruç tutmuyorum ve hacca gitmiyorum. Sürekli tefekkür halindeyim. Ve içimde Allah’tan gayrısı yok. Son derece sıradan bir yaşamım var. İçimde kin,nefret,fitne,fesat,gıybet duygusu ve yalan da yok. Senden farklı olarak. Kıldığım namaz da sofularınkine benzemez. Artık saldırma. Ötekine tahammül gücü hakkında kendini ve nefsini eğitmelisin.

Hüsamettin KüçükŞubat 3rd, 2008 19:09

Cânân,
Kur’an âyetleri kadar çarpıcı olan cümlelerini ilk okuduğumda sarsıldım ve îmâna gelecek gibi oldum! Fakat sonra,Şeytan denen nâmussuz gene fısıldamaya başladı kulağıma.
1-Sen Allah’tansan,bütünün parçasıysan,biz de Allah’tan,biz de bütünün parçası olmuyor muyuz? Öyleyse aramızdaki fark ne? “Senin farkın,Allah’tan olduğun hâlde bunu kabûl etmiyor olman.Ben ise bunun farkına vardım” diyebilirsin.Peki farkına varınca ne değişiyor? Sanırım hayâtında “Enel Hak”kı ilk defâ söylemiş oldun.Hayâtında neler değişti,anlat bakalım.
2-”Allah acı çeker.Hem de çok” diyorsun.Bunu neye dayanarak söylüyorsun? Târihteki hangi mutasavvıf bu düşünceye sâhipti? Allâh’ın peygamberleri,dinleri ve kitapları acı çektiği için gönderdiği,hangi İslâmî kitapta yazmaktadır?
3-Vahdet-i vücûdu Kur’ân’ın hangi âyetlerine ve peygamberin hangi hadîslerine dayandırabilirsin? Ben tek ifâde hatırlamıyorum da…Ayrıca,büyük İslâm âlimleri arasında da vahdet-i vücûdu kabûl etmeyen birçok kişi vardır.Onların eleştirilerini ne şekilde çürütüyorsun? Bunun Kur’an’da ve hadislerde yeri varsa,birçok büyük İslâm âlimi vahdet-i vücûda nasıl karşı çıkabildi?
4-”Bilimin yıllan sonra bulduğunu tasavvuf binlerce yıl önce bulmuştu” diyorsun.”Yıllan sonra” ne demek? Gâlibâ “yıllar sonra” demek istedin.Ama benim gri hücrelerim seninkilerden az olduğu için,ben “kraliçe arı” olmadığım için,senin imlânı yanlış değerlendiriyorum.Sen böyle söylediğine göre,doğrusu “yıllan sonra” olmalı.Tasavvuf târihi okuduğuna emin misin? Daha doğrusu,dünyâ târihi okuduğuna emin misin? Bana “binlerce yıl önceki” mutasavvıflardan birkaç isim saysana.Ayrıca,tasavvufta ilerleyebilmek için bir şeyh,mürşit gerekmediğini târihteki hangi mutasavvıf söylemiştir? Hangi mutasavvıf,bir mürşîdi olmadan,kendi kendine Allâh’a ulaşmıştır?
5-”Akıl yolu ve gönül yolu birdir” diyorsun.Bunu,târihteki (senden başka) hangi mutasavvıf söylemiştir(tabiî sen mutasavvıfsan)? Böylece tasavvufta bir devrim gerçekleştirmiş oluyor ve “en büyük -hem de kadın- mutasavvıf” olarak târihe geçiyorsun.Akıl yoluyla da Allah’a ulaşılabiliyorsa,târihteki ve günümüzdeki bâzı dâhîler neden Allah’sızdır?
6-”Akıl yolunu kullanıyorsan ALLAH’a ilmen yakin GÖNÜL YOLUNU KULLANIYORSAN ALLAH’a hakkel yakin olursun. Ancak sonuç aynıdır” diyorsun.O dediğin “ilmelyakîn” olmasın? Sen “ilmen” demişsin de…”İlmelyakîn” ile “hakkalyakîn”in aynı sonuca ulaştığını târihteki hangi İslâm âlimi söylemiştir? Onlar,birbirinin yerine tercîh edilebilecek hakîkat yolları değil de, îmânın birbirinden sonra gelen mertebeleri olmasın sakın? Ayrıca ikisinin arasında “aynelyakîn” var.Onu saymayı niye unuttun?
7-”Hz. Muhammedin açıkladığı Allah bütün önceki peygamberlerin açıklamaya çalıştıklarının en incelmiş ve rafine olmuş halidir” diyorsun.Benim okuduğum İslâmî kitaplara göre,bütün peygamberler Allâh’ı aynı özelliklerde anlatmışlardır.Hz.Muhammed’in,Allâh’ı önceki peygamberlerden daha ayrıntılı,daha ince anlattığını hangi İslâm âlimi söylemiştir?
7-”Bilimin söyledikleri ile KURAN’ın söyledikleri arasında bir çelişki yoktur” diyorsun.Yapma yâhu? Bilim bugün insanların evrimle mi ortaya çıktığını söylüyor,Âdem’le Havvâ’dan türediğini mi? Sana göre akıl ve gönül yolları birse,akıl yolunda giden dünyâ kadar bilimadamı,Kur’an’dan haberdâr oldukları hâlde niçin onun bilimsel bulgularla örtüştüğünü söylemiyorlar? Kerem hocanın yakın arkadaşı olan dünyâ çapındaki bilimadamımız Celâl Şengör,bilimsel bulgularla Kur’ân’ın tamı tamına (veyâ büyük ölçüde) uyuştuğunu neden kabûl etmiyor?
8-”Allah kim için neyi dilediyse ona o yolu kolaylaştırmıştır” diyorsun.Öyleyse Allah Türk milletinin tam sömürge olmaktan kurtulmasını dilemiyor.Henüz kolaylaştırmadı da…Yâni sen,Türk milleti emperyalizmin zulmünden kurtulamaz ve Türkiye Cumhûriyeti târihe karışırsa,”Allah bunu diledi.Doğru olan,olması gereken buydu” diyeceksin.O zaman Kerem hoca sana ne diyecek?
9-”Bilim yoluyla bulduğun Allah ile gönül yoluyla bulduğun Allah aynı ve birdir” diyorsun.Dünyâ çapındaki dâhî Jeolog Celâl Şengör ile,dünyâ çapındaki dâhî biyolog Richard Dawkins,neden bilim yoluyla Allâh’a ulaşamadılar? Yaşayanlar arasında,dünyâ çapında saygı duyulan hangi bilimadamları bilim yoluyla Allâh’a ulaştıklarını açıkladılar?
10-”Bakış açını değiştirmediğin sürece söylediklerimi anlaman imkansız” diyorsun.Ben akıl yolunun gereklerini bayağı bilirim.Yakında bir “klasik mantık özeti” hazırlayıp Kerem hocanın forum sitesine koymayı düşünüyorum.Akıl yoluyla da Allâh’a ulaşılabileceğini söylüyorsun ama aynı zamanda benim aklımı düzgün çalıştıramadığım kanısındasın.Yaptığım mantık hatâlarını ricâ etsem açıklar mısın? Mantık terimleriyle tabiî :)
11-”Kul hakkını Allah affetmez” diyorsun.N’apar? Cehenneme sokup irin mi içirir bana? Cehennemde beni erkeklik organımdan astırır mı? Kudurmuş cehennem köpeklerine beni parçalattırır mı? Kör ve sağır olduğu için benim nasıl acı çektiğimi göremeyen ve çığlıklarımı duyamayan bir tür zebânîsiyle kafamı binlerce yıl tokmaklatır mı? Bütün bunlar İslâmî kitaplarda geçen ifâdeler.Vahdet-i vücûd gerçekse,bu işkenceler kime? Ve neden kâfirler,Kur’an’da yazdığı üzere,cehennemde sonsuz olarak kalacaklar? Ömrüm sonlu olduğuna göre,günahlarım da sonlu olacak.Bu durumda,sana senin anlayışına göre “zâlimlik” yapan ben mi zâlimim,yoksa benim sonlu sayıdaki günahlarıma,kâfir olduğum için cehennemde sonsuz süreli binbir çeşit işkenceyle karşılık verecek olan Allah mı?
12-New Scientist dergisinde,2002 yılında görüşleri aktarılan Minkel adlı kişinin bilimdeki çalışma alanı nedir? Kozmoloji mi,fizik mi? Şu anda dünyâda birçok kozmolog var.Hele Stefan Hawking,duyduğuma göre en yüksek IQ’lu erkekmiş.Dünyâdaki diğer büyük kozmologlar ve özellikle Stefan Hawking;Minkel isimli kişinin söylediklerine katıldığını ne zaman söylemiştir? Yoksa o dergi,o kişinin görüşlerini,”Bakın,böyle şeyler öne sürenler de var” diye,bir renk olarak mı aktarmıştır.Bak şimdi bir de ne ortaya çıkıyor:
Senin o görüşleri okuduğun ve linkini verdiğin site,New Scientist dergisini mâneviyâtçı gibi gösteriyor.Oysa senin naklettiğin yazıdan daha sonraki târihlerde aynı dergi,evrim teorisini destekleyen bilimsel görüşlere geniş yer ayırıyor ve senin gibi kafası karışık mâneviyâtçı birileri,şu linklerde New Scientist’i,”bilim dışı bir dergi” olmakla suçluyor:
http://www.bbcyanilgilari.com/bbc_news_online.html
http://www.netcevap.org/index.php?git=makale&makale_id=240
http://www.netcevap.org/index.php?git=makale&makale_id=138
http://www.netcevap.org/index.php?git=makale&makale_id=109
Sen evrim teorisini kabûl ediyor musun? Evrimi kabûl ediyorsan,hayâtın bir yanılsama olduğu düşüncesini evrimle nasıl bağdaştırıyorsun? Hangi evrimci bağdaşabileceğini söyler? Evrimi kabûl etmiyorsan,Kerem hocanın “Homo Mysticus” yazısında söylediği şu cümleler hakkında ne düşünüyorsun?:”Evrim (evolution: tekâmül), basitçe, zaman içerisinde meydana gelen değişiklikler demektir. Ta Büyük Patlama’dan canlılar âlemine kadar süren kozmik, en basit prokaryotlardan insana kadar süren biyolojik bir evrimin olduğu üzerinde günü­müzde hiç bir şüphe yoktur, sâdece bunun neden, niçin ve nasıl cereyan ettiği tartışmalıdır. Bütün canlılar aynı 4 adet temel baz ve aynı 20 amino asid sekanslarından müteşekkildir.”
13-”Kuran-ı Kerim ve HZ. Muhammedin açıkladığı ALLAH devrim yaratacak rafine bilgiler içeriyordu” diyorsun.Senin inancına göre Allah târih boyunca birçok peygambere vahyedip kitap göndermemiş midir? Önceki kitapları gönderen ve önceki peygamberlere vahiyle gerçekleri bildiren Allah ile,Kur’ân’ı gönderen ve Hz.Muhammed’e vahyeden Allah aynı varlık ise,Kur’an ve Hz.Muhammed’in vahiy kaynaklı sözleri nasıl devrim yaratıyor? Bunu târihteki hangi İslâm âlimi söylemiştir?
13-Kerem hocanın birikimine ve zekâsına güvendiğini söylüyorsun.Senin bu güvenin,Kerem hocanın dünyâ görüşündeki hangi noktalardan ileri geliyor? Kerem hoca senin gibi hayâtın bir yanılsama olduğunu ve daha türlü saçmalıkları kabûl ediyorsa,neden materyalist bilimadamı Celâl Şengör’le kankalık ediyor? Kerem hoca seninle değil,asıl benimle aynı dünyâ görüşüne sâhip.İnanmıyorsan,kendisine özel mesaj gönderip sor.
14-”Hiç bir dini ritüele uymuyorum” diyorsun.Oysa Kerem hoca “Kişilik Bozuklukları” yazısında,dînî ritüellerin uygulanması sâyesinde,beyinde ikili mantıkla ulaşılamayan bir bölgeye ulaşılabildiğini ve oraya ulaşan kişinin,bir tür kendinden geçme hâliyle evrimsel bilgiyi tattığını,böylece kendini Allah’la aynı hissettiğini söylüyor.Öncelikle,sen dînî ritüellere uymadan beynin o bölgesine nasıl ulaştın? Oraya ulaşanlar kendinden geçerek “Enel Hak” diyor.Sen ise “Enel Hak” cümlesini internette yazıp sonra da ekrana gülümseyen sarı top koyuyorsun.Ayrıca Kerem hoca “Enel Hak” denecek ruh hâline mantıkla ulaşılamayacağını,o hâlin sözlerle de anlatılamayacağını,ancak yaşanabileceğini söylerken,sen “Akıl yolu da,bilim yolu da aynı yere ulaştırır” diyor ve bizi,senin söylediklerini anlayamamakla,gri hücrelerimizin yetersiz olmasıyla,mantığımızın düzgün işlememesiyle suçluyorsun.Akıl yoluyla “Enel Hak”ka nasıl ulaştığını Kerem hocaya anlatıver de,adamcağız senin sâyende psikiyatri bilgisini geliştirsin ve düzeltsin.
15-”İçimde kin,nefret,fitne,fesat,gıybet duygusu ve yalan da yok. Senden farklı olarak” diyorsun.Benim içimde kimseye karşı kin ve nefret olmadığını “Allah” biliyor.Sen O’ndan ayrı olduğun için başka türlü düşünüyorsun.Ayrıca “gıybet duygusu” diye birşey yok.Gıybet bir duygu değil,bir eylemdir.
16-Şu anda dünyâda senin söylediğin hakîkatlere ulaşmış senden başka insanın olmadığını söyleyemezsin,değil mi? Seninle aynı dünyâ görüşüne sâhip olan,”Cânân Ülker’in o yorumlarda yazdığı cümlelerin hepsinin altına imzâmı atarım” diyebilecek kimleri sayabilirsin bize?
17-Güzel bir kadın mısın?

2-Vahdet-i vücûdu târihteki bütün İslâm âlimleri kabûl etmiş midir?
http://www.evrenvebilim.com/evrim_yanilgisi.html
Evrim (evolution: tekâmül), basitçe, zaman içerisinde meydana gelen değişiklikler demektir. Ta Büyük Patlama’dan canlılar âlemine kadar süren kozmik, en basit prokaryotlardan insana kadar süren biyolojik bir evrimin olduğu üzerinde günü­müzde hiç bir şüphe yoktur, sâdece bunun neden, niçin ve nasıl cereyan ettiği tartışmalıdır. Bütün canlılar aynı 4 adet temel baz ve aynı 20 amino asid sekanslarından müteşekkildir.

Hüsamettin KüçükŞubat 3rd, 2008 19:13

Yazımın sonunda fazladan bir kopyalama olmuş yanlışlıkla.Dikkatimden kaçmış.Herkesten özür diliyorum.Gördüğünüz gibi,hatâsını kabûl edip özür dilemeye çok açık bir insanım.Yeter ki hatâ yaptığım mâkul yoldan gösterilsin.

Canan ÜLKERŞubat 4th, 2008 10:09

Evrim tartışmasız vardır. Evet çok güzel bir kadınım.

Canan ÜLKERŞubat 4th, 2008 10:33

irin içmezsin merak etme:) Tokmakta yemezsin bence. Onlar madde. Maddenin olmadığı bir boyuttan söz ediyoruz. Bunlar sembol. Avam için. Senin için değil. Ne üzere ölürsen o üzere uyanırsın. Bilinç boyutundan bahsediyoruz. Cehennem ve cennet kafanın içindekilerdir. Beyin yoluyla ruhuna yüklediklerinle o boyutta yerini alırsın. Yeni bir şey katma şansından mahrum olarak. Bu senin cennetin ya da cehennemindir. Kişi adedince cennet ve cehennem vardır. Orası bir mekan değildir. Allah mekandan münezzehtir. Zamandan da. Ha gayret Hüsamettin. Sevgiyle.

Canan ÜLKERŞubat 4th, 2008 10:37

Kendini bir beden olarak kabul ettiğin sürece madde kaydından kurtulamazsın. Ondan dolayı irin içtiğini zannedebilirsin belki:) Şaka şaka. Belki……

Canan ÜLKERŞubat 4th, 2008 10:48

Ben ölcem galiba arkadaşlar.:)32 yaşındayım, çocukluğum,arayışlarım,travmatik hayatım ve tükettiğim sigaralar,hayal kırıklıklarım,umutlarım,psişik deliyim ya ben,psikolocik deli.:) Öyle bir his geldi içime uzun zamandır geçmiyor. Hiç bir yerlere ait olamadım. Beni ceryana bağladılar:)baktılar geçmiyor salıverdiler gitsin.:) Ankara terörle mücadeledeki nemli bir hücre geliyor anılarımdan su yüzüne. Aşklarım,yalnışlarım.Ağlamak istiyorum ama acıdan değil. Ben bin yıldır ağlamadım ki.Kalbimin üzerinde bir sancı. Giderken şunu demek istiyorum:Ağrılar sızılar geçecek,yumuşak,ılık bir yaz yağmuru gibi inecek ağır yeşil dalların arasından ferahlık. Nazım Hikmet. IŞIKLA KALIN.

Canan ÜLKERŞubat 4th, 2008 11:03

Bayhan’ın popstarda söylediği ingilizce şarkı ohh my love.Dinledim. Bu ne acılı,aidiyetsiz,yalnızlık dolu,kırgın,ve duygulu bir şey olmuş.İÇİM acıyor. Bu ülke çocuklarına,insanlarına,aydınlarına yazık ediyor. Gitmeli,gitmeli.

Hüsamettin KüçükŞubat 4th, 2008 13:24

Evrimi kabûl etmen ve dînî kavramları Kerem hoca gibi sembol olarak görmen senin için iyi bir gelişme.Ama hakîkatler sana özel olmamalı.Dünyâda hakîkatlere ulaşan tek kişi sen misin? Niçin senin cümlelerinin altına imza atacağını söyleyen bir dâhî veyâ mistik yok dünyâda? Ayrıca niçin Kerem hoca senin bütün yorumlarını okuduğu hâlde hâlâ sana sâhip çıkmadı? Bunlara cevap vermemişsin.Ha gayret Cânân.

Hüsamettin KüçükŞubat 4th, 2008 20:55

1-Evren bir yanılsamaysa,herşey Yaradan tarafından her zaman kolaylıkla değiştirilebilir.Yanılsama olan bir evrende doğa yasalarına ne gerek var? Yanılsama olan bir evrende istenen herşeyi şıp diye ortaya çıkarabilmek varken,canlıların çok uzun sürede evrimle oluşmasına ne gerek var?
2-Cehennem azapları birer sembolse,bunun günahlardan caydırıcı tarafı ne? Dünyâda inanılmaz kötülükler yapan birçok insan var.Bunların cehennemi neden içlerinde yok? Neden birçok kötü insan gâyet keyif içinde? Meselâ ünlü seri kâtillerden biri,elektrikli sandalyede îdâm edilmeye götürülürken,mazoşist olduğu için,”hayâtımın en büyük eğlencesini yaşayacağım!” diye güle oynaya gitmiş.Bu adamın cehennemi neredeydi? Ben -seri kâtil olmamakla birlikte- ateist olduğum için,sana göre iç dünyâmda cehennem yaşamam gerekiyor.Oysa rahat,kendisiyle barışık ve güzel duygular yaşayan bir insanım.Doğa manzaralarından büyük haz duyuyorum.Bâzı romantik müziklerden olağanüstü zevk alıyor,hattâ bâzen mutluluktan ağlıyorum.Bâzı şiirlerden de büyük zevk alıyorum.Bebek fotoğraflarına,çiçek fotoğraflarına bayılıyorum.İnsanlara karşı sevgisiz,saygısız değilim.Ateist olduğum hâlde,müslümanlar arasında öyle muhterem insanlar tanıdım ki,bugün de memnûniyetle ellerini öper,alnıma götürürüm.Cehennem ateistlerin içindeyse,hani,nerede benim cehennemim? Aynı şeyi Kerem hoca da “Homo Mysticus”ta söylüyor:”Belli bir hayat tecrübesi veya tarih anlayışı olan herkesin bildiği gibi, dindar insanlar günah yâhut suç işleyebilir ve dindar olmayan insanlar da ahlâklı, güvenilir vatandaş ve dost olabilirler (dindar insanların daha ahlâksız olduklarını savunmuyorum, sâdece dine inanmayanlardan daha ahlâklı olmadıklarını söylüyorum). Çocuk tâcizcisi râhipleri, dolandırıcı televizyon vâizlerini veya sözüm ona imanla şifa dağıtan üçkâğıtçıları düşünün. Bir de, dindar olmadığını bildiğiniz, ama her gün iyilik veya cömertlik yapan insanları düşünün.”
3-Bir yandan “Enel Hak” diyerek Allâh’a ulaştığını iddiâ ediyorsun,bir yandan da “Hiçbir yerlere âit olamadım” diyorsun.Allâh’a gerçekten ulaşmış olsaydın,başka yerlere âit olamamış olmanın acısını duyar mıydın?
4-”Gitmeli” diyorsun.Nereye? İslâm’a göre her rûhun özlediği şey,Allâh’a ulaşmak değil midir? Varılacak nihâî yer “O” değil midir? Sen “Enel Hak” diyorsan,gidecek daha iyi bir yerin nasıl olabilir? Senin için her yerin bir olması gerekmez mi?
Evet,gitmeli.Nereye? Kerem hocanın kliniğine.Bunu hakâret mânâsında söylemiyorum.Ben de yakın zamanda psikiyatriste gittim.Benim için depresyon tedâvîsi dışında birşey gerekli görmedi.Depresyondan da çıkmış durumdayım.Rahatım şu anda.
Kerem hocaya değer veriyorsan,niçin bir kez de onun tedâvîsini denemiyorsun? Ne kaybedersin?

evrim devrimŞubat 5th, 2008 12:40

Tanrı konusundaki eleştirel yaklaşım ihtiyacınızı anlıyorum, ve düşünmeye değer konular, hak veriyorum.

Diğer taraftan;

Birbirimizi (bu şekilde) tedaviye yöneltmek, tartışma arasında bunu sataşma aracı olarak kullanmak, hem psikiyatriye, hem karşıdaki kişiye hakaret. Her ne kadar o amaçla söylemediğinizi söylesek de, bilinç altını kolaylıkla ele veriyor ve inandırıcılıkdan uzak.

Naçizane fikrim; ironik, ve mizahi yazılar ardından saygı duvarını aşmayayım. Kimse tanrıya saygı göstermenizi beklemiyor. En azından gördüğünüz, algıladığınız, en azından sizin kadar var olan! insana saygıda kusur etmeyelim. Biraz empati. Siz ne kaybedersiniz?

Canan ÜLKERŞubat 5th, 2008 17:00

Hüsamettin çocuksun sen. Ben kimsenin bana sahip çıkmasına gerek duymayacak kadar büyüdüm.Niye böyle bir şeye takıldın sen? Öyle bir yükümlülüğü yok ki Kerem Hoca’nın.

Canan ÜLKERŞubat 5th, 2008 17:21

Ben de altı üstü bir insanım sonuçta. Yok dahi yok mutasavvuf bunları hep sen yazdın ben hep itiraz ettim. Yapma böyle.

Hüsamettin KüçükŞubat 5th, 2008 19:47

Eleştirileriniz için çok teşekkürler Evrim bey(hanım?).Benim saygı anlayışımla birçok insanınkinin tam örtüşmediği,bu yüzden bâzen ben saygısızlık etmediğimi düşünsem de,başkalarının yaptıklarımı saygısızlık olarak gördüğü ve üzülebildikleri doğru.Bu yüzden,başkalarının saygı anlayışını daha fazla hesâba katmam iyi olabilir.Ama bâzen de (ille buradaki tartışma için söylemiyorum),karşıdaki kişiye biraz saygı sınırını aşarak yaklaşmak,çeşitli faydalar verebilir.Neyse…
Sayın Cânân Ülker’le daha önce aramızda geçmiş yazışmaları okumamış olabilirsiniz.Kendisinin benim sataşma olarak algıladığım bâzı yaklaşımları olmuştu.Bendeki iğneleyici üslûp,büyük ölçüde oraya dayanıyor.Onu tedâvîye yönlendirmem de,tanrıya inananların tedâvî edilmesi gerektiğini düşünmemden değil.Tımarhâneye bile girip çıktığını daha önce kendisi yazdı.Sık sık zihninden intihar düşüncesi geçiyor.Ben de ona,”Ölmeye kesin karar vermeden önce,bir de Kerem hocayı dene.Ne kaybedersin?” dedim.
Ben tanrı kavramına da saygısız değilim.Yıllar önce tarîkatteydim ben.Zikirlerde Allah sevgisiyle ağladığım zamanlar oldu.Keşke bir tanrı olsaydı.Ama olmama ihtimâli daha ağır görünüyor.Veyâ öyle bir tanrı var ki,ateistlerin inanmasını gerektirmeyecek kadar,dinlerin anlattıklarından farklı özelliklerde(!?).

Hüsamettin KüçükŞubat 6th, 2008 13:19

Cânân,sakın hayâtına son vermeyi falan düşünme.Kimsenin intihârında etkimin bulunmasını istemem.Senin amacının iyiye,doğruya,güzele ulaşmak olduğunu biliyorum.Ama ruh sağlığının,amacına hizmet edebilecek durumda olmadığını,Kerem hocaya sorarsan,o da söyleyecektir.Hayâtını böyle sürdürmektense,bir de Kerem hocayı dene bakalım.Sevgiler.

Canan ÜLKERŞubat 6th, 2008 15:55

Direniyorum. Sağol.

Canan ÜLKERŞubat 6th, 2008 16:01

Bir de tımarhane sözcüğünü ben kendim için kullanmıştım. Sonradan düşündüm bunu genellemeyelim. Diğer insanlar açısından.Psikiyatri kliniği diyelim. Benim için değil de zaten önce ben kullandım,diğer insanlar için incitici olabilir.Çünkü orada yatan insanlar gerçekten çok acı çekiyorlar. Onlarla dalga geçilmesine sebep olabilir ki bu kötü bir şey.Acılarla dalga geçilmemelidir. Hepsi çok çaresiz.

Canan ÜLKERŞubat 6th, 2008 16:06

Allah psikiyatristlerden razı olsun. Hepsi yardım etmeye çalışıyor ve acıları azaltabiliyorlar.

Canan ÜLKERŞubat 7th, 2008 10:25

Ellerinden gelebildiğince bazen hastalar kızar onlara ama affetsinler artık.

Necmettin ÇalışkanŞubat 8th, 2008 16:59

Değerli arkadaşlar.
“Bu da nereden çıktı!” demezseniz, fikir alışverişinize ben de katılmak isterim.Gerçi konu biraz başlığından sapmış olacak ama hoş görünüz…Şimdi izninizle “Tanrı” ya da islam dininin “Allah’ı” ile ilgili bir eleştiri yapacağım.
Kur’an’da iki grup ayet vardır:Muhkemat ve müteşabihat.Tefsir Usulü’nce manası kolayca anlaşılabilen, tefsir ya da yoruma ihtiyaç göstermeyen ayetler “Muhkem” sınıfına girerler.İbn Ebi Hatim’in İbn Abbas’dan rivayeten aktardığına göre:Helal,haram,hudut(sınır),feraiz(miras hukuku), iman ve amel edilen (namaz,oruç,zekat,hac vb.) konuları işleyen Ayetler Muhkem’dirler.(Suyuti;a.g.e sh.2)
Bu tanıma göre Nisa 11, 12 ve 176. ayetler muhkem sınıfına girerler.Anlamları açık, hükümleri kesindir. Şimdi sıkı durun:İslamda miras paylaşımını sağlayan bu ayetlerde hesap hatası vardır.İşte, bu hatanın telafi edilmesini teminen Halife Ömer tarafından adına “avl” ya da “Avliye” denilen bir yöntem ( hile dense daha doğru olur) geliştirilmiştir. Size soruyorum:Hükmü kat’i olan bir ayette böylesine basit bir matematik hatası olur mu? Bu yanlışlık kuldan kaynaklanıyorsa tamam!.. Allah’tan ise genel kabul görmüş tanrı fikrine pek uygun düşmüyor.
Sağlıcakla kalınız…

Hüsamettin KüçükŞubat 8th, 2008 18:50

Necmettin bey,
Keşke her “Necmettin” sizin gibi olsaydı :) Kur’ân-ı Kerîm’in mantıksal analizine girişilse neler neler ortaya çıkar(Tabiî girişen kişi ulaştığı sonuçları açıkladığı zaman da kellesi koltuğunda gezer).Ama Kur’an’da bir hesap hatâsı olduğunu bilmiyordum.Biz bunu kabûl etmeden önce,bunun nasıl bir hatâ olduğunu ve Halîfe Ömer’in bulduğu “kıvırma”yı ayrıntılı olarak açıklayabilir misiniz? Sizin iletinizi okuduktan sonra o âyetleri okudum.Neyin ne olduğu orada çok açık değil.Siz açıklayabilir misiniz?

Hüsamettin KüçükŞubat 9th, 2008 11:28

İşte konu hakkında meşhûr bir ilâhiyât profesörümüzün ilginç açıklaması:http://www.haydigenclik.net/KoseYazi.asp?kose=goster&kosene=19

Hüsamettin KüçükŞubat 9th, 2008 11:41

Şu açıklama daha “aydınlatıcı”:
http://fikih.ihya.org/ans.php?t2=oku&an=84&g=wu9Q&s=4

Şaman TÜRKSOYŞubat 9th, 2008 17:29

Necmettin Bey’in sözünü ettiği olayı ben de biliyorum.Kur’an’daki hatalar, çelişkiler ilahiyatçılar tarafından müphem ya da müteşabih oldukları ileri sürülerek türlü … yok edilmeye, örtülüp saklanmaya çalışılır. Bu alışılmış bir konu.Ancak matematik pozitif bir ilim olup bu konuda yapılmış bariz hatayı “müphem, müteşabih” gerekçeleri ile sarıp sarmalayarak dolma gibi yutturmak pek kolay değil.İnsanın boğazına durur:)
Bu konuda saygısızlık etmiş olmamak için, avliye meselesinin açıklanması işini, sorunu ortaya döken arkadaşımıza bırakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.
Esen kalın.

Tarafımdan ifâde yumuşatılmıştır, MKD.

Şaman TÜRKSOYŞubat 9th, 2008 17:39

Bugün biraz Kur’an okumak istedim.Enam Suresi’nin 97.Ayet’inde daha önce fark etmediğim birşey ilgimi çekti.Düşündüm, taşındım…Şu gök bilimciler, astronomlar, Evren’in niçin, nasıl oluştuğunu anlamaya çalışanlar…Hepsi boş yere uğraşıyorlar.Çünkü; yukarıda saydığım zevatın 2500 yıldır aradıkları yanıt, sözünü ettiğim ayette, yalnızca iki cümle ile verilmiş zaten.Merak eden açıp okusun:)
Esen kalın.

CEVAP!Şubat 9th, 2008 18:56

Ve kara ve denizin karanlıklarında (nefsin afetlerinin karanlığında) onunla yolunuzu bulmanız (hidayete ermeniz) için yıldızları (nebîler, resûller, mürşidler) kılan O’dur. Bilen bir kavim için, âyetleri detayları ile açıkladık.
SEMBOL SEMBOL dediğim bu işte. EN-AM 97

Hüsamettin KüçükŞubat 9th, 2008 19:29

Mîrasla ilgili âyetlerin de “tefsîrini” yapsana Cânân.Bu konuda da her zamanki gibi sapasağlam bir “CEVAP!” yazsana.
Bir de “yıldızlar” arasında mürşitleri saymışsın.Senin mürşîdin kim?

Şaman TÜRKSOYŞubat 10th, 2008 00:53

Kur’an’da pek çok ayet eksik, tamamlanmamış cümleler içerir.Kur’an meallerinde parantez içinde gördüğünüz ifadeler orijinal metinde olmayan,eksik ifadeyi tamamlayan eklemelerdir.
En’am Suresi’nin 97.Ayeti’nin Diyanet çevirisi şöyle der: O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

Sizin de dikkatinizi çekmiş olduğu veçhile parantez içi eklemeler (bu durum çok nadirdir) yoktur.Çünkü;ayetin orijinal metni açıkca anlaşılmaktadır.Yani ayet (muhkem) dir.Tefsire ihtiyaç göstermez. Yukarıda “Cevap” başlığında yapılan tefsir kokulu çeviri tamamen yanlış, hatta uydurmadır.Kime ait olduğunu merak ettim!..
Esen kalın.

CEVAP!Şubat 10th, 2008 12:49

Feraiz.Onun dersini aldım.Çok acımasız kuralları var.Mürşidim yok. Sen ol bari.:) Miras;tefekkür etmekteyim bir hikmeti vardır belki be Hüsamettin.Bakarız.

CEVAP!Şubat 10th, 2008 12:51

Mürşid-İRŞAD eden.ULAK gelecek.:) Komik geldi. Biraz da gülsek ya.İzin var mı? Barışsak ya.

CEVAP!Şubat 10th, 2008 12:56

Yazamam ki.Cevabını bilmiyorum.:) Ama Allah var. Tahrifat vardır desek mi acaba? Bilmiyorum.Sen ne diyorsun?

Necmettin ÇalışkanŞubat 11th, 2008 10:18

En’am 97- Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan O’dur. Şüphesiz biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.

Yukarıdaki çeviri Elmalılı Hamdi Yazır’ındır.

Bu da ayetin tefsiri(aynı kaynak): “O hem öyle bir Allah’tır ki, sizi yıldızlar için değil, yıldızları sizin için, yani kara ve denizin karanlıklarında bunlarla doğru yolu bulasınız, bunların delaletiyle hedefinizi, yönlerinizi ve kıblenizi, maddî manevî yolunuzu doğrultasınız diye yapmıştır…”

Necmettin ÇalışkanŞubat 11th, 2008 10:26

Hüsamettin Küçük yazdı:” …Ama Kur’an’da bir hesap hatâsı olduğunu bilmiyordum.Biz bunu kabûl etmeden önce,bunun nasıl bir hatâ olduğunu ve Halîfe Ömer’in bulduğu “kıvırma”yı ayrıntılı olarak açıklayabilir misiniz? ”

Ayetlerdeki ifade aslında karışık değildir.Somut örnekle kolayca anlaşılabilir.
Varsayalım ki bir adam vefat etti, geride 240.000.- ytl varlık , üç kız evlat, ana, baba ve eşini bırakırtı. Şimdi mirası paylaştıralım:

Ayette anlatıldığı gibi murisin (miras bırakan) kız çocuklarına mirasın 2/3 ü , annesine mirasın 1/6 sı, babasına mirasın 1/6 sı ve dul eşine mirasın 1/8 i kalacaktır.

Miras kalan miktar 240.000.- ytl olduğuna göre :

240 x 2/3 = 160.000.- ytl çocuklara
240 x 1/6 = 40.000.- ytl anneye
240 x 1/6 = 40.000.- ytl babaya
240 x 1/8 = 30.000.- ytl eşine düşer.

Teorik netice böyle, pratikte uygulanması ise mümkün değil.

Çünkü dikkat edilirse dağıtılacak para miktarı (270.000.-) kalan mirastan daha fazladır.

Necmettin ÇalışkanŞubat 11th, 2008 10:57

Kızlara :2/3
Anaya :1/6
Babaya:1/6
Dul eşe:1/8

2/3+1/6+1/6+1/8 Paydalar eşitlenir toplama yapılırsa: 27/24 gibi bir sonuç çıkar. Avliye yönteminde aslında 24 olan payda 27 yapılır.

Buna göre kızlara:16/27 (142.222.-ytl)
Anaya…………….:4/27 ( 35.556.-ytl)
Babaya……………:4/27 ( 35.556.-ytl)
Dul eşe……………:3/27 ( 26.666.-ytl) pay dağıtılır:
Toplam 240.000.-ytl dağıtılmış olur.

Kısaca, ayet hükmü değiştirilerek uygulanan bu yöntem (!) islam feraiz’inde el’an kullanılıyor.

Sağlıcakla kalınız…

Hüsamettin KüçükŞubat 13th, 2008 13:35

Necmettin bey,
Bu konuda haklısınız,miras,âyetlerdeki oranları karşılamaya yetmiyor.Ama böyle sorunlar her zaman olmuyor İslâmiyet’te; Cennette erkeklere hûrî dağıtımında hûrîlerin yetmemesi sözkonusu değil.O işte oran hatâsı olmayacak! Acabâ müslüman kadınlar,cennetteki kocalarının,kendileri dışında (sevap çokluğuna/mânevî mertebesine göre) onlarca/yüzlerce/binlerce hûrî ile cimâ edecek olması konusunda ne düşünüyorlar?

