CELÂLLENMENİN ZAMANI MI?

Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 517 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.

Sevgili Prof. Dr. Celâl Şengör’ün yazdığı ve kendisini YÖK üyeliğine uygun gören Üniversiteler Arası Kurul’un 219 üyesine birden gönderdiği mektup gündeme bomba gibi düştü! Önce mektubu iktibas edeyim (ufak imlâ düzeltmeleriyle; çünkü Radikal’den aktardım ve Celâl’in bâzı vahim Türkçe hatalarına düşmediğinden eminim):

“Temsilciniz olmamı isteyerek bana verdiğiniz şerefin her türlü sevinç ve tatmin hissinin üzerinde olduğunu belirtmiş, bunun yaşamımda bana verilen en büyük mükâfat olduğunu arz etmiştim.

Bunu çok zor bir zamanda, uygarlığa karşı yöneltilmiş saldırıların fütursuzca geliştiği bir ortamca cesaret ve haysiyetle yaptınız. Bu saldırıların en son örneği Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisinin ortaklaşa başlattıkları üniversitelerde türban serbestîsi atağıdır. Bunu yakından izlemekteyim. Bizim açımızdan, üniversitelere dinî bir sembolün girmesinin hukuk cephesinin, kamuoyunda öne çıkartıldığı kadar belirleyici olduğunu sanmıyorum, çünkü hukuk nihâyet aksiyomatik bir sistemdir. Baştan kabûl edilen aksiyomlara bağlıdır. Bu açıdan hukukun rölâtivist bir temeli vardır ve bu temel onu bâzı durumlarda pek tehlikeli bir tahakküm aracı yapabilir. Bunun en meşhur misâlleri Katolik Engizisyon Mahkemeleri olmakla beraber, onu aratmayacak güncel örnekleri, Sovyetler Birliğinden Nazi Almanyası’na, Çin Halk Cumhuriyeti’nden Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar değişen çok geniş bir yelpâzede görülmüş, pek çok insanın en feci şartlarda katledilmesine, toplumların sefâlet ve felâketine neden olmuştur.

Hâlbuki üniversitede dinin ‘şakırdatılması’, bizzat üniversite kavramıyla çelişir. Dünyada Katolik, Protestan veya İslâmi üniversitelerin olması veya üniversitelerin Orta Çağ’daki dinsel kurumlardan türemiş olması bu gerçeği değiştiremez. Din belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur ve yanılmaz olduğu iddia edilen bir veya birkaç tanrının vahiyleri olan dogmalarından vazgeçemez. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan ve gerçekle bağdaşmayan hiçbir şeyi kabûl etmeyen bir düşünce sistemidir. Bilim, bitmeyen bir deneme-yanılma süreci içerisinde daima yanlışları eleyerek, hakikate asimtotik olarak yaklaşır. Ancak hepinizin bildiği gibi, tek bir ters veri en ihtişamlı teoriyi çöpe atmaya yeterlidir. Dinin pek çok dogması bilimin isbatları karşısında bu şekilde çöpe gitmiştir. Bugün artık ne dünyanın yedi günde yaratıldığına, ne Nuh Tufanı’na, ne de Havva ile Âdem masalına inanmak mümkündür. ‘Üniversitede yasak olmaz’ diyenlerin, üniversitede yanlışlığı isbat edilmiş fikirlerin artık kullanılamayacağını ve öğretilmeye devam edilmelerine izin verilemeyeceğini anlamış olması gerekir. Bu nedenle coğrafya derslerinde düz bir dünya veya fizik derslerinde Aristo fiziği öğretmeye kalkan hocalara izin verilemez.

Karşımıza dinin dogmalarını reddeden bilimi öğrenmek için geldiğini iddia ederken, o dogmalara bağlı olma sembolünden inatla vazgeçmeyenlerin bilimsel dürüstlük ve samimiyetine nasıl inanacağız? Akla açık bir ihanet olan bu davranışın temsilcilerini, aklın ve bilimin geliştiricisi olan üniversitelerimize nasıl alacağız? Böyle kişilere, öğrettiğimiz bilimi öğrendiklerine itimad ederek nasıl not veya diploma vereceğiz? Günün birinde öğrendiklerini, aklı ve bilimi ve dolayısıyla insan uygarlığını boğmak için kullanmayacaklarına nasıl güvenebileceğiz?