SAMET KOCŞubat 13th, 2008 15:12

MANTIK:
1: TANRI var sayalım yok YA VARSA!
hz ömer

herkese merhaba .eleştirel olarak dini yaklaşımları sorgulyan kişilerin salt islam dinine yapıldıgı kanısını görüyorum.
soru 1 : var olan kitaplardan herhanngi birinde
incil-tevrat kuran- yanlış arama ve tartışma yapmak
neyi degiştiriyor (
özellikle kur-ana bu kadar yüklenme yapılması ayrı bi dikkat cekiçi
2 bu arada cakın ataist arkadaşlar ATAİST degilim çünkü bi ATAISTın
tanrısal yoklugu kabul etmıyen birinin daha dogrusu ataist düşüncenin
kurdugu oluşturdugu devletleri düzenleri hayal edinsennize
TURk halkı 70 milyon ataist olsa
kazanaıcagı neler vardır.
2- insan evlencegi kızı/erkete nerde arar ve kiminle evlenir hayda ne alaka
kel alaka demeyin
inandıgın ya da inanc ta sanırım buna benzer bi tercih
SİZ HİÇ BİLİMSEL evlilik duydunuzm?
KISACa
aman tanrıya inanmıyanların tanrının çalışma sistemini eleştirmeye çalıştıklarını görünce

TOPLUMSAL HAYATTA
insan oglunun tercihlerini yapmasi gerektigi nokta da
inancı bi tercihi
sorguluyanlar ..

ne yazıkki bilime göre tanrı yok
YA DA yukarda ataist çok
BİLİMe inanmak
bilgiye inanmak
bilginin kaynagına dayanmak
başa en başa dönmek
ve sonu düşünmek konusunda
önerebilceginiz bişey varmı.
yani.
siz lokanta işletiyorsunuz
ya da kanun koyucusunuz
ana yemek sonrası içeçekler vea ardından
tatlı.
herşey cok tatlı
ataist olmak
en kolayı en en kolayı.
AKLın varacagı ilk nokta ve bilimin varacagı ilk nokta
tanrının yoklugu Peki.
bilim
1 metre 100 cm derken
1nin tarifini.
100 yıl sonra nasıl yapıcak
şu şu şu şartlarda
ş cıcaklıkta şu elementin
uzunlugu

peki.
İNSANOGLUNUn
ölüm -ölüm ötesi- ve savaş
kavramlarından yola cıkan
TANRı vardır
hissini.
bu hiiisin inancın
tanri inancının
bi ihtiyac
oldugunu
ve tanrının
buyruklarına inancın getirdiklrini.
nereye koycagız

YUKARDAKI ataist kişilerin
ataizmin yükseliş
ve teoristyenlerinin
sundugu dünya bu kadar
ölümcül karamsar
olmasını neye baglıycak
insan TANRI dada kabahat bulur
insan
insanı ögrenene kadar
nice insan yok olucak

TANRI INSANI YARATTIGI gün
bana kalırsa en güzeli cevabı MELEKLERE vermiş.
melekler dünyada asacak kesecek kan dökecek
hatta senin inkar edecek bunca insanmı yaratcaksın
TANRINI/ALLAHIN cevabı.
BEN bilirim

EY ataist kişiler

şuanda bi melegin tanrıyı gördügü bilginin
mılyarda biri yoktur sende senin veri tabanında

inanmak
ianabilmek
şuanda dünyada var olan
evrendeki konumunu düşününce
sende
kibir
yapmış anlaşılan
inanmayın kardeşim ve
çıkın
ortalıga
he he ben cok zekiyim
tanrı yok bilimsell olrak bunu buldukta
söylemiyoruz.
he o zaman nerde kaldı bilimsellilik
TANRI YOKTUR KONULU BİLİMSEL TEZINIZI SUNUN VE
DÜNYADA YILIN BULUŞU OLSUN
korku
ah bu korku
madem
korku g,bi temel bi şey
sizi bundan geri çekiyor
demekki.
korkuyu
sen yaratmadın
YARATMAK
VAR OLANI ANLAMLANDIRMAK.

BEN BUGÜN TANRIYI INKAR ETTİM diyen
ve ataist olmayı bi şey zanneden
ve bunu
tanrısal bi veriye kapalıyım diyen
ISAYI da
MUSa yıda
MUHAMMEdi de
tüm
insan ötesi
nide
eleştirsin
AMA
EVLILK MEVZU gibi.
mwevzu zannderseniz yanılırsınız
TANRI -ALLAH
ve onu kavrama
onun
ne oldugu ne olmadıgı konusunda

GÜYA . KİŞİSEL RAHATLAMA olarak baktıngınız tanrı imnancını
kendi rahatlamnızın
da bundan olacagını unutmayın
UNUTMAYIN
YA TANRI VArsA

ya tanri varsa diye korkudan ibadet eden
cocgu öldügünde
onu kaybetmenin
eşi öldügünde
ona bir daha ulaşamıycak olmanın
ölümün
ah dogduk
ölücez bi
meret yok bu dünyada
lıgını düşünün
18 yaşından küçüklere
yasakktır d,imi hocam
bi çok şey
görmemesi gereken şeyler var diye
TANRI KOnusundada
TANRIYI bilimsellik bve bilimdışılıgını
AYRI AYRI TEZ LERLE YARTIŞUIN
Kİ tartışılmış
yüzyıllar boyunca
ne ben ne siz.

insan yaşamında bagzen tanrının yoklugunu sonucunu doguracak
size delilde cıkıyorsa
demekki
kurgu çok güzel
ARMuT düş agzıma düş.
ATAiszm ya da yukarda
kuranın hata eksik
noktalarını ispata calışan kişiler
tevratın incilin
kur-anin
insanlıga kazandırdıgı
kazanımları da yok
sayıcaklar sa
cok tehlikeli.

AHLAK kibarlik ve insan sevgisi gibi şeyler de bilimsel
bi tarafı varmı.
KISACA

TANRININ VARLIGINI
HER INSAN KENDİ
ŞEYTANIN VARLIGINI HER INSAN
KENDİ KEŞFEDEBİLSE
ki benim yukarda sizin yazdıklarınızda gördügüm olay.
şeytanı bilginin
tanrısallaşması olarak
algılanabiliyor
İSLAM
MEDENIYET kurdu
insanı yücellti
ilimdede en ileri noktalar gitii
bu bilimsel bir gercekmidir
EVet
sosyal bilimler
fenni ilimler ayrımınıa sahip olmıuyan
bilimin
ne oldugunu bir kez daha düşünmeli.

kısaca .uzun lafın kısası

HERKES İYİ OLMAK İÇİN UGRAŞIR
TANRI YOK AMA BEN IYIYIM DİYENE SONSUZ SAYGI
ALLAH vardır diyen ve iyi olmalıyım diyene
saygı.
sizler ataist olanlar
dinin dini yaşantının geldigi getirdigi. disiplini.
konsantre halde
en başından beri.
yaşamasaydıbnız ne ala
önce dindar sonra dinsiz
k,im kabul edr bunu
evet
ben içsel
sorgulamamı yaptım ve
inandıgın tanrının ALLH olduguna
tersini söylüyen kaynaklarıda okuyarak vardım.

bi kıza bana vermedi diye arkasından kötü kadin demekle
ah ben ya bu herkesin ALLH I bize pek inandırıcı gelmiyor demek
aynıdır
INANAMIYAN INSANLAR
TIPKI
HOMOSEKSUEELER GİBİ bi tercih içindedirler
100 yıl önce
ınanmıyanlara ve
homolara
500 yıl önce inanmıynlara ve homolara
ve 100 yıl sonra
homolara ve inanmıyanlara
insanların bakışı
ve bilimle ugraşan insanlarin
yaklaşımları nasil olucaktır
bu bilinebilirmi.
kısaca ve özce
inanmak ihtiyacı duydugunuz şey inanmamak olarak
bizdede inanmak olrak cıkıyor
bakarsınız bi gün tanrıya tekrar inanırsınız o günde
inanmıyanlar olucaktır
bakarsınız bi gün tanrı benim inancımı sınar
sizler
sınavı kaybeden ve
o sınavdan cakan
kişilersiniz
hayat devam ediyor ve
insanlar
cocuklarına ölülerine
huzur getircek
tüm şüphelerini
huzura kavuşturcak dinlerin önemini anlarsınız
kendini kendi hücresini kontrol edemiyen
insanlar olarak
bu bedende gercekleşen her olay her
bilinmezligi bildighimiz ve son noktasina geld,iginde bil,m
TANRIYI HAYKIRACAKTIR SİZE.
electrık ve hücre
bulunmadan insanlarin yaşantısı gibi.
tanrıyı MASAYA YATIRACAK BİLİM
MANTIK-SOSYOLOJI
felsefe gibi akli ilimleere bıraksanız daha
kalite olursunuz

TANRI yok desende var desende
ŞEYTANI YAŞATANDA tanrıdır
tanrının yanında yaşamış
en büyük düşman
sana onu inkar etirtiyorsa işte seninde inanan tanrıya inanan bi insan karşısındaki durumun gibidir.
kerem hoca nin aynı ilmi bilgisine sahip
bi profösör
kerem hocanın yarın bir gün
cocıuklar
şuan yok diyom ama
VARMIŞ BE
dediginde ne yapıcaz
bence
ugraşacagınız alan

örnek kopya koyun insan kopyası vs
gibi
genetıkte
ahlak
psikiyat ve psikolojidede

lütfen biraz
AHLAK.

“Çağdaş psikiyatrların çoğu meditasyon yapar”
Veli ve diğer adlarla anılan mistik şahsiyetlere ait, normal kriterlerin dışına taşan bir takım sözlere, bazı Psikiyatrislerin hezeyan demelerinin tamamen, “Sorunu anlamadan teşhis” hatasıdan kaynaklandığını ifade eden Prof.Dr. Kerem Doksat, tam aksine, akli melekeleri konu alan Psikiyatrların çoğunun, Meditasyon gibi manevi konularla uğraştığından bahsediyor ve konuya yıllarını veren tecrübeli hocanın ağzından şu çarpıcı tespitler dökülüyor,
“Mistiklerin bu tür sözlerine, fenomenlere göre baktığınızda, tamamen mistik hezeyan, bir nevi nevroz gibi gelebilir. Nitekim, Freud böyle bir açıklama mantığı ortaya koymuştur…
Ama kesinlikle böyle değildir. En azından dinamik psikiyatri diye bir şey var. Çok Farklı noktalar vardır buralarda..
Size şunu ifade etmek istiyorum; Bu gün dünyanın bütün önde gelen psikiyatrları, bir iki istisna dışında, meditasyon veya benzeri konularla uğraşmaktadırlar. Namaz ise, meditasyonun şahıdır. Meditasyon, Evrensel Birliğe ulaşma hissini yaşamak için uğraşmak demektir. Nedir o?.. Vahdet-i vücut değil midir zaten!.. o kendinden geçip, kendi içine dalıp, bir Ben Var, ben de, Benden İçeru diyen Yunus’un dediği gibi için deki Öz’ü yaşamak!.. Öz’ü dediğimiz Allah’tır zaten!.. Mesela Karl Gustov Jung psikiyatriye bunu, Tanrı arketipi diye, kendi psişik fenomenine sokmuştur. Amerikalı ünlü psikiyatri mütehassısı Prof.Dr. Abraham Maslow’da bunu vurgulamıştır. Çokça üzerinde durmuştur bu ünlü bilimadamı; dini ve mistik deneyimlerin…

Sonuçta şunu belirtmek istiyorum; Bakın ben Allah’ı içimde hissediyorum, O’nu özümde yaşıyorum; Ona o kadar yakınım, bu manada Enel Hak’ım diyen o hoş, o güzel erimişliği, yok olmuşluğu, Fenafillah hissini yaşayan insana bizim delidir demeye hakkımız yoktur. Ama biri durup dururken çıkar ve ben Allah’ım derse, onu alır, yatırır ve tedavi ederiz!..

İstanbul – 30 Ocak 2000

Bu yazı http://www.afyuksel.com/ adresinden alınmıştır..

Şaman TÜRKSOYŞubat 13th, 2008 21:25

Sayın Samet Koç
Ben “akılla din” uyuşmaz, daha doğrusu “akılla vahiy” uyuşmaz diyenlerdenim. Bunun pek çok kanıtı var olmaya da, ben bunlardan bahsedecek değilim. Bunları akıllı olanlar, kendileri bulacaklardır. Ben size bir şey sormak istiyorum.Diyorsunuz ki: ” Ben Allah’ı içimde hissediyorum.Onu özümde yaşıyorum.”
Bunu hissetmek için Müslüman ya da herhangi bir Semavi dinin mensubu olmak şart değildir.Bu durumu anlamak zor değildir.
Benim asıl takıntım gökten inme, yani münzel, yani bir peygamber aracılığı ile yapıldığı ileri sürülen tebliğlerdir.
Bu tebliğlere yaslanarak Tanrı’nın tüm Evren’i yarattığı, yoktan var ettiği şeklindeki kabulün dile getirilmesidir.

Pek bilimsel olmamakla beraber bir an için bu “hipotez”i kabul etmiş olalım. O halde, sözünü ettiğimiz kavram, çok yüce, her şeyi kavrayan, kendisine hiçbir güçlük bulunmayan, doğmamış, doğurmamış bir “Halık” (yaratıcı) dır. Buraya kadar sanırım bir anlaşmazlık yok!..
Şimdi, insan oğlunun beş bin yılda kıdım kıdım edindiği bilimsel bilgi birikiminden kısa pasajlar aktaracağım.
Görünen Evren’in yarı çapı 14 milyar ışık yılıdır. Bir ışık yılı 9,4 trilyon km uzaklığa karşılık gelir. Işık hızı ile hareket edebilen bir araçla Evren’i baştan başa kat etmek için 30 milyar ışıkyılı yol almamız gerekir.
Akıllara durgunluk veren bu yapı içinde yüz milyar galaksi vardır. Her bir galaksi yaklaşık yüz milyar tane yıldız içerir. Bu sayıları verirken gezegen,gök taşı vb önemsiz sayılan yapılardan bahsetmiyorum bile.Yani denizlerde ve çöllerde bulunan kum taneleri kadar yıldızdan bahsediyoruz. Evren’deki toplam madde düşünüldüğünde bir metre küp hacmindeki uzay parçasına, ancak bir proton düşmektedir.

Şimdi size soruyorum: Bu akıl almaz yapıyı yoktan var etmeye muktedir olan Tanrı, bir proton değerinde bile olamayan aciz insanı kendisine “Elçi” yapar da Dünya’ya gönderir mi?
A’raf Suresi’nin 54.Ayeti’nde Kur’an’ın tanrısı şöyle der:Gerçekte Rabbiniz gökleri ve yeri altı gün içinde yaratan sonra Arş üzerinde hükümran olan Allah’tır, geceyi gündüze bürür; o onu kışkırtarak takip eder. Güneş, ay ve yıldızlar onun emrine baş eğmiştir. İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de ona aittir. Ne ulu, o alemlerin Rabbi olan Allah.
Benim Tanrım “Ol !” dediğinde, her şey olur,biter. Altı gün değil altı salisede Evren’i yaratır.Tanrı böyle olur,ben böyle bir Tanrı’ya inanmak isterim. İnanana da bir sözüm olamaz. Ama islamın “Muhammet’in ağzından” konuşan, … zalim tanrısına değil. Sakın “muphem,müteşabih” izahatlarına tevessül etmeyiniz.Çünkü benim boş söze karnım toktur!

Kur’an’ın Tanrısı’nı, ayetlerini tartışmak yerine, insanı nasıl daha mutlu edebiliriz konusunu tartışabiliriz. Aslında “Din” ile tartışılmaz. Çünkü onun Tanrı Kelamı olduğu “peşin hükümle” zaten kabul edilmiştir. Tanrı ağzından söylendiği kabul edilen bir savı nasıl tartışabiliriz?İster doğru, ister yanlış olduğunu düşünelim. İşte Tayyip ve tayfası bu yüzden güçlü.Onlar “Tanrı” ağzıyla(!)konuşuyorlar. Biz, bilim ağzı ile konuşuyoruz.Koskoca Evren’de bir proton kadar hükmü olmayan aciz insanın, Koskoca Tanrı’ya elçi filan tayin edilemeyeceğini söylüyoruz.En azından peşin hükmün gözden geçirilmesini talep ediyoruz.Ediyoruz da ne oluyor?

Bakın, anlı şanlı bir doçent doktor (Suat Yıldırım)Kur’an’ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş adlı eserinde ne diyor?

“Vahyin Alınışı

Vahy, şu 3 tarzdan biri ile olur:
1. Allah manayı nebinin kalbine bırakır.
2. Bir perde arkasından nebiye hitab eder.( Hz. Musa’ya ağaçtan nida etmesi gibi.)
3. Vahy getirmekle vazifelendirdiği bir meleği elçi olarak gönderir. Vahy lafzından normal olarak anlaşılan da budur. Kur’an hep bu şekilde yani Cibril vasıtasıyla indirilmiştir. (Külliyen yalan) Teklim (vasıtasız söyleme), ilham suretiyle ya da uykuda hiçbir vahiy gelmemiştir.(Bu da külliyen yalandır)

Peygamberimiz “Melek bazen bana çıngırak sesine benzer bir ses halinde gelir. Bu bana en ağır olanıdır. Bazen Melek bana bir adam şeklinde görünür.” der. Bu ikincisi vahyin en kolay gelen tarzıdır.
Vahiy, Peygamberimize , gündüz ya da gece, savaşda iken ya da sulhda, yalnızken ya da bir kalabalığın içerisinde herhangi bir zaman gelebilirdi. Vahiyden sonra vücut sıcaklığı yükselir, yüzü kızarır, bedeni ağırlaşır, şapır şapır terlerdi. (Sara Nöbeti tarif ediliyor:)
Bu sonuncuya dikkat ediniz:Her Ramazan ayında Peygamberimiz o zamana kadar vahyedilmiş Kur’an metninin tamamını Cibril’e, Cibril de kendisine okur, böylece mukabele ederlerdi.
Yanlış okumuyorsunuz!..Aynen böyle söyleniyor.Yani Cebrail ile Muhammet karşılık oturup teyitleşiyorlarmış!..Ayetler doğru ezberlenmiş mi, yoksa hatalar var mı?

Bu sözleri söyleyen ben değilim, anlı şanlı bir doçent.Bilimsel Disiplin gereği kaynak gösterilmesi zorunludur, değil mi? Şu yukarıda naklettiğim olaya hiçbir yaratılmışın tanık olmadığını bilmek için müneccim olmaya elbet gerek yok,öyle değil mi?
Şimdi siz böyle bir bilgiye “peşin hükümle” inanıyorsanız, sizinle ne tartışacağız?

Yani Değerli arkadaşım, bizim bunları konuşmamız,aydınlanmamız lazım. Kur’an ve onun tanrısı sonuçtur. Oysa biz sebebi tartışmalıyız. Sebep ortaya çıkarılınca, sonuç zail olacaktır.
İşte o zaman geçimi bu yoldan olanlar, kendilerine başka geçim yolları arayacaklar.
Peygamberin geçimini nasıl sağladığını merak edeniniz ya da bileniniz var mı? … yaptığını ve para aldığını biliyorum.Cihad ganimetlerinden (talandan) ayet hükmü ile (!) pay aldığını da biliyorum.

Başka bildiklerim de var.Ama heyhat!Kime anlatayım?

Esen kalın.

Bu mesajdaki saygısızca ifâdeler tarafımdan silinmiştir; ayrıca Sayın Şaman Türksoy sara (epilepsi) nedir bilmiyor. Bu konudaki açıklamalarım diğer yazılarımda var. MKD.

Şaman TÜRKSOYŞubat 13th, 2008 23:05

Değerli Hocam.Saygısız olduğunu ileri sürerek metinden çıkardığınız konuları delilleri ile paylaşmama izin verir misiniz?Karşı delili olan ileri sürsün.Ne dersiniz?
Bana gösterdiğiniz tahammül için teşekker ederim.
Epilepsi’nin ne olduğunu tarafınızdan yapılan tanımı okuyarak öğrenecek, bildiklerimin kaynağını tekrar sorgulayacağım.
Esen kalın.

Hasan GülŞubat 14th, 2008 12:40

Hayvanlarda cinsellik üreme amaçlı ve yılın belli dönemlerinde iken insanlardaki şekli hem Tanrı’ya hem de insanın ilkelliğine/tembelliğine ulaştırıyor beni. Eğer haz duygusu verilmese idi sanırım insan üreme zahmetine bile katlanmazdı.

Diğer yandan dinlerdeki ibadetleri Tanrı’nın kendisi için istediğine inanmıyorum. İnandığım varlık insanın kendisine tapınmasını istemez. Yani böyle büyük bir gücün bu kadar ilkel olması beklenemez. Sanırım insanın kendi sağlığı açısından bunları yapmasını istemiş olmalıdır. Ayrıca kendi halinde sıradan insanları cehennemde cezalandıracağınıda sanmam. Kendi çocuğumuz düşüp bir yerinbi incittiğinde ben daha fazla acı çekiyorken bizleri yaratan varlığın bizim acı çekmemizi istemeyeceği sonucuna ulaşıyorum.

Bir notta sn. Doksat’a: Epilepsinin yüzlerce değişik formu vardır. sn. Turksoy’un tanımladığı türde nöbetlerde vardır.

marlatorosŞubat 14th, 2008 14:32

selamlar….

uzun ve detaylı tartışma konularında tekilci bir tavır alıp sırayla düşüncelerimi söylemek isterim…

ama daha önce şizofreni ile vahiy arasındaki derin farkı anlamak ve anlatmak gerekir diye düşünüyorum….

yoksa önce söz vardı diye başlayan bir incil kitabının “evrensel bilinç kararı” alınmadan kabullenilen ilkel ve çok tanrılı dinlerin saçmalığında kalırdı insanoğlu……

Hüsamettin KüçükŞubat 14th, 2008 19:06

Aklıma gelen şu husûsu da,tanrının yokluğunun kanıtlarından biri olarak görüyor ve inanan-inanmayan herkesin bu konudaki yorumlarını bekliyorum:
Müslümanlar,Allâh’ın insana cinsel isteği,neslin devâmı için verdiğini söylerler.Evrim açısından da bu iş neslin devâmı içindir.Ama İslâmî bakış açısında bir sorun var.İnsan mantık yürütünce,olayın şöyle olmasını daha mâkûl görebiliyor:Yapılması mümkün çocuk sayısına uygun sayıda sperm üretilecek.Cinsel ilişki sıklığı da,çocuk doğurma sıklığına uygun olacak.Oysa bir kadın 9 ayda bir çocuk doğurabildiği hâlde,erkek vücûdu sürekli sperm üretiyor ve bir boşalmada 100 ilâ 300 milyon sperm,yâni çocuk tohumu bırakıyor.Normal erkekler haftada 2-3 kez seks yaparken,az sayıdaki bâzı erkekler günde birkaç kez bile seks yapabilecek güce sâhip.İslâmî kabûlün yolunu izlersek,kadın hâmile kalınca,bir dahaki çocuk yapma zamânına kadar sekse ara verilmesi gerekir.Oysa erkek de,kadın da,haftada birden fazla seks ihtiyâcı duyuyor.Çocuk yapabilme imkânları ile sperm üretim miktârı ve cinsel isteklenme sıklığı arasında böyle uçurumsal bir denksizlik olması,insanın yaratılmış olduğu görüşünü nasıl etkileyebilir?

NESLİHAN AYDINŞubat 23rd, 2008 03:16

Bir konuda size katılıyorum evet tanrı ve tanrılık gibi kavramlar yoktur yoktur.Bir tek ALLAH vardır ve var olan tek gerçeklikte odur.Bu benim inancım.
Diğer konuya gelince bu yaratıcının MÜRİD(irade) sıfatından aldığı kudretiyle kendi seçim şeklidir.Tıpkı dünyanın dönmesi ve sürekliliği için bu kadar büyük galaksi topluluklarına bu denli büyük bir evrene ihtiyaç olmadığı gibi.Netice itibariyle samanyolu galaksisi evren ölçeğinde incelendiğinde çölde kum gibi kalır.Bunun gibi daha verilebilecek yığınla örnek var.Aynı irade sizin bahsettiğiniz örnektede kendini gösteriyor bu kadar düşünebiliyorsunuz güzellll peki o 100-300 milyon spermden sadece 1 tanesi yumurtanın seçimiyle dölleniyor. Yumurta bu kararı nasıl alabiliyor,ayrıca bu kadar sipermin içinden nasıl seçim yapıyor kriterleri olmalı sanırım(1 yumurtayı 1 milyon sperm sever, yumurta birine varır)mikro uzay kurallarıda aynı sanırım:)peki ortlama 200 milyon diyelim bu 200 milyon spermden sadece 1 tanesinin ve hangisinin olacağı kimin seçimi??? Döl olayı gerçekleştikten sonra döllenmiş yumurta ikiye,üçe nadiren dörde bölünüyor bunun nedeni hala bilimsel olarak bilinmiyor peki bu kimin seçimi anne adayının mı ,baba adayının mı?
Evet cinsel dürtüler kesinlikle çoğalmak için insana bahşedilen nedenlerden biridir tıpkı yemek yemek için acıkma güdüsü, doyduktan sonra sindirim ve diğer bir çok reaksiyonun yapılabilmesi için susama ihtiyacı gibi,dinlenmek için uyku ihtiyacı gibi.Ayrıca erkeğin bu denli fazla tohum vermesi doğanın erkeğe bahşettiği bir durum sadece biz insanlar için geçerli değil takdir edersinizki (bu arada erkek bu özelliğini evrimleşme sürecinde doğadan kendisi mi aldı? Yoksa yine şu raslantısallık teorisimi? Raslantılardan oluşan bir evrenin parçasıysak ve bu raslantılar bu denli mükemmel düzeyde oluşup işliyorken biz insanoğlu bu durumdan neden mahrum kalıyoruz ben bir öğrenci olarak şikayetçiyim gerçekten bu özelliğimi sınavlarda kullanabilmek benimen tabii hakkım olmalı) çoğu erkekde bu durumun getirdiği bilinçaltıyla çok eşli yaradılışda olduklarını savunurlar yorum dediğiniz şey bu olmalı sanırım.Kadın bedeni hamile kaldıktan sonra, takip eden dönemlerde yumurta üretmiyor oysa hamileliğinin bildiğim kadarıyla 8. ayına kadar daha fazlada olabilir normal bir şekilde cinsel hayatını sürdürebiliyor demek cinsel istek ve doyum salt üreme amaçlı değildir başka nedenleride vardır, vücüttaki enerjiyi boşaltmak gibi.
Evren herşeyi ile çift kutuplu yaratılmıştır cennet ve cehennem gibi kavramların nispeten yansımaları bu dünyadada mevcuddur.Hasan beyinde bahsettiği gibi Kur-an dada bahsi geçen yaradılış amacımız olan ibadet yaratıcıya bir tapınma şekli değil kaldıki onun böylebir şeye ihtiyacıda yoktur.amaç ondan aldığımız güçleri ruhumuza yükleyerek sonsuz yaşama kendimizi hazırlamaktır.
Peki hüseyin bey,sizce yaratılmadıysak biz nasıl olduk, nereden geldik,ağaç kavuğundan mı çıktık??Leylekler mi getirdi? Yoksa şu tek hücrelilerin kontrolsüzce çoğalıp evrimleşmeleri mi??Raslantısallık mı??

Hüsamettin KüçükŞubat 23rd, 2008 13:17

Konuya katkıda bulunduğunuz için teşekkürler Neslihan hanım.”Hz.Muhammed Ümmî miydi?” yazısının 21. yorumu olan iletim,burası için de geçerlidir.
Verebileceğiniz cevap sadece bu mu?:”Allah öyle istediği için.”
Yumurtanın birşeye karar verebileceğini,spermi yumurtanın seçtiğini neye dayanarak söylüyorsunuz? Bir koşu yarışında birinci olan kişiyi finişte bekleyen görevli mi seçer?
“Bu raslantılar bu denli mükemmel düzeyde oluşup işliyorken biz insanoğlu bu durumdan neden mahrum kalıyoruz?” Mahrum kalır mıyız canım! Bir defa haberlerde;Avrupa’da yaşayan bir kız çocuğu gösterildi.Daha doğrusu iki!;Tek bedende yaşayan ikizler.İki kafa,tek beden.10 yaşlarında falandı.Koşuyor,oynuyor,gülüyor.Mutlu iki kardeş.Hz.Muhammed(S.A.V.) bu çocuğu görseydi ne derdi? Ben kendimi kötü hissettim,fazla bakamadım.Korku filmi gibiydi.Ben de size soruyorum:Bu kimin seçimi,anne adayının mı,baba adayının mı? Yoksa Allâh’ın mı? Neden?
“Çoğu erkek çok eşli yaradılışta olduklarını savunurlar” diyorsunuz.Bu sözü söylememeniz için Hz.Muhammed’in 11 değil de 111 hanımı mı olması gerekirdi? “Peygamberin o durumu zarûretten kaynaklanıyordu.O kadınlardan bazılarını sadece himayesine aldı” diyorsanız,cennetteki çok eşliliği nasıl açıklayacaksınız? Cennette sevâbı çok,manevi mertebesi yüksek olan erkeklere binlerce huri verilecek ve siz de cennetteki kocanızı o hurilerle paylaşacaksınız.Hoşunuza gidecek mi?
Allah vücuttaki enerjiyi boşaltmak için milyarlarca spermin boşa gitmesi yerine,başka bir yol yaratmaya kâdir değil miydi? Ayrıca fazla enerji boşaldığı falan da yok.Bir yabancı futbolcu bir defa,”Seks yaptıktan sonra maça çıktım ve gol attım” demişti.
“Tanrı yoktur,Allah vardır” sözünün de,yeni bir kandırmaca denemesi olduğunu düşünüyorum.”Lâ ilâhe illâlllah”ın anlamı,”İlâh yoktur,Allah vardır” değildir.”Allah’tan BAŞKA ilâh yoktur” anlamına gelir.Ahmet Hulûsi,”Tanrı yoktur,Allah vardır” derken,bizim tanrıyı mutlakâ evrenden ayrı ve maddî bir varlık olarak düşündüğümüzü nereden çıkarıyor? AH’nin yorumu,onun kendi saptırmasıdır.Ayrıca AH’nin hayatı hakkında fazla şey bilinmemekte,bu da kendisinin samîmiyeti konusunda şüphe uyandırmaktadır.
“Evren herşeyi ile çift kutuplu yaratılmıştır” diyorsunuz.Oysa çift kutuplu olan (2 değerli) Klasik Mantık’ın yetersizliği onlarca yıl önce anlaşılmış ve evreni daha iyi yorumlayabilmek için çok değerli (2′den fazla değerli) mantık sistemleri geliştirilmiştir.
Yaratılışçılar olasılık teorisini bazı şekillerde kendilerine göre kullanarak,bazı evrimsel oluşumların istatistiksel açıdan mümkün gözükmediğini iddiâ ediyorlar.Buna verilen istatistiksel cevapları burada anlatabilecek durumda değilim şu anda.Ama bu konunun başka bir boyutuna değinmek istiyorum:
Bir Âzerî Türk’ü olan Lütfi Zâde,1965′te Amerika’da “Bulanık Mantık” sistemini ortaya atmıştır.Bu sistem ilk zamanlar Amerika’da reddedilmişse de,Japonların sahip çıkmasıyla büyük gelişme kaydetmiş ve sonunda Amerika’lı matematikçiler tarafından da kabul edilmiştir.Geleneksel olasılık teorisine dayanılarak yapılan bazı itirazların ortadan kaldırılmasında bulanık mantık benzeri sistemlerin rol oynayabileceğini düşünüyorum.Kaldı ki,geleneksel olasılık teorisinde bile bazı şeylerin iyi anlaşılmadığı (Bunu,evrime olasılık teorisiyle karşı çıkanların haklı olmadığı biçiminde yorumlayabiliriz),dünyanın en zeki kadını Marilyn vos Savant tarafından gösterilmiştir.(Game Show Problem)
http://www.marilynvossavant.com/articles/gameshow.html
Saygılarımla.

NESLİHAN AYDINŞubat 25th, 2008 02:51

Bakın benim cevabımı okumadan önce zahmet edipte en son kendi yazdığınız yazıyı okursanız cevapta neyi kastettiğimi anlarsınız aksi halde bu iş çocuk oyununa dönecek.Eğer böyle yapsaydınız aslında yumurtanın kararı derken size gönderme yaptığımı anlardınız.
Evet herşey ALLAH BÖYLE TAKTİR ETTİĞİ İÇİN OLDU.O 2 kafalı çocuklardada böyle,doğuştan özürlü, bu gün 30 yaşında olup,raporundada embesillikten aşşağı seviyededir yazan, bu güne kadar hiç konuşmamamış ve etrafında hiç böyle bir yönlendirme olmaksızın kendini bizim bile anlamadığımız bir biçimde ve ölçüde ibadete vermiş,camiye gitmek için sürekli evden kaçan ve benim kuzenim sayılan kişidede durum böyle.
Raslantılardan oluşmuş bir evrende yaşamıyoruz.Eğer raslantılarla kurulu bir düzendeysek , bilim nasıl oluşacaktı? Bir şeyin bilimsel olarak kimlik kazanması için , defalarca denendikten sonrada aynı sonucu vermesi gerekmektedir.Peki herşey rastlantılardan oluşuyorsa, defalarca yapılan denemeler neden hep aynı sonucu veriyor.Bilim sadece varolanı keşfedip açıklar,yaratmaz.İcatlar doğadan esinlenilerek oluşturulmuştur.Yusufcuk böceğinin helikopterin ve sonra uçağın icadının temelini oluşturduğu gibi.
Tanrı ve tanrılık gibi kavramlar yoktur sadece allah vardır.dediğimde bu gün bile dünya üzerinde çeşitli cğrafyalarda kabul edilen tanrılar var ve hiç biri bunlara Allah demiyor,geçmiştede böyleydi..Tanrı ve tanrılık yoktur sadece Allah vardır lafını şimdi bir düşün Allh tan başka ilah yoktur’un açıklaması değilmi bu ,aynı değilmi bunlar.Siz tanrı dediğiniz için bunu böyle söyledim.Ayrıca konuyu ikidebir AH getirmenizi hoş bulmuyorum.AH si yeni okuduğum yazarlarda yanlızca birisi.
Evren eğer çift kutuplu olmasaydı bu dediğime karşı bu cevabı vermeyecektiniz…..Evren insanın mantık sistemleriyle oluşmyor,bu sistemlerle algılanıyor sadece dikkat ederseniz.Bunu savunan siz maddenin karşıtı antimadde diyebiliyosunuz ama.Bulanık mantık teorisine gelince, bu teori Aristo mantığınının bir karşıtıdır,geleneksel olasılık teorisinin değil ve bu teori aynı zamanda evrende varolan herşeyin bir karşıtı olduğunu değiştirmiyor.
Bu bütün söyledikleriniz benim sorularımın cevabı değil. Dikkat ederseniz son paragrafımda çok net sorular yönelttim bana laf kalabalığı yapıyorsunuz derken acaba kasteddiğiniz şey tam olarak bu muydu yazınızı okuyunca bunu düşünmeden edemedim.
Peki daha açarak sormalıyım sanırım.Siz bu evrenin ve düzenin bir yaratıcısı olmadığını mı savunuyorsunuz?Din diye bir kavram yok mu sizce?İslam ve diğer hepsi bir masaldan ibaretse asırlardır neden çürütülmedi? Bu kadar insan salak mı sizce?Bir tek siz ve sizin gibiler mi beynini kullanıyor?islami görüşü savunupta inanan insanların bilimsel bir kimliği ve bilimle ilgisi olmadığını mı sanıyorsunuz?
AYRICA BU KONUYLA ALAKALI SÖYLÜYORUM SADECE.HER İNSANIN MANTIK YÜRÜTME MEKANİZMASI FARKLIYSA VE SİZİN OLAYI TEK MANTIK ALTINDA TOPLAYARAK SONUCA VARMANIZ BİR ÇEŞİT ARİSTO MANTIĞINI DOĞURMUYOR MU?
AYRICA BULANIK MANTIK TEORİSİNE GÖRE ,ALLAH ”VARDIR” DEDİĞİMDE,KESİN OLARAK ”YOKTUR” DİYEMİYORSANIZ
SİZ DAHA NEYİ SAVUNUYORSUNUZ????