Bu nedenle üniversite tüm dogmatik inanç sistemlerini işlevine temel yapmayı reddeder. Onları bilimsel olarak inceler, ancak temsilcilerini üyeleri olarak kabul etmez. Militan dogmatiklerin üniversite bünyesine kabul edilmemelerinin nedeni budur. Kimse bize bu açıdan ‘ilimperestlik yapıyorsunuz’ diye bir eleştiri yöneltemez, zira, büyük filozof Lord Bertrand Russell’ın dediği gibi, insanlığın gerçekten bildiği fakat bilimin bulmuş olmadığı hiçbir şey yoktur. Bir başka deyişle, bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur.
Türban yasağının kaldırılmasını temelde yalnızca bu nedenle kabul etmemiz mümkün değildir. Bu konuda ne karşımıza çıkarılacak hukuk sistemleri, ne de dünyadan gösterilecek örnekler bizi ikna edebilir (sûi-misâl, misâl olamaz). Bizim düşüncemizin ve faaliyetimizin temeli eleştirel akılcılıktır. Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi üniversite kapısından içeri alamayız.

İcab ederse, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar o kapıları kapatırız. Bu bizim tarihsel geleneklerimizden gelen hakkımız ve hem insanlığa hem de öğrencilerimize karşı görevimizdir.

Bu düşüncelerimi muhterem kurulunuza en derin saygılarımla arz ederim”.

***

Ah CelâlÜniversiteye türban serbestîsinin getirilmesine senin kadar muhalifimdir, bilirsin. Çünkü akl-ı selîm sâhibi olan herkes görüyor ve söylüyor ki, bu yapılan Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in yıkılıp, yerine ABG ve AB güdümlü, Türkler’in azınlıkta kalacağı bir Ilımlı İslâm Kürdiyesi kurulması plânıdır. Adım adım da tatbik edilmektedir, Ordu dahi sinmiş hâldedir. Bunlarla mücadele etmek her vatansever, anti-emperyalist, ulusalcı-milliyetçi münevverin baş vazifesidir. Gâzi’nin Gençliğe Hitâbesi’ndeki ahvâl ve şerâit neredeyse hâsıl olmuştur.

Yâni esasta hiçbir muhalefetimiz yok, ama…

Göremiyorsun ki senin bu fevrîce lâfların, kendin gibi olmayan herkesi “öteki” ve “düşman” ilân ediyor; dahası, mümkün olmayan bir şeyi, “üniversitenin kapısını kapatacağını” söyleyerek, seni seçenleri de bağlıyorsun. Eğer sâdece türban sembolizmasına hücum etseydin, sonuna kadar arkanda idim. Ama sen kalktın dinî inancı olan herkesi ahmak ve üniversiteye giremez diye dışladın, aşağıladın.

Yedi günde yaratılış, Nuh Tufanı, Âdem ile Havva gibi vâkıalar masaldan da öte, son derecede önemli ontogenetik bilince açılan sembolik arketipal anahtarlardır. Bugün hiçbir aklı başında insan bunları yazıldıkları gibi kabûl etmiyor (aşırı câhil bırakılmış olan avam hâriç); bilakis, bunlar başka hiçbir yerde bulunamayacak güzellikte tarih kitaplarıdır; yeter ki onlardaki allegorileri, sembolleri görebilmek için bakabil. Sen Ateizm dinindensin diye (bunu Homo mysticus yazımı bir okusan göreceksin), senin dinden olmayanlara nasıl bu kadar sert çıkarsın?

Hem Tanrı’ya inanan, hem bir dinin yobazca olmaksızın mensubu bulunan dindar ama müsbet ilme de sıcacık bakan insanları böylesine aşağılayarak maâlesef dâvâya da zarar veriyorsun. Bak, hemen mâlzeme oldun Cumhuriyet düşmanlarının ağzında. Hâttâ, halkın dinî inançlarını aşağılama ve benzeri bir suçla hakkında dâvâ bile açılabilir. Kahraman mı olursun Ateizmi savunarak?

Hayır! Sâdece yıpranırsın. Çünkü sapla samanı karıştırıyorsun; “Türkiye lâiktir, lâik kalacak” diye cânı yürekten haykıran, aralarında benim de bulunduğum büyük çoğunluk bir yandan da dinine bağlıdır. Bu iki paradigmanın aynı zihinde yer alamayacağını sen kavrayamıyorsun diye, kavrayabilenlere neden saldırıyorsun!
Aziz arkadaşım, Popper aşkına itidâl ve sekterleşmeye, kutuplaşmaya hizmet edecek şeyler söylemeden önce 33 kere düşün.

Çok, ama çok istirham ediyorum…

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 01.02.2008

8 Yorum »

  1. ali halit ceylan

    1 Şubat 2008

    celal şengör demeli ki “evet farkındayım çizmeyi biraz aştım ama ne yaparsınız ki beni buraya getiren güçler böyle konuşmamı istiyor”…
    sanırım mertlikle namertliği ayıran ince çizgi işte budur…

    herşeye rağmen müreffeh insanları mutlu ve dünyada söz sahibi bir Türkiye arzu ve temennisiyle saygılar sunarım

    a.halit ceylan

  2. Mehmet Kerem Doksat

    1 Şubat 2008

    Sevgili Celâl’den gelen cevabı paylaşıyorum:

    Sevgili Kerem,

    Mektubunu okudum. Çok teşekkür ederim.