Canan ÜLKERŞubat 25th, 2008 11:16

Dünyanın en zeki kadını Marilyn vos Savant.:)

Hüsamettin KüçükŞubat 25th, 2008 13:30

1-”peki o 100-300 milyon spermden sadece 1 tanesi yumurtanın seçimiyle dölleniyor. Yumurta bu kararı nasıl alabiliyor,ayrıca bu kadar sipermin içinden nasıl seçim yapıyor kriterleri olmalı sanırım(1 yumurtayı 1 milyon sperm sever, yumurta birine varır)mikro uzay kurallarıda aynı sanırım:)peki ortlama 200 milyon diyelim bu 200 milyon spermden sadece 1 tanesinin ve hangisinin olacağı kimin seçimi??? Döl olayı gerçekleştikten sonra döllenmiş yumurta ikiye,üçe nadiren dörde bölünüyor bunun nedeni hala bilimsel olarak bilinmiyor peki bu kimin seçimi anne adayının mı ,baba adayının mı?” diyorsunuz.Bu ifadelerde bana nasıl bir gönderme olduğunu anlamaya hâlâ zekâm yetmiyor.Lûtfen açıklar mısınız?
2-”Peki herşey rastlantılardan oluşuyorsa, defalarca yapılan denemeler neden hep aynı sonucu veriyor” diyorsunuz.Oysa ateistler herşeyin rastlantısal olduğunu söylemezler.Evrimcilerin kullandığı rastlantı kavramı sınırlıdır.Ateistlerin neler iddia ettiğini daha iyi anlamak istiyorsanız,şu sayfadaki açıklamalar fena değil:
http://portal.ateizm2.org/modules.php?name=FAQ&myfaq=yes&id_cat=1
Şurada da,bazı İslamcıların dîne yontmaya çalıştıkları kuantum fiziğinin materyalist yorumu var:
http://www.halksahnesi.org/soylesiler/quantum_soylesi/quantum_soylesi.htm
3-”doğuştan özürlü, bu gün 30 yaşında olup,raporundada embesillikten aşşağı seviyededir yazan, bu güne kadar hiç konuşmamamış ve etrafında hiç böyle bir yönlendirme olmaksızın kendini bizim bile anlamadığımız bir biçimde ve ölçüde ibadete vermiş,camiye gitmek için sürekli evden kaçan ve benim kuzenim sayılan kişi” diyorsunuz.Yazılarına ilgi,yani muhtemelen kendisine saygı duyduğunuz Kerem hocaya sorun bakalım,kuzeninizin bu durumunun,İslâmî mânâda bir Allâh’ın varlığından kaynaklandığını söyleyecek mi?
4-”Raslantılardan oluşmuş bir evrende yaşamıyoruz” diyorsunuz.Einstein da nisbeten buna benzer düşünmüş olmalı ki,”Tanrı zar atmaz!” demiş.Oysa Einstein’ın çürütmekte başarılı olamadığı kuantum teorisinde rastlantı kavramı önemli yer işgâl eder:
http://www.turkcebilgi.net/kitap-ozetleri/r/rastlanti-ve-kaos-24560.html
Şu sayfanın da sondan bir önceki paragrafını okuyun:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nedensellik
5-”Tanrı ve tanrılık gibi kavramlar yoktur sadece allah vardır.dediğimde bu gün bile dünya üzerinde çeşitli cğrafyalarda kabul edilen tanrılar var ve hiç biri bunlara Allah demiyor,geçmiştede böyleydi.” diyorsunuz.Kerem hocanın bu sitedeki “Homo Mysticus” yazısını ve ayrıca “Kişilik Bozuklukları” yazısının 6.paragrafını okuyun ve sizin bu düşüncenize katılıp katılmadığını görün.
6-”Tanrı ve tanrılık yoktur sadece Allah vardır lafını şimdi bir düşün Allh tan başka ilah yoktur’un açıklaması değilmi bu ,aynı değilmi bunlar.” diyorsunuz.Hayır,değil.İşte benimle yazışırken görüşlerinden faydalandığınız Hz.Ahmet Hulûsi’nin sözleri:
“Hiç bir yerde “ilâh”a imandan söz edilmemektedir; çünkü “ALLAH”, “TANRI” değildir! “Senin ilâhın-tanrın ALLAH`tır” sözünün mânâsı “ALLAH tanrıdır” demek değildir!… Bu belki, “Senin ilâh-tanrı bildiğin, sandığın varlık gerçekte ALLAH`tır; ki O tanrı olmaktan münezzehtir” anlamına alınabilir…”
http://tumkitaplar.org/find/default.asp?KA=1&Sub=1&chk_BKD=&chk_TMK=&chk_HPI=0&txtFind=tanr%FD%20allah&cmb_Kitaplar=0&SubID=12#ggggittt
7-”Evren eğer çift kutuplu olmasaydı bu dediğime karşı bu cevabı vermeyecektiniz.Bulanık mantık teorisine gelince, bu teori Aristo mantığınının bir karşıtıdır,geleneksel olasılık teorisinin değil” diyorsunuz.İnsan,elinin altında internet varken doğru dürüst araştırır da ondan sonra yazar.Bakın ansiklopedi ne diyor:
“Bulanık mantık 1960’ların ortalarında Lotfi Zadeh tarafından iki değerli mantık ve olasılık teorisine alternatif olarak geliştirilmiştir. Bulanık mantıkçılara göre iki değerli mantık ve kümeler teorisi daha genel çok değerli bir teorinin özel halidir.”
http://www.ansiklopedi.info/topic/Matematiksel_mant%C4%B1k.html#Bulan.C4.B1k_Mant.C4.B1k
Yani,bulanık mantık Aristo mantığını çöpe atmaz.Der ki:”Aristo mantığı bazı durumlarda işe yarar.Ama yetersiz geldiği şu şu durumların çözümü için şu şu teknikler kullanılabilir.” Yani Aristo mantığı,bulanık mantığın altkümesidir.Olasılık teorisine de aykırı düşen yönleri olmasa,bulanık mantığın varlık nedeni ortadan kalkar.
“Alternatif” kelimesiyle “karşıt” kelimesini karıştırmayın.Birşeyin alternatifi,öncekinin karşıtı olmak zorunda değildir;Bir çıtanın üstünden atlamanın ilk akla gelen üç alternatifi vardır:a)Eğilerek çıtanın altından geçmek,b)altından da geçmeyip yandan doşalarak geçmek,c)çıtayı tekmeyle kırarak geçmek.Bu seçenekler arasında,üstten atlamanın karşıtı sadece a’dır.Ama a,b ve c’nin hepsi de alternatiftir.
8-”Bunu savunan siz maddenin karşıtı antimadde diyebiliyosunuz ama” diyorsunuz.Oysa benim öyle bir cümlem olmadı.Burada da,beni başka yerlerde gördüğünüz ateistlerle bir tutarak bir önyargı sergiliyorsunuz.Oysa ben müslümanlar gibi mutlak hakîkate sahip olduğunu iddiâ eden biri değilim.Okumalarım,düşünmelerim,duygulanmalarım,arayışım devam ediyor.Ben yıllar önce beş vakit namaz kılan,toplu zikir esnasında konsantrasyondan tüm vücûdu karıncalanan,Allah,peygamber,evliyâullah sevgisiyle ağlayacak kadar dindar olan bir tarîkatçiydim.Şu anda da din düşmanı,Allah düşmanı değilim.Elimden çok sayıda din kitabı geçti.Uzman denecek düzeyde değilim ama,sizinle her tür dînî kavrama değinerek sınırsızca ve kavga etmeden tartışabiliriz.Amacım sizi yenmek değil,gerçeği anlamaktır.Yanıldığım tatminkâr biçimde gösterilirse,kabûl ederim.
9-”Bu bütün söyledikleriniz benim sorularımın cevabı değil. Dikkat ederseniz son paragrafımda çok net sorular yönelttim” diyorsunuz.Evrimi savunan kitapları okursanız,o paragrafınızda sorduklarınızın cevaplarını okursunuz.Bunların üç-beş cümleyle anlatılabilecek ve bütün ayrıntılarıyla anlaşılmış konular olmadığını biliyorsunuz.
10-”Din diye bir kavram yok mu sizce?İslam ve diğer hepsi bir masaldan ibaretse asırlardır neden çürütülmedi? Bu kadar insan salak mı sizce?Bir tek siz ve sizin gibiler mi beynini kullanıyor?islami görüşü savunupta inanan insanların bilimsel bir kimliği ve bilimle ilgisi olmadığını mı sanıyorsunuz?” diyorsunuz.Dîne inanan insanların hepsi salak veya çıkarcı değildir.Tarihte de,günümüzde de,çok zekî,hattâ dehâ düzeyinde olanlar,bunun yanısıra çok iyi kalpli olup başkalarına büyük yardımlar edenler vardır.O insanlardan bazılarıyla ben de tanışıp konuştum.Ama dînin içinde böyle insanların olması,dînin ilâhî kaynaklı bir kurum ve Allâh’ın var olmasını zorunlu kılmaz.Bu konuda yeniden,Kerem hocanın “Homo Mysticus” yazısını,bir de “Kişilik Bozuklukları” yazısının 6.paragrafını öneriyorum.
10-”SİZİN OLAYI TEK MANTIK ALTINDA TOPLAYARAK SONUCA VARMANIZ BİR ÇEŞİT ARİSTO MANTIĞINI DOĞURMUYOR MU?
AYRICA BULANIK MANTIK TEORİSİNE GÖRE ,ALLAH ‘’VARDIR’’ DEDİĞİMDE,KESİN OLARAK ‘’YOKTUR’’ DİYEMİYORSANIZ
SİZ DAHA NEYİ SAVUNUYORSUNUZ????” diyorsunuz.Bir olayın değerlendirilmesi,birden fazla mantık sistemiyle yapılabilir(Yani ayrı ayrı).Sonuçlar farklı çıkarsa,hangi sonuca îtibâr edilebileceğinin ölçütleri tartışılabilir.Siz kendi görüşlerinizi hangi mantık sistemiyle kuruyorsunuz? Aristo mantığıyla kuruyorsanız ve “Bu yeterlidir” diyorsanız,başta Kur’an’daki çelişkiler olmak üzere,açıklamasını yapmanız gereken birçok dînî düşünce var.
Ben “Allah kesin yoktur” demiyorum.Demek zorunda da değilim.Ama Allâh’ın varlığı da ispatlanamaz.Ben “Süperman’e inanmıyorum” diyebilmek için Süperman’in olmadığını ispatlamaya zaman ve enerji harcamak zorunda değilim.Tam tersine,Süperman’e inananlar kendi dünya görüşlerine uygun bir toplumsal düzeni bana dayatma isteğini içlerinde taşıdıkları için,onun varlığını bana ispatlamak zorundalar.
Çürütülemeyen şey din değil.Dinlerdeki mûcizelerin ve birçok kavramın yokluğu bilim tarafından sayısız kez çürütüldü.Varlığı çürütülemeyecek birşey var,evet! Din denen kurumu yaratan psikolojik ihtiyaçlar.
Yaptığım “lâf kalabalığı”nda sorularınızın cevaplarını yine bulamadıysanız,sorularınızı madde madde ve gereksiz sözlerden arınmış hâlde özetleyin,ben de bildiklerim varsa cevaplayayım,bilmediklerim varsa araştırıp,öğrenip kendimi geliştireyim.
Saygılarımla.

Şaman TÜRKSOYŞubat 25th, 2008 21:01

Neslihan Hanım yazdı:”Bir konuda size katılıyorum evet tanrı ve tanrılık gibi kavramlar yoktur yoktur.Bir tek ALLAH vardır ve var olan tek gerçeklikte odur.Bu benim inancım.”

Şimdi (yayınlanacağından kuşkulu olsam da yazacağım)Allah sözünün etimolojisine kısa bir göz atalım:

Neslihan Hanım;çok genç ve eksik bilgili olduğunuz su götürmez bir gerçek olarak gözler önündedir.Eksik bilgi ile yola çıkıldığında ise yanlış yollara sapmak, dolayısıyla hatalı sonuçlara ulaşmak doğaldır.Şimdi bir tarihi gerçeklikten bahsedeceğim.

Arabistan’da İslam öncesi dönem “El Cahilliye” olarak adlandırılır.

Bu devirde “Putperestlik” vardır ve Kabe bu inanışın mabedi durumundadır.
Putperest Araplar Kabe’deki 360 tane put arasından en yükseği, en güçlüsü olarak Ay Tanrısı’nı görüyorlar ve buna Al-ilah (en güçlü ilah) diyorlardı.
Ay Tanrısı Al-ilah erkek kabul ediliyordu ve Güneş Tanrıçası ile evliydi.
Üç kızı vardı. Bunların adları Al-Lat, Al-Uzza ve Al-Menat’dır.

Çeşitli Arap kabileleri Ay Tanrısı’na değişik adlar veriyorlardı. Bunlardan bazıları Sin, Hubal (Hubel) ve Muhammet’in kabilesi olan Kureyşte ise Al-İlah’dır.
Muhammet, Kabe’deki 360 puttan en güçlüsü kabul edilen Ay Tanrısı için “Al-ilah’ tan başka ilah yoktur” diyordu. Al-İlah’ ı tek tanrı olarak ilan etti ve diğer putlara tapınmayı yasakladı.
Arapçada tanrı karşılığı olarak kullanılan “ilah” sözcüğü, İslamiyet’le beraber anlam ve söyleyişi değiştirilerek “Allah” a dönüştü.

Dinciler yaratana “Tanrı” denmesini hoş görmezler.Çünkü onlara göre; bu ad “Putperestlik” çağrıştırmaktadır. Ama “Allah” sözünün aslında bir put adı olduğunu bilmezler. Muhammet’in babası da bir “Putperest” idi. Abdullah (Abd-Allah) “Allah’ın Kulu” demektir.Yani baba put olan Allah’ın kulu…

Siz de Allah sözünün Al-İlah’dan gelme olduğunu bilmeyen Müslümanlardan birisiniz!..

Bir şey daha: ” Evet herşey ALLAH BÖYLE TAKTİR ETTİĞİ İÇİN OLDU.” diyorsunuz.Yine eksik, yine hatalı bilgi…

Bildiklerimizi çok nesnel bir biçimde tekrarlarız.Bilmediklerimizi ise sorgularız.Oysa kutsal kitapların verdikleri bilgiler sorgulamadan “muaf” tırlar. Bunun anlamı şudur: İman(sorgusuz inanç) insan usuna vurulmuş kelepçedir. Medeniyet ise fikri, vicdanı, irfanı hür kişilerin emekleri üzerinde yükselmiştir,yükselmeye de devam edecektir.

Esen kalın…

Hüsamettin KüçükŞubat 26th, 2008 12:03

Hayatı sorgulamada son derece nesnel olmaya,yani birşeyi ne ise o olarak anlamaya çalıştığımı göstermek bakımından,avliye mes’elesinin İslâm açısından ciddî bir sorun olmadığını gösterebildiğini iddiâ edenlerin bulunduğu şu iki linki tartışmaya sunuyorum(Birisi Yaşar Nûri ! ):
http://www.quran-miracle.info/Miras.pdf
http://www.ateizmecevap.com/lofiversion/index.php/t1916.html

Hüsamettin KüçükŞubat 26th, 2008 12:33

Şu sayfada da birisi,eleştiriye Yaşar Nuri’ninkinden farklı bir cevapla karşı çıkıyor:
http://fikirsel.ipbfree.com/index.php?showtopic=1717

NESLİHAN AYDINMart 2nd, 2008 00:51

BAKIN ŞAMAN BEY ÇOK BİLDİĞİMİ HİÇ BİR ZAMAN İDDA ETMEDİM BU İDDAA ÖNCE BENİ BİTİRİR.BEN BİLGİNİN İNSANIN İÇİNDE OLDUĞUNDAN BAHSETTİM.KALDIKİ BİLGİ BİRİKİMİ DEDİĞİMİZ BU ŞEY ZAMANLA OLUŞAN BİR DURUMDUR.BURADA SİZLERE CEVAP VERİYOR OLMAM BU KONUYLA İLGİLENDİĞİMİN AÇIK BİR GÖSTERGESİDİR.
BAKIN
HER İNSANIN KENDİ MANTIK İŞLEYİŞİ DAHİLİNDE OLUŞTURDUĞU FİKİRLER VAR.VE BU FİKİRLER,YAŞAM BİÇİMLERİMİZE ZEMİN OLUŞTURUYOR.
PEKİ HANGİMİZİNKİ DOĞRU?
BİLİM GERÇEĞİ KEŞFETMEK İSE,BİLİME VE BİLGİYE ULAŞAMAYAN İNSANIN SUÇU NE?
ATEİZİM ALLHIN VAROLMADIĞI KONUSUNDA İSPATA GEREK DUYMUYORSA,VARLIĞINDA NEDEN İSPAT BEKLİYOR.
BEN HEPİMİZİN BİR YERLERDE YANLIŞ YAPTIĞINA İNANIYORUM.

önder gürbüzMart 2nd, 2008 17:33

22.09.2007

İran’a doğru gidiyoruz, biz Türk’üz Iranı dahi geçeriz.

“…Hükümeti darıltmayalım. İngilizleri kızdırmayalım diye saman altından su yürütmeyelim, sükûnetle çalışalım, kimseye meydan okumayalım!…
Böyle demek istiyorlar!… Hâlbuki ben, canım kadar sevdiğim askerlikten niçin çıkarak, milletin arasına girdim…
Saman altıymış, suymuş filan bilmem! Gizli çalışmayı anlamam, milletimle beraber serbestçe çalışırım. Şu daralacak, bu kısalacak, dersek davamız hallolunmaz.”
Mustafa Kemal

Aynen atam. Seninle aynı fikirdeyim. İnan bir yığın zırva ile uğraşıyoruz. Yok türbanmış, yok kılık kıyafet serbestisiymiş, Üniversiteymiş. Ya aklım almıyor inan, beynim durdu sanki. Atam çok merak ediyorum bu konularda sen ne düşünürdün acaba?

1. Eğitim, genelde Meslek Lisesi özelde İmam Hatip Lisesi

Öncelikle Lise ve Meslek Lisesi arasındaki temel farklara değinmek gerektiğine inanıyorum. Meslek Lisesi adı üzerinde bir Meslek ve onunla ilgili konularda eğitim verir. Tüm eğitim bir gün edinilecek Meslek üzerinedir. Lise öncelikle dil başta olmak üzere daha genel ama daha derin, kapsamlı bilgilere yer vermekle birlikte dersleri farklıdır. Bir yerde genel kültür ağırlıklıdır. Dolayısıyla Meslek Lisesinden mevzun olan bir insan ancak bir Fakültede eğitimine devam edebilir. Çünkü almış olduğu eğitim Üniversite kapsamında kesinlikle yetersiz kalacaktır. Bunu anlamak bu kadar mı zor? Ha, biz Türk’üz. Biz yapabiliriz demeyin. Çünkü ne çekiyorsak bir işi doğru dürüst yapmamamızdan, kural, kaide tanımamamızdan çekiyoruz.

2. Fakülte, Üniversite ve Kamuda dini simgeler

İnsanoğlu oldum olası bir şeye inanma ihtiyacı duymuştur çünkü inanç, güven getirir. Güven ise insanlar arasındaki ilişkilerin temelidir. İş, eş, aile, toplumsal yaşam her şey güven olgusu etrafında şekillenir. Böyledir, böylede sürecektir.

Dinde insana güven verir. Ama Din öyle bir şeydir ki insan ve Allah arasında çok özel bir ilişkidir. Tabiri caiz ise eşler arasındaki genel ve özel ilişkiye benzer. İnsan nasıl eşi ile arasındaki ilişkiyi dışa vurmaz ise işte Allah ile o insan arasındaki ilişkiyi de öyle dışa vurmamalı. Yakışık almaz. İbadet özelde ve gizli yapılır. İşin kuralı budur. Her dinde olduğu gibi bazı özel durumlarda topluca ibadet edilir, dışa vurum olur. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Aile ve çevre görgüsü insanı yoğurur, biçimlendirir. Ama her şeyin bir usulü, kuralı vardır. Musikiden, ibadete, doğa kanunlarından, trafiğe, politikaya. Bu kurallara uymadığınız takdirde en iyi ihtimalle yalnızca tepki görürsünüz. Kısacası bazı şeylerin birey çapında dışa vurumu olmaz, olmamalı.

Küçük bir örnek vermek istiyorum. Bavyera, Almanya’nın eyaletlerindendir. Muhafazakâr ve gerçekten koyu dindar insanlardır. Ara sıra şu polemik gündeme oturur. Okullara dolayısıyla sınıflara haç asılmalımı asılmamalımı diye. Devleti oluşturan en küçük öğe insandır. Her insan istisnasız sadece Hıristiyan, Müslüman mıdır? Yahudi midir?

Değildir!

Ateist olabilir, başka bir dine mensup olabilir. Devletin görevi, devleti oluşturan her insana aynı mesafede uzak, uzak olduğu kadar da yakın olmaktır. Devlet soyut bir kavram değildir! Devlet nefes alan, ilerleyen, gerileyen, düşen, kalkan, kısacası yaşayan bir varlıktır. Devlet özellikle inanç kavramına uzak durmak zorundadır. Bu zorunluluk yukarda belirtmiş olduğum görevinden kaynaklanır. Onun için kamuda dini simgelere yer verilmesine müsaade edemez.

3. Dokunulmazlık

Benim bildiğim milletvekili dokunulmazlığı milletvekilinin görevinden dolayı, yani milleti temsil ederken sarf ettiği sözlerden, düşüncelerinden, ya da eylemlerinden ötürü kanuni bir işleme tabii tutulmaması için hayata geçirilmiştir. Bu geleneğin batı demokrasilerinde yaklaşık 150 – 200 senelik bir mazisi vardır. Aslında parlamentonun işlevini eksiksiz yerine getirebilmesi için düşünülmüştür. Türkiye’de Milletvekili dokunulmazlığı ne durumdadır, bu tartışma konusu olmalımıdır bilemiyorum.
Haberlere konu olan Milletvekili dokunulmazlığı / dokunulmazlıkları genelde düşünce fiilinden çok başka yönlere doğru yol alır. Ve bu durum çok rahatsız edicidir. Milletvekili adı üzerinde Milleti temsil eder, onun için çalışır çabalar. Kendisi için değil! Şayet kendisi için çalışan Milletvekili varsa, bu insanlar yukarıda belirtmiş olduğum temsil görevleri dışında suç işledikleri takdirde dokunulmazlık zırhına bürünememelidirler. Milletvekili dokunulmazlığının yani sıra Başbakan ve diplomatik dokunulmazlıklar vardır ama bu konuya başka bir zaman değineceğim.
Keşke hayata olsaydın da sana düşündüklerini sorabilseydim. Ama sen hayata olsaydın bu konular, konu dahi olmazdı.

“Bir millet, bir memleket için kurtuluş ve selamet istiyorsak, bunu yalnız bir şahıstan hiçbir zaman istememelidir. Bir milletin muvaffakiyeti, milletin bütün kuvvetlerinin, bir istikamette birleşmesi, teşekkül etmesiyle mümkündür.”
Mustafa Kemal

http://www.gurbuz.net

HÜSEYİN SUNGURMart 11th, 2008 16:34

Şu ana kadar olan yazıları,çok değerli buluyorum,meğer ki biraz daha ifade ciddiyetini yükseltirsek,çok daha ileri seviyelere gelebilecek,açık bir üniversite haline dahi dönüşebiliriz.Aman yapmakta olduğumuzun kıymetini bilelim,üslubumuza dikkat edelim,biribirimizi incitmeyelim,alıp vermeye devam edelim.

hadi bakalım millet,daha çok çalışalım ve öğrenelim.

sevgi ve saygıyla

defne denizMart 14th, 2008 20:36

siz neyi tartışıyorsunuz ya türban tabikii farz nasılki namaz boynumuzun borcu ise kapalılıkta aynen öylee…..

defne denizMart 14th, 2008 20:38

ayrıca syn. NESLİHAN AYDIN bu yorumunuza tek sözle hayran kaldım

m ikbalNisan 10th, 2008 19:06

Allah bir sivrisineği, hatta üstündekini örnek vermekten sıkılmaz. İman edenler bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kafirler ise: “Allah böyle bir örnek ile ne demek istemiş?” derler. Evet! Allah onunla bir çoğunu da şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla ancak fasıkları şaşırtır. (Bakara / 26)

avliye konusunda bir aklı algılama müsait olana bir iki şey söylemek gerekirse:

miras hukuku konusu bilenler bilir kuranı kerimde yer alan fıkhi açıklamalar içinde en ayrıntılı açıklamaları içeren ayetlerin bulunduğu bir hususdur. bundan murat bukadar hassas bir konu üzerinde mirasçıların üzerinde mutlak adalet hissini oluşturmaktır. adalet hissinin ise matamatiksel toplamla oluşmadığı bir gerçektir. zira eğer matematiksel tutarlılıkla hak sahiplerinin ruhi tatmini ve gerçek adalet hissi sağlanabilecek olsaydı, mirası paylaştırmanın en basit yolu olan ve herkesin basit bir akıl yürütmeyle ulaşabileceği bir yöntem olan mirasın hak sahiplerine “matematiksel eşitlik ilkesi” ile dağıtılması olurdu. burada esas olan mirasın reel rakamlarının değil miras kesirlerinin birbirine göre değişmemesi durumunu temin etmektir.
mesela modern hukukta matematiksel eşitliğe dayanan veraset sisteminde kişi başına mirastan düşen payın mirasa olan oranı kardeş sayısına göre değişmektedir. bu sistemde ise mirastan alınan payın oranı her durumda aynı kalması temin edilmiş oluyor.

bir diğer husus hz ömerin bulduğu idda edilen formul yukarıda idda edildiği gibi sonradan uydurulmuş bir husus değildir. zira hz. peygamber döneminde de benzer miras konularının gündeme gelmiş olmasa kuvvetle muhtemeldir. ancak hz. ömer dönemine kadar hz. peygamberin hükümleri nasıl uyguladığı genel olarak bilinen bir konu değildi. zira bir çok alanda pratik islami uygulamalar ancak peygamber efendimizin vefatından sonra belirli bir usul çerçevesinde tasnif edilerek islami ilimler oluşmaya başlamıştır. mirasla alakalı böyle bir konu gündeme gelince konu hakkında bilgi sahibi olan sahabilerden bir kurlul oluşturularak hz. peygamberin uygulamaları konuşulmuş ve bugün avliye olarak adlandırılan husus belirlenmiş oldu.

m ikbalNisan 10th, 2008 19:33

herhangi bir insan üniversitelerde örtünün serbest bırakılmaması gerektiğini düşünebilir. çünkü bu ülkede düşünce özgürlüğü vardır. ama kimse liyakat sahibi olmadığı ilmi bir hususta hüküm vermemelidir. buda bilimselliğin bir gereğidir. merak edenler için aşağıdaki ayet kuranda örtünmenin olmadığını düşünenlere kafidir: “…örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar…” NUR SURESİ – 31.. bunun dışında devletimizin dini yükümlülükler konusunda baş vurulacak mercii diyanet işleri başkanlığıdır. ve cumhuriyet tarihinde bir kaç defa reşit kadınların başlarını örtmeleri islamın bir emridir diye heyet kararları çıkmıştır. işte bunlardan ikisi hakkında kısa haberler ,

***
Buna göre 1980 yılında askerî darbenin hemen ardından dönemin Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş, Diyanet’ten başörtüsü konusunda görüş ister. Bunun üzerine toplanan Din İşleri Yüksek Kurulu, kadınların başlarını örtmesinin İslam’ın hükmü olduğunu belirten bir fetva verir. Diyanet’in başörtüsü konusundaki ilk ve son fetvası olan kararda, Kur’an-ı Kerim’de kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmasının emredildiği vurgulanıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun kararında başörtüsünün sonradan ortaya çıkmış bir âdet değil, İslam dininin bir hükmü olduğu belirtiliyor.

***
Bardakoğlu, Antalya’da gerçekleştirilen ve 81 il müftüsünün katıldığı toplantının sonuç bildirgesini açıkladı. Kadınların namaz kılarken başlarını örtüp örtmemeleri ile ilgili tartışmalara tepki gösteren Bardakoğlu, bu konuda bazı değişiklik önerilerinin medya aracılığıyla tartışılmak istendiğini ifade etti.

Bu tür önerilerin İslam’ın temel bilgi kaynaklarında hiçbir karşılığı olmadığına dikkati çeken Bardakoğlu, şunları söyledi: “On dört asırlık uygulamada kadınların başını örtmeleri dinî bir gereklilik olarak kabul edilmiş, Müslüman kadınlar da dinlerinin gereği olduğuna inandıkları için başlarını örtegelmişlerdir.

İslam’ın tarihsel tecrübesinin ana çizgisi böyledir ve bu konuda münferit farklı görüşlerin bulunması bu ana görüntüyü farklı göstermeyi haklı kılacak bir güç ve yoğunlukta değildir. Bir insanın dininin gereklerini yerine getirip getirmemesi ise kendi özgür iradesi ile ilgilidir. Bir kimsenin Müslüman olması için İslam’ı din olarak kabullenmesi, dinin temel inanç esaslarını benimsemesi yeterli olup namaz kılıp kılmaması, şu veya bu dinî vecibeyi yerine getirip getirmemesi, başını örtüp örtmemesi ön şart değil, dinin içinde kalan dindarlık tarzı, tercihi ve sorumluluğudur.”

İnanç esasları ile ibadetlerin dinlerin ana öğeleri olduğunu ve zaman ve zemine göre değişmeyeceğini vurgulayan Bardakoğlu şöyle devam etti: “İnanç esasları ve ibadetlerde belirleyici olan, dini tesis eden Yüce Allah’ın hükümleri ve Hz. Peygamber’in bu alandaki söz ve uygulamalarıdır. Dinin iki temel kaynağı olan Kur’an ve sünnette belirtilmiş, Hz. Peygamber’in uygulamaları ile şekil ve muhteva kazanmış, üzerinde İslâm bilginlerince görüş birliği oluşmuş ibadetlerin şekli ve kuralları üzerinde tartışmak, alternatifler üretmek, kabul edilemez. İbadetlerin yerine getirilmesinde, kadınların başlarını örterek ibadet etmeleri veya kadınların erkeklerle farklı saflarda ibadet etmeleri, dinin hükmüdür.”

***

Hüsamettin KüçükNisan 10th, 2008 20:51

Sayın m ikbal,
Allah kâinâtı miras ayetlerindeki matematiksel bozukluğun olmayacağı şekilde yaratabilirdi.Kâinâtı öyle bir matematiksellikle yaratmış ki,kendisi bile miras dağıtımını matematiksel hatasız anlatamıyor.Demek ki Allah “her zamanki gibi” kullarını imtihan ediyor.Aklını kullanmaktan vazgeçip körükörüne inananlar imtihanı kazanıp hûrîlerine kavuşacak.
Saygılarımla.

Muharrem GülNisan 11th, 2008 09:10

Aklını kullanmaktan vazgeçip körükörüne inananlar imtihanı kazanıp hûrîlerine kavuşacak.
Saygılarımla.

Aha Hüsamettin bu senmisin.Gözlerime inanamıyorum…: :)

Yukarıdaki yazının altına imzamı atıyorum…

Ahmet Engin KarahanNisan 14th, 2008 12:14

Boş işlerle uğraşmayın! Hayatınızı yaşamaya, arkanızda insanlığa faydalı işler bırakmaya gayret edin. Bu işin sonu yoktur. Eğer, varsa mahşer gününe değin kimse bu işin doğrusunu bilemeyecektir.

Kuran’a göre, ateism yedek ilahlara (evrim teorisi) inanır. Tüm ateistler, önce yoktan çıkacak olanın yine yokluk olacağını söylerler. Ve derler ki, bu evren hep vardı, hep var olacak. Yani başlangıç sorusunu cevapsız bırakırlar.

Tüm inananlar, başlangıçta hiçbir şey yoktu, hepsini Allah yarattı derler. Ateistler bunun mantıksal bir çelişki olduğunu, bir yaratıcının kendi kendini yaratmasının imkansızlığını vurgularlar. (Tıpkı Russell’in küme teorisinde sorduğu paradoks’a yol açan soru gibi).

Kuran der ki, o ilkti (evvel), o sondur (ahir). Yani ateiste cevabı, sen zamana bağımlısın, o vakit zaman üstünü anlayamazsın…

Velhasıl, bu terazi bu sikleti çekmez.

Onun için rahat olun. Allahı bir insan gibi hayal etmeyin. Ateistler tabiatta var olduklarını kabul ettikleri zekanın ne olduğunu düşünsünler. O evrim teorisini tesadüfler ötesine taşıyabilen zeka nedir?

Zeka elle tutulmaz, gözle görülmez, boyutları bilinmez, ve her yerde. Allah insanı yarattı sonra ona ruhundan üfledi derken, algoritmanın ne olduğunu düşünün. Bilgisayarlarımızı çalıştıran software (yazılım) nedir. Hardware bedense, software bizim bilgisayara ruhumuzdan üflediğimiz birşey değil midir?

Allah sizi yaratırken, sizden bir bedel istedi mi? Hiç çocukluğunuzda bu tip şüphelerden, aklınızın sorduğu sorulardan ötürü bunaldınız mı? Bunalmadınız. O halde şimdi neden bunalıyorsunuz?

Farzedin, Japonya’da, Çin’de, Tibet’te doğdunuz. Babanızın bahçesinde bir tahta put var. Neden yaksın sizi o vakit. Ya da MÖ doğan Euklid’i neden yaksın?

Bırakın bu işleri, rahat yaşayın. Nasılsa ne kadar kafa patlatsanızda bilemeyeceksiniz…

Ve hepinizin içersinde şüphe var. Ateist’in şüphesi “ya varsa?”; inananın şüphesi “ya yoksa?”. Kimse 100% bilememenin sıkıntısından arınmış değil. Aralarında tek tanrı fark var.

m ikbalNisan 14th, 2008 19:36

sayın hüsamedin bey

allahüteala sizinde aslında söylemeye çalıştığınız gibi bizi aklımızı kullanmaya davet ediyor. zaten aksi takdirde aklı yaratmasının hikmeti kalmazdı. kuranda yüzlerce defa hiç düşünmüyormusunuz? hiç akletmiyormusunuz? nekadar az düşünüyorsunuz şeklinde düşünmeye azmettiren ayetler olduğunu siz de bilirsiniz. yukarıda ifade edilen ayetin de bununla çelişen bir hükmü yoktur doğrusu. ancak akıl yürütmekte bir ilim çerçevesinde yapılmalıdır. aklın nasıl çalışırsa hakikate yakın sonuçlar elde edeceği konusunda da mantık denilen bir ilim vardır bunu bilirsiniz. yani her ilmin bir usulü vardır. yukarıdaki ayette ifade edilen hakikat işte budur.yüce allah gerektiğinde bir sivrisineği örnek vermekten çekinmiyor. ama doğru bir yaklaşım ve mantık ile buna yaklaşanların bu ifadede saklı hakikati görmeleri aslında hiçte zor değildir deniliyor. inkarcılık konusunda azmedenler için ise bu hakikate yaklaşım açıları ve akli muhakemelerindeki mantıksal zaaf sonucu bunu kavrayamadıkları ifade ediliyor.

benim akli bir mutaala ile yukarıda avliye hususunda ifade ettiğim iddiaları “aklı kullanmayarak idda edilmiş” atfetmeniz bu hususun hakikatini değiştirmez. tefsir ilminin bir usulü vardır.. ve kafamıza göre her önüne gelen ayeti kelime anlamlarıyla açıklayamayacağımız bir gerçektir. ayetin geliş nedeni demek olan (sebebi nuzul), hz. peygamberin konu hakkındaki açıklama ve uygulamaları çok önemli bir kıriterdir..(kuranıkerim aslında yazılı bir eser değildir. sözlü bir eserdir. o hikmetledir ki ifadeleri teknik teferruatlar içermeyen genel çerçeve belirten ve edebi üstünlük arzeden ifadelerdir. kuranı kerimin tarzını anlamak için hayata dair her hususun hukukun iktisadın ahlakın şekspirvari bir dille anlatıldığı bir eser hayal etmelisiniz. böyle bir eserde tabiiki bir çok ayrıntı husus zikredilmez. ve meselenin özlerine sadece temas edilir. mesela allahüteala bir ayeti kerimede “yüce allah gökleri şu gördüğünüz direkler olmaksızın yükseltendir” şeklinde bir ifade kullanmıştır. şimdi siz bu ayetin geldiği ortamı nuzul sebeplerini bilmezseniz ayetin anlamını eksik bir mantıksal yaklaşımla değerlendirmiş olursunuz. mesela sırf bu ayete bakarak arap toplumunun islamdan önce göğün dünyanın doğusunda ve batısında bulunan iki büyük direkle yukarıda asılı kaldığına inandığını bilmeniz mümkün değildir. yine sivrisineğin örnek verilmesindede herhangi bir teknik zırzavat anlatılmamıştır.. sivrisineğinşöylr böyle muhteşem özellikleri vardır diye bir açıklama yapılmamıştır ama bu ayetten sivrisineğin dahi mükemmel yaratılışı bundan dile kolay 1400 sene önce herkesin böyle bir söze güleceği bir zamanda ifade ediliyor. buradan da anlaşılıyorki kuran bizi sizinde söylediğiniz gibi kendi hikmetlerini araştırmaya teşvik ediyor.) nitekim hz. ömer döneminde bu konuda kurulmuş olan kurul ayetin kelime ve cümle manasını, ayetin üzerine geldiği olayı ve bu ayet sonrasında miras paylaşımı konusunda hz. peygamberin yüzlerce uygulamasını müşahede etmiş bir komisyondur. ve avliye konusunda şüphe kabul etmeyecek şekilde meselenin ilmi bir açıklığa kavuşmasını sağlamışlardır. peki biz neden şüphe duyuyoruz? diye soruyorsanız yukarıda ifade ettiğim ayette insanların inkar etmelerine dahi saygıyla yaklaşılırken ben de sizin şüphelerinize saygıyla yaklaşıyorum efendim.
teşekkür ederim.

m ikbalNisan 14th, 2008 19:54

sayın ahmet emin beyin ifade ettikleri ise kantın modern adamın tanrı ile olan ilişkisini özetler nitelikte adeta. tanrının varlığını yada yokluğunun akılla bilinemeyeceği yeni söylenen dahice bir söz değil doğrusu. kant modern dünyanın temellerini attığı iki baş yapıtında akılların eleştirisinde bu temel hipotezden yola çıkmıştı.. ve doğrusu modern akıl tarifi bu nedenle tanrının varlığını ve yokluğunu bilemez. böyle uğraşlarıda sadece otantik yaklaşımlar olarak yarğılar. bütün gerçeklerin ortaya çıkacağı günde hakikatin bu yargılamaları nasıl yargılayacağı sorusunu düşünmemek için yapar bunu. rahat koltuğunda 400 ekranlı televizyonunda zaping yapmak, aydan aya faturalarını ödemeye çalışmak ve hani şu hanımın vitrinde gördüğü elbise varya onu taksit makksit bi şekilde almayı herflemek, kendi hakikati hakkında düşünmekten elbette ki daha önemlidir.

bunun böyle olmadığını şu misali hayal ederek anlayabiliriz. şu anda bu şuurla yeniden yaratılmış olsanız. ve birden kendinizde hareket etme kabiliyeti bulsanız. birden görmeye başlamış olsanız. nsaıl olurdu?? kolunuzu parmaklarınızı hareket ettirebiliyorsunuz. daha önce olmayan bir ben idrakiniz var, kolunuzu bacağınızı hareket ettirebiliyorsunuz ilk defa bir iradeniz var. bir şeyler algılıyorsunuz daha önce alğılayamadığınız. sanıyorum saatlerce kolunuzu oynatıp nasıl yapabildiğinizi düşünürdünüz. “bnim” ne olduğumu nereden geldiğimi düşünürdünüz. peki bu soruları şimdi luzumsuz görmemizin nedeni buraya alıştırılmış olmamız mı? halbuki herşeyden büyük şok edici gerçek benim daha önce burada olmamamdır.
teşekkürler

Hüsamettin KüçükNisan 18th, 2008 21:57

Sevgili m ikbal,
Cevaplarınız için çok teşekkürler.Sizin gibi,birşeylerden haberdar olan insanlar buralara fazla uğramıyor maalesef.İştirâkinizin devamını temennî ediyorum.
Şimdi,fikir teâtîmizin çerçevesini biraz genişletmek için size bazı suâller tevcîh etmek istiyorum:
1-Kur’ân-ı Kerîm’de 100 civârı gramer hatâsı olduğunu okudum internette.Sanırım bunun böyle olduğunu İslâm âlimleri de kabûl ediyormuş.Bu konuda sizin düşünceniz nedir?
2-Bizim ülkemizde Kur’ân-ı Kerîm abdestsiz ve belden aşağı tutulmaz.Ama ilk müslümanlar,Kur’ân-ı Kerîm’in yazıldığı ilk maddeleri (deve derileri vs) imhâ etmek ihtiyâcı duymuşlar.Dünyadaki en eski mushaf hangisidir ve ilk maddelerin imhâ edilme sebepleri nelerdir?
3-Neden Kur’an âyetleri,iniş sırasına göre değil,uzun sûreden kısalara,konular karışacak,bir anlatım farklı yerlerden devam edecek şekilde mushaf hâline getirilmiştir? Böyle birşey,Allah bir kişiye rûyâsında göstererek falan mı yapılmıştır,yoksa başka sebepleri mi vardır?
4-”İnanmamaya da saygı vardır” diyorsunuz ama,şerîat devletinde irtidâdın cezâsı îdâmdır.Bu konuda ne diyorsunuz?
5-Kur’ân’ın edebî üstünlüğü konusu tarihte tamamen incelenip kitap halinde yayınlanmış mıdır? Kur’an’daki hangi edebî ifadelerin hangi sebeplerden ötürü,Kur’an-dışı edebî ifadelere üstün geldiği incelenmiş midir? Böyle bir çalışma yapılmadıysa,bu inancın müslümanlarda “Allah’a yaranmak” benzeri amaçlara dayalı bir kuruntu olduğunu düşünebilmek mümkün değil midir? Kur’an elbette edebî çekiciliği olan bir metindir.Ama başka bütün edebî metinlere üstünlüğünün kanıtları nelerdir?
6-Amerika’da “Furkân-ül Hakk” diye bir kitap yazmışlar ve edebî güzelliğinin Kur’an’dan üstün olduğunu iddia ediyorlar.Çok iyi bildiğiniz üzere,Kur’an’la ilgili başlıca inançlardan biri de,benzerinin yazılamayacağı inancıdır.Bu,âyetlerde de açıkça ifade edilmiştir.”The True Furkan” isimli kitap ise,Kur’ân’ın,hem de daha güzel olduğu iddiâ edilen çok benzeridir.Kitabın tamamı şu linkten okunabilir:
http://www.islam-exposed.org/index.htm
Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Değerli cevâbınızı bekliyorum.
Saygılarımla.

gürbüz erenMayıs 14th, 2008 23:29

meraba değerli arkadaşlar

biri reankarnasyoncu
biri ateist
biri kendini bilmez neymiş Kuran da kusur varmış
gara toprağı biliyon mu?
Mahkemei kübrayı biliyon mu?
Hasımlaşmayı, büyük mahkemede hasımlaşmayı biliyon mu? NEFİS nedir biliyon mu?
Hepiniz de bal gibi de biliyosunuz bilgi çağındayız bu nefis delille tatmin olmaz sadece yüreğinizin, vicdanınızın sesine kulak verin
kimiz biz Kuranı kerimi mükemmelliğini tartışacak ,
biz iki damla spermadan gelip bir avuç gara toprak olacak imtihan meydanında imtihan veren yolcularız !
Ölümü günde 25 defa tefekkür edin, mezarda insanın duraklarındandır onu düşünün KEsin oraya gireceğiz kesin,

islam dini itikadı hakkında neyi tartışıyosunuz
Anlayana yerler gökler söz!
seslik vicdanınızı dinleyin ruhunuzu dinleyin!
Allah ayaklarımızı doğru yoldan ayırmasın, bize doğruyu göstersin inş!

TayfunAğustos 4th, 2008 00:22

Küçük Hüsamettin, yazdıklarını başından beri okudum. Habire sorular soruyorsun ancak pek dişe dokunur şeyler değil bunlar? Bir iki yerde “Allah’ın olmadığı ağır basıyor” falan demişsin. zaten bir şeyin olmadığını ispat etmek insan açısından imkansızdır. Allah’ın olmadığı konusunda karar verebilmek için insanlık ne kadar bilgiye sahip acaba? İnsanlığı geçelim sen ne kadar bilgiye sahipsin? Ya da ömrün yeter mi böyle bir karara varabilmek için gerekli bilgi düzeyine ulaşmaya? Güya iddialarını bilime dayandırıyorsun? Bilimin şu anki durumu itibariyle dahi evrene ilişkin elde ettiği sonuçlar bir düzeni mi yok sa karmaşayı mı gösteriyor? Sonuçta nasıl oldu bunca şey diye sorulduğunda “tesadüf” kelimesine sığınmak ne derece bilimsel? Allah’ın varlığı konusunda çok beyin sancıları çekmiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Allah’a inanmak, inanmamaktan daha kolaydır. İnanmamak zordur, çünkü Allah’ın olmadığını söyleyebilmek için senin Allah’tan daha büyük olman ve evrene hakim olman gerekiyor? Ateistlerin önemli bir kısmının zeki insanlardan olduğunu biliyorum ancak bu zekaları onlara böylesine hayati bir konuda karar verecek cesareti vermemelidir? Çünkü çok sınırlı bilgiye sahibiz, insan olarak. Birde bu tür tartışmaların içine ego sürtüşmesi, karşı tarafı alt etmeye yönelik bir benlik kavgası girdiğinde sahip olunan bilginin hiç bir önemi kalmıyor. Beyninin ilginç olana, aykırı olana çalışmasını anlıyorum ama çevrene bakıp da inanılmaz düzeni ve ince hesapları nasıl görmezden gelebiliyorsun onu anlayamıyorum. Bu noktada şu aklıma geliyor. Allah dilediğini hidayete erdiriyor, kimisine de nasip etmiyor. Ama neden böyle yapıyor bilmiyorum. Sana tekrar hidayet nasip etsin, inananları da hidayetten ayırmasın diyelim bari…

Hüsamettin KüçükAğustos 4th, 2008 17:59

Büyük Tayfun Bey,
Konuyu sadece tanrı inancı açısından ele almışsın.Yukarıda Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili sorular sordum.Onlara cevaplarını alayım.Sonra gerekirse tartışmayı geliştiririz.
Bir de şunu söyleyeyim:Birşeye inanmanın kolay olması,o şeyin doğru olduğunun kanıtı olamaz.
Saygılar.

hikmet yıldırım kılınçarslanAğustos 5th, 2008 21:46

dikkatimi çekti canan hanım allahı savunan yazılar yazmış diğerleride allahın olmadığı yazılar.ben şöyle bir ifade ile girmek isterim.HİÇ BİR ŞEY KENDİLİĞİNDEN VAR OLMAZ VE YİNE HİÇ BİR ŞEY KENDİLİĞİNDEN YOK OLMAZ.var olabilmesi için yaaratıcı gereklidir.biraz şu masmavi dünyayı düşünün denizlerde milyonlarca çeşit canlı türleri,karada binlerce çeşit canlı türleri mevcut.hangi aklılı bunların kendiliğnden geldiğini savunabilecek güce sahip.birilerinden öğrenmiş olduğu ataizm düşüncelerini kendilerine saklasınlar.kuran evrenizn genişlemesinden vede kıyamet süresinde belirtilen evreni tekrar dürülmesinden söz eder.zavallı ataist arkadaşlar.ben sizleri müslüman olmaya davet ediyorum.saygılarımla

TayfunAğustos 6th, 2008 06:31

Eğer gerçekten öğrenmek için sözkonusu soruları soruyorsan bu konuyla ilgili dünya kadar ilahiyat profesörü var onlarla iletişime geçersin, öğrenirsin. Yok …. yarıştırmak için, sen üstünsün ben üstünüm kavgasına girmek için tartışmak istiyorsan ben öyle bir yarış içine girmek istemiyorum. Olayı Allah inancı açısından ele almam ise şu açıdan önemli: Eğer birey Allah inancını hallederse, gerisi problem değildir. O Allah diğer şeylerin (kitap, peygamber vs.) hepsini gönderebilir ya da bir şeyler yapar onlarla ilgili. Son olarak şunu söyleyip kapatmak istiyorum. Ben yanılıyorsam inancım konusunda bu dünya da bir kayba uğramıyorum, altı üstü üç beş kadınla yatmamış, içki içmemiş falan olurum. Ama ya sen yanılıyorsan halin dumandır…

MKD: Bu yorumdaki küfürlü kelime tarfımdan silinmiştir.

Hüsamettin KüçükAğustos 6th, 2008 12:34

İlâhiyat profesörlerinin o sorulara tatminkâr cevaplar verebildiğini mi zannediyorsun? Türkiye’nin ilâhiyat profesörleri çoğunlukla vaiz havasındadır.Kendilerini sessizce dinleyen bir topluluk oldu mu,saatlerce birşeyler anlatırlar.Ama akla,felsefeye ve bilime dayalı tartışma sözkonusu oldu mu,onların da çoğunun paçası tutuşur.Bir defa tv’de bir tartışma programı vardı.Dinsiz bir kişi telefonda;programa konuk olan ve piyasada kitapları bulunan bir ilâhiyat profesörüne,”Madem cahiliye devrinde kız çocukları sürekli toprağa gömülüyordu,Muhammed evlenecek 13 kadını nereden buldu?” diye sordu.Profesör de cevap olarak sadece şunu diyebildi:”Hayır;bir rivayete göre 9,bir rivayete göre 11″. Sonra da sustu. :)
Din olarak ortada sadece İslâmiyet olsaydı,Allah inancını halletmek belki yeterli görülebilirdi.Ama dünyada sayılamayacak kadar din var.Öteki dinlerin mensupları da kendi ermişlerinin mucizeler gösterdiğini iddia ediyorlar.Hangisinin hak din olduğunu nereden bileceğiz? Demek ki dinleri de tek tek sorgulamak,enine boyuna tartışmak lazım.
Ateist olmayı da sadece içki içmek ve hovardalık yapmak olarak görmek,çok kaba bir bakış açısı.Ben sağlıklı olmak için,alkol kullanmıyorum.Çapkın da değilim.Karşılıklı aşk yaşayabileceğim bir kadın bulup,ona sadık kalma eğiliminde bir erkeğim.
“Ben yanılıyorsam inancım konusunda bu dünya da bir kayba uğramıyorum, altı üstü üç beş kadınla yatmamış, içki içmemiş falan olurum. Ama ya sen yanılıyorsan halin dumandır…” diyorsun.Galiba ilk olarak halife Ali söylemiş buna benzer bir sözü.Aynı şeyi başka herhangi bir dînin bir mensubu da söyleyebilir.5 kişi düşün.Bir yahudi,bir hristiyan,bir müslüman,bir brahmanist,bir bahai mesela.Her biri de,”Ben haksızsam benim açımdan sorun yok;dinim beni mutlu etmeye yetiyor.Ama benim dinimi kabul etmezsen,sen mahvolacaksın” diyor.Haydi bakalım,neye göre karar vereceğiz?
Ayrıca,yanlış bir dünya görüşü insanı mutlu edemez diye bir kural yok.Psikiyatrik bir hasta,kendi hayâl aleminde mutlu olabilir mesela.Sonra doktor onu hayatın gerçekleriyle yüzleştirmeye çalıştığı zaman,o hasta,hayatın gerçeklerini cehennem gibi algılayabilir.
Gerçekten,sen haksızsan,bedensel zevk bakımından fazla kaybın olmaz.İçki içmeyiverirsin,cinselliği sadece nikâhlı karınla yaşarsın,fazla gezmezsin,tozmazsın,-sözde- için rahat,ömrünü tamamlarsın.Ama benim bu konuda derdim bedensel zevkler değil ki…Bazı müslümanlar bazı bedensel hazları benden fazla yaşıyordur.Mesela mevlidçi Bülbül Hoca vardı eskiden.Yıllar önce,onu yakından tanıyan biriyle konuşmuştum.Kendisi bir oturuşta onlarca porsiyon köfte yermiş! Hüseyin Üzmez de 14′lük çıtırı yalamaktan hapse girdi.Türkiye’deki bir Kâdirî şeyhinin de 3 karısı var,4. karısı her gittiği şehirde değişiyor.Şehirden ayrılırken onu boşuyor.
Asıl mes’ele daha fazla bedensel haz yaşamak değil,hayatı merak etmek.Hayatı gerçek mânâda anlamak istemek.Aslında bu olayda temel amaç mutlu olmak bile değil,sadece anlamak.
Merak etmeyip dini ile mutlu olan insanlar yüzünden Türkiye bu hale geldi.Dünyanın öbür tarafında “merak eden,kurcalayan” adamlar,Mars’a ayak basacak insan gönderme planlarıyla meşguller.Birkaç yıl sonra uzay turizmi başlayacak.Birkaç onyıl sonra aramızda,belki bütün duygu ve düşüncelerimizi anlayıp bize çözümler sunan robotlar bulunacak.Bazılarının görüntüleri de insan gibi yapılacak ve bazı erkekler kendine eş olarak robot seçecek veya sipariş edecek.İnsanlar doğacak çocuklarının hangi özelliklere sahip olmasını istediklerini doktora söyleyecekler.Daha neler neler ve daha büyük şeyler olacak.
Senin gibiler burada hayatı sorgulamayıp diniyle -sözde- mutlu yaşayıp giderken,dünyanın öbür tarafında “merak eden,kurcalayan” adam,geliştirdiği bilim ve teknolojisiyle dünyayı sömürme peşinde.Bu yüzden yakında Türkiye’nin ruhuna fatiha okuyacağız.Bizim insanımız da “merak eden” olsaydı,sömürenlerle mücadele gücümüz daha fazla olurdu.

çerkesgeliniAğustos 8th, 2008 16:07

sıkıldık artık bu türban mevzusundan

Ugur DumanAğustos 16th, 2008 02:25

“Bunun bir zamanlar ümit vaat eden yakın bir örneği vardı: Yaşar Nuri Öztürk. Çok az kimse hatırlar rahmetli babam Prof. Dr. Recep Doksat’ın onun müktesebatındaki büyük rolünü ve rahle-i tedrisinden geçtiğini, kendi ise tam bir “amnesia” içerisinde! Dahası, yobazlar kendisini doçentlik sınavının kapısından döndürecekken, din psikolojisi dersi verdiği Marmara İlâhiyat Fakültesi’nde masaya yumruğunu vurup, “en yaşlı üye benim, bu da beni başkan yapar; aday da neşriyattan geçmiştir” diye ağırlığını bir ve dahi pîr koyup, bir force major ile bugünlere bayrak açmasını sağladığını… Daha o zamanlardan megalomanisi pek fena hâlde belli idi ve evimizden çıkmazdı; rahmetli pederi ikaz ederdik bu hususta, o da “olsun, bu memleketin bu çocuğa ihtiyacı var” derdi. Hayatta olsa ne derdi bilemem ama gâliba biz haklı çıktık. Önceleri münevver bir teolog imajı çizerken gittikçe popülistleşti, sonunda kendisini Çıplak Uyarıcı filân ilân edip bir de parti kurdu ve herkesi hüsrana uğratarak icraatına devam etti. İşi bittiği günden beri de ne aradı ne sordu haftanın üç günü yemeğini yediği anacığımın hâlini… O arada sınıf atladı(!) ve yazdıkları da, söyledikleri de uçmaya başladı (“içeriden” biliyorum ki, atladığını zannettiği o sınıflarda artık itibârı nâkıs). Ne hazindir ki, kitaplarını eserlerimde artık literatürde zikretmiyorum; çünkü güvenemiyorum. Web mekânımı takip edenler bilirler, “vefası yoktur” diye yazmıştım…”

Yukarıdaki pararafı okuyunca dayanamadım. Aslında Kerem Doksat adını bilirdim. Ama kimdir, nedir, ne iş yapar bilmezdim. Kısmet bu güneymiş. Yaşar Nuri’yi de televizyonlardan bilirim. Deniz Baykal’ın elinde oyuncak olduğunu farkedince medyatik reytingini politik arenada da kullanmak hevesine kapılmış, dini bilen ama, nefsini bilmeyen, televizyonlarda polemik yapmayı dini yaşamaya tercih eden bir adam olarak tanırım. Şahin Filiz’i ise hiç tanımam. Ama sanırım yakında Zekeriya Beyaz yahut Y. Nuri Öztürk yerine onu servise koyacalarına göre tanımam fazla geç olmayacak.

Beni asıl ilgilendiren yukarıdaki satırların sahibinin bir psikiyatr olduğu. Şimdi soruyorum:

Bir adamı yererken, onu babasının yaptığı iyilikleri, annesinin yaptığı yemekleri hatırlatarak rezil etmek (!) psikiyatride nasıl tanımlanır hocam? bu kişilik bozukluğunun tedavisi var mıdır? İlgili ilgisiz herkesin girdiği internet sitesini eş dost meclisi gibi görmek ve ruhsal bir rahatlama sağlar mı? Sağlarsa bu iyi bir şey midir?

Ugur DumanAğustos 16th, 2008 02:27

Bu soruma Hüsamettin Bey de cevap verebilir tabii.

AnalizAğustos 21st, 2008 00:05

EY ATEİST KARDEŞLERİM!
SALATANIN LEZZETİNİ GÖZÜNÜZLE GÖRMEYE ÇALIŞMAYIN.SOMUTLUK DELİL LAZIM DİYORSANIZ BUNU BULMAK SİZİN GÖREVİNİZDİR.İHTİYACINI HİSSEDEN SİZSİNİZ ÇÜNKÜ…MESELA, FOSİLLERİN DİLİNE BAKIN,DNA VE RNA LARDAKİ KUSURSUZ TASARIMA BAKIN,EVRENİN-GALAKSİLRİN,ZAMAN BOŞLUKLARININ VERİLERİNE BAKIN…VE SORUN BU ARADA:KENDİ KENDİNE NASIL OLUŞTU?!AZİZ NESİN ATEİSTTİ AMA SON ZAMANLARINDA O BİLE “BEN EVRENİ İDARE EDEN BİR BİLİNCİN OLDUĞUNA İNANIYORUM” DEDİ.
EİNSTEİNİN KUANTUM VE ALLAHIN TEKİLLİĞİ TEOREMİNE GELİNCE…VALLA ANLATMAK UZUN MESELE…OKUMAK LAZIM..TARAFSIZCA, MUHASEBESİNİ TUTARAK,İRDELEYEREK…Selamlar…

dielk sağlamAğustos 29th, 2008 10:51

merhaba kardeşlerim,

bende yıllarca hiç bir soru sormadan her şeyi olduğu gibi kabullenmiş mutlu mesud yaşarken bu şüphe girdabına düşmüş,artık yüzlerce, cevabı bir türlü tatmin edilecek şekilde verilmemiş sorusu olan biriyim.hüsamettin beyin yazdığı yazıları okurken aynı sorularla bunalmış,yıpranmış biri olarak onu çok iyi anladım.farkım şu dur ki ben yaratıcıya inanıyorum.ben dinlerle ilgili şüpheye sahibim.yaratıcıyı benliğimin her noktasında,baktığım,kokladığım,tattığım herşeyde kısacası bütün duyularımla onu hissediyorum.üstelik yarattıklarına hayranım.dualarıma cevap veriyor,rüyalarımda bana gelecekle ilgili ipuçları veriyor.yani yaratıcıma adı ne olursa olsun inanıyorum.sanıyorum hüsamettin bey de tatmin edici cevaplar bulamadığı, zekasına hitap etmediği için dinlere olan inancını kaybetmiş ama yaratıcı ya inanan yada inanmak isteyen bir yaratılmış.

selamlar

ADNAN ŞİRİNEylül 6th, 2008 12:37

BİLİMSEL İSPAT İSTEYENLERE DUYURULUR:
1) Astronomi biliminin henüz gelişmemiş olduğu bir dönemde, 14 asır önce indirilen Kuran-ı Kerim’de evrenin genişlediğinden şöyle bahsedilir:
“Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz.„ (Zariyat Suresi, 47)
UZAYIN DEVAMLI GENİŞLEDİĞİ, BUGÜNKÜ ASTRONOMİ BİLİMİYLE İSPATLANMIŞTIR.

2) “İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Rahman Suresi 19. ve 20. ayetler)
İSPATI İÇİN KAPTAN Jacques Cousteau ‘ya müracaat.

Anlayana bu kadar yeter sanırım, ısrar eden araştırsın, bilim araştırma gerektirir nede olsa.
saygılar

Hüsamettin KüçükEylül 7th, 2008 00:21

Adnan Bey,
Sizin verdiğiniz,Diyanet Vakfı meâlindendir.Şimdi,Zâriyât 47 için başka meâllere de bir bakalım:
1-Abdülbâkî Gölpınarlı’dan:”47. Ve biz, gökleri kurduk kudretle, onlardan daha üstününü, daha büyüğünü kurmaya da gücümüz yeter.”
2-Diyanet İşleri (yeni) meâlinden:” 47. Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.”
3-Elmalılı Hamdi Yazır’dan:”47. Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.”
4-Elmalılı meâli(orijinal):”47. Bir de Semaya bakın biz onu kuvvetle bina ettik ve şübhe yok ki biz çok vüs’a malikiz.”
5-Ömer Nasûhî Bilmen’den:”47. Ve göğü bir kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki, biz elbette kâdirleriz.”
6-Şaban Piriş’ten:”47. Göğü ellerimizle bina ettik. Çünkü biz, çok güçlüyüz.”
Demek ki bazı Kur’an meâlcileri,âyetleri çevirirken bilimsel bulgulara uydurmak için kelimelerin anlamını orasından burasından çekiştiriyorlar.
Rahman 19 ve 20 için Elmalılı Hamdi’nin tefsîri şurada:
http://www.kuranikerim.com/telmalili/rahman.htm
O da âyetin kaç çeşit farklı yorumunu yapıyor ve burada da bilimle apaçık bir yol kesişmesi yok.Ayrıca bu âyette söyleneni tatlı su ile tuzlu suyun karışmaması şeklinde anlamak isteyenler için bilgi:Tatlı su ve tuzlu suyun karışmazlığı ilkesi Muhammed’ten yaklaşık 550 yıl önce,Romalı bilgin Gaius Plinius Secundus tarafından keşfedilmiştir ve bu kişinin yazdığı “Naturalis Historia” adlı eserde durum izah edilmiştir.Bu bilgi de 550 yıl geçene kadar Muhammed’in yaşadığı bölgeye ulaşmamış olsa,”Oha!” demek gerekirdi.
Şurayı da okuyuverin(Kaptan Custo ve Astronot Neil Armstrong Müslüman değildi):
http://www.islamacevap.net/index.php?option=com_content&task=view&id=32&Itemid=66
Size katılıyorum Adnan Bey;araştırma gerekiyor.

ADNAN ŞİRİNEylül 8th, 2008 10:20

Hüsamettin bey,
1) Öncelikle, Kaptan Custo’nun ve Neil Armstrong’un müslüman oldukları konusunda bir yorum yapmadım.
2) Diyanet vakfı meali muteber bir mealdir, orada yazanı aktardım.
3)Tatlı su ile tuzlu suyun karışmadığını bulmak, bilmek ayrı şey, İKİ DENİZİN sularının karışmadığını üstüne basa basa söylemek ayrı şey. Bu farkı atlamayalım lütfen. Burada önemli olan, sebebi ne olursa olsun iki deniz suyunun karışmadığını çölde yaşayan, okuma yazması olmayan bir kişinin söyleyebilmesidir. Nasıl söylediğine gelince, “söyleyene değil, söylettirene bak” demek yanlış olmaz.
4) Hz.Muhammed devrinden 550 yıl önce keşfedilmiş bir olayın o zamana ulaşmamış olma ihtimaline “Oha” derken, 1400 yıl önce ortaya konmuş bir çok gerçeklerin halen zamanımızda bazı kafalara ulaşamamış olmasına ne diyeceğiz, ardına kaçtane “aaaa….” eklemek gerekir?
saygılar

Hüsamettin KüçükEylül 9th, 2008 00:29

Adnan Bey,
2)Hangi meâlin kime göre mûteber olduğu değişir.İslâmcı yazarların,âyetleri bilimsel bulgulara uydurmak için,sadece bu konuda değil,birçok konuda zorlama anlam seçimleri/kaydırmaları yaptıkları bir gerçektir.Meselâ Hüseyin Atay,bir profesör olarak,”Kur’an’daki ‘kadınları dövün’ ifadesi aslında ‘cinsel ilişkiye girin’ anlamına gelir.1400 yıldır bu âyet yanlış anlaşılmıştır ve ben şimdi bunu düzeltiyorum” demişti bir ara bir dergideki röportajında. :)
Bir âyetin ifadesi,neyden bahsettiği tartışmasız olarak,başka yorumlara elvermeyecek şekilde apaçık değilse,bunun bilimsel bir bulguya tekabül ettiğini söylemek,iknâ edici olmaz.
3)Kur’an’da su olayının daha iyi söylendiği yer,Furkân 53′tür:
“53. O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.”
Muhammed tamamen dünyadan habersiz bir kişi değildi.Ticaretle uğraşırken nice insanla karşılaşmış,konuşmuştur.Kendisinin,bazı bilgili kişilerle birçok kez sohbet ettiği,sonradan İslâm’a yansıttığı birçok şeyi onlardan öğrendiği,Necmettin Çalışkan adlı bir arkadaşımız tarafından,bu sitedeki “Hz.Muhammed Ümmî miydi?” başlıklı yazının altında,kaynaklar belirtilerek yazılmıştır.Dolayısıyla,suların karışmazlığını bu suretle öğrenmiş olması,hiç de düşük bir ihtimâl değildir.Bunu öğrenen bir kişinin;o iki suyun biryerlerde deniz olarak karşılaşabileceklerini düşünmesi de gayet kolaydır.Ortada bir mucize olsaydı,tatlı su ile tuzlu suyun karışmadığının,o dönemde hiçbir insan tarafından bilinmiyor olması gerekirdi.
Muhammed’in hayatı hakkında sağlam bilgiler fazla yok ki onun neyi bilip neyi bilmediği konusunda ahkâm kesilebilsin.Âişe ile cinsel ilişkiye kaç yaşındayken girdiği belli değil.Bir rivayete göre 9,bir rivayete göre 18.Bu farka “oha” demeyeyim de ne diyeyim? Biri 9,biri 10 olsa anlardım.Kaç karısı olduğu bile kesin değil.Bir rivayete göre 9,başkasına göre 11.Yaşar Nuri gibi tüm İslam dünyası çapında bir âlim kalkıp,”hadis-i şerif” denen sözlerin hepsinin uydurma olduğunu ve daha birçok radikal şeyi söyleyebiliyor.Böyle belirsizliklerle dolu bir dîni tartışıyoruz.Sonra siz kalkıp,”Hz.Muhammed,kendisinden 550 yıl önce keşfedilmiş ve kitapta yazılmış,insanlara yayılmış bir gerçeği bilemezdi” iddiasında bulunabiliyorsunuz.
4)1400 yıl önce hangi gerçeklerin ortaya konup da benim kafama ulaşmadığını merak ettim.Buyrun?
Asıl şu gerçekler bazı kafalara bir türlü giremiyor:
1-Kur’an’ın miras dağıtımıyla ilgili âyetlerinde bâriz ve kurtarılamaz bir matematik hatası vardır(Yukarıda yeterince yazıldı).
2-Kur’an’da 100 civarı Arapça gramer hatası vardır.Bunu İslâm âlimleri bile kabûl ediyor.
http://www.fikiristan.com/forum/viewtopic.php?f=7&t=1284
Şurada durumu kurtarmaya çalışmışlar:
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=35705
Ve şöyle demişler:
“Şiirlerde gramere uymayan yapılar nasıl gramatik açıdan hatalı kabul edilemiyor, bunlar ‘zarûret’ terimi ile; gramere uymayan mesel ve deyimler ‘hüccet’ terimi ile; hatta konuşma dilindeki galat-ı meşhûrlar yerleşik ifâdeler olduklarına bakılarak ‘ihmâl’ terimi ile makbûl sayılıyorsa, Kur’ân’daki gramere uymayan yapılar da ‘sünnet’ terimi ile makbûl sayılmıştır.”
Hâlbuki,daha önce matematik hatası konusunda söylediğim gibi,Allah kendi yarattığı sisteme yenik düşerek hata yapamaz.Zamandan münezzeh olduğu için,o sistemi (evreni) yaratırken;peygamberine vahyettiğinde matematik ve gramer hataları olmayacak şekilde yaratması gerekir.Dolayısıyla,şairlerin şiir kuralları uğruna gramer kuralı çiğnemeleri ile Kur’an ifadeleri aynı kefeye konulamaz.
3-Yukarıda daha önce kaç defa söyledim:Kur’an’ın,edebî güzelliği daha üstün olan çok benzeri yazıldı Amerika’da:Furkân-ül Hakk.Aslında böyle bir kitabı yazabilecek kişiler İslâmiyet’ten sonra her zaman varoldu.Ama yazsalardı kelleleri uçardı.Furkân’ı yazanların da can güvenliği yoktur.Kimbilir nasıl koruma altındadırlar.
Saygılar.

z alpayEylül 17th, 2008 15:20

“Bu kadar yalnız olmak beni bitirdi” Beni de bitirdi.

z alpayEylül 18th, 2008 13:52

Buradaki yazıların çoğunu okudum. Kişisel söylemler bir yanna bırakılacak olursa oldukça hoş bir tartışma. (Yani bilgi ve yorum paylaşımı anlamında)

Efendim, zaten Kuran’ın Muhammed tarafından yazıldığı\yazdırıldığı çok açıktır. Bunu anlamak için çok yüksek bir zekaya ve aylar süren araştırmalara gerek yoktur. Biraz us-okuyan(us)- düşünen(us) işbirliğiyle bu durum çok kolay fark edilecektir. Burada sadece bir kaç örneğini göstereceğim. Şöyle ki: Kuranı elinize aldığınızda göreceğiniz ilk şey onun Arapça olduğudur çünkü içindeki bir çok ayette Arapların anlaması için Arapça olduğunu ayrıca çok açık ve anlaşılır olduğundan söz edilmektedir. Amma velakin pek öyle açık seçik olmadığı için bir yığın tefsire gerek duyulmuştur. Tıpkı kapalı anlatımlı şiirler gibi. ( Mükemmel bir veczi olduğundan, insanı etkilediğinden söz edilir ki güzel yazılmış şiirler de aynen böyle etkileyicidirler. Zaten o yüzden çok kez Muhammed şairlikle itham edilmiştir. Ve aynı yüzden Şuara (yani şairler) diye bir sure ismi de vardır. Ayrıca bu yüzden diğer dillere çevrilmesinin mümkün olmadığı da söylenmiştir. Nedense sonsuz güç ve sonsuz ilim salhibi, sonsuz kemalde olan Allah (El-İlah) Anlayasınız diye bu kitap Arapçadır derken yeryüzündeki diğer dilleri konuşan insalara hitap etmediğini demiş olmaktadır ki böyle çifte standart yapan diğer bir deyişle adam kayıran bir Allah hiç kuşkuşuz Muhammed’in zihnindeki Allahtır. Zaten Muhammed yazdığı\yazdırdığı ayetlerde Kureyş kabilesi için peygamber olarak gönderildiğini söylemiştir. Muhammed ancak Medine’de güç kazandıktan sonra “Ey insanlar” diye hitaplarda bulunmaya başlamıştır. Eh yani başlangıçta “Kuran, dinleyen için bir öğtüttür, dileyen öğüt alır”, “sizin dininiz size, benim dinim bana” gibi söylemlerle insanları kendisinden kaçırmamak için çaba göstermiştir. Güçlendiğinde ise “din yanlız İslam oluncaya kadar onlarla savaşın”, “gördüğünüz yerde öldürün” gibi emirler vermesi Muhammed’in dehasını göstermektedir. Bir çok yerde de Allah kendi yarattığı zeytinden tutun ikindi vaktine (Asr) kadar yeminler etmekte ve bazı zaman zaman insanlara sövüp, beddualar etmektedir. Eh yani bu yeminleri ve bedduaları Muhammed’in ettiği çok açıktır.

2. Muhammed bir çok yerde de kendisinden önce gelen peygamberleri ve indirilen (?) kitapları doğrulayıcı olduğunu söylemektedir. O peygamberler kimlerdir acaba? Ondan önceki zamanlarda Ortadoğu coğrafyasında yaşayan bazı insanlardır.(İbrahim, İsmail, Süleyman, Musa, İsa diye sürüp gitmektedir. Her nedense Allah (bütün yeryüzünü kainatı ve insanları yaratan bir Allah) bu coğrafyada yaşayan insanları çok sevmiş ya da çok sapık, manyak, dengesiz olarak görmüş olacak ki
onları adam etmeye çalışmıştır yüzyıllar boyu. Her ne kadar Muhammed her kavme peygamber gönderiliğini iddia etse de hiçbir kanıt yoktur elimizde. Ne Türkler, Çinliler… Daha sayamayacağım bir çok ırktan insanların ne yaşantısında ne inançlarında (ŞAman , Budist, Mani, mecusi) tek bir dini öngören İslam’dan hiçbir şey yoktur. (bazı ortak şeyler varsa da onlar zaten insanlığın ortak yönelimleri ve düşünceleridir) (Bazıları da efendim gelmiş, hepsine gelmiş de insanlar kabul etmeyip öldürmüşler falan diyorlar… Onlar öldürmüş de Sami ırkından gelenler öldürmemişler mi… Ad Semud kavimleri neden yok edildi acaba?…Ama Allah bıkmadan usanmadan O coğrafyada yaşayan insanlara peygamber göndermeye devam etmiştir… ) Ehh biraz insaf ve akıl.