    Ancak ilk ve orta çağda yazılmış zırvalıklarda alegori aramanın doğru olmadığı kanısındayım. Bu zırvalıkların kökleri ta insanlığın ilk çağlarındadır ve kutsiyet atfedildikleri için bugünlere kadar yaşamışlardır.

    Celâl

  3. Hüsamettin Küçük

    1 Şubat 2008

    Nasreddin hoca olsaydı,”Kerem,sen haklısın;Celâl,sen de haklısın” derdi.Bana göre;dîne inananlara hakâret,aşağılama ve dışlamayla tepki verilmemesi gerektiği husûsunda Kerem hoca haklı.Dîne inanan çok çok ezici çoğunluğun,dînî kavramları semboller olarak değil,gerçek olarak kabûl ettiği husûsunda ise Celâl hoca haklı.Adam profesör olduğu hâlde,”Hz.Peygamberin mîrâcı rûhî değil,bedenî bir hâdisedir” diyor.
    Bence çözüm:1-Celâl hocanın,dîne inananları aşağılamaktan vazgeçerek,onlara bilimsel dünyâ görüşünü tatlı dille anlatması.2-Kerem hocanın;dînî kavramların nasıl semboller olduğunu,sembolik olarak hangi bilimsel gerçekleri yansıttığını,kitlelere anlatması.

  4. Dr.Mehmet Ünal Rodoplu

    2 Şubat 2008

    Güneydoğu Asyadaki Deprem felaketi için ‘’ENFES BİR DEPREM ‘’diyebilen ve her sismik harekette ‘’ORGAZMİK ‘’ bir zevk aldığını söyleyen Auguste Comte kalıntısı bu mahlukatı anladık da Sayın Kerem Beyin bu münkir adamın PAYANDALIĞINA soyunmasını anlayamadım.Haa..Bir de herkesin kusurunu araştıran ve her vesileyle ETİKTEN bahseden Kerem Beyin sevgili arkadaşı için de bu bağlamda eleştireceği bir şeyler olduğunu zannediyorum.İlkeli bir insanın duruşu kişilere göre şekil almamalı. Ayrıca'’ Şeytan Ayetleri'’ kahramanına özenen bu kardeşime bir lafım var; Agnostik olabilirsin,Ateist olabilirsin ama dünyada milyarlarca insanın hakikat olarak kabul ettiği şeylere ZIRVALIK diyerek hakaret etmek senin haddin değil;benim sana niçin inanıp inanmadığını sormamın haddim olmaması gibi.

  5. Hüsamettin Küçük

    2 Şubat 2008

    Sayın Rodoplu,
    Kerem bey’in yukarıdaki yazısının tamâmını okuduğunuza emin misiniz? Yoksa sâdece,onun Celâl bey’in sözlerini kopyalayıp yapıştırdığı eksik gözleminde mi bulundunuz? Alıntı bittikten sonra Kerem bey arkadaşını eleştirmiyor mu? “Dîne inananlara hakâret etme!” demiyor mu?
    Ayrıca Celâl bey “Deprem yaklaşıyor,devlet hâlâ gereken önlemleri almıyor! Siyâsî ve ekonomik sorunlarımız kriz noktasına ulaşınca üstüne bir de deprem olursa,Türkiye Cumhûriyeti târihe karışacak!” diye yırtınıp dururken,sizin onu,büyük deprem olduğunda orgazm yaşayarak zevkten kendinden geçecek bir kişiymiş gibi yansıtmanız hiç de mantıklı bir bakış açısı değil.
    Saygılarımla.

  6. ayşe çelebir

    3 Şubat 2008

    Türban serbest bırakılınca (aman sadece üniversitelerde, AKP başka türlüsüne izin verir mi hiç?) küresel ısınma duracak, PKK terörü bitecek, Türk ekonomisi öyle bir gelişecek ki artık bizi kimse tutamayacak, ülke çok büyük aydınlar yetiştirecek, toplumdaki kutuplaşma tamamen sona erecek, yaşasın halkların kardeşliği diye herkes çığlık çığlığa sokaklarda koşacak, dağdaki teröristler erkekler de dahil başlarında türbanla dağdan inecek ve kendilerini vatan sevgisine adayacaklar, üniversitelerde türbanlı kızlar büyük bir sevgi seliyle karşılanacaklar, hocalar o kadar memnun olacak ki ders verme motivasyonları artacak. Çok gelişeceğiz çok. İyi ki türban serbest bırakılıyor çok mutluyum çok.
    AB ve ABD ise o kadar kıskanacaklar ki vatanımızı kendi ülkelerinde kadınlara türban takma şartı koyacaklar. Türban Birliği (TB) bizim tarafımızdan kurulacak ve bütün Avrupa ülkeleri bu birliğe katılmak için yıllarca uğraşacak.
    Evet temel sorun türbanmış da biz yıllarca anlamamışız… Zaten M.Ö. 300′den beri var olan bir olguyu (yani türbanı) inkar etmek olur mu? Olmaz tabi…
    Hepimiz türbanız, hepimiz türbanlıyız!