Kitaplar? Zebur+Tevrat (Eski ahit), Zebur+Tevrat+İncil (Yeni Ahit) biraz okunduğunda açık ve net olarak görülecektir ki O Kuran’da şiirli bir dille Arapça konuşan Allah’tan(yani Muhammed’ten) eser yoktur ortada. Tevrat’a anlatım tarzı olarak baktığımızda ortada bir Tanrı-Yazar vardır ve bu yazar Tanrı ile insanlar arasında vuku bulan olayları anlatmaktadır. Tekvin (Yaradılış) kısmını okuyan bir insan, bunu hayal gücü geniş bir insanın yazdığını açıkça görür. (Tanrı birgün cennete dolaşırken….) İncil’e baktığımızda ki müslümanların İsa’ya indirilen kitap olarak gördüğü İncil, İsa’dan yaklaşık iki yüz sene sonra papazlar tarafından yazılmıştır. (İşte bu yüzden ortada tek bir İncil de yoktur. Matta, Yuhanna…gibi kimi insanların yazdığı ve O yazarların bazılarının kabul edilmediğini, böylece ayrı ayrı anlayışta bir çok mezhebin (bu mezhepler öyle islamdaki mezhepler gibi değildir. Örneğin bazıları İsa’nın Tanrının oğlu olduğunu kabul ederken bazıları da kabul etmez, yani inançsal olarak ayrılmış mezheplerdir bunlar.) oluştuğu gerçeğini Muhammed bilmediği için ve Hristiyan – Yahudi (Ehli kitap dediği)insanları kendisine inandırmak için o kitaplardan söz ettiği çok açıktır.
Hem zaten anlattığı tüm fantastik hikayeler ( Bakara (inek)li Cemel (deve)li… ) Tevrat’tan kısım kısım bölük pörçük alınan masallardır. Napsın Muhammed, aklında kalanları ya da duyduklarını hatırladıkça yazmış\yazdırmıştır ki öyle birini tam bitirmeden diğerine, sonra öncekinin devamına derken böyle acayip bir kolaj oluşturmuş.

3. Bunların yanında Miras hususundaki matematiksel yanlışlıklar, bazı sayısal ifadelerdeki tutarsızlıklar ( Allah katındaki bir günün dünya da kaç güne tekabül ettiğinin belirsizliği\ bir yer de sizin bilmem kaç kişiniz onların kaçına bedeldir derken yanılıp oranı değiştirmesi..vsvs) gibi gerçeklikler de çok açık görülecektir…

saygılar

z alpayEylül 18th, 2008 14:47

Sonracıma, Kuran’ı şöyle bir kenara bırakıp hadislere, islam fıkhına bakacak olursak; en yetkin ve doğru olduğu iddia edilen Sahihi Buhari ciltleri vardır ki kimin sabrı yeter de okur bilmiyorum. Zaten şöyle biraz okuduktan sonra onlarca çelişki, anlaşmazlık, kadınlara yönelik aşğılayıcı ifadelerden tutun daha bir yığın şey görürsünüz ki nihayetinde bu nasıl iştir yahu deyip bir köşeye atarsınız. Fıkıh yani şeriat denildiğinde hepsinin istisnasız her hükmün Arap örf adet ve geleneklerine göre düzenlenmiş olduğunu görürsünüz ki Arap zihniyetinin insalığın ne kadar gerisinde olduğunu fark edersiniz. Suudi Aravistanı Afganistanı ne bileyim endonezyayı bu nasıl müslümanlıktır diye suçlayan Türkiyede yaşayıp müslüman olduklarını iddia eden insanların onları yadırgamaya veya küçümsemeye hiç mi hiç hakları yoktur. Afganistan Hanefi mezhebini Endonezya da muhtemelen Şafii mezhebini uygulamaya çalışmaktadır. Suud’lar (Vahhabiler)in neyi uyguladığını yüz islam alimi araştırıp soruştursa bulamaz. Velhasıl ya Allah Allah, diyerek yukarda sözünü ettiğim mezheplere ait fıkıh kitaplarını okuyacak olursanız ne acayip şeylerle dolu, akla mantığa aykırı olmakla kalmaya kalmayıp insanlığa aykırı bir çok görünce O islam ülkelerinin neden bu halde olduklarını rahatça anlarsınız.

z alpayEylül 18th, 2008 15:03

“Allah dilediğini hidayete erdiriyor, kimisine de nasip etmiyor. Ama neden böyle yapıyor bilmiyorum.” Siz Muhammed peygamberin ne kadar zeki olduğunu bilmiyorsunuz sanırım. Allah dilediğine hidayet verip bazılarına hidayet nasip etmemesinin çok önemli bir sebebi vardır. Zira Muhammed bütün çabalarına rağmen bazı insanları (en büyük örnek Amcası Ebu Talib’i) imana getiremeyince prestiji sarsılma noktasına geldiğinde bu kaçamak “Allah dilediğine diye” başlayan ifadelerle başarısızlığını örtmeye çalışmıştır. DAha buna benzer bir çok ifade vardır: (Allah dilseydi herkesi müslüman yapardı”) (Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz) …vb sürüp gider

Allah herkesi imana getirme gücüne sahip ama nedense kimilerinin imana gelmemesi için uğraşır çünkü kendi kendie cehennemi insanlarla dolduracağım diye bir söz vermiştir.

Sana tekrar hidayet nasip etsin, inananları da hidayetten ayırmasın diyelim bari…

z alpayEylül 19th, 2008 01:50

Yani o kadar yazdım nerede o müslümanlar. Neredesiniz yahu? Bir cevap yazın. Tabii ya ne yazacaksınız ki? Hiç. Kerem Doksat hocam da bir şeyler yazsın öyle değildir böyledir desin. Ama yok çıt çıkmayacktır çünkü yukarıda yazdığım bir kaç gerçek dahi bütün islamı ve dinleri çürütmeye yeter de artar bile. yüzyılların gerçeğidir bu: Bu dinlere ancak düşünmeyen (Kuran hiç düşünmez misiniz derken yani Muhammed, düşününce gerçeği göreceğimizi tahmin etmemiş olmalı, çünkü o yaşadığı çevredeki cahil ve aptal Araplara hitap ediyordu. Onlar zaten kırk yıl düşünseler bir halt edemezlerdi. Gerçek düşünürleri de İbn’i sina’dan tutun Hayyam’a kadar hiçbiri fıkhı kabul etmeyip tammaen aykırı bir düşünüş ve hayat sergilemişlerdir.

z alpayEylül 19th, 2008 02:00

Tasavvuf da aynen öyle gelişmiştir, Kurandaki masallara binaen değil yunandan çevrilen felsefi eserler saesinde olmuştur bu. Arito’yu avrupaya ibn-i Rüşd tanıtmıştır. İbni sina bilmem kaç sene Platon okumuş anlamaya çalışmıştır. İslamtam böyle felsfe ve ilimle yükselişe geçecekken malesef ki ne malesef Gazali denilen bir şhası muhterem çıkıp felsefeyi yerden yere vurup yobazlığı ve dini tahakkümü halka aşılayarak gelişimi durdurmuş bir insandır ki ondan sonra ne bir islam filozofu, düşünürü, bilgesi çıkmamamıştır uzun yıllar boyu. ki İslam hasbel kader Türklere bulamış ta Yunus emre, pisr sultan, HAcı bektaşı veli gibi insan sevgisi ve aşkla yoğrulmuş insanlar var olmuştur. Öyle ki yunus’un aşkı ve sevgisi Muhammed’ bilmem kaç bin basar. Betkatiın anlayışı ve düşünüşü Muhammed’i kaç kere ezer geçer. Nesimi’nin bir kaç beyiti Kuranın fersah fersah ötesindedir…..

sevgili zalpay kardeşim anladığım kadarıyla hz muhammedi sen bayağı peygamber değil şair zannetmişsinyunusu hacı bektaşiyipir sultanı ondan üstün tutmuşsun .kuranı kerimi okumadığın gözlerinin görmediği ve kulaklarının duymadığı aşina .evrene bak bir de kendine bak eminim kendini evrende göreceksin.eminim senin biraz alevi düşğncelerle kaplanmış olduğun besbelli,bütün dinler evreni yaradanın olduğu konusunda birleşmiştir.sence evreni kim yaratmıştır babanmı?eminim senin o zavallı aklın bunada bi çözüm bulmuştur.çok ilkginç şu evrende düşğünebilen ve idrak edebilen sadece bizleriz.hayvanlara bitkilere denizde yaşayan varlıklşara bak hiç birisi birbirine benzemiyo.istediğin kadar kuranla alay et eninde sonunda sende kıyamet yaşayacaksın .meraklenme gerçeği orda anlamadığın bir alemde göreceksin az kaldı ,70 ve 80 hadi diyemedin 90 işte muhakkak kıyameti sende göreceksin merak etme .son sözü ümmetim diyen o büyük sevgiliye sevgilerimi sunar senin en kısa zamanda hidayete girmeni şiddetle arzu ederim .sevgiyle kalman temennisi ile

AnalizEkim 31st, 2008 18:33

DOSTLAR! Ve Z ALPAY rumuzlu Kardeşim!
KİMSE İNANMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.KİMSE KİMSEYE ZORLA İNANDIRMAK DURUMUNDA DA DEĞİLDİR.ANCAK ÇEVREDEN DUYMA, TARAFLI DERGİ VE YAYINLARDAN,ATEİST FORUMLARDAN VE YÜZEYSEL TEOLOJİK -KURAN İNCELEMELERİYLE ATEİSTTE OLAMAZSINIZ, MÜSLÜMANDA…ORTADA KALIRSINIZ.DÜŞÜNCE ÜRETMENİZ VE BURADA PAYLAŞMANIZ HARİKA BİR DURUM.İYİ Kİ BÖYLE ŞEYLER YAZIYOSUNUZ.SİZDEN FARKLI DÜŞÜNENLER, DÜŞÜNCE VE BİLGİLERİNİ DERİNLEŞTİRME İHTİYACI DUYUYORLAR.

MESELE MADEM BU KADAR KARIŞIK, ARAŞTIRMAYA ÖNCE RESULLERDEN VE KİTAPLARDAN DEĞİLDE, ÇOK BÜYÜK BİR KİTAP OLAN EVRENDEN BAŞLAYALIM.İŞTE BU NOKTADA BULUNAN ŞEY “ALLAH” OLACAKTIR.ALLAHA İNANMAYAN BİR İNSANIN RESULLERİNİ ARAŞTIRMASI YANLIŞ YERDEN BAŞLANMIŞ BİR ARAŞTIRMADIR.EVET!LÜTFEN EN BAŞINDAN BİLİMSEL OLARAK ARAŞTIRIP ÖYLE KONUŞUP YAZALIM.BİLİME DAYANARAK…DERİNCE DÜŞÜNEREK…BİLİMİN AYNI ZAMANDA SEZGİ-İLHAMLA GELİŞMİŞ OLDUĞUNU BİLEREK…

gizem ozyasarKasım 13th, 2008 05:18

Ateistlerle, inananlarin tartismasi. Herhalde bundan daha kısır, amacı birbirine birseyler kanıtlamaktan oteye gidemeyen(cunku ben su ana kadar sıkı bir inananla, ateistten birinin oburunun dusuncelerini kabul ettigini gormedim), manasız bir tartısma bence. Bir kere adı ustunde : Inanc. Herkes istedigine inanmakta ya da inanmamakta ozgurdur ve kimse kimseye birsey kanitlamak zorunda da degildir, zaten bu mumkun de degildir. İnananlar Kur’an-ı Kerim’i one surer, ateist “onu insanlar yazmistir” der. Ateist “Allah yoktur” der, inanan “kanitla o zaman? Nereden biliyorsun?” der, ki boylesine ruhani bir konuyu, fizik kurallariyla algilanamayacak bir konuyu, sperm sayilariyla acıklamaya calismak da cılız bir yalanlamadır bence. Inandiginiz ya da inanmadıgınız tarafa yeni uyeler katip, birbirinizle didiseceginize yasadıgınız dunyayı guzellestirmeye bakın: Ne de olsa kanitlanmis tek gercek o. Bu dunyada ister ateist olalim, ister Musluman, ister agnostik, ister Hristiyan, hep beraber yasiyor muyuz? Yasiyoruz. O zaman teorileri bir kısır dongu halinde tartisacagimiza, pratik olarak ise yarayacak seyler yapalim.)
Not: Simdi iki taraf da ortak noktayi bana saldirmakta bulursa cok gulerim :) ortada uc tartisan varsa, ikisi birlik olur ucuncuye saldirir dusuncesine guzel bir ornek olur.
** Bu arada konu Kerem Hoca’Nın yazdıgından cok alakasiz yerlere kaymıs. Turkiye’de isini bence gayet guzel yapan, insanları aydınlatan, onlara yardımcı olan ilahiyatcilar var. Ana Kerem Hoca’nın da dedigi gibi olaya yurekten bakanların yanında bir de sadece mantıkla, objektif bir sekilde dinleri inceleyen, bu konuda halka da bilgiler veren Turk teologlar olması, bence Turkiye’nin gelismesine buyuk katkıda bulunacaktır.

Hüsamettin KüçükKasım 13th, 2008 23:34

“Doğurgan” Gizem Hanım,
Neler yapalım meselâ? Birkaç örnek verin haydi.Kısır beyinlerimize bereket getirin.
İnsanın,daha iyi bir dünya için neler yapacağına doğru dürüst karar verebilmesi için,önce eğilimli olduğu dünya görüşünü kuramsal olarak temellendirmesi gerekir.Yukarıdaki tartışmaları yapmayan insanlar,neleri yapmalarının doğru olacağı konusunda sağlam kararlar veremez,kaş yapayım derken göz de çıkarabilirler.

gizem ozyasarKasım 14th, 2008 12:37

Seslenis tarzınız beni gercekten guldurdu. :)
“Yaratıcı” Husamettin Bey,
Beyinlerinizin degil, tartısmanızın kısır oldugunu dusunuyorum. Tabi ki herkesin bir dunya gorusu olmali. Benim anlatmaya calistigim ateist misiniz, dindar misiniz ne oldugunuzu umursamadan avare avare dolasin degil. Ama dunya gorusu baskasının ogretebilecegi, tartismalarla kanitlayabilecegi bir sey degildir. Kisinin kendisinin kesfedip, kabullenmesi gerekir. Yani ne dindar biri bir ateistle konustugu icin Tanrı’yı inkar eder, ne de bir ateist dindar biriyle konusunca imana gelir. Bu yuzden bu tartisma kısırdır.
Bu dunyada neler yapabileceginizi soylemek benim haddim degil, ama siz kendiniz cevrenize bakip bu dunyaya nasil yararlı olabileceginize karar verip, kendi degerlerinizle ahlakli olmaya(sakın yanlıs anlamayın, oyle degilsiniz anlamında demiyorum, zaten sizi de tanımıyorum) calisabilirsiniz. Bence bir ateistin bir dindarı dininden sogutmasından ya da tam tersinden daha faydalı olacaktır.
Ama illa ornek istiyorsanız, kendi hayatımdan ornek vereyim. Ben Tanrı’nın olup olmadıgını tartısmaktansa, nasıl duzgun bir insan olabilecegime bakiyorum. Alabilecegim en iyi egitimi alıp, iyi bir doktor olmaya calisiyorum. Cevremdeki ahlaksızlıkları gozlemliyorum ki ileride ben de bu carkların icine girdigimde, bazılarını engelleyeyim. Bu ulkeyi daha iyiye goturebilmek icin neler yapılabiliri tartisiyorum. Cunku pratik yararları teoriden, ve asla kanıtlanamayacak seylerin ustunde tutuyorum.

gizem ozyasarKasım 14th, 2008 12:44

Bu arada eger, ” Benim derdim bir seyleri kanıtlamak degil, sadece tartısarak icimi dokup, rahatlıyorum” diyorsanız devam edin. Sadece bunun bir sonuca varmayacak , sadece sureci keyif veren (bazılarına) bir tartisma oldugunun farkına varmak gerek bence.
Kerem Hoca’nın da bu konuyu bir ateist/dindar karsılasmasına cevirmek icin yazdıgını dusunmuyorum acıkcası.

Hüsamettin KüçükKasım 15th, 2008 00:22

Gizem Hanım,
Tartışmanın karşı tarafı dünya görüşünden hemen vazgeçiremeyeceği konusundaki düşüncenize katılıyorum.Ama kısır olduğuna katılmıyorum.Bu tür tartışmaların bazen tohum atma olabileceğini, sonucunu yıllar sonra ve sadece belli bir dereceye kadar da olsa verebileceğini düşünüyorum. Ben geçmişte, o zamanki dünya görüşüme uymayan bazı konuşmalar dinledim,yazılar okudum. Onlarla ilk temasımda dünya görüşüm değişmedi.Değişeceğini de düşünmemiştim.Ama yıllar sonra vardığım noktadan geriye dönüp baktığımda, onlardan da etkilenmiş olduğumu görüyorum.

Hivzo ErikAralık 2nd, 2008 14:16

Ateist yazarlara

lafi fazal uzatmamaya gayret gostererek sunu soylemekte fayda goruyorum
Allaha inanmak bazan sizin istediginiz dogrultuda kanitla olmuyor
boyle olsaydi her inanin kaniti dogru olur sizlerde inananlarin safina gecer olurdu .
Allaha inanmamak ta tabiiki ayni sekilde
yok eger sizin amaciniz Islamdaki Allah inancina karsi cikmak ise diyecek bir lafim yok
cunku bu durum ateizm ile ayni anlam tasimamakta
amac yaratici tek bir gucun varligi konusunda ise ,neden tartisma konusu sadece Islam?/
birileri gelip inanc sistemleri hakkinda bir seyler yazsin.Neden boyle bir ihtihaca sahib olunduguna dair fikir uretsin.kabuledersinizki bu sadece ilkel insanin ihtiyaci olmaktan coktan cikmis durumda.

Deniz Y SOcak 16th, 2009 17:31

Internette “islamdaki semboller” konusunda okuyabilecegim ne var diye gezerken gordum sizi.. Ilginc yaklasimlar ve kucumsenmeyecek sayida arastiran okuyan kisilerin varligi beni cok sevindirdi.. Turkiyenin buna ihtiyaci oldugu konusundaki gorusune ve tamamiyla katiliyorum. Agizlara sakiz olmus anti emperyalizm icin soylenecek cok sey var ama benimde zamanimi kullama hakkinda ciddi anlamda beceriksizliklerim var…bu nedenle sadece yasayan bir birey olarak sadece bize verilenle , sunulanla yetinmemeyi ogrendim diyebilecegim. Islamin bayragini elinde tutanlara ( bu soruyu cevremdeki tek tanrili dinlerin mensublarina da soruyorum zira turkiyeli bir ben varim burada) sorarim, Bir kudus yahudisi olarak veya fransada bir katolik ailede dogmus olsalardi islama donerlermiydi?
Sevgili KUCUK eminim benden baskalarida soylemistir size ama sitedeki yazilarinizi cok taktir ettim sorgulayici kimliginizin bulasici olmasini umuyorum tum turkiyeliler icin….
Sevgilerimle
Not: arastirdigim konu hakkinda yardimci olacaklara simdiden tesekkur ederim

Hüsamettin KüçükOcak 17th, 2009 21:02

Çok teşekkürler Sayın Deniz Y S.

kerem keleşOcak 27th, 2009 18:25

SAYIN ALİ AYDIN ALLAHI ARAMAK BULMAK ÇOK KOLAY BİLİMİ KLAVUZ EDİNMİŞ BİRİ OLSANIZDA OLMASANIZDA ALLAHI BULMAK ÇOK KOLAYDIR ŞU EVREN KAİNAT GÖZÜMÜZLE GÖRDÜŞÜMÜZ VE GÖREMEDİĞİMİZ HERŞEY ALLAHIN BİRER AYETİDİR VE BU AYTLERİ ANLAMAK İÇİN BİRAZ DÜŞÜNMEK GEREKİR EVREN KENDİ KENDİNE OLMUŞ DİYE ZIRVALAYIP ALLAHIN VARLIĞINI İNKAR EDENLER SADECE SORUMLULUKTAN KAÇAN GAFİL İNSANLRDIR ÇOK KÜÇÜK BİR OYUNCAK BİLE KENDİ KENDİNE OLUŞMAZKEN ŞU EVREN KAİNAT NASI KENDİ KENDİNE OLUŞSUN HA BURADAN BİLE YOLA ÇIKARAK ALLAHIN VARLIĞINI ANLAYABİLİRİZ DAHA ÇOK ANLAMAK İSTERSEN YADA ARTIK KAÇMAMAK İSTERSEN KURANIN BUGÜNLE YANİ AHİR ZAMANLA İLGİLİ OLAN KISIMLARINI BAKIP ŞAŞIRABİLİRSİNİZ ÇÜNKÜ BUGÜNLE TAM BİR BAĞDAŞMA VARDIR KURAN AYETLERİNİN Kİ KURAN YAKLAŞIK 1400 SENE ÖNCE İNDİ BENCE SORUMLULUKTAN KAÇMAK İSTEDİĞİNİZ İÇİN BÖYLE DAVRANIYORSUNUZ ALLAH AKIL FİKİR VERSİN NE DİYİM!!(BU ARADA BEN 17 YAŞINDA BİR LİSE 3 ÖĞRENCİSİYİM) KEREM DOKSAT HOCAM SAGILARIMLA!!

Hüsamettin KüçükOcak 28th, 2009 21:20

Sevgili Kerem Keleş,
Siz, Sayın Ali Aydın’ın yorumuna cevap vermekle kalmayıp, benim bu sayfada ifâde ettiğim bâzı sorunları okumak ve inceden inceye düşünmek konusunda “sorumluluktan kaçmayacak” birine benziyorsunuz.
Saygı ve sevgilerimle.

elif zübeyde keleşOcak 29th, 2009 13:32

sevgili kerem kardeşim yorumunuza aynen katılıyorum.Gerçekten ALLAHı bulmak zor değil.EVRENIN OLUŞUNA VE BIR DUZEN İÇİNDE İLERLEMESİNE BAKILARAK EVRENİ İDARE EDEN BİR YARATICININ OLDUGUNA İNANMAK ZOR DEĞİL.

Hüsamettin KüçükOcak 29th, 2009 20:42

Sevgili Elif Hanım,
Zor olan inanmak olsaydı, binlerce yıldır dünyanın dört bir köşesinde, birbirini tutmayan binbir türlü inanç ortaya çıkamazdı. Zor olan, bilim yapmak ve bilimi anlamaktır. Bilimde “Allah” diye bir mefhûma hâlen ihtiyâç duyulmamaktadır. Ama “İnanmak beni mutlu ediyor ve daha iyi bir insan olmaya yönlendiriyor” diyenlere de elbette karışamayız.
Sevgiler.

elif zübeyde KELEŞŞubat 14th, 2009 13:25

Sevgili Hüsamettin Bey,
madem Allah diye bir mefhuma ihtiyac duyulmuyor.neden o zaman bilim adamları halen Kuran-ı Kerimi örnek alıyor.bilimi anladıklarına göre Allah’a da ihtiyac duydukları apaçık ortada.Bilim adamları bence şöyle düşünüyor: nasıl Galile dünyanın yuvarlak olduğunu söylediğinde aldığı tepki neyse bilim adamları da Allah’a olan inancını söylediğinde alacakları tepkiden korktukları için bunu açıklayamıyorlar.

Hüsamettin KüçükŞubat 15th, 2009 21:29

Sevgili Elif Hanım,
Bilimadamlarının tepkiden korkup da dînî inancını saklayacağı zamanlar geçmişte kaldı.
Müslüman olmayanlar arasında da iyi insanlar var. Onların da yazılarını ve kitaplarını okumanızı temennî ediyorum. Ben geçmişte birçok dînî kitap okudum, bundan sonra da gerekirse okurum. Gerçeğe ulaşmak isteyen insan, her görüşten yazarı, anlamaya çalışarak okumalı.
Saygı ve sevgilerimle.

Elif Zübeyde KELEŞŞubat 21st, 2009 16:30

Siz hiçbir bilim adamına sordunuz mu, kuran-ı kerim ve bilim arasındaki ilişkiyi? sadece kuran-ı kerim demek de yanlış. kuran-ı kerim ,yaratılış ve evren.1000 yıl öncesinde vahyedilen kuran-ı kerim çok daha önceden bilimi ve olacakları, insanlar ve evren hakkında oynanan oyunları daha önceden belirtmiştir. Biz “müslümandır” ya da “müslüman değildir” diye insanları sınıflandırmıyoruz. Siz nasıl kendi fikirlerinizi nakşettiğiniz yorumlarda herkesin kitapları okunmalı diyorsunuz; işte biz de herkes doğruyu öğrensin diye kuran-ı kerimi ve yaratılışı konu ediniyoruz. Şöyle ki ünlü Prof.Dok. Michael BEHE (ABD) 1997 de Princeton Üniversitesinde yaptığı konuşmada şunu belirtmiştir: “Bence varlığımız tasarım sonucu bilimseldir. Ve tamamen gözlemlenebilir. Somut sistemlere dayanmaktadır. Evren ve canlılık amaçlanmıştır. Yani bilinçli bir düzenlenmenin ürünüdür. Ve belirmek isterim ki bu düşünce bilimin ilerlemesinden doğmuştur.Bilmediklerimizden değil, son 50 yıl içinde öğrendiklerimizden doğmuştur.” Yani bilimin “ALLAH” mefhumundan öğreneceği çok şey var :) . Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki ” Gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu .” diyen Darwin bile yaratılışı kabul etmiş sayılmaktadır. Saygılarımla…

Hüsamettin KüçükŞubat 22nd, 2009 20:59

Elif Hanımcığım,
Akıllı Tasarım “Kuramı” (!) ABD’nin tezgâhladığı oyunlardan biridir. ABD’deki büyük güçler ve şarlatanlar inançlı kitlelerin daha kolay sömürülebileceğini bildiği için bunu yapıyor (Sadece bu değil; Dahası: Ufolar, reenkarnasyon, kuantum fiziğinin saptırılması, meditasyonla bedensel olarak uçulabileceği vaatleri vs.) Piyasada bu kandırmaca ve saptırmalara cevap veren kitaplar var. Evrim konusunda meselâ:
1-Evrim Kuramı ve Bağnazlık-Bilim ve Gelecek Kitaplığı-Prof.Cemal Yıldırım
2-Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği-Bilim ve Gelecek Kitaplığı
Evrimin Türkiye’deki en önemli savunucularından biri de, zamânında tv’de yaptığı konuşmaların üslûbuyla benim de evrimi kabûl etmemi kolaylaştıran, bu sitenin sâhibi Kerem Doksat’tır. Kendisi aynı zamanda “Müslümanım” demektedir. Demek ki Allâh’a inanmakla evrim kuramını kabûl etmeyi ayırmak lâzım bir defâ.
Evrim kuramı hakkında tartışmak bizi aşar; Biyolog değiliz. Ama düşünen ve öğrenmek isteyen bir insan olarak yukarıda Kur’ân-ı Kerîm (saygımdan ötürü böyle yazıyorum) hakkında bazı sorular sordum. Lûtfedip bu sayfadaki önceki iletilerimi okur ve sorularıma cevaplar vererek bana yardımcı olur musunuz?
Sevgi ve saygılarımla…

halimeMart 9th, 2009 16:50

Öncelikle bu sayfaya yazılan her yorumu başından sonuna kadar okumadığımı belirtmek istiyorum. Fakat genel olarak bir gözden geçirme yaptım.

Genel bir kaç soru sormak istiyorum. İnanç nedir? Din nedir? Bilim nedir?

Bu konularda net bir sonuca varmadan ‘ben evrime inanıyorum’ demek bence çok saçma.

Bilim, bir inanç mıdır ki?

Benim bildiğim inanç ‘teslimiyettir’. Ve benim bildiğim insan Yaratanını tam olarak kavrayamayan yaratılandır. Ki bu sayfada bir çok farklı görüş var.

Öncelikle yapılması gereken bilimin bir inanç olmadığını kabul etmektir. Ve bilim ile inanç arasında bir çizgi çizebilmektir. Bilimin öne koyduğu düşünceler ya da tezler bir inanç seçeneği olarak ortaya atılmamalı. Doğruluğunu kabul edersin ya da etmezsin. O ayrı mesele. Ama bence bilim ve inanç birbirinden ayrı şeyler. Ve karıştırılmamalı.

Ve her insan bütünün bir parçasıdır bence. Hakikat yani Allah tektir. Fakat O’na bakan biz insanlar tek bir bakış açısıyla bakmıyoruz. Yani hepimizin gördüğü aslında hakikatten parçalar. Kendisi değil. Aramızdaki farkların asıl nedeni de bu. Allah tektir. Fakat her insan O’nun ancak aklının çekebileceği kadarını anlar. Bu tıpkı şuna benzer bir mazaraya bakıyorsun; çok bulanık bir görüntü var. Sorun nerde? Gerçekten baktığın manzara mı bulanık yoksa bakışın yani görüşün mü bulanık? Bence insan birinden düşünmeye başlamalı. (Ateist olan arkadaşlar için bunu örnek olarak verdim.)

Bir de şöyle bir durum var tabi. Dücane Cündioğlu’nun ‘Daireye Dair’ adlı kitabında ‘düşünmeyi deniyorum’ diye bir bölüm. Bakışmaktan bahsediyor. Bakan ben, baktığım Hakikat. Her defasında O’nun ancak bir bölümünü bir parçasını görebilirim. Ve gözlerimi kapattığımda ya da darılıp Hakikate sırtımı çevirdeğimde ise bakışma eylemi son bulur. Oysaki Hakikat bana arkasını dönse dahi O’nun yine bir bölümünü görürüm. Eğer gözlerinizi kapattıysanız ya da Hakikate sırtınızı döndüyseniz bir şey görememeniz kadar doğal bir şey yok bence. Ya gözlerinizi açmayı deneyin ya da karanlıklar içinde, gözlerinizi kapattığınızı bile bile ‘Hani? Nerde Allah? Neden görmüyorum?’ diye sorun.

Son olarak sözlerimi Kur’an-ı Kerim’den bir alıntı ile bitirmek istiyorum. Burda ateist arkadaşlara bir şeyler anlatmak için çabalayan kimseler için:

‘ Ve eğer onları doğru yola davet etseniz size tabi olmazlar. Siz onları davet etseniz de veya sükut eder olsanız da, sizin üzerinize müsavidir (birbirine denktir).’

Araf suresi 193. ayet

Saygılarımla….

Bende 21 yaşındayım…

halimeMart 9th, 2009 21:14

Yaptığım yazım, noktalama vs hataları nedeniyle özür diliyorum. Dikkat etmeye çalışıyorum; ama bazen gözden kaçıyor. Bunu biri çıkıpta ‘bende’ derken de ayrı yazılır demesin diye yazıyorum:-))

Saygılar…

Hüsamettin KüçükMart 15th, 2009 22:29

Sevgili Halime Hanım,
Başka bir sayfada şu sözlerinizi okuyunca size cevap vermekten vazgeçtim:
“Bu ülkede iyi giden bir şeyler yok mu? Zaten depresyondayım.”
Size cevâbım hazır ama depresyonda olan bir insana yıkıcı bir akılcılıkla cevap vermekten vicdân azâbı duyarım. Bu sayfada daha önce yazdığım iletiler size yeterince cevap ve mesaj ihtivâ ediyor; okur ve anlamaya çalışırsanız. Sizin dediğiniz gibi, “her insan onun ancak aklının çekebileceği kadarını anlar.” Benim farkım, “o” zamîrini küçük harfle yazıp başka mânâda kullanmamdır.
Sevgi ve saygılarımla.

halimeMart 16th, 2009 14:25

Sayın Hüsamettin Bey,

Bana cevap vermekten vazgeçmenize bir şey diyemem; o sizin tercihiniz. Ki cevap verseniz de ben size cevap vermeyeceğim. Akıl oyunlarınıza düşecek başka insanlar bulunuz.

Ben sadece görüşlerimi açıkladım. Bu konuda yapacağınız herhangi bir yorum ya da soracağınız herhangi bir soru beni bağlamaz.

Sorularınızda ve arayışınızda samimiyseniz DİN ALİMLERİNDEN yardım almayı deneyiniz. Ben din bilgini değilim. Sizi yeterince aydınlatamayabilirim.

Kur’ân-ı Kerim’de geçen yukarıda da bahsettiğim ayeti kerimeyi kabul etmiş biri olarak sizden gelecek bundan sonraki yanıtlara ya da sorulara cevap vermeyeceğim. Ayrıca yazdığınız bütün soru ve yorumları okuyarak vakit kaybedemem. Burda ikna olmak isteyen biri varsa ( ki olduğu gözüküyor; yoksa bu tartışma neden ) kendisini DİN ALİMLERİNE gitmeye çağırıyorum. Sadece okumakla olmaz, yüz yüze görüşülmesi gerekir bence.

Saygılarımla…

halimeMart 16th, 2009 14:33

Ayrıca depresyonda olduğumu her platformda dile getiririm. Ben de bir tıp fakültesi öğrencisiyim ve tıp fakültesinde öğrenci de olsa bir çok insanın depresyonda olmayı bir utanç ya da ayıp gibi görmesine çok şahit oldum. Toplumumuzda var olan bu gibi ön yargıları kırmaya çalışıyorum. Yoksa bu sizin ya da burda yazan diğer başka insanların benle muhatab olurken dikkat etmeleri için değildir. Toplumumuzda olan ön yargıları kırmak ve depresyonun da bir hastalık olduğunu, midemin ağrısından farksız olduğunu anlatabilmek içindir. Teşekkür ederim.

Saygılarımla…

Hüsamettin KüçükMart 17th, 2009 20:53

Sevgili Halime Hanım,
1-Ben bu sitenin müdâvimlerindenim ve daha önce kendi hakkımda bâzı şeyler yazdım. Daha önce yazdıklarımı okuma zahmetine girmeyerek kendi arayışınızda yeterince samîmî olmadığınızı gösteriyor ve bana bâzı şeyleri tekrâr ettirerek zaman kaybettiriyorsunuz.
Geçmişte 4 yıl bir tarîkatin mensûbu olarak yaşadım, kendi kendime çok sayıda dînî kitap okudum, zekâsı ve bilgi birikimi küçümsenemeyecek bâzı müslümanlarla, çok defâ, sorulu-cevaplı, uzun sohbetler yaptım. Uzman değilim ama İslâm dîni, çok yakından tanıdığım, eski bir dostumdur.
Türkiye’nin din bilginleri hakkındaki düşüncemi bu sayfada daha önce yazdım: Onlar ancak kendilerini sessizce, kuzu kuzu dinleyen kalabalıklara sıkıcı vaazlar vermeyi bilirler. Farklı dünya görüşünden biriyle geniş çaplı akılcı bir tartışmaya girmeleri teklîfiyle karşılaşınca paçası tutuşmayacak olanları, aralarında parmakla gösterilecek kadar azdır.
Meselâ sizin de ismini zikrettiğiniz Dücâne Cündioğlu’na temâs edelim: Kendisi “akıl, mantık” denince, Türkiye müslümanları arasında ilk akla gelmesi gerekenlerden, bu konuda en “sıkı adam”lardan (!) biridir. Kendisi hakkındaki Vikipedi maddesinde, neşriyle meşgûl olduğu metinlerin konuları arasında “Psikoloji”nin de bulunduğu yazmakta. Ama kendisiyle yapılmış bir röportajda da, “Ben asosyal değil, antisosyal kişiliğe sahibim” diyor(Linki daha önce bu sitede vermiştim). Şimdi:
Elbette bir insan her şeyi bilemez. Benim de câhili olduğum birçok alan var. Ama bir insan bir alanda metinler neşriyle meşgûlse, hâttâ bir de röportajda kendi kişiliğini târif ederken Psikoloji biliminden bir terim kullanmaya yeltenecekse, o kelimenin mânâsını iyi bilmesi gerekir. Aslında, önemli bir düşünce adamı olduğu iddiâsını dile getirme cür’etindeki her kişinin, Psikoloji bilimi hakkında hatırı sayılır bir birikime sâhip olması bana göre mecbûrîdir. Çünkü Psikoloji’yi iyi öğrenmek, kendimizi tanımamıza yardımcı olur. Kendini tanımayan, hayâtı gerçek mânâda tanıyamaz.
Ayol, “antisosyal” kime denir, biliyor musunuz?!: Vicdân azâbı-pişmanlık falan duymadan yalan söyleyen, hırsızlık yapan, adam öldüren, kadınlara tecâvüz edene denir!
Dücâne, entelektüel gelişiminin sathîliğini, telâfîsi mümkün olmayan bir şekilde ele vermiş oldu. Bu adamın başka konulardaki düşüncelerine nasıl güveneceğiz?
Zekâsına ve bilgi birikimine güvendiğiniz ilâhiyât profesörlerine ve akademi-dışı din bilginlerine selâmlarımı iletiniz. Kendilerini bu sayfaya bekliyor ve “aydınlatılmak” (!) için sabırsızlanıyorum.
2-O bahsettiğiniz âyet gerçek bir Tanrının kelâmı olamaz; Sanki kendi yarattığı mini minnâcık bir canlıdan sözetmiyor da, varlığı kendisinden bağımsız, azılı bir düşmandan sözediyor. O âyette ifâde edilen, sevgili Muhammed’in kendi iknâ yetersizliğidir.
3-Depresyonda olmak elbette utanılacak bir şey değildir. Ben de şu anda depresyon ve dikkat eksikliği ilâçları kullanıyorum. Size bununla ilgili ifâde ettiklerimin, sözettiğiniz önyargı veyâ başka bir sû-i niyetle hiç bir bağlantısı yoktur.
Sevgi ve saygılarımla.

Mehmet EverestMart 20th, 2009 10:32

Eyvallah hocam, gönlüne sağlık. Yıllardır savunduğumuz fikirleri ne de güzel toparlamışsınız, aklın yolu aynı frekans sahipleri için hep kesişir derler ya. “yüksek aklın sana vereceği zararlardan kendini koru…” uyarısı yapardı eskiden ustalar. Yüksek akıldan kasıt herhalde mesnetsiz bilgi sahibi olan akıldan bahis olsa gerekti… Hep deriz ya, bir Kur’an var, “ikra” yani; “oku” kelimesinden gelen, anlamı “okunan” olan. Bir de, aynı kitabın “Furkan” diye bir ismi var ki; bu da “farklar” anlamına gelen. Kur’an’ı avam okur, aynı kitaptaki farkındalıkları yakalayabilen ise Furkan’ı okumaktadır… “aynı zaman içindeyken seyahat” bu mu acaba?

Alkol almaktan kastınızı çok iyi anlıyorum, tüm yaşamı olduğu haliyle kucaklayabilen, böylesi engin gönüllü teolog anlamında… Allah’ın “Rahman” sıfatının adeta bir temsilcisi olarak tüm insanlığı kabullunmiş, o, bu, şu diye ayırmayan adam gibi adam anlamında tabiki kastınız. Evet, ne de güzel olurdu…

Hocam, yakın bir zamanda ben de uzaklara gideceğim, belki bir daha görüşemeyebiliriz, şimdiden hoşça bir ömür dilerim.

Saygım ve kalbî sevgimle,
Adaşınız Everest

Hasan İlhanMart 24th, 2009 16:39

Sayın Hocam
Tesadüfen karşılaştığım sitenizdeki yazıları büyük dikkatle bazan sevinerek bazan üzülerek okudum. Yayıncıyım. Aptallarla ve Kendini bilmez cahil despotlarla dolu islam dünyasında gerçekten aklı başında düşünen insanlarında bulunduğunu görmek sevindirici.
Çok Teşekkür ediyorum. Allah sizden razı olsun.
Hasan

MKD: Esas teşekkür benden Sayın Hasan İlhan, sevgiyle…

Evren İşbilenNisan 8th, 2009 21:25

Değerli Hocam ve Mekâncılar,

Müslüman Kardeşler örgütünden bahis açıp bu cemiyetin çok güçlü olduğunu, masonluktan etkilendiğini söylemişsiniz. Yerden göğe dek haklısınız. 20. yy’da Ortadoğu’daki tüm köktendinci İslâmcı hareketlerin anası bu örgüttür. Örgüt 1928 yılında Mısır’da delta’da Hasan el-Benna adındaki öğretmen tarafından kurulmuştur. Pan-islâmisttir.Örgüt kısa sürede yüzbinlerce üyeye ulaşmış, önce Mısır sathında sonra da Ortadoğu’nun Suriye, Lübnan, Filistin, Mağrib ülkelerinde örgütlenmiştir. Çeşitli terör eylemlerine karışmış, Mısır’da önemli siyasilere suikastler düzenlemiştir. Hasan-el Benna da o zamanki Mısır yönetimi tarafından öldürtülmüştür. Ama örgütün İslâm coğrafyasındaki dramatik yayılmasının önüne geçilememiştir. İsrail’le barış yaptığı için Enver Sedat’ı suikastle öldüren Tekfir vel hicre örgütü eski bir Müslüman Kardeş üyesi olan Seyyit Kutup’un fikirlerinden etkilenmiştir. 1980′lerde Şeyh Ahmet Yasin’in kurduğu Hamas Müslüman Kardeşler’in (İhvan-ül Müslimin) Filistin koludur. Yâni bugün bütün dünya gündemini belirleyen Filistin ve Kudüs mes’elesinde bu örgütün dolaylı parmağı vardır. Hamas’ın ideolojik söylemi Alman nasyonel sosyalistlerini andırır. Ayrıca Seyit Kutb El Kaide’nin de ideologlarından biridir. El Kaide’nin 2 numarası Eyman el Zevahiri eski bir ihvancıdır.

Bugün İran’ı yöneten derin devlet Şii olmasına rağmen ideolojik olarak İhvan hareketinden etkilenmiştir. Bunu anlamadan İran’ın Filistin üzerinde neden bu kadar ısrarla durduğu anlaşılamaz. Ayrıca bugün Mısır’da ihvan en büyük muhalefet partisidir.

İhvan sâdece Ortadoğu’da değil, Avrupa ve hâttâ Amerika’da da örgütlenmiş durumdadır. Türkiye’yi ise siz hayâl edin artık…

Kısacası bugün devletler arasında da yürütülen savaş bir ölçüde de derin örgütler arasındadır. Ben şahsen ABD’yi yöneten derin irâdenin İhvan’la çatıştığını düşünenlerdenim. Ama siyaset bu, yarın İran’la veya İhvan’la da el sıkışabilirler.

Kısacası yukarıda arkadaşların felsefî teolojik açıklamaları işim sosudur. Asıl mes’ele dünyaya kimin hükmedeceğidir. Kur’ân, tespih, türban, teoloji işin ayrıntısıdır.

Konuyla ilgilenenler ve İngilizce bilenler için “The Society of Muslim Brothers”, yazarı Richard P. Mitchell, tafsilâtlı ve bilimsel bir eserdir ama eskidir (keşke bir hayır sâhibi çıkıp da Türkçe’ye tercüme etse…)

Herkese Selâmlar,

Evren İşbilen, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Doktora

MKD: Teşekkürler Sayın Evren İşbilen.

sezai bayarNisan 21st, 2009 13:07

Burada yorum yapanlara teşekkür ederim. İnsanı bilgilendiren, derinliği olan bir tartışma. Beni şaşkınlığa uğrattı bu kadar bilgili kişilerin olması.

Afşar ÇelikNisan 28th, 2009 23:32

Değerli Hocam,

Son yorumdaki “Kim yönetecektir?” sorusu, gerçekten mes’elenin merkezine yakın duruyor.

Çünkü “dinler” mes’elenin merkezinden kaydırılıyor.

Her şeyden evvel dinin bir ideoloji mi, bir rejim mi olduğu sorusu hakkında düşünmeliyiz belki de? Aslında bu soru bile meselenin merkezine yâni insana uzak düşer, onu yok sayar.

Dinle ilgili tartışmalarında taraflar aynen “insanı” göz ardı ederek insanlığı kurtarmaya çalışan Marksistler gibi hareket ediyor.

Öte yandan dinlerin kurumsal farklılıkları göz ardı ediliyor (Meselâ Hristiyanlığa giriş cemaât huzurunda ve din adamı aracılığıylaolurken, İslâm’a giriş tamamen ferdîdir).

Tartışmalarda hep Allah’ın varlığına ulaşılıp ulaşılamayacağından bahsediliyor da, “Elli milyon Elvis hayranı yanılıyor olamaz!” popüler sloganından hareketle bir yaratıcının varlığına inanan insanların ortak bir hamakati paylaştıklarını düşünmek de bana pek makûl gelmiyor doğrusu…

Hz. İbrahim’in Tanrı telâkkisinin tekâmülü hikâyesi ibret vericidir. Kıyasın vardığı son noktada, idrakin hududuna varıldığını gördüğü anda “anlamın” yaratılmışlığını fark etmiştir. Ateist bir yorumla bu “Tanrı kendisinden bahsetmeseydi bile biz onu ‘yaratırdık’!” diye özetlenebilir belki?

Sorun dinin “kurumsal” yönünden çıkıyor ve iş inancın akliliğine dönüyor, bağlam kayıyor ve biz farkına bile varamadan bir kör dövüşüne dalıyoruz.

Kaymanın yaşandığı yer inancın ferdîliği ile “kurumsallığın” toplumsallığı arasındaki arayüzey…

Dinin “kurumsallığı” şüphesiz toplumu etkiler fakat… Acaba bu, onun toplumu aynileştirmeye yönelik bir ideolojik reçete olduğu anlamına gelir mi? Velev ki böyle olsa bile, bu durum onun bir otorite tarafından topluma dayatılmasını gerektirir mi?

Kurumları “doğal” ve “tâdil edilen” diye ikiye ayırırsak din bunlardan hangisine girer? Doğal kurumlar, çoğu zaman varlıklarının farkına varmadığımız ama toplumun kahir ekseriyetinin davranışlarını yönlendiren bilinçaltı (MKD: “bilinçdışı”) “kurallarıdır”. Tâdil edilebilen kurumlar ise, “keşfedilmiş” kurumların kodifiye edilmesiyle ortaya çıkan ve zamanla akıl yoluyla düzeltilen hukuk kurallarıdır.

Tanrı inancı, varlığı reddedilemeyen bir hakikat olarak gözümüzün önünde durmaktadır. Bu inancın sistematik ifâdesi olarak din hâlâ bir “sınırlayıcı” olarak davranışlarımızı etkilemektedir. O hâlde sorun nedir? Neden “en doğru” davranışı bize va’z eden bir kurumu egemen kılarak toplumu düzeltmeyelim ki?

Buna hayır cevabı vermenin gerekçesi, toplumdaki inanmayanların varlığı değildir… Sorun inanmayanların varlığı değildir, inananların arasındaki farklılıklardır.

Bu farkı hiçbir ideoloji aşamamıştır. Marksizm mutlak mutluluğu vaâd etmesine rağmen, dünya cenneti ideâli dahi, insanların hürriyetlerinden vazgeçmelerini sağlayamamıştır.

Anahtar kelime “hürriyettir”. Yâni insanın irade kullanabilmesi veya kullanamaması durumudur.

İnanmak en temel insan “eylemidir.” İnanmanın bir “eylem” olduğunu hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü bâzen insan “inanmaktan” vazgeçebilmektedir de… Bu durumda inanmak iradî bir iştir. İrade eseri olmayan hiçbir davranış “eylem” değildir. Sanırım bu yüzden spinal refleks bir hayat belirtisi sayılmıyor insan için?

Bir “eylem” olması ve dolayısıyla “iradeye” dayanması hasebiyle “inanmak” ferde has bir iştir. Bir gruba mensubiyetten dolayı inanmak dahi ferdî bir iştir. Bu kaçınılmazıdır. Çünkü her boğaz ayrı ayrı beslenir, her bedenin sağlığı kendine özgüdür ve her insan yalnız ölür.

Bu durumda “inancın” aklîliğini tartışmak saçmadır. Bu, “Herkes için geçerli bir Kartezyen akıl” varsayımına dayanır. Bu aklı bir tür otomatizm olarak görmek yanılgısıdır. Bu, aklı, “gelişmiş bir tür hayvanî refleks” olarak görmek demektir ki akılcı düşüncenin kendiliğinden Tanrı’yı reddetmesi gerektiğini söylemek, bu demektir. İnsan hayatının farklı dönemlerinde aklını çok farklı şekillerde kullanabilir. Sanırım burada telem hata zekâ ile aklın karıştırılmasından kaynaklanıyor?

Bu durumda dinin esas muhatabı kimdir? Eğer herkesin itaât ettiği, beslendiği bir “ortak akıl” yoksa ve fert kaçınılmaz şekilde sorumlu ve bundan dolayı da var ise din kimi muhatap kabûl etmektedir?

Din, ferdi muhatap kabûl eder! Bunun da mükemmelen ifâdesi İslâm’dadır. Dinin ferde dayalı bir toplumsal kurum olduğunun en güzel delili İslâm’dır.

Aksine verilebilecek onlarca teokratik rejime rağmen bu böyledir. Zîra o rejimler, İslâm’ın (ideâl anlamda dinin) tabiatına aykırı şekilde kurulmuş sistemlerdir.

İslâm dinine giren süje FERTTİR! Kelime-i şahâdet akıllı ve hür fert tarafından telâffuz edildiğinde mensubiyeti başlatır. Akıl ve hürriyet ancak fert için anlamlıdır. Esir bir toplum, bütün fertleri esir bir toplum demektir. Efendisinin kılıcıyla din kabûl etmiş köle için vicdanî bir mesuliyet yoktur.

Bu durumda dinin, bir âmir tarafından yürütülen bir toplumsal mühendislik projesi olması fikri dinin tabiatıyla çelişiktir.

Bunun esas sebebi, “din” olarak ortaya konan projenin mutlaka bir sınırlı yaratığın yorumuna dayanması mecburiyetidir. Bu durumda din, bir otoritenin “din” adına yorumladığı şeylerin toplumda egemen kılınması anlamına gelir ki, sık sık hakkında kötü konuşulan “şeriat” uygulamalarının özü budur.

Bu uygulama, ferdin aklî sorumluluğunu onun üzerinden alır ve kollektiviteye aktarır. Ferdin akıl sorumluluğu yok sayıldığında ise ferdin “eylemlerindeki” irade ortadan kaldırılmış demektir. Bu durumda dinin süjesi ortadan kaldırılmış demektir. İnananların iradî varlıkları yok edildiğinde geri kalanların “hayat süren leşlerden” ne farkı kalacaktır?

Bana öyle geliyor ki Atesitler’in çoğunun temel felsefî dayanağını, dinin saptırılmış kurumsal yapısı oluşturuyor. Din özünden saptırılıp da “beraber yaşanması icap eden” bir doktrine dönüştürüldüğünde, ferdî yorumlarla yok olacağı korkusu ile inananlar otarşik ve homojen bir toplumsal yapıya dönüşüyorlar. Bu sonuçtan hareketle sanırım Ateistler de bu sonuca yol açan şeyin Tanrı inancı olduğunu düşünerek ferdiyetlerinin yok etmek isteyen bir dogmaya karşı çıkıyorlar.

Dinin kollektifleştirilidiği toplumların kapalı yapısı bir Ateist’i rahatlıkla ayırt edip ötekileyebiliyor. Oysa kendi içindeki farklı sesleri bu kadar rahat ayırt edemediği için, bu durumu, varlığına bir tehdit olarak algılıyor. Bu yüzden teokratik rejimler asıl kendi mensuplarına muazzam zûlmeder.

Bu yüzden dinin “itikadî” kısmının tartışılması bana her zaman saçma geliyor. Kişinin kendi aklını kullanma şeklinin, kendi kalbini dinleme şeklinin ne dinî ne de seküler bir standardı olabilir. Bu durumda ona neyin doğru olduğunu dayatmak her şeyden önce vicdana sığar mı?

Belki hakiki anlamda bir lâik devlet ihtiyacının sebebi de bu. Herhangi bir insanın seküler veya dinî yorumunu topluma dayatmayan, her ferdin kendi aklının sorumluluğu ve kalbinin huzuruyla , diğerlerinin temel haklarına mutlak riayet şartı ile, “yolculuğunu tamamlayabilmesini mümkün kılan bir devlet…

MKD: Sayın Afşar Çelik, bu güzel sözlere ekleyebileceğim tek şey, dinlerin de sosyal psikoloji açısından ideolojiler olarak telâkki edildiğidir; meselâ Marksizm ve Ateizm de birer dindir. Lâiklik ise, sizin çok güzel işaret ettiğiniz gibi, kişileri bu dinlerin dayatmalarından koruyan bir ilkedir. Selâmlar…

Afşar ÇelikNisan 29th, 2009 17:56

Değerli Hocam,

Tenkidiniz yazının büyük eksiğini tamamlamış, çok teşekkürler. Dinler, davranış yönlendiricisi olarak kesinlikle buyurduğunuz (MKD: Estağfurullah) gibi “ideoloji” işlevi görürler.

Burada sanırım gözden kaçırdığımız nokta, bu ideolojik yapının, “özünde” ferdî mi, kollektivist mi olduğu… Zîra genellikle marksizmin dayattığı alışkanlıkla, ideolojilerin “küllî ” – belki de kapsayıcı demek lâzım?- içeriğinin onların aynı zamanda kollektivist olması gereketiğine bir işaret sayılması, dinin ideolojik işlevine karşı bir “korku” meydana getiriyor, anlayabildiğim kadarıyla?

Bir de bu “kapsayıcılığın” aynı zamanda totaliter veya otoriter bir biçimlendirici merkeze ihtiyaç duyduğu yanılsaması neredeyse “tabii” şekilde zihinlerimizi istilâ edebiliyor.

“Herkese hitap eden” bir söylemin, “herkese emredebilen bir otoriteyle” ile aynı şey olmadığını kavramak herhâlde soyut düşünebilmek, emirle değil ama kuralla yaşayabilmek seviyesine göre değişiyor?

İlginize, sabrınıza sonsuz teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

MKD: Ben esas çok teşekkür ediyorum Sayın Afşar Çelik.

Murat AydınMayıs 5th, 2009 23:17

Yazılan yorumlar arasında Kur’ana ve iman hakikatlarına dil uzatan çok çirkin ifadeler kullanıldığı ve doğrudan Kur’ana hücum edildiği için inanan bir müslüman olarak muhtemelen adını duymuş olabileceğiniz Tabiat Risalesi’ni aşağıdaki linkten tarafsız bir gözle sonuna kadar okumanızı istirham ederim. Farklı bir görüş açısı ve insaf düşüncesi katacağından eminim. Faydası olması dileğiyle…
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1402

Not: Bazı terimlerin anlamları için yine aynı sitedeki lügat kullanılabilir:
http://www.risaleara.com/lugat.asp

MKD: Burada Kur’ân ve imana dâir “çok çirkin” hiç bir şey yer almaz, alamaz. Sâdece fikir hürriyeti vardır. Bir Ateist de, Budist de, Deist de, Maksist de edep içerisinde fikir beyan edebilir; bunu yaparken tenkit hürriyeti de vardır tabii ama saygıyı ve toleransı unutmadan! Aynı zihniyeti koruyarak, risâle tavsiyenizi de yayınlıyorum. Selâmlar…

afşar çelikMayıs 6th, 2009 22:26

Değerli Hocam,

“İdeoloji” yanılsamasının güzel bir örneğini en son yorumda görüyoruz. Dikkat buyrulursa tenkidin, dinin özüne değil, din adına konuşanlara yapıldığı görülecektir.

İslâm’da ruhbanlık yoktur fakat hâlâ oluşturulmaya çalışılmaktadır.

İslâm neden “mükemmeldir”? Şundan dolayıdır ki ferdi muhatap kabûl edip her bir ferdin, yaratılmışlar içinde her türlü güce karşı hakkının bâkî olduğunu, sorumluluğunun da kendi kapasitesince kaçınılmaz şekilde kendi üzerinde olduğunu söyleyerek, “Tanrı’nın gölgesi” hükümdarlık iddialarını, insanlar arası doğuştan gelen statü farklılıkları iddialarını temelden yıkmıştır.

Ondan önceki şekillerinde dinlerin ferdin kendi ayakları üstünde durmasına bu kadar vurgu yapmaması, onu dâima bir cemaâtin içinde “saymaları” anlayışı, “hukuk felsefesine” İslâm’ın ne kadar yakın durduğunun en güzel delilidir. “Kul hakkı” denen şey, ferdin mutlak varlığının tasdikidir.

İslâm’ın Kureyşçe reddinin asıl sebebi itikadî değildir. Eğer o kast sistemi olduğu gibi devam edebilseydi, Mekke müşrikleri kaç Tanrı’ya taptıklarını zerrece umursamazlardı. Mes’ele yaratılmışlar içinde hiç kimsenin “mutlak” otorite olamayacağının beyan edilmesidir. Kul hakkının İlâhî müdahaleden masun kılınması, devrin asilleri için kaldırılamaz bir yüktü.

İşbu sebepten mü’minin tek doğrudan muhatabı Kur’ân-ı Kerîm’dir. Hiç kimse hangi akla ve muhakeme yeteneğine sâhip olursa olsun, ona ortaklık ve aklının onu yorumlamakta diğerlerinden üstün olduğunu iddia edemez.

Dikkat buyrulursa son yorumda, yazarımız “delil” olarak bize yine bir kul yorumu olan bir risâleyi sunmaktadır. Risâleye burada verilen statü, “mutlaklık” derecesindedir. Yâni? Yâni risâle yazarının, bizim muhakemelerimizin tâbi olması gerektiği bir otorite olduğu kabûlü dikkat çekmektedir.

Velev ki bahsi geçen metin ufuk açıcı, yeni yorumlar içersin, bu onu en nihâyetinde bir yaratılmışın sınırlı aklının bir eseri olmaktan çıkarır mı?

Metnin sıradan insanın bilgisini aşması mümkün olabilir ama bu “aklını” da aşabileceği anlamına gelir mi? Bir yaratılmışın, yaratılmışların idrakini aşan bir şey üretmesi mümkün müdür? Bu sâdece Allah kelâmı için mümkündür.

Bunları niçin yazdık?

İnsan yorumları, insan idrakini aşamadıkları ve aşamayacakları için asla Kur’ân-ı Kerîm gibi “eleştirilmezlik” ile mücehhez olamazlar! Dolayısıyla, statüsü ne olursa olsun, bir yaratılmışın sözleri üzerindeki akıl yürütmeleri hakkında konuşmak da “dine hakaret” değildir!

İnsan sözleri din olamaz! Hadisler konusunda dahi, Peygamberimiz “kalbimize danışmamızı” salık vermiştir. Ve öldüğünde “Muhammet öldü!” denmiştir. Bütün sıfatlarından sıyrılmış ve anasından doğduğunda aldığı adla ahrete intikâl etmiştir. Dolayısıyla hiçbir fâninin bu tevâzuun yanında, diğer Müslümanlar’ın akıl yürütmelerini küçümsemesi, hele ki yasaklamaya kalkması düşünülemez.

Sorun sıradan Müslümanlar’ın hayatlarını kendi akıllarının erdiğince yönetmelerinin “otoritelerce” tehlike addedilmesidir. Bunun dine yönelik bir tehlike sayarak, herkesi “bilenlerin” yorumları doğrultusunda tek tipleştirmeye çalışmak için durmaksızın “âlimlerin” otoritesi üzerinde durulmuştur ki işte bu “ruhban” sınıf yaratma çabasının ta kendisidir.

Sabrınız için bir kere daha teşekkürler.

Saygılarımla.

MKD: Ben de katkılarınız için müteşekkirim, saygılar…

Murat AydınMayıs 10th, 2009 15:25

Öncelikle dinde ruhbanlık olmadığı ve Kur’ân’ın en büyük kaynak olduğu konusunda ve din adına yapılan yanlışlıkların bertaraf edilmesi konusunda hemfikirim, bununla beraber “tenkidin, dinin özüne değil, din adına konuşanlara yapıldığı görülecektir” denilerek bir ideoloji yanılsamasıyla yorum yaptığımın dile getirilmesi yorumuna karşıyım:

-…İnsanları Tanrının yokluğu fikrine, alıştıra alıştıra götürmek gerek…
-…Akıl yoluyla da Allah’a ulaşılabiliyorsa, tarihteki ve günümüzdeki bâzı dâhîler neden Allah’sızdır…
-…“akılla din” uyuşmaz, daha doğrusu “akılla vahiy” uyuşmaz…

gibi sâdece onda biri kadarını örnek verdiğim yorumlarda bundan daha da ilerisi din ve Peygamber adına yazılmıştı. Ayrıca;

- …bilimsel olarak var olduğuna dâir bir hiçbir veri yokken bu inancınızın nedeni hakkında biraz bilgi kırıntısı verir de beni ikna ederseniz…

benzeri bilgi ve ikna edici yorum isteyenler bulunduğu için gâyet mantıklı bulduğum bir yazıya atıfta bulundum ki, o yazıda da Kur’ân’daki bir âyetin tefsiri yapılıyor. Yazı okunursa Kur’ân’ın dışına çıkma, sâdece kendi yazdıklarını benimsetme, otorite kurmaya sağlama, üstünlük taslama gibi herhangi bir gayret taşımadığı görünecektir.

Elbetteki herşey Kur’ân’da mevcuttur ama yukarıdaki yazıları yazanların da Kur’ân’ı belki de defalarca okuduklarını düşünürsek Kur’ân’ı daha iyi anlamak için Kur’ân’ı açıklamayı gâye edinen kitapları okumanın, aklımızı kullandıktan sonra, herhangi bir tek tip insan oluşturmaya ve başka herhangi bir zarara neden olmayacağını düşünüyorum. Burada önemli olan niyetin güzel olmasıdır. Aksi taktirde, Kur’ân’ı okuyup sapıtan pek çok insan da mevcuttur. Kitap okumaktan maksat birşeyi daha iyi anlamaktır, o kitaba veya insana takılıp Kur’ân’ın yolundan ayrılmak değil.

Burada, bahsettiğiniz gibi herhangi bir otorite, mutlaklık, hâkimiyet, delil kaygısı veya iddiası yoktur. Konuyu saptırmadan bahsi geçen yazıdan ne kadar istifâde edilebilinirse o kadar geniş bir fikir sâhibi olunur. Link’in verilmesinin gâyesi kainatı sebeplerin ve tesadüflerin değil tek bir kuvvetin yarattığının Kur’ân âyetine dayanarak aklen ispatıdır.

MKD: Sayın Murat Aydın, Türkçeniz’i sabırla düzelttim. Hâlâ epistemolojiyi ve bilimle dinin bu açıdan olan farklarını kavrayamadığınızı düşünüyorum. Selâmlar…

Ela Saadet VargınMayıs 12th, 2009 14:21

yazılarınız da bol bol saçmalık var Türkiye dinsiz, Allahsız bir ülkedir,

bu ülkede kemalizm gerçek dindir selanikli mustafanın adı tanrıdan fazla anılıyor bu nedenle bu tartışmalar boşuna, bu ülkenin gerçek dini kemalizmdir tanrısıda ATAPUTTUR.

bizi koru ve yücelt aziz ATAPUT

MKD: İbretlik…

afşar çelikMayıs 13th, 2009 11:57

1. Öncelikle dinde ruhbanlık olmadığı ve Kur’ân’ın en büyük kaynak olduğu konusunda ve din adına yapılan yanlışlıkların bertaraf edilmesi konusunda hemfikirim, bununla beraber “tenkidin, dinin özüne değil, din adına konuşanlara yapıldığı görülecektir” denilerek bir ideoloji yanılsamasıyla yorum yaptığımın dile getirilmesi yorumuna karşıyım:
Buraya kadarki eleştirileriniz benim yazıma dair, kabul…

-…İnsanları Tanrı‘nın yokluğu fikrine, alıştıra alıştıra götürmek gerek…
-…Akıl yoluyla da Allah’a ulaşılabiliyorsa, tarihteki ve günümüzdeki bâzı dâhîler neden Allah’sızdır…
-…“akılla din” uyuşmaz, daha doğrusu “akılla vahiy” uyuşmaz…
gibi sâdece onda biri kadarını örnek verdiğim yorumlarda bundan daha da ilerisi din ve Peygamber adına yazılmıştı. Ayrıca;
Ama bunların benim yazımla hiçbir ilgileri yok, onun için bunları benim yazımdan alıntılarmış gibi aktardığınızda en azından nezaketsizlik etmiş olursunuz. Allah’ın varlığına akıl yoluyla ulaşmak hususunda Hz. İbrahim kıssasını örnek veren de bendim ama nedense onu nakletmemişsiniz?

Mesele bunun herkesin kapasitesince olabileceğini görmek.
Şam’a bir alim gelir, bütün Pazar yeri onu görmeye giderken bir ihtiyar kadın yerinden kımıldamaz.
“Sen neden gitmiyorsun o alimi görmeye?” diye sorarlar
Kadın: “ Ne özelliği vardır ki?” diye sorduğunda,
“ Allah’ın varlığına dair yetmiş bin delil getiriyormuş” dediklerinde:
“ Demek ki Allah’ın varlığına dair yetmiş bin şüphesi varmış!” diye cevap verir.

Kıssadan hisse: “ Allah’a iman bir kalp ve akıl işidir.” Çünkü Allah’ın bilgisi fıtratımızda bizimledir. ( Onun “nefesinden” can bulmamızın anlamı sizce nedir?) Kaldı ki bunun bütün yaratılmışların özünde bulunduğu da onların sürekli Allah’ı zikrettiği, tespih ettiği bilgisiyle Kur’an-ı Azimüşşan’da verilmiyor mu?

Yani?

Yanisi o ki: Din bize kendi aklımızla düşünmemizi, vardığımız hükmü kendi kalbimizle mühürlememizi söyler. İşbu sebepten ateist bir fizikçinin bana örnek olması saçmadır. Ben onun akli kapasitesinden dolayı ve ona göre değil, yalnızca kendi aklımdan ve aklıma göre hesaba çekileceğime göre ne o fizikçi beni dinden çıkarabilir ne de etiketi Müslüman olan bir başkası, imanımı kurtarabilir.

Bilimle din nerede benzeşir nerede ayrışır?

İkisinin de görevi bize inanılacak doğrular vermektir. Neden inanmak? Eğer yerçekiminin doğruluğuna inanmasaydık, uzaya gidemezdik. Bilim bize kendi ki kapasitemizle inanabileceğimiz gerçekleri araştırabileceğimiz i söyler.

Din ise kapasitemizi aşan doğruların varlığına işaret eder.
İkisine de inanırız ama inançlarımızın bağlamlarındaki farklılık buradan kaynaklanır.

Din aşkınlıktan bahsederken bilim algı sınırlarımız içinde çalışır ve bunu genişletmeye uğraşır.

İmanın özelliği algı sınırlarımızın dışında kalanın bilgisine duyulan inançtır.

Dolayısıyla bilimle dini mukayese etmek saçmalıktır.
Bilimin dine faydası, algı sınırlarımızı kendi çabalarımızla genişleterek aşkınlığın varlığının zımnen kabul edilmesini sağlamaktır.

Dinin bilime faydası, algı sınırlarımızın ötesindeki varlığa dair ipuçları vermektir. Bunun yanı ısıra iyonlardan, fotonlardan vs çıkarsayamayacağımız ahlâkı bize sunar. Ahlâkın Kartezyen bir çıkarsama olmadığını keşfettiğimizde problem kalmaz….

Dolayısıyla “Ya bilim ya din!” demek mantıksızlıktır.
Saygılarımla.

afşar çelikMayıs 13th, 2009 12:12

El Saadet takma adlı yorumcumuzun hırçınlığını anlayabiliyorum.
Bu hırçınlığın sebebi, ifade yetersizliği. Bunun da kökeni kavramsal yetmezlik.

Yani? Problemin bir ifade hürriyeti problemi olduğu bilgisinden uzak kaldığı için “görebildiği kadarını bize aktarıyor, aklına eline sağlık.
Çeşitli inançların ifade edilebilmesi konusunda hakikaten çok da parlak bir sicilimizin olmadığını söyleyebiliriz.

Aslında bu problem cumhuriyet Türkiye’sine has değildir. Mısır seferi sırasında Yavuz’un Türkiye Türk toplumunun itikadî mezhebini Maturidiye’ye çevirme siyasetini tarihçiler anlatabilir.
Din her zaman siyasî bir konu olmuştur.

Mesele, gerek seküler gerekse teokratik rejimlerin hiçbiriyle dine müdahale edilmemesidir.

Onu bir tür toplum mühendisliği aracı olarak kabul edersek, özünden uzaklaştırırız. Dine seküler müdahale ilkel laikçiliği/ateizmi, teokratik müdahale ise ruhban diktatörlüğünü getirir.

Meseleyi sürekli düşmanlıklar temelinde öne sürersek tek çözüm, “düşmanı” yok etmek olarak karşımıza çıkar. Oysa ne devletin ne de dindarların birbirilerine bu şekilde baktıklarına inanmıyorum. Mesele önyargıların aşılamamasıdır.

Asıl mesele, kanaatlerimizi değiştirmekten korkmamızdır. Hem birbirimiz hem de dünya ile ilgili kanaatlerimizi…
İşte gerilik asıl bu…

Demir almamış bir gemi, diğerlerinden geri kalır.
Saygılarımla.

Hüsamettin KüçükMayıs 17th, 2009 12:00

Sayın Murat Aydın,
İslâm’da sizin de bildiğiniz gibi “müellefe-i kulûb” vardır. Müslüman olmayanları İslâm’a ısındırmak, yeni müslüman olmuş kişilerin de çabucak dinden dönmemesini sağlamak, bağlılığını sağlamlaştırmak amacıyla, tarih boyunca, onlara maddî yardımda bulunmak başta olmak üzere çeşitli şeyler yapılmıştır.
Müslümanlar kendilerinde bu hakkı gördüklerini açıkça ifâde edebiliyorlarsa, ben neden “İnsanları Allâh’ın yokluğu kabûlüne, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, tatlılıkla götürmek gerekir” diyemeyeyim? Üstüne üstlük, tarihte insanları silâh zoruyla dinden uzaklaştırmaya çalışmış bazı diktatörleri hatırlarsak, benim bu sözüm büyük insancıllık barındırıyor.
Allâh’a inanmanın insana birçok faydası ve yaşatacağı güzel duygular vardır, kabûl. Ama inanmanın birçok zararı da vardır. Bolca boş zamânım olsa, oturup uğraşsam, Allâh’a inanmanın kişinin kendisine ve topluma zararları hakkında kalın bir kitap yazabilirim (Merâk etmeyin Kerem hocam, böyle bir kitap yazmayı düşünmüyorum; kelle koltukta dolaşmaya niyetim yok :) :) .
Öteki sözümde de bir kötülük yok; Müslümanlar tarihteki İslâm bilginlerinin yeteneklerini başkalarına anlatıp övünme hakkına sahiplerse, ben de tarihteki ve günümüzdeki çok zekî ve kültürlü ateist ve agnostiklerin başarı ve yeteneklerini başkalarına anlatma, “Kendi inancınız konusunda karar verirken bu adamların zekâ ve kültür seviyesini lûtfen gözönünde bulundurunuz” deme hakkına sahibim.
Başka bir örnek olarak; yukarıda “sevgili Muhammed’in iknâ yetersizliği” ifâdesini kullandım. 1-Allâh’ın elçisi olduğuna inanmadığım bir kişiden bahsederken “hazret” kelimesini kullanmaya mecbur muyum? 2-Bir kişiye “iknâ yetersizliği” izâfe etmek hakâret midir?
Ayrıca, Kur’ân’da matematik ve gramer hatâları olduğunu söyledim. Kur’ân’da bunların bulunduğunu İslâm bilginleri kendileri de kabûl ediyor ama kendilerince durumu toparlayacak yorumlar yapmaya çalışıyorlar. Yâni Kur’ân’a, onda bulunmayan hatâlar atfetmiş değilim.
Kusura bakmayın ama asıl “çirkin” olan, sizin, benim yukarıdaki cümleleri söylememin kânûnen yasak olmasını arzû etmenizdir. Bu arzûnun içyüzü, inanmayanın îdâm edildiği, beş vakit namazını aksatanın kânûn emriyle dövüldüğü şerîat yönetimidir.
Selâmlar…

afşar çelikMayıs 17th, 2009 23:35

Hüsamettin Bey’in yorumuna Kur’an’da benim rastladığım bir cevap var aslında. Yanılmıyorsam: “İnanan da açık bir delil üzerine inansın inanmayana da…” mealinde bir ayet var idi.

Sadece bu ayet dahi, İslâmın muhatabaının gerek ontolojik gerekse epistemolojik olarak fert olduğunun delilidir.

Kura’n-ı kerimin, dinin koruyucusunun Allah’ın bizzatkendisi olduğunun ifade edildiğiayetler de bunu detsekler çünkü bunun anlamı, insnaın Allah adına diğer insanlar üzerinde din dayatıcısıve koruyucusu olamayacakları, hadlerinin buna yetmediği anlamına geliyor kanaatimce.