  7. evrim devrim

    4 Şubat 2008

    Kerem hoca’nın empati, sempati ve antipati hakkındaki yazısı aklıma geldi, sayin Dr.Mehmet Ünal Rodoplu’nun konuyla ilgili yorumlarını okuyunca.. Hiç aklımdan çıkmıyor ki :)

    İyi niyetimi kimse yanlış anlamaz umarım, ama ben de düşündüklerimi yanlış, doğru paylaşmak isterim.

    Kerem Hoca’nın analitik düşünce mantığı, ürettiği ve bizimle paylaştığı fikirleri, referans olarak gösterdiği Bilimsel Metodoloji kuralları, din ve inanç sistemleri ile bilimin bağımsız olarak var olabileceği olgusu naçinaze benim için değerli ve yazılarını takip etmem için yeterli. Kendim yarı inançlı, yarı inançsız biri olarak, ama daha önemlisi bir bilim insanı olarak bunu söyleyebiliyorum.

    Kerem Hoca’nın, gerek bu bölümde, bilhassa daha önceki yazılarında , sayın Celal Şengör ile ilgili diyaloglarda, görebiliyorum ki kendisine karşı bir sempati besliyor. Daha önce Sayın Erdal İnönü ve Yaşar Nuri Öztürk ile ilgili yorumlarından, bu kişilere karşı da antipati beslediğini düşünmeden edememiştim. Çünkü bu konularda yaptığı bazı olaylara spesifik (fact based) yorumlar bana çok da adil gelmemişti. Algılayışım belki de benim bu insanlara karşı duyduğun sempati veya nötr hislerden kaynaklanıyordur, veya bilgi eksiğimden. Açık kapı bırakmayı severim. Dolayısıyla bu konularda çok farklı çıkarımlar yapılabilir. Bunlar sadece benim yorumlarım.

    Kavramsal olarak toparlamak gerekirse şöyle düşünüyorum; insan bir anda sempati duyduğu bir insana dönüp de antipati beslediği insanlara karşı davrandığı gibi davramıyor! İstese de! Konu Kerem Doksat da olsa insanın kendi bilgisini ( empati, antipati, sempati öğretisi), kendi becerisini ( bu öğretiyi uygulayabilirliği veya isteği) ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Diğer taraftan kimseyi bir insana karşı sempati besliyor ve diyaloglarında itinalı davranıyor diye eleştiremem.

    Prof. Dr. Celâl Şengör’ün de dine karşı bir antipatisinin olduğu ortada. Bu Kerem hoca’nın savunduğu Bilimsel Metodolojideki kavramlar konusundaki bilgi veya yorum eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Olmayabilir de.

    Ne olursa olsun Celal Şengör’ün diyalektik olarak vardığı inançsızlığı ile Kerem Hoca’nın bilimsel metodolojisi ve inançları üzerine tartışmalar bu memleketi layik olduğu bilgi düzeyine ulaştırabilir. Ben bu tartışmalara ulaşabilmekten memnuniyet duyuyorum. Bu fikirleri CERN deki tunellerde çarpıştırılan atomik partiküllere benzetiyorum. Ve romantik bir yaklaşımla da bizi evrenin doğduğu o ilk saniyelere döndürebilir diye düşünüyorum.

    Benim için önemli olan da bu. Kim kime nasıl davranıyor. Kaba mı? İtinalı mı ona bakmıyorum. Bunlar hatta insanın kişilik özelliklerine, mizacına göre de değişmiyor mu? Herkezin günahı da kendine! (Yanlışım varsa lütfen hocam düzeltisin..)

    Aksine ben iki bilim adamının bilimsel metodoloji konusundaki tartışmalarına ve bunların sonuçlarına fazlasıyla merak duyuyorum. Bu tartışmanın bu noktada kalmaması ve açılımların bizlerle paylaşılmaya devam edilmesi dileğiyle, saygılar

  8. Ali Aydın

    5 Şubat 2008

    Din kavramının insan zihni üzerindeki tahribatına bir kez daha şahid olduğuma şaşırmadım ama ‘’Dr.'’ titri taşıyan beyefendinin dine karşı en ufak bir karşı duruşta büründüğü ruh hali gerçekten kaygı uyandırdı bende.

  9. Yorumunuz mu var?