Dindarlarımız bu minvalde konuşsalar eminim “akıl- din sahte çelişkisi gibikısır tartışmalar doğmaz ve Hüsamettin Bey gibi insanlar da dine daha sıcak bakabilirlerdi.

Şöyle bir seçenek yanlış: “Hatalrı varsa dine inanılmaz…”

Bana göre Allah ve kitabı hatadan münezzehtir ama bu, inancımın bir sonucudur, sebebi değil. Allah’ın kadir-i mutlaklığına dair de-kartezyen bilgime ( ki Descartes hakkındaki eleştirilere girmeye bilmem gerek var mı?) göre onun aşkınlığını idrak etmeye çalışırım.

Hüsamettin Bey de kendi aklınca bunu yanlış buluyorsa yapacağım şey, onu ayağından asmak değildir. Bana soracak olursanız en güzel “davet” sözle değil, ilme göre edilen amelledir. Kaldı ki bugün kıt aklımla benden çokdaha fazla şeyler bilebilecek insanları “davet” etmek bana düşer mi bilemiyorum?

Hüsamettin bey, gayet ılımlı,nazik bir ilmek eklemiş, sağolsunlar.
Sagılarımla.

Zafer BozkuşMayıs 20th, 2009 15:42

Bugün tesadüfen girdiğim bu siteden saatlerdir çıkamadım. Tüm yazılardan, düşüncelerden, özellikle Sn. Hüsamettin Küçük’ten çok şeyler öğrendim. Hüsamettin beyin zaman zaman iğneleyici olsa da (ki bundan şikâyetçi değilim) sorgulayıcı, zihin açıcı ve genelde çok saygılı üslûbuna bu ülkede çok ihtiyacımız var. Sanırım, bu sitenin en azından okuyucusu olarak müdâvimi olacağım. İşe Kerem hocanın yazılarını okumakla başlayacağım. Kendisine böylesine seviyeli bir ortam yarattığı için şimdiden çok teşekkür ederim.

Sevgi ve saygılarımla…

MKD: Sayın Zafer Bozkuş, hoş geldiniz, sevgiyle…

Hüsamettin KüçükMayıs 20th, 2009 23:17

Sayın Afşar Çelik,

Sizin gibi saygılı, hoşgörülü Müslümanlar’la aynı ülkede yaşamak beni aslâ rahatsız etmez, bilâkis zevk duyarım. Dediğiniz gibi, Müslümanlar İslâm’a karşı benim gibilerde daha fazla saygı uyandırmak istiyorlarsa yapacakları şey yasaklar koymak ve şiddet uygulamak değil, bizi kendi yaşayışlarının güzelliği, zenginliği ve mâkûliyetiyle etkilemek, hayran bırakmaktır. Geçmişte bu tür Müslümanlar’la az da olsa karşılaştığımı ve bugün kendileriyle yine karşılaşsam, memnûniyet, saygı ve sevgi duyacağımı, daha önce bu sayfada yazmıştım. Şu anda Ateist olduğuma bakmayın, geçmişte İslâm’dan ve bâzı Müslümanlar’dan müsbet mânâda çok şey öğrendim.

Sayın Zafer Bozkuş,

Size de çok teşekkür ediyorum.

Sevgilerle…

afşar çelikMayıs 21st, 2009 01:13

Hüsamettin Bey her konunun, savaş gibi tartışıldığı bir memlekette cidden çok aklî yaklaşmış tartışmaya, bir kere daha teşekkürler.

Esasen benim “amelle örnek olmak” fikrim bana âit değildir (MKD: “benim… bana âit değildire” sarı kart :) ). Bunun ilk örneğini Peygamberimiz vermiştir.

Kendisi dini tebliğ etmeden önce insanlar arasında “emin” sıfatıyla tanınmıştır.

Dolayısıyla Hüsamettin Bey kendisini davet edenlere ne der bilemiyorum ama benim imanımı kurtarmaya soyunanlara “emin” olup olmadıklaırnı sormak istiyorum.

Son yirmi yıldır bir “iman kurtarma” modası başladı, belki de hızlandı, Müslümanın her an imanını kaybedebileceği korkusunuyerleştirmeye çalışarak “ahlâk” oluşturulmak isteniyor.

Müslüman’ın, Müslüman kardeşinin imanına güveni yok ki Hüsamettin Bey’e ne desin?

Sorun Hüsamettin Bey ve benzer düşünenler değil. Sorun Müslümanlığı din kardeşlerine öğretmeye kalkan zihniyet….

İddialı olmak vebâlli iştir. Peygamber gibi (kadar demiyorum) mütevâzı, dürüst, cömert, cesur ve müşfik olamayacaksak kardeşlerimizi dine davet etmekten, onları düzeltmekten falan bahsetmek ancak “kibir” sayılabilir.

Sağlıcakla kalınız, teşekkürler ve saygılar.

gültekin kalaycıMayıs 25th, 2009 15:01

Bende Doksat hocanın mail’ime gelen bir makalesini okuduktan sonra sitesine girdim, üzülerek şunu söylemek durumundayım burad yazı yazan yada yorum yapan arkadaşların tümünün hemen hemen ortak bir noktası var, oda ne mi ? Haşa Allah (c.c) ye dinini öğretmeye kalkmak, kendi inanamak istediği kalıba Allah’ı(c.c) sokmaya çalışmak, kardeşim iman edecekseniz mertçe edin , etmeyecekseniz de mertçe inkar edin, laf kalabalığı ve fikir cambazlığı ile gerçekten iman etmek isteyenlerinde aklını karıştırıp küfrüne sebep olmayın, Kur’an yukarıda bir arkadaşın dediği gibi sadece elitlere ve onların anlayacağı şekilde indirilmemiştir, Allah (c.c) ın akıl nimetini bahşettiği herkesin anlayacağı ve herkese doğru yolu öğretecek bir netlikte indirilmiştir, BAKARA 2 – Kendisinde hiçbir şekilde şüphe bulunmayan bu kitap muttakiler için bir hidayet kaynağıdır. Bakara 99 – Ve andolsun ki (ey Muhammed!) Biz sana apaçık ayetler (deliller) indirdik. Onları fasıklardan başkası inkar etmez. Bakara 107 – (Ey Muhammed!) Bilmez misin ki; yer(ler)in ve göklerin mülkü Allah’ındır. (Şüphesiz ki) sizin için Allah’dan başka ne bir veli (dost) ne de bir yardımcı vardır. Bakara: 213. “İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah insanların aralarında anlaşmazlığa düştükleri konularda hüküm vermeleri için müjdeleyici ve uyarıcı rasuller gönderdi. Onlarla birlikte hak yolu gösteren kitapları da indirdi.”Bakara 242 – Allah, ayetlerini belki akledersiniz diye işte böyle açıklıyor Al-i İmran 138 – İşte bu; insanlar için bir açıklama, muttakiler için de hidayet ve öğüttür. Nisa 45 – Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter. Bir yardımcı olarak da Allah kafidir. Nisa 174 – Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhan geldi. Size apaçık bir nur indirdik. Maide 16 – Allah, rızasına uyanları onunla selamet yollarına iletir, kendi izniyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola sevkeder.- A’raf 2 – Kendisiyle insanları sakındırman ve mü’minlere de bir öğüt olmak üzere sana bir kitab indirildi. Ondan dolayı kalbinde bir sıkıntı olmasın. –
A’raf 52 – Andolsun ki biz, onlara; inanan bir kavim için hidayet ve rahmet olarak, ilimle ayrıntılı şekilde açıkladığımız bir kitab getirdik
EN’AM 157 – Veya: “Şayet bize de bir kitap indirilseydi biz onlardan daha çok hidayette olurduk” dersiniz diye… (size kitabı indirdik). Fakat, size Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet gelmiştir. Allah’ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden dolayı azabın en kötüsüyle cezalandıracağız. EN’AM 114 – (De ki:) “Size kitabı ayrıntılı olarak indirmişken Allah’tan başka hakem mi arayacağım?”
EN’AM 126 – İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alan bir toplum için, ayetleri ayrıntılı olarak açıkladık
EN’AM 155 – İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir kitabtır. Ona uyun ve sakının! YUNUS 57.Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olanlar için bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.
YUNUS 62.İyi bilin ki, Allah’ın dostları için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de!
YUNUS 63.Onlar iman edip de Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır.
YUNUS 104.De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında bir kuşkunuz varsa bilin ki ben, sizin Allah’tan başka taptıklarınıza tapmıyorum; ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Ben mü’minlerden olmakla emrolundum.”
İşte birkaç örnek ayet, aklı olan herkes Dini öyle veya böyle bir emek sarfederek kaynağından yani Kur’an ve peygamberin sözlerin öğrenmek zorundadır, nefsinin hoşuna gitsin gitmesin, Allah (c.c) hükümlerine emirlerine uyulsun diye Kur’an-ı indirmiştir, hükün ve emirleri tabtik edilmesin diye kitap indirmez bu sözde akılcılığı! kimselere bırakmayan sizler tarafından iddianızda doğru iseniz önce siz akılcıların kabul etmesi lazım, yok içki içen teolog yetiştiği zaman gerçek ortaya çıkarmış yok bilmem şuymuş buymuş , bu sözlerle anca kendi kendinizi gözünüzü cehennem kapısında açana kadar kandırırsınız, siz deki en büyük sorun ne ? biliyormusunuz, NEFSÇİLİKLE AKILCILIĞI karıştırmanızdır, sizler düpedüz nefisçisiniz, nefsinize köle olmuş Allah’ı Allah’a öğretmeye kalkan gerçekten ömrünü boş beleş geçirmiş insanlarsınız, sizler sözde müslümanlar arasındada bulunan ATALAR dininden vazgeçemeyen softarın yobazların bir başka çeşidisiniz, şöyeleki ; üfürükçülein, hurafecilerin ve bid’atçilerin dergahlarında öğrendiklerini islam ZAN eden, Allah’ın kitabını ömrü boyunca bir sefer dahi anlayacağı dilden okumamış, kendilerinden daha iyi müslüman bulunmadığını kabul eden zavallılarla, islamı ATA’sının koyduğu ve çizdiği sınırlar ZAN eden LAİKİZM dini İSLAM ZANNEDEN bir başka tür yobaz taifesisiniz, dinin sınırlarını ve kanunlarını koymak ve belirlemek sadece Allah’ındır bir başkasının sınırladığı kuarllarını belirlediği din islam değildir ve o Allah’ın dini değildir O kuralları koyan şahısların zümreleirn dinidir, O dinlerin İLAHI da O kuralları ve sınırları koyan insanlardır, sizlerde O insanların kullarısınızdır, Al-i İmran 13 – İşte bunlar, Allah’ın (kulları için koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse, onu, içinde devamlı kalacağı altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Al-i İmran 14 – Kim Allah’a ve rasulüne isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azab vardır. Nisa 61 – Onlara: Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve rasulüne gelin” denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştığını görürsün Nisa 69 – Kim Allah’a ve rasule itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu nebiler, sıddıklar, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.Nisa 105 – Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik. Hainlerden taraf olma. Nisa 115 – Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra kim rasule karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse onu o yolda bırakırız. Ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir sonuçtur.Nisa 150 – Muhakkak ki Allah’ı ve rasullerini inkar edenler, Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isteyeler, “bir kısmına iman ederiz, bir kısmını da inkar ederiz” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler… (İşte onlar yok mu?)Maide 44 – Muhakkak ki biz, içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı indirdik. Teslim olmuş nebiler, yahudilere onunla hükmederlerdi. İlimde derinleşmiş olanlar ve din adamları da Allah’ın kitabından elde mahfuz kalanlarla (hükmederlerdi)… Onlar ona şahid idiler. İnsanlardan korkmayın, benden korkun! Ayetlerimi az bir pahayla değiştirmeyin! “Kim Allah’ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar kafirlerin ta kendileridir. (ALLAH’IN BİZE GÖNDERDİĞİ KANUNLARA UYMAK HUSUSUNDAKİ VE ONU UYGULAMAYANLARIN KAFİR OLDUĞUNA AİT KESİN UYARIDIR BU AYET, YANİ KIVIRMAYA GEREK YOK YOK ALLAH2IN KANUNLARINI UYGULAMAYANLAR GERÇEKTE İDDİALARI NE OLUSA OLSUN ASLINDA KAFİR OLDUKLARI İÇİN UYGULAMAZLAR) (Yusuf: 40)”"Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Ali İmran: 154)”Diyorlar ki; hüküm verme işinde bize bir pay var mıdır? De ki; emrin ve hükmün tamamı yalnız Allah’a aittir.” (BURADA ALLAH’IN BİLDİRDİĞİ HÜKÜMLERİN TAMAMINDA O’NA UYMAK ŞARTTIR İNSANLARIN BU KONUDA KENDİNİ SERBEST ADDETMESİ KAFİR OLAMSINA SEBEPTİR, TABİKİ İSTEYEN BU KAFİR OLMA YOLUNU DA TERCİH HAKKINA SAHİPTİR)
(Kehf : 26)”Hüküm koymada Allah’a ortak yoktur.” (KENDİNDE ÖYLE BİR YETKİ GÖREN MÜŞRİK KAFİRDİR, YANİ ALLAH’IN BU YETKİSDİNDE ORTAKLIĞI OLDUĞUNU İDDİA EDEN KİŞİ DEMEKTİR)
(Şura : 10)”İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır” İŞTE YUKARIDA verdiğim ayetleri anlamak için Profesör filan olamaya gerek yoktur, okur-yazar olmak ve Akıl sahibi olamak yeterlidir,
Bakara 208 – Ey iman edenler! İslam’a tam olarak girin ve şeytanın adımlarına uymayın! Muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır. BU AYETTE ŞEYTANIN ADIMLARINA UYMAYIN DEMEKTEDİR, ŞEYTAN NE YAPMIŞTIR? ALLAH ADEME SECDE EDİLECEK KURALINI KOYDUKTAN SONRA, KENDİ AKLINA GÖRE BİR KURAL KOYARAK, SADECE ZANNINA DAYANARAK ATEŞ-TOPRAK KIYASLAMASI YAPIP ALLAHTAN HİÇ BİR KIYAS BELİRTİLMEDİĞİ HALDE ATEŞ ÜSTÜNDÜR HÜKMÜNÜ VERİP , ALLAH’IN KURALINA UYMAYI REDDETMESİ OLAYIDIR, YANİ KENDİ UYACAĞI KURALI KENDİSİNİN BELİRLEMESİDİR, AYNEN > DİNİNE UYANLAR GİBİ. SÖZÜN ÖZÜ ŞEYTANIN ADIMINI TAKİP BUDUR, UYCAĞI KURALI ALLAH’IN BELİRLEMESİNİ KABUL ETMEYİP ,KENDİ UYACAĞI KURALI KENDİSİNİN VEYA BAŞKA BİR FANİNİN KOYMA YETKİSİ OLDUĞUNU KABUL EDİP ONA UYMASI OLAYIDIR.
Şimdi burada açıklanması gereken bir konuda şudur, insanlar hiç mi kural belirleyemeyecek? bunu tamamen böyle düşünmek gafletin ve küfrün bir başka çeşididir, Allah’ın çok büyük önem verdiği ve övdüğü AKLI boşa çıkartmak ve yok saymaktır, işte bu yönü ile insanların kural koymama hakkını inkar etmek küfürdür, Rabbimizin bize Kur’anla bildirdiği sadece toplumların ve kainatın insan eliyle fesada uğratılmaması için gereken TEMEL YASALARI BİLDİRMESİ ONALARLA OYNANMAMASIDIR yani Dünyamız büyük bir hızla evrende dönerek giderken yeryüzünün dağılıp parçalanmasını önlemek için koyduğum dediği sabiteler olan DAĞLAR ve YERÇEKİMİ kuralı gibidir, gerisi bize bırakılmıştır, adeta ovaları ve toprakları yeraltı ve yer üstü ve denizlerden faydalanma hususundaki içtihadı bize bırakması olayı gibidir, insanlığın ihtiyacı için Buğday mı lazım domatez mi lazım, afyon mu lazım esrarmı lazım, otomobil mi lazım atom bombası mı lazım, işte bu noktada iyi olanla kötü olanı tercih insan aklına bırakılmış kötüyü tercih edenlere ceza iyiyi tercih edenlerede mükafat bildirilmiştir, diğer bir misal Allah faizi kesinlikle insanlığın temel eknomik kuralı olarak yasaklamıştır, bu sabitedir bunu dinlememek toplumun en büyük ekonomik mutluluk balans dağını sökmek demektir, bir noktada tarım için yaratılmış OVAYA DAĞ DİKMEK demektir, bizim aklımıza burada tanınan şey, faizsiz ekonomi nasıl düzenlenmelidir kurumları nasıl oluşturulmalı, sistemi nasıl çalıştırılmalıdır gibi noktaları keşfetmemiz ve kurallarını belirlememizdir, gene HADİD suresinde içinde sizlere çok faydaları olan demiri indirdik demektedir faka demirden ne yapacağımızı bizim içtihadımıza bırakmaktadır ,kimi tencere yapar kimi otomobil kimi insanları yok etmek için Tank yapar işte bu noktada kanunları belirlem bizlere düşer, TANK yapmak yasak, tencere , kalorifer vs yapmak serbesttir gibi. Başörtülü sokağa çıkılacak emrini Allah verir, bize düşen sokağa başörtülü çıkmaktır, örtünme şekli rengi desenini teknik özelliklerini belirlemekse insanlara bırakılmıştır, bu konuda ayetleri evirmek çevirmek eğmek bükmek kenarından köşesinden tevil edip yok saymak değildir, Bakara 209 – (Eğer) Allah’tan size apaçık deliller geldikten sonra yine haktan saparsanız şunu iyi biliniz muhakkak ki Allah Aziz’dir, Hakim’dir.
İNSANA DÜŞEN GÖREV ALLAH’IN GÖNDERDİĞİ EMİRLERİ YASALARI DEĞİŞTİRMEK DEĞİLDİR Bakara 211-İsrailoğulları’na sor! Biz onlara ne kadar açık ayetler verdik. Kim kendisine Allah’ın nimeti geldikten sonra onu değiştirirse, muhakkak ki Allah, azabı çok şiddetli olandır.
KİTAP İHTİLAFA DÜŞMEKM İÇİN DEĞİL İHTİLAFA DÜŞÜLDÜĞÜNDE ONA BAKIP ONA UYMAK İHTİLAFINI GİDERMEK İÇİNDİR Bakara 213 – İnsanlar bir tek ümmetti. Allah (onlara) müjdeleyici ve korkutucu nebiler gönderdi. Onlarla birlikte insanların ihtilafa düştükleri şeylerde hüküm vermeleri için kitabı hakla indirdi. (Halbuki) kendilerine kitap verilenler apaçık deliller kendilerine geldikten sonra (sırf) aralarındaki bağydan dolayı ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle iman edenleri, ihtilafa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola eriştirir.
UYULMASI VE UYGULANMASI GEREKEN HAK OLAN’a uymaktır (en ince ayrıntıları hesap edilerek insanların menfaatine göre Allah tarafından yapılmış kanun= hak) Bakara 252 – (Ey Muhammed!) İşte bunlar Allah’ın ayetleridir. Biz onları sana hak ile bildiriyoruz. Şüphesiz sen rasullerdensin.
İSTEYEN İSTEDİĞİNE İNANSIN İLLA ALLAH’IN KANUNLARINA UYACAK DİYE BİR ŞART YOK AMA MÜSLÜMANIM DEDİKTEK SONRA O İNSANIN KUR’AN HÜKÜNMLERİNE GÖRE HAREKET ETMESİ YASAKLANMASIN, BAŞ ÖRTÜSÜNÜ İSTEDİĞİ ŞEKİLDE VE YERDE TAKSIN HIRSIZLIK YAPARSA ELİ KESİLSİN ADAM ÖLDÜRÜRSE KISSAS UYGULANSIN Bakara 256 – Dinde zorlama yoktur. Hak, batıldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur. Muhakkak ki Allah Semi’dir, Alim’dir. (TAĞUT= ALLAH’IN KANUNLARINI BEĞENMEYİP ÇAĞDIŞI VEYA GERİCİLİK SAYARAK YÜRÜRLÜKTEN KALDIRIP KENDİ AKLINA GÖRE KANUN YAPAN UYGULAYAN DEMEKTİR)
Bakara 257 – Allah iman edenlerin velisidir(yol göstericisi). Onları karanlıklardan nura ulaştırır. Kafirlerin velileri (yol göstericileri) tağuttur. Onları nurdan karanlıklara ulaştırır(lar). İşte onlar ateş ehlidirler.Orada ebedi kalacaklardır.
Bakara 279 – Şayet bunu (riba hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasulü tarafından (size karşı) bir savaş açılmış olduğunu bilin! Eğer tevbe ederseniz, ancak ana para sizindir. Zulmetmezsiniz, zulme de uğramazsınız.(YANİ ALLAH’IN KOYDUĞU KANUNLARI TANIMAYAN VE UYMAYANLAR ALLAH’A VE RESULUNE SAVAŞ AÇMIŞ DEMEKTİR KİMİN KAZANACAĞINI DA HEP BİRLİKTE GÖRECEĞİZ VE GÖRÜYORUZ DA ZATEN ŞU FAZİ YÜZÜNDAN DÜNYADAKİ SÖMÜRÜ VE YOKSULLUK NE SAFHADA). Birde şu konuyu asla unutmayınız, sadece Allah’ın varlığına ve yaratıcılığına iman etmek, bir takım ibadet kurallarına uyup bir kısmına uymamakla müslüman olunmuş olduğunu imana edilmiş olduğunu ZAN ETMEK en büyük yanılgıdır, Kur’an hükümlerinin tamamını kabul etmek olmazsa olmaz tek şarttır, Aklın gereğide budur, şimdi Baş örtüsünü gerici ve çağdışı kabul edeceksin, el kesme cezasını vahşet ve çağdışı kabul edeceksin, faizsiz ekonomi olmaz akla aykırıdır diyeceksin, dolayısıyla Allah’ı knun yapmayı bilmez bie takım lişiler veya ben daha iyiy bilirim iddiasını bilerek yada bilmeyerekte olsa ortaya koyacaksın , düpedüz Allah’ı cahillikle vahşetle itham edeceksin, sonrada bu kuralları emredene iman ettiğini iddia edeceksin , bu aklada ters Kur’anada ters Allah’ın büyüklüğüne ve her yönden eksiksizliğine bilgisinin sınırsızlığına güvenmemek ve inanmamak demek olduğunu görmeyeceksin, bu şekil imanın sayılmadığını gösteren ayetlerden bir kaçı buyurun ;
Bakara 8 – İnsanlar içinde Allah’a ve ahiret gününe inandıklarını iddia edenler vardır. Oysa onlar mü’min değildirler.
(Zuhruf: 87)“Şüphesiz onlara: “Sizi kim yarattı” diye sorarsan, “elbette Allah” derler. O halde nasıl aldanıp dönüyorlar.”
(Ankebut: 61-63) “Şüphesiz onlara: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğuna baş eğdiren kimdir?” diye sorarsan, “elbette Allah’tır” derler. O halde nasıl aldanıp dönüyorlar? Allah, kullarından dilediğine rızkı yayar, ve onu kısar da. Şüphesiz onlara: “Gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeri dirilten kimdir?” diye sorarsan “elbette Allah’tır” derler. De ki: “Hamd (tamamıyle) Allah’ındır. Fakat onların çoğu akletmezler.”
(Zümer: 38)“Şüphesiz onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan “elbette Allah” derler. De ki: “Allah’tan başka çağırdıklarınızı gördünüz mü? Eğer Allah bana bir zarar vermek istese, (acaba) onlar O’nun zararını giderebilirler mi? Veya bana bir rahmet vermek istese, (acaba) onlar O’nun rahmetini engelleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Güvenenler yalnızca O’na güvensin.”
(Yunus: 31) “De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir. Yine kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden çıkaran, ölüyü diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?” Onlar: “Şüphesiz Allah’tır” derler. De ki: “Öyleyse sakınmaz mısınız?”
(Mü’minun: 84-90) “De ki: “Biliyorsanız söyleyin (bakalım)! Yeryüzü ve orada bulunanlar kimindir? Allah’ındır diyecekler. Öyleyse öğüt almaz mısınız?” de. De ki: “Yedi göğün rabbi ve yüce arşın rabbi kimdir?” “Allah’tır” diyecekler. De ki: “Öyleyse sakınmaz mısınız?” De ki: “Herşeyin mülkiyetini elinde tutan, himaye eden fakat himayeye ihtiyacı olmayan kimdir.” “Allah’tır” diyecekler. De ki: “O halde nasıl aldanıyorsunuz?” Biz onlara (yine de) hakkı getirdik, Şüphesiz ki onlar yalancıdırlar.”
(Yasin: 14-15) “Onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladıkları için bir üçüncüsü ile desteklemiştik. Onlar: “Biz size gönderildik” demişlerdi. Kasabalılar: “Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman da bir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz” demişlerdi. ” (Lokman: 25)“Şüphesiz ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı” diye sorarsan “elbette Allah (yarattı)” derler. De ki: “Hamd (tamamiyle) Allah’ındır. Fakat onların çoğu bilmezler.”
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ MÜŞRİK KAFİRLERLE PEYGAMBERLERİN ARASINDA GEÇEN SORULU CEVAPLI AYETLER, HEPSİDE ALLAH’IN VARLIĞINA YARATICILIĞINA İNANA İNSANLAR NEYDİ PEKİ KABUL ETMEDİKLERİ ? ALLAH’IN İNDİRDİĞİ KANUNLARA İTİRAZ EDİYORLARDI , ALLAH BİZİM FAİZİMİZE ZİNAMIZA VS KARIŞMAZ ONLARI O BELİRLEMEZ BİZ BELİRLERİZ, HEM ÖYLE BİR İSTEĞİ OLSA SENİNLE DEĞİL BİR MELEKLE BİZE BU İSTEKLERİNİ KANUNLARINI BİLDİRİRDİ İDDİASI DIR, ZATEN KUR’NI AKLI SELİMLE OKUDUĞUNUZ VAKİT PEYGAMBERLERİN ALLAH’IN VARLIĞPINI İSBAT ETMEK İÇİN DEĞİL KANUNLARINI BİLDİRMEK İÇİN ALLAH’A BU KONUDA EŞ KOŞULDUĞUNU KÜFÜR OLDUĞUNU ÖĞRETMEK İÇİN GÖNDERİLDİKLERİNİ AÇIK BİR ŞEKİLDE GÖRECEKSİNİZ.
Bu konular çok uzun insana düşen aklını kullanıp hayttayken Allah’ın gerçekte kendisinden ne istediğini, Kur’anın ne anlatmak isdediğini , Ahmet’ten Mehmet’ten Atalarından, hatta analarından babalarından değil bizzat Kur’andan öğrenmesi gerektiğidir, düşüne düşüne O’nu okumaktır, piyasadaki meallere güveni yoksa çoğunluğun tevccüh ettiği bir kaçını gerekirse Kur’an arapçasının da sözlüğünü yanına alarak karşılaştırarak okuması ve akletmesidir, bu kardeşiniz öyle yaptı onlarca kadim alimlerin tefsirini mealini yanyana koyup kelime kelime ayet ayet karşılaştırarak okudu, neden öyle yaptım , öldükten sonra geri dönme şansım yok , (Şuara Suresi, 96-103)Orada birbirleriyle çekişip tartışarak derler ki: “Andolsun Allah’a, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi (yalancı olanları) alemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk. Bizi suçlu-günahkarlardan başka saptıran olmadı. Artık bizim için ne bir şefaatçi var, ne de candan-yakın bir dost. Bizim bir kere daha (dünyaya dönüşümüz mümkün) olsaydı da iman edenlerden olabilseydik.” Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. DURUM BÖYLE OLUNCA BANA DÜŞEN BU YAŞAM ŞANSIMI KULLANMAK, BİRGÜN DEDİMKİ YAHU YÜZLERCE LÜZUMLU LUZUMSUZ HİKAYE ROMAN KİTAP GAZETE OKUYORSUN, KUR’AN BUNLAR KADAR DA MI OKUNMAYA DEĞMEYECEK BİR KİTAP, BUNCA ZAMAN VE PARA HARCADIN BU KİTAPLARA YA ALLAH İÇİN ALLAH’IN KİTABI İÇİN NEKADAR ZAMAN VE PARA HARCADIN, 16 YIL ÜNİVERSİTE BİTİRMEK İÇİN ZAMAN VE PARA HARCADIN HERYIL ORTALAMA 10 DERS KİTABI BİR OKADARDA KAYNAK YARDIMCI KİTAP OKUDUĞUMU FARZETSEM 320 KİTAP EDER , SONUÇTA NE OLDUN BİR ETİKET VE BEN ŞUYUM DEME GURURUNA SAHİP OLDUN, BU ÇOĞUMUZ İÇİN BÖYLEDİR, ENAZ BU KADAR EMEK VE ZAMAN HARCAR KİTAP OKUR VE SONUÇTA BEN DOKTORUM, MÜHENDİSİM, ÖĞRETMENİM DEME HAKKI VE GURURUNA ERİŞİR, YA BEN MÜSLÜMANIM DEMEK İÇİN NE YAPTIM NEKADAR VAKİT HARCADIM NEKADAR PARA HARCADIM, bunu demenin ve gururlanmanında bir bedeli olması emeği olaması gerekir, fani dünyanın ortalama 70-80 yıl nimetini yemek için bunları yaptın, ya sınırsız cenent nimetlerini , Allah’ın sevgiyle gel ey kulum filan diye çağırması için bir bedel olması gerekmez mi üç günlük dünya nimeti şerefi makamı gururu için olurda ölümsüz dünya sınırsız izzet ikram ve gururun bedeli olmazmı dedim , Allah’ıma sınırsız hamd olsun O’nun kitabını ve O’nu Anlatan kitapların binlercesini okudum, aldım etrafımdakilere hediye ettim , halen de ediyorum, kıyamet günü sen bunları biliyordun da bizi niye uyarmadın demesinler, niye hep bna rabbena yaptın demesinler beni tanıyanlar, benle komşuluk yapanlar arkadaşlık yapanlar diye yapıyorum, sizde demeyesinizdiye bir vesile ulaştığım için , ulaştın madem niye uyarmadın demiyesiniz diyede size bunları yazdım, başınızı ağrıttım duyanlar duymayanlara iletsin dileği ile hepinize SELAM VE DUA’YLA ALLAH’A (C.C) EMANET OLUNUZ DİYORUM. gultekin-kalayci@hotmail.com

MKD: Âmin, din dersi hizmetinizde… 

Mehmet BaranMayıs 25th, 2009 15:56

Ateistim, ancak çok saygılı olmaya çalışırım. Ancak, inanan insanların diğerlerini inançlarına uygun yaşamaya zorlamaları çok kanıma dokunuyor. İslâm dininin çok deruun uygulama sorunları din âlimlerinin işi. Ben birkaç pratik şeye dikkat çekeyim kısaca (bir kısmına yukarıda da değinilmiş ama olsun)

1- İslâm dini/şeriat idareye de soyunuyor. Oysa bu çağımızda çok yetersiz. MS 600′lü yılların koşulları malûm. Şu anki karmaşık mâlî, hukukî, cezaî ve medenî sistemleri şeriatla hâlletmeye kalktığın zaman ”insan faktörü” ne her şeyi devretmiş olursun ki, kadının iki dudağının arasının mı yoksa hâkim-avukat-temyiz-danıştay sisteminin mi daha insan haklarına uygun olduğunun takdir buyrunuz.

2- (1) den dolayı, Batı şu an ilerde, ve bundan sonra ekonomik büyüklük eğer abd-ab dışına kaacak ise, o çin olur, hindistan olur, rusya-brezilya olur… ama hiçbir zaman (petrolün varili 1 milyon dolar olsa bile) suudi arabistan olmayacaktır.

3- bu yazının konusu türbanın farz oluşu, bu sorunun cevabı da siyah ve beyaz değil. sonuç: kitapta bir eksiklik var. (bu herkes için değil, türban farzdır diyenlerin iddialarının doğurduğu bir eksiklik).

4- türban kesin emir değil ama oruç kesin emir. (isterseniz ikisi de kesin emir olsun farketmez). kesin emir nasıl değiştirilebilir? bu sav ile, koca devlete rağmen ünv./meclis/mahkeme yasakları delinmeye çalışılmıyor mu?
tamam o zaman, kesin emir, zamana uydurma yok, eğmek, bükmek yasak, madem öyle : ‘’sabahtan akşama oruç”, kesin emir. izlanda’daki müslüman da uygulasın!

5- halk anlamıyor dilini okuyunca, meallere muhtaç, ulemaya mutaç. demek ki istemeden de olsa bir ruhban sınıfı gerekliliği başından itibaren bu dinin bir karakteri. işin garibi ulemada kesin kararsız birçok konuda tartışmakta. yani ulemayı da cemaati de birbirine düşürmek için daha iyi bir metin yazılamazdı. suudi arabistan / pakistan / sudan / yemen’deki çarpık uygulamalara bir bakın; sünnet edilen kadınlar, tecavüze uğradı diye hapse atılan kadınlar, 8 yaşında boşanan kızlar, fahişelik sektöründeki patlama… herşey insanların kabahati tabi kitap böyle demiyor ama uygulama insanlara kalınca tablo malum.

sonuç : herkes inansın, isteiği gibi inancını yaşasın. isteyen türban isteyen çarşaf. ancak yasalar gelişime ve yeniliklere açık modern, hiç açığı olmayan her durumu kapsayan gelişmiş kanunlar, üniversite öğrencileri de saç telinden tahrik olmayanlar ve onlara saçını göstermekten çekinmeyenler (yani çocuk makinası olmaktan çok bilime daha uygun, mesela erkek hastaya bakabilecek kadın doktorlar) arasından seçilsin, diğerleri dinini yaşasın tabi ama bir de mühendislikle uğraşmasın (bkz. manastır/rahibe/rahip görev ve işleri ve yaşayışı).

saygılar
mb

MKD: Önemli bir not: Hz. Muhammed zamanında ruhbanlık yoktu (istişare sünnettir), her şey şûra kararıyla alınırdı ve Hz. Ali’den sonra bu değişti. Selâmlar…

afşar çelikMayıs 26th, 2009 09:35

Sayın Kalaycı, pek çok âyet naklederek kendisi gibi düşünmeyenlerin şirkini ispatlamaya çalışır gibi görünüyor.

Bu tutumuyla “Akla karşı nakil” okulunun tipik bir örneğini ortaya koyuyor.

Bütün âyetleri buraya nakletse dahi, cevap vermesi gerekenin kendisi olduğunu unutuyor maâlesef.

Bir Müslüman olarak nasıl yaşamalıyım?

Cevap basittir: Allah’ın emrettiği şekilde. Peki, bu nasıl olacaktır? İşte problem burada ortaya çıkmakta.

Sayın Kalaycı ve onun gibiler, bu “şeklin” de Kur’ân-ı Kerîm’de olduğunu söylüyorlar. Yâni bir “Müslüman şekli”/ tipolojisi olduğunu ve bu şekle uymayanların en hafif tâbirle münâfık olduklarını iddia ediyorlar.

Hakikat bu mu? Sayın Kalaycı, buraya yığdığı onca âyet meâline rağmen bu “şeklin” ne olması gerektiğini gösteremiyor.

Bu tartışma kökenleri ta Peygamber Efendimiz’in sağlığına uzanan bir tartışmadır.

Peygamberimiz sünnet namazları câmide (mescitte) kılmazlarmış, evlerinde edâ ederlermiş. Bunu fark eden sahâbeden bir bölük, bir gün kapısını çalıp “neden o namazları mescitte kılmıyorsun?” meâlinde kendilerinden âdeta hesap sorduklarında: “Bu dini, bu dini size indirene mi öğretiyorsunuz?” diye mukabele etmişler.

Dini, dinin peygamberine öğretmeye kalkan zihniyet, bugün hâkim olan zihniyettir.

Buradaki tartışmayı hukuk anlayışlarıyla benzetebiliriz aslında. “Pozitif Hukuk” ve “Doğal Hukuk” tartışmaları aynen bu eksen üzre yapılır.

Pozitif hukukçular, “hukukun” tamamen aklın tasarımı olduğunu iddia ederler ve her “boşluğun” akılla doldurulabileceğini, “mükemmel” bir hukuk yaratılabileceğini söylerler. Netekim son yorumcumuzun ilmeğindeki “…hiç açığı olmayan her durumu kapsayan gelişmiş kanunlar,” ifâdesi de bu anlayışın güzel bir örneği.

Doğal hukukçular ise hukukun bir tasarım olmadığını, insanların toplumlaşma süreçleri içinde kendiliğinden doğmuş, “âdil davranışı” ayırt edebilmeye yarayan birtakım kurallardan neşet ettiğini söylerler.

Peki, Sayın Kalaycı burada nereye mensup görünüyor? Pozitif hukukçulara yakın bir duruş sergiliyor. Elbette onun muhtemel “benim kurallarımı koyan Allah’tır!” müdafaası, konuya son noktayı koyar gibi görünüyor ama mes’ele bundan ibâret değil.

Doğru, kuralları elbette Allah koyuyor ama bu kuralların tabiatı, kurallar bir tartışılmaz otoriteye dayanmasına rağmen Sayın Kalaycı’nın zannetiği gibi değil.

Çünkü Allah, melekleri önünde secde ettirdiği, “kan dökücü” ve “nankör” mahlûkunun tabiatını, eksikliklerini şüphesiz en iyi bilen.

Bundan dolayı bize harfi harfine uyulması gereken bir tipoloji emretmiyor. Bize uyulması gereken yasaklar sınırını bildiriyor ve bu sınırlar içindeki “şekillerin” ne olacağını irademize bırakıyor.

İşte bu noktada Allah’ın hikmeti, kendi kanunlarını koyarken, yarattığının “doğasına” uyan, onu yok etmeyen ve zûlme sevk etmeyen bir “hukuk felsefesi” ile tecelli ediyor.

“ Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz..” âyetinde ne yiyilip ne içileceği belirtilmiyor ama yiyip içmenin “yasaklar” sınırı çiziliyor. Keza, zararlı oldukları mutlak olan bir iki yiyecek ve içecek dışında Allah bize herhangi bir yemek listesi, mönü emretmiyor.

Allah bizden bir tipoloji yaratmamızı istemiyor. “… Allah sizin kalblerinize bakar…” derken acaba kast edilen bu değil midir?

Bu tartışma, sâdece bir tartışma olarak kalsa belki zararı dokunmazdı, ama o kadarla bitmiyor.

Bu tartışmada Sayın Kalaycı gibiler “yasaklar” sınırı içindeki davranışları da Allah adına şekillendirmek istedikleri için problem çıkıyor.

Burada Allah’ın sözlerini örnek getirmek anlamsızdır. Zira hepimiz o sözlere ulaşabiliyoruz. Ama maksat o sözleri burada zikrederek insanî bir otoriteye Allah adına iktidar kazandırabilmektir.

Oysa Allah’ın sözleri için hepimizin ferdî anlayışı dışında hiçbir mesuliyet ölçüsü yoktur. Sayın Kalaycı, anlayışı ne olursa olsun, herkesin meselâ kendi anlayışına uyması gerektiğini söylüyor. Yâni kendisi ne anlıyorsa bizim de onu anlamamız gerektiğini söylüyor. Gerçi nakilciler, âyetten ne anladıklarını asla söylemez, “anlamak” fiilinin de bir çeşit “ fitne” olduğunu düşünürler ama…

(Bu açıdan Ateist yorumcumuzun “zâten kimse anlamıyor…” yorumuna da bir cevap vermiş olalım. Eğer İslâmiyet Arapça dışında anlaşılamaz olsaydı “insanlığa” değil Araplar’a inmiş olurdu. İngilizce bilmediğiniz ve ancak tercümanla anlaşabildiğiniz için İngiltere’de kanunlardan masun olabilir misiniz? “Nasıl olsa anlamıyorum beni bağlamaz!” demeniz mümkün mü?)

Birkaç âyette açıkça belirtilen amma “tavsiye” oldukları da belirtilen bâzı ölçüler sürekli öne sürülerek, Kur’ân-ı Kerîm’in kanun kitaplığı ispatlanmaya çalışılır ama meselâ ben de bir Müslüman olarak –izin verilirse- düşünüyorum: Kız kardeşime babamın mirasının üçte birini değil de yarısını verirsek ne gibi bir günah işlemiş oluruz? ..” Şüphesiz bu sizin için daha iyidir..” meâlindeki doğrulama âyetlerine aykırı mı davranmış oluruz meselâ? Bu âyeti, üçte birden az paylar için bir uyarı olarak almamıza ne gibi bir engel vardır? Veya üçte birden fazla paylar için bir engel teşkil etmediğini düşünmeme kim karşı çıkabilir? Karşı çıkanlar benden daha mı Müslüman veya bilgedir ki kendi yorumlarının benim aklımdan daha makbûl veya Allah’a yakın olduğunu düşünebilmektedirler?

Kadınların da erkekler kadar üretken olduğu, müteşebbis oldukları bir devirde kız kardeşimin mirastan daha fazla pay almasına râzı olmam dinden çıkmamı mı gerektirir? Sayın Kalaycı ve nakilcilere göre evet.

Oysa, unuttukları bir hadis vardır (yanlış hatırlamıyorsam hadis idi…) “Amel imandan bir cüz değildir…” (Bu kalınlaştırılabilir mi lûtfen?)

Sayın Kalaycı’nın din kardeşlerinin dini anlamak gayretlerini “müşriklik” diye nitelendirecek kadar insafsızca davranmasını da müsaadenizle esefle kınıyorum.

Şahsen ben ne Sayın Valaycı için ve ne de ondan dolayı Müslüman’ım… Onun aklıyla değil, kendi aklımla düşünüyor ve onun vicdanıyla değil, kendi vicdanımla tartıyorum.

Sayın Kalaycı’nın fark edemediği şey şu: Buraya yığdığı onca âyet ancak onlara inananlar için anlamlı. İnanmayanların dağarcığında, anlam haznesinde bir yerleri yok. Bu, onların anlamsız olduğu anlamına gelmiyor elbette. Shakespeare’i dilimize çevirmeseydik bizim için anlamı olur muydu? Bizim için anlamsız olması, onun anlamsız olduğunu anlamına gelir miydi? Veya var olmadığı anlamına?

Sayın Kalaycı’nın fark edemediği ikinci şey de her sözün anlamının, anlayanların dağarcığı kadar anlaşılabilir olduğu… Burada da Sayın Kalaycı, Müslümanlar’ın belli bir anlayışın dışında kalmalarını kabûl edemiyor görünüyor ve onların yerine düşünüp emredecek birilerinin her problemi çözeceğini söylüyor zımnen. Yâni? Meselâ tuvalete girerken imamdan fetva almamışsak yaptığımız işin câiz olmadığını söylüyor gibi…

Ateist yorumcumuz Mehmet Baran’ın neden Ateist olduğunu Sayın Kalaycı’ya bakarak anlamak mümkün; çünkü gerçekten ikisi de birbirinin ayna görüntüsü gibi duruyor. Dini temsil eden anlayış Sayın Kalaycı’nınki ise “aklı” temsil edenin de Sayın Baran’ınki olması gerekiyor gibi duruyor…

Sayın Baran aslında dini eleştirmiyor, dinin “pozitif hukuk” yorumunu eleştiriyor, ama farkında değil. Sayın Baran dinin kazuistik yorumuna bakarak dinin “cevaplayamadığı” sorular olduğunu iddia ederken kendisi tam zıt istikamette bu sefer seküler bir kazuistik anlayışı öneriyor. Zaten Sayan Kalaycı gibiler de aynı şekilde seküler hukuku eleştiriyor. “Mâdem bu insan yapımı kanunlara rağmen hırsızlık oluyor…” diye başlıyorlar eleştiriye…

Allah’ın bize bıraktığı hareket sahasını, kul yorumu kanunlarla doldurup irademizi kanundan tuğla yığınları arasında gömmek ile aynı şeyi seküler yasama ürünleri ile yapmak arasında hiçbir fark yok.

Mâruzatım budur.

Saygılarımla.

gültekin kalaycıMayıs 26th, 2009 19:40

Sayın Baran,

Gönderdiğim yazıdan ya siz meseleyi anlayamadınız ya da ben anlatamadım, Ataist (MKD: Ateist) olduğunuzu söylüyorsunuz birbirimizin boğazını sıkma nedeni olarak görmediğimiz, böyle yazışarak konuşarak birbirimizi anlamaya çalıştığımız sürece, sizin Ataistliğiniz (MKD: :) )size benim Müslümanlığım da banadır, istediğiniz inanca sâhip olabilirsiniz, ben ben Alevi kökenli ataistim (MKD: :) )benimle yazışma yapma yasak diyorsanız o da kendi tercihinizdir. (DHKP-C,TİKKO; TKPML, PKK , marksist leninist eğitim tezgâhları imalatı olduğundan tekdüze mantık yapısına sâhip oldukları hep aynı görüşü aynı olan sözlerle dile getirdikleri için hemen tanırım sizin güruhu, gerçi kurdukları terör örgütlerini adlandırmak için Türk alfabesinde harf kalmadı hepsini buraya sığdıramıyacağım için bir kaç tanesinin ismini yazdım yazamadıklarım artık yer darlığı yüzünden kusura bakmasın!)

İkinci olarak, inananların inanmayanları kendi yaşantılarını uygulamaya zorladığını ve bunun çok zorunuza gittiğini resmen zırvalıyorsunuz kusura bakmayın, ya siz Türkiye’de yaşamıyorsunuz büyük ihtimâl ya İzlanda ya da Amerika ama en doğrusu uzayda bir yerde yaşıyorsunuz desek daha mantıklı olur ama oralarada Astronotlar Kozmonotlar gidiyor, onlardan 90 yıldır tam tersine Müslümanların inanmayanlar tarafından zorlandığı, başı örtülü diye okullara alınmadığı, şapka takmak istemediği için 10 binlerin darağacında çağdaşlık adına sallandırıldığı, aslında da bu darağacında sallandırılanların yemeyip içmeyip başörtüsünü Fransız gâvurunun elinden kurtarmak için Millî kurtuluş savaşını yaptığı haberlerini almış olurdunuz.
üçüncü olarak MS 600 yılının şartlarında bir yasanın zamanımıza cevap veremeyeceği savıdır, sizin cevap veren yasalarınızı görüyoruz, 600 yılda beş kişinin elini kesen şeriat vahşet olur sizin nazarınızda ama sizin gibi düşünüp yetersizliğine kanaât getirip bu yasayı kaldırdıktan sonra hırsızlığı önlemek için koyduğunuz O müthiş yeterli ! yasalar sâyesinde, sâdece Türkiyede bir emeklinin maaşını, bir ninenin kefen parası için sakladığı altını, zavallı taksicinin cebindeki üç kuruşu çalmak için yılda ortalama 1500-2000 kişiyi hunharca katlederler o vahşet olmaz, gençliğimde Ankara’nın önemli semtlerinden Keçiörende oturuyorduk kapımız kitlenmezdi, şimdi 3 anahtarlı dokuz dilli kilit nâfile kâr etmiyor.

Şeriat yasaları su gibidir, su insanlık tarihi boyunca nasıl ihtiyaçlarına cevap veriyorsa yâhu bu su da faraza 100 bin yıldır aynı çağdışı kaldı şunun formülünü değiştirelim veya bir kaç hidrojen daha ekliyelim çok çağdaş olur demiyorsak, Allah’ın koyduğu kurallar da aynıdır eskimez çağlar ve insanlık tarihinin sonuna kadar yeterli ve geçerli yasalardır, siz idrak edemiyorsunuz o başka! iz emperyalizmin baş sömürü aracıdır, bir asır sonrada fâizin sömürü ve toplumları fesad edici özelliği gitmez bin asır sonrada aynıdır, insan öldürmek bu günde affedilemez bir suçtur vahşettir bin asır sonra da, siz çağdaş zannettiğiniz yasaları için çırpındığınız Batı çağdaşlık ve insanlıkta, en geri kalmış zamanlarını ölçü alsak bile Müslümanlar‘ın medenîliği ve insancıllığı karşısında onların esâmesi bile okunmaz, onların yaptığı barbarlığı, aklettiği zulum ve vahşeti, bırakın Müslümanlar‘ın yapmasını, ilkel kabile dinleriyle yaşamış Afrika toplumları bile ne kendi aralarında nede başkalarına karşı yapmamıştır (MKD: “yapmıştır” olacak), bu konuda tarihten örnekler ve öldürülen insanların sayısını buraya yazmam gerek bile yoktur çok isterseniz sadece Batının kendi içinde yaptığı yüzyıl savaşlarında (116 yıl sürmüştür) ölen 100 milyon Hıristiyan‘ı söylemek yeter, çağımızda ise bir tek Amerikalının bile burnunu kanatmamış zavallı 2 milyon ölü Irak’lı sizin âşık olduğunuz Batı çağdaşlığını anlatmaya yeter herlde. Müslümanlar arasında geçen en vahşi savaş Irak-İran savaşıdır bir milyon insan ölmüştür, bunun teşvikçisi de tüm dünyadaki savaşların teşvikçisi olan Batı’dır.

Diğer bir konu çağımızda mâlî ekonomik, avukat temyiz ve kadılık hakkındaki sözlerdir, burada da çarpıtmanız ön plâna çıkmış, ne yazık ki borçlanma, senet kefil, ipotek, noterlik hâttâ ekonomik temel yasaların en medenîsinin insanlığa Kur‘ân‘la öğretildiğini, İslâm hukukunun bu konuda başı çektiğini, İslâm âlimlerinin Kur‘ân‘a uygun ekonomik ve devlet sistemlerin Müslümanlarca geliştirildiğinden Batı‘nın yaptıklarının sâdece onaları alıp kendi menfaâtlerini güdecek şekilde değişiklikler yaparak dejenere ettiğini, sâdece insanları sömürüye dönük sistemler hâline getirdiklerinden haberiniz yok galiba, İbn-i Hâldun’un mukaddimesi ve Ebuleys Semerkandi’nin El Ahkamus Sultaniye’sinden hele hiç haberiniz yok, Froyd’ların (MKD: :) ), Kant’ların, Fredirich Engels’lerin (MKD: :) ), Adam Simith’lerin bu değerlerimizin kötü bir kopyacısı olduğundan da haberiniz yok.

Avukat, temyiz, kadı ve şâhitlik meselesine gelince bu işin daniskası İslâm şeriatinda var, dönem dönem uygulanmaması İslâm‘ın kabahati değildir, câhillerin, menfaâtçilerin, despotların zoru ile uygulanmamış olabilir, bu söylediklerinizin şeriat mahkemelerinin bir üstü olarak kurulması hususunda hiç bir engel yok, dünya hukuk sisteminin şaheseri, suçların şahsîliği, kişinin suçunu ispatlamadığınız sürece masumluğu (beraatı zimmet asıldır) kuralını ve bunun gibi yüzlercesini inasanlığa İslâm‘ın hediye ettiğini bilmiyorsunuz herlde.

Baş örtüsüne gelince, ister hoşumuza gitsin ister gitmesin, Allah’ın emridir.

“Mü’min kadınlara da söyle: ‘Gözlerini (harama çevirmekten) sakındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; ziynetlerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hâriç. Baş örtülerini, yakalarının ve göğüslerinin üstünü kapatacak şekilde koysunlar. Ziynetlerini, kendi kocalarından veya da babalarından veya da kocalarının babalarından veya da oğullarından veya da kocalarının oğullarından veya da kendi kardeşlerinden veya da kardeşlerinin oğullarından veya da kız kardeşlerinin oğullarından veya da kendi kadınlarından veya da sağ ellerinin altında bulunanlardan veya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden veya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki felah bulursunuz.” (Nur: 31)

Allah (c.c.) daha sonra da şu âyeti indirerek bu meselenin nasıl olması gerektiğini ve bunun sebebini iyice açıklamıştır:

“Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına cilbablarından üstlerine giymelerini söyle; onların tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Ahzab: 59)

Buna ilâveten kadınlarımızın Peygamber Efendimiz‘in zamanından itibâren savaş dâhil her ortamda bulunduğunu, erkeklerle beraber savaştığını biliyoruz, tüm namazlara da erkellerle aynı câmide katıldıklarını da biliyoruz, zaman içinde bu konularda yanlış uygulamalar yapılması gene İslâmı ve Peygamberimiz‘i bağlamaz, bizi de bağlamaz, bize düşen Allah’ın emrine Peygamberimiz‘in de uygulamalarına riayet etmektir, başkaları yanlış yaptıysa örneğin Peygamber torununu katlettiyse benim de mi aynı yanlışı yapmak için bir Peygamber torunu bulup haklamam lâzım, o yanlış yapan zâlimi ilgilendirir, bana düşen doğru olanın peşine gitmektir.

Eğer İzlandalılar 6 ay çalışıp altı ay da durmadan uyuyorlarsa (ayılar gibi) sizin dediğinize diyeceğim yok, siz sâdece böyle gerçekler gözünüzün önünde olduğu hâlde maksadınız polemik yapmaktır, Allah Kur’ânda 800 yerde aklımızı kullanmamızı akletmemizi bâzı şeyleri ve noktaları aklımızla aşmamızı öğütlediğini de burada size söylemek zorundayım, aklımızı bir konuda kullanmamız kabahattir büyük suçtur, O’ o da insanlara zarar verme zulüm etme haksızlık etme konusunda, yoksa çok büyük nimet olan aklı boşa mı yarattı Rabbimiz, kullanmayalım paslansın öyle mi? yada Veya hep fesad üretmeye kullanalım, ölüm ve sömürü zulüm makinası olsun öyle mi? ima insanların, toplumun ve tabiatın menfaâtine onu koruyup kollama yolunda kullanmamız Allah’ın emri olduğu gibi akl-ı selîmin de gereğidir. Hepinize bol selâmlar.

(Böyle yazışmak fena olmuyor niye yalan söyleyim bir birimizden bir şey öğrenmek hoş oluyor, sizin benden İYİ OLANI, benim de sizden KÖTÜ olanı :) )))))

MKD: Gültekin Bey, ataist misiniz yoksa Ateist mi anlayamadık da, Hz. Ali aşkına şu imlânıza ve noktalama işaretlerine dikkat edin. Yoksa, yazdıklarınız anlaşılmaz hâle geliyor. Aleykümselâm.

gültekin kalaycıMayıs 26th, 2009 21:47

Buzullara seyahate var mısınız?

Uçsuz bucaksız bir çölü yürüyorlardı.
Yorulmuşlardı.
Birden bire nereden geldiği belli olmayan gül kokulu güzel bir deve yanlarına geldi ve yere çöktü.
Tüyleri beyaz ve parlaktı.

Gözleri, en kritik siyasî kararları veren bilge bir insan gözü gibi parlamaktaydı.
“Bana binebilirsiniz” dercesine başıyla sırtını işaret etti.
Eşiyle birlikte bu devenin üzerine bindiler. Bu garip hayvan üzerinde günlerce gittiler. Dağları denizleri aştılar. Deve hızlı, çok hızlı gidiyordu. Bir an evvel dünyanın son sınırına ulaşmak ister gibiydi.

Belli ki acelesi vardı. Nihayet bol yeşillikli bir yerde durdu ve usulca çöktü “İşte burası, inebilirsiniz” der gibi, boynunu yere yapıştırdı. Peygamberimiz‘in (s.a.v.) “hicret bineği” Kusva’ya ne kadar da benziyordu. “Hem kusva nihâî hedef, son sınır anlamına gelmiyor muydu” diye düşündüler.
Onlarda Dünyanın son sınırlarına, kutuplara gidiyorlardı.
Ama Kusva Peygamberimizden (s.a.v.) sonra Medine’nin kenarlarında, çöllerde başı boş dolaşmış durmuş ve kısa bir süre sonra da ölmüştü.
Onun bu çöllerde ne işi olabilirdi.
O olamazdı.

“Hem biz kimiz ki Kusvaya binelim?” dediler… Gül kokulu deve onları bırakmış gidiyordu. Arkasından bağırdılar;
“Dur! Allah aşkına söyle senin adın ne, seni bize kim gönderdi?
Ne olur söyle de öyle git.
Rüzgâr kokulu deve ne olur geriye dön…

***

Aydoğan Öğretmen…
O, sâdık eşiyle birlikte atını kutupların “kuzey ışıklarına” süren ışık süvarilerindendir. Bir gün, arkadaşlarıyla birlikte gurbete tutsak ikindilerin vazgeçilmez sohbetlerinden birini “Bamteli”nden dinlerken;
“Var mısınız buzullara seyahate?” sözleri, onun gönlüne buzullar ülkesinin sevdasını düşürür.
Akşam eve gelince konuyu eşine açar. Eşi, kocasının hüzünlü ve meraklı bakışlarına;

“Ey hazin esen seher yeli! Al yanına götür beni” der gibi bakar ve “ben de varım seninle buzullar ülkesine seyahate” diye cevap verir.
Dünyanın en büyük adası olan Grönland’a “ben hele bir gideyim” demekle de gidilmez ki…

Önce hiç bilmedikleri bu ülkedeki birkaç şirkete iş başvurularını gönderirler. Kısa bir süre sonra trafik şubesinde yol düzenlemesiyle ilgili bir şirketten Aydoğan Öğretmene, birkaç gün sonra da bir başka şirketten eşine kabûl cevabı gelir.
Hazırlıklarını yaparlar ve ilk fırsatta Danimarka üzerinden uçsuz bucaksız buzullar ülkesine doğru uçarlar.
Uçaktan, buz dağlarını, donmuş gölleri, denizin üzerinde yüzen dev aysbergleri ve uçsuz bucaksız buzulları seyrederler.
Uçak, Grönland’ın dünya ile tek irtibatını sağlayan Kangerlussuaq Havaalanına iner.

Bu havaalanını Amerikalılar kendileri için inşa etmişler ve uzun bir süre üs olarak kullandıktan sonra da bırakıp gitmişlerdi.
Burası, uçsuz bucaksız buz çöllerine, yer yer üç bin metreyi aşan buz dağlarına hepi topu 40 km.’dir.

Havaalanında Aydoğan Bey ve eşini şirket yetkilileri, “tikilluarit” yani “hoş geldiniz!” diye karşılar. Bu dilde kelimeleri telâffuz etmenin ve akılda tutmanın oldukça zor olduğunu daha ilk duydukları sözlerden anlarlar.
Tabiatın beyaz ve sessiz çığlığının tam ortasındadırlar. Sokaklar caddeler âdeta bomboştur.

Her tarafta ruhları kuşatan bir dinginlik vardır.
Kızıl Erich, 981 yılında geldiğinde kıyıdaki buzullar erimiş, her yer yeşil yosun ve dikenlerle kaplı olduğu için “Greenland” yani “yeşil ülke” adını vermiş buralara. Oysa bugünkü tabiat şartları bir şamar gibi iner Aydoğan Öğretmenin ve eşinin suratına.
Yüzde 81′i hâlâ buzlarla kaplı olan ve kara ulaşımının hemen hiç olmadığı 57 bin nüfuslu bu ülkedir “Greenland”. Kızakları çeken özel husky köpeklerine çok iş düşmektedir.

Fakat zorluklar bir yana bırakılırsa buzullarda oluşan süt mavisi renklerle, okyanusta yüzen aysberglerle, buz dağlarıyla, dantel dantel işlenmiş fiyordlarla güzelliğin bir başka boyutuna ulaşırlar.

Neredeyse 40 km’ye bir insanın düştüğü bu beyaz düşler ülkesinde insan sayısından fazla olan köpeklerin güzelliğine, geceleri çıkan kuzey ışıklarına vurulurlar.

Kendi hiçliklerini, tabiatın sesli ve renkli gücüne, sonsuz kudrete bırakırlar.
Aydoğan Öğretmen ve eşi, ülkenin dörtte bir nüfusunun yaşadığı başkent Nuuk’a yerleşirler.
M.Ö 3000′li yıllardan beri bu bölgenin sâkinleri olan ve hâlâ nüfusun %88′ini oluşturan Eskimolar çok cana yakındırlar.
Yeni misâfirlerine içten davranırlar.

Kapılar önlerinde bir bir açılmaya başlar. Sanki buz dağları çözülüşe geçmiştir. Eriyen buzların altındaki suların gönle hoş gelen tatlı şırıltısını duyarlar.
Başkent Nuuk’ta herkes onları merak eder ve görmeye gelir. Kısa sürede etraflarında bir hayran kitlesi oluşur. İnanması zor belki ama isimlerini zor telâffuz ettikleri bu insanlarla sanki kırk yıllık dost olmuşlardır.
Kısa sürede onbeş bin nüfuslu başkentin sevgilisi hâline gelirler.
Aydoğan Öğretmen birkaç ay sonra daha iyi bir işe girer, geniş ve büyük bir lojmana taşınırlar. Yeni firma ile haftada üç gün bir lisede ders verme hususunda da anlaşır.

Bu onun en çok arzu ettiği husustur.
Firma, işi icâbı iki ayda bir Danimarka’ya gidip gelmesini istiyordu ki, biletlerin 1500 Euro olduğu düşünülürse bu da büyük bir imkândı.
Eşi, Türk yemek kültürünü tanıtma kursları açar, birlikte Türkçe kursları başlatırlar.

Bir müddet sonrada Aydoğan Öğretmen okulda matematik derslerine başlar.
Öğrenciler, Aydoğan Öğretmen‘i o kadar çok severler ki, kısa sürede velilerden yüzlerce âile dostları olur.
Buzulların bu sıcak insanları, Aydoğan Öğretmen‘in ve eşinin anlattıklarını hayranlıkla dinler.
Su sesine hasret kavruk bir çöl gibi…

Ziyârete gittiği bir gün, Millî Eğitim Müdürü, Aydoğan Öğretmen’e;
“Öğrenciler seni çok seviyorlar, ne olur bize senin gibi öğretmenler bul” der.
Siyasî partiler kendilerine katılmaları için âdeta yarışırlar. Bir gün ülkenin başbakanı çağırır ve ne zaman partilerine katılacağını sorar. Aydoğan Öğretmen uygun bir dille teşekkür eder.

Mayıs başlarında bile gündüzleri -10′ları bulan, geceleri ise daha soğuk olan bu şehrin insanları, bu ışık süvarilerine sımsıcak yüreklerini açarlar.
Haziranda hiç batmayan güneşlerin aydınlığında, güneşin hiç doğmadığı aylarda da yüreklerinin aydınlığında yol alırlar.

Ama hep yürürler, hep aydınlatırlar. Yürekleri ile yürürler yarınları.
Ramazan Bayramı geldiğinde, bayram kültürünü tanıtmak için herkesi evlerine davet ederlerse de, yerli âileler eve sığmayız diyerek büyük bir salon tutarlar. Aydoğan Öğretmen eşiyle birlikte Türk yemekleri ve pastalar hazırlar. Ramazanla ilgili videolar belgeseller izlettirirler.
Şiirler okunur, konuşmalar yapılır, bayramlaşılır.
Ertesi gün televizyonlar haber yapar, gazeteler, “Müslümanlar’ın bayramı güzelmiş” diye yazarlar.

Aynı gün, Aydoğan Öğretmenin telefonu çalar. Arayan Danimarkalı bir bayandır. Değişim programlarından yararlanarak üç arkadaş Türkiye’de Galatasaray Lisesinde okuduklarını, eşleri ile birlikte Görnland’a yerleştiklerini söyler.
Daha sonra sık sık görüşmeye başlarlar. Çok güzel Türkçe bilen bu bayanlardan birisinin kocası oldukça varlıklıdır. Konu dünyadaki sevgi okullarına gelince, Aydoğan Bey’e;
“Sen bize öğretmen bul, gerisini biz hâllederiz” derler.
Aydoğan Öğretmen ve eşi hayretler içindedir. Nasıl kapılar bu kadar kolay açılıyor, buzlar nasıl bu kadar kolay çözülüyordu? ,

Eşiyle birlikte bir gün bunları düşünürken, buzullar ülkesine gelmeden önce gördüğü ve hikâyenin girişinde anlatılan rûyası aklına gelir. Beyaz ve parlak tüylü deve onları yemyeşil bir ülkeye bırakıp giderken, arkasından; “Dur! Allah aşkına seni bize kim gönderdi? diye bağırmışlardı da; Gül kokulu deve geriye dönmüş ve yanlarına gelmişti. İşte o anda bir sesin

“Siz hicret etmeye niyet ettiniz, Güllerin Efendisi de (s.a.v.) size ‘hicret bineği’ Kusva’sını gönderdi” dediğini hatırlarlar.

Işık süvarileri, kuzey ışıklarına kavuşmuşlardır, bura dünyanın son sınırıdır, gayri buzullara bahardır.

MKD: Gül kokan ve okyanuslar aşan beyaz ve parlak deveye teşekkürler…

gültekin kalaycıMayıs 28th, 2009 16:15

Sayın MKD Kardeş,

İmlâ konusunda çok haklısınız, bâzen zaman darlığından, bâzen de kızarak yazdığımdan o konuya hiç dikkat etmiyorum, düzelltiğiniz için teşekkürler (bak sizden iyi bir şey öğrenmekte mümkünmüş :) ))

MKD: Hârika :)

Mehmet BaranMayıs 28th, 2009 17:49

Hürmetler herkese,

Gültekin Bey’in okunması hayli zahmetli yazısına ”anladığım kadarıyla” bir cevap yazacağım.

Öncelikle kendisine teşekkürler, ama hayrete düştüm; kendi tâbiriyle ”zırvaladığım” yazıma o kadar uzun -tâbir-i câizse- ‘’savunma” yazma ihtiyacı duyduğu için. Yazısında da açıkça belirttiği gibi ”’ben şeriat kurallarını herşeyden üstün görüyorum ve hâlâ çağdaş buluyorum” dese, bana yeterdi :) .

Gültekin Bey,

- İlk paragrafı tam anlamadım gerçekten; Kürtler’le bir ilgim olduğunu mu çıkardınız? Her neyse, bunu geçiyorum.

- ”Belki de uzayda yaşadığımı” söylüyorsunuz. Ben de ”iyi ki Müslüman değilim” diyorum bir kez daha; yoksa orada nasıl oruç tutacaktım? İzlanda’da olmayı yeğlerdim kesin!!! (Kur’ân evrensel aslında değil mi? Yâni bu da bir sorun).

Ayrıca, ”inananların inanmayanlara kendi yaşayışını dayatması” sorununu ortaya attığım için Türkiye’de yaşadığım malûm.

- Kurtuluş Savaşımız’ın amacı konusunda anlaşamayacağımız kesin. Ancak, sonucunda gelinen nokta ile ilgili sorunlarınız olduğu da belli oluyor.

- Emperyalizmden şikâyet ediyorsunuz (fâiz). Nedense emperyalizmin en büyük silâhı da ”yeşil kuşak”. Sizi bu sorunla başbaşa bırakıyorum (ama, sık sık sizin gibilerin başvurduğu ”onlar böyle ama aslında doğrusu bu, bizi bağlamaz” savunmasına da -ki yazınızda yapmışsınız- karnım pek tok doğrusu).

- Batı sütten çıkmış ak kaşıktır mı dedim (katliamlar, savaşlar). Şiddet konusunda ..dik yarıştırmaya girersek, cihad, kitapta inanmayanlar için uygulanması reva görülen muameleler, eş dövmeye varan müsamahalar nasıl bir hümanist anlayışıtır, 800 kere akıl kullanmadır, bunlar da ayrıca bir sorun olarak size dönebilir.

- Dediğiniz üzere, 800 yerde akıl kullanmak geçtiğine göre oruç zamanı konusundaki kesin emirlerin (ipek-iplik benzetmesiyle gün ağarmasının gün batımının târif edildiği oruç emri) coğrafî zorunluklar karşısında akıl ile değiştirilmesinin gerektiği fikrinizde ısrarlısınız, ancak siz, ülkenin anayasasını adaletle başınızın derde girmesini göze alarak ve türban uğruna hiçe sayarken, ya huy +40 derecede (Celcius) kara çarşafın ya da tesettürün, giyene zararı ile etrafına (koku) etkisinin ”akıllara ziyan” olduğunu gözardı ediyorken, aklınızı değil de neyinizi kullanıyorsunuz, merak ettim.

Saygılarımla
mb

Not: Sn hocam: Adam Simith’i atlamışsınız :)

MKD: Hoş gidiyor argüman. İskandinav ülkelerinde oruç konusunda buldukları çözüm basit: İşe gitmek için kalktıkları satle, uyudukları saatleri bölerek namaz vakitlerini ayarlamışlar in vivo gördüm. Kur’ân’da yasaklanan kâr amaçlı para satmaktır; fâiz kelimesi feyz ile akrabadır. Mes’ele şu: Zora düşmüş bir dosta borç verilirken helâl edilir ve durumunu düzeltirse aynen geri öder, çok kazanırsa da feyzini ekler. Buna mukabil, iş kurup kâr elde etmek için borç alınıyorsa, bunun feyzinden borcu verenin nimetlenmesi son derecede rasyonel ve hakkaniyetlidir. İslâmî(!) bankaların gizledikleri numara bu işte…

Adam mı, adam sen deee :)

Arif AğıroğluMayıs 29th, 2009 20:14

Önce bir dikkatimi çekti, sonra da sayın site sahibi de olmak üzere herkesin dam üstünde saksağan, bize gel bazı bazı, lanet olsun şu içimdeki tanrı sevgisinden benzersiz cümleler bulamadım. İsteseydiniz bri havan biraz da su gönderirdim. Duvar yazılarının demode olduğu-itibar edilmediği bir bilişim teknolojisin alıp başını gittiği bir süreçte siz de üzerinize düşeni mi yapıyorsunuz?
Bakın mesela bu yazı tamamen istemim dışında, kendiliğinden yazıldı.
Aslına bakarsanız ben düşünmedim bile,
Aslına bakarsanız siz bilgisayarınızı açmadınız kendiliğinden açıldı,
aslına bakarsanız siz yemek yemiyorsunuz, kendiliğinden oldu,
aslına bakarsanız siz bu yazılarıma kızmadınızi kendiliğinden oldu,
aslına bakarsanız kızmadık yazdıklarınıza da demediniz kendiliğinden oldu bu düşünce,
aslında siz düşünmediniz, çünkü yoksunz.
Evet ben sizleri görmedim o zaman yoksunuz
Sahiden siz yok musunuz?

MKD: Yorumsuz!

Anadolu İnsancıllığıAğustos 21st, 2009 01:57

Türban ne zaman farz kılındı ?

Hiçbir zaman…

Sabutay KARAKAŞAğustos 22nd, 2009 18:28

İNANDIĞIMIZ VEYA İNANMADIĞIMIZ ŞEY… HER NE İSE… İman, Kuran, Allah, İsa… Tüm bunların, bizatihi kendilerinin tarihsel varlıklar değerler olarak ne önemi var. Biz, bir şeye inanıyor olmakla aslında bir taahhütname imzalıyor ve kendimizi bağlıyoruz. Ve bir ahlakımız oluyor bundan sonra. Konu budur, bir milim fazlası değil. Arkadaşların ne de bol vakitleri var, Allah, Kur’an için tümü bir iincir çekirdeğine sığabilecek iri iri laflar ediyorlar. Hepsine sadece acıyorum.

HalimeOcak 10th, 2010 19:05

7:176 İmdi, Biz eğer dileseydik, onu ayetlerimizle yüceltir, üstün kılardık: fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp harlar, kendi haline bıraksan da. Bizim ayetlerimizi yalanmaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı anlat, ki belki derin derin düşünürler.

Araf suresi 176. ayet. Bunu kim için yazdığımı anlamışsınızdır umarım…

Saygılar…

MKD: ?

HalimeOcak 10th, 2010 19:09

Bakınız: yukarıdaki yorumlardan bir ayeti yalanlayan kişi…

MKD:?

HalimeOcak 10th, 2010 19:12

Bunu sırf bu ayetin bana verdiği sorumluluğu yerine getirmek için yazdım…

MKD: ???

HalimeOcak 10th, 2010 19:22

Düzeltiyorum. Kişi veya kişiler…

Saygılar…

HalimeOcak 10th, 2010 19:42

Ve ayrıca düşündüm de yalnızca bir ayet değil. Bir kaç tane…

HalimeOcak 10th, 2010 22:51

Şu onaylamaları biraz daha hızlı yapamaz mısınız? Beni obsesif yaptınız! :-)

HalimeOcak 10th, 2010 22:53

Bu obsesyonla ilgili olan espiriydi. Onaylamayın sakın. Psikiyatristim de bu siteyi takip ediyor. Kendi kendine tanı mı koyuyorsun Halime demesin sonra…:-))

HalimeOcak 11th, 2010 17:56

Benden sonra gönderilen yorumlar, benim yorumlarımdan önce onay alıyor. Benimkilerse hâlâ onaylanmayı bekliyor. Her nedense? Buna bir açıklık getirirseniz memnun olurum. Stop…

HalimeOcak 11th, 2010 21:59

Adaletin olmadığı yerde ben yokum! Benden sonra hakkımda yorum yazmayın!

MKD: Olur!

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word