YARGITAY ONURSAL CUMHURİYET BAŞSAVCISI SABİH KANADOĞLU’NUN DEMECİ
Bu yazi toplam 460 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.
Kanadoğlu, Gül’den istifa bekliyorYargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, AKP hakkındaki kapatma davasının Ergenekon operasyonun üzerine kapatmak amacıyla açıldığını iddia eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a ve aynı iddiayı grup toplantısında dile getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a sert tepki gösterdi. Kanadoğlu, AKP kapatılırsa Cumhurbaşkanı Gül’ün istifa etmesini de istedi.
***
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, CHP’den AKP’ye geçen Günay için, “Bugün her türlü renkli düşünceler en keskin dönüşleri yapan kişilerden çıkmaktadır. Ergenekon olayını örtbas etmek için Savcı’yı böyle bir davayı açmakla itham eden kişinin önce aynaya bakıp utanması gerekir” dedi.
Sabih Kanadoğlu, AKP hakkındaki kapatma davasının tartışıldığı sıcak gündemde Ege Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği’nin davetlisi olarak geldiği İzmir’de, Kampus Kültür Merkezi’nde yaklaşık 500 kişiye konuşma yaptı. AKP’nin kapatılma davasıyla ilgili görüşlerini açıklarken, hükümete sert eleştirilerde bulunan Kanadoğlu’nun konuşması sık sık alkışlarla kesildi.
Kanadoğlu, AKP hakkında kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya hücum edilmesini eleştirirken, “Ben çoğunluğu elime geçirdim istediğimi yaparım” düşüncesinin demokrasilerde kesinlikle yerinin olmadığını söyledi.
Bir iktidarın seçimlerde kazanmış olduğu oyu kendi ideolojisi doğrultusunda ufak ama etkili adımlarla birtakım yasalar çıkarmak, uygulamalar yapmak yoluyla o ülkeye dayatıyorsa ona “dur” diyecek bir makam olduğunu kaydeden Kanadoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu makam Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’dır. Değerli halefim Abdurrahmah Yalçınkaya anayasanın kendisine verdiği görevi liyakatle yerine getiren ve görevini ifa ederken kutlanacağı yerde devamlı olarak yerilen bir kişi haline getirilmiştir. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Bugün değerli halefime söylenen sözler, cumhuriyet savcılarının re’sen takibe girişeceği suçlar cinsindendir. Görevini ifa eden bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na hakaret ederek, üzerine atılan suçtan kurtulma düşüncesi çağdışı bir düşüncedir. Böyle ağır ithamlarla karşılaşan bir siyasî iktidarın yapacağı iş öncelikle yargı organını yargılanacağı makamı bu tür eylemleri işlemediğine inandırmaktır, bunun kanıtlarını göstermektir. Yoksa davayı açan savcı hakkında ileri geri konuşarak, önce onu küçük düşürmeyi ve bu yolla da Anayasa Mahkemesi’ni etki altına almayı istemek demokratik bir ülkede asla akla gelmemelidir”.
BAKAN GÜNAY’A SERT VEVAP
Sabih Kanadoğlu, AKP hakkındaki kapatma davasının “Ergenekon operasyonunun” üzerine kapatmak amacıyla açıldığını iddia eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ı ima ederek, sert eleştirilerde bulundu.
“Ergenekon olayını” örtbas etmek için Başbavcı Yalçınkaya’yı böyle bir davayı açmakla itham eden kişinin önce aynaya bakıp utanması gerektiğini söyleyen Kanadoğlu, şöyle devam etti:
“Ben her şeyden önce şu sözü anımsıyorum. Yıl 1960. İsmet Paşa, Garp Cephesi Komutanı o büyük adam, o büyük devlet adamı TBMM kürsüsünden ana muhalefet hakkında Meclis soruşturması açmaya kalkışan o günün iktidar grubuna şöyle diyordu: “Sizi tarih kürsüsünden seyrediyorum. Suçluların telâşı içindesiniz.” Bugün aynı suçlu telâşını siyasî iktidarda görmek mümkündür ve ne yazık ki Türkiye 48 yıl sonra aynı filmi seyretme durumunda bırakılmaktadır”.
Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, konuşmasında görüşlerini şöyle açıkladı:
LÂİKLİK OLMAZSA, DEMOKRASİ OLMAZ
Eğer bir ülke lâik değilse orada hangi koşulda olursa olsun demokrasiyi kurmak ve yaşatmak olanaksızdır. Elbette ki bir ulus devlette demokrasi yeşerebilir. Çünkü ulus devlet olmaktan uzaklaşırsanız, söz sâhibi olan, etnik bölücü ayrışımlardır, dindir, mezheplerdir, tarikatlardır, şeyhlerdir, babalardır ve o kişilerin elindeki demokrasinin demokrasi olarak adlandırılmasına imkân yoktur. Anayasa’daki kuvvetler ayrılığı kesinlikle bir üstünlük sıralaması olmayıp, devletin organları arasında medenî bir işbölümüdür ve medenî bir işbirliğidir. Üstün olan Anayasa ve yasalardır. Eğer egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ama bu egemenliğin devletin organları tarafından kullanılacağını göz ardı ediyorsak orada ortaya çıkan rejimin adı demokrasi olmaz. Çünkü millet egemenliğini yasama yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. Bunlardan birine verilecek üstünlük, o demokrasinin oluşmasını önler ve oradaki rejimin adını değişik hallere getirir”.
REJİMİN ADI DİNÎ DİKTA
Eğer yargı tarafından denetlenmeyen bir yasama organı düşünüyorsak bunun adı demokrasi olmaz. Hele bizde olduğu gibi yasamanın üyelerini bir siyasî partinin genel başkanı kişi olarak ve sıralama olarak tayin ediyorsa yürütmenin başı olan cumhurbaşkanını yine o siyasî parti genel başkanı “bu benim arkadaşım” diye dayatıyor, empoze ediyor ve seçilmesini sağlıyorsa, yargı denetiminden mahrum bırakılan bu yönetimin adı sâdece ve sâdece dikta olur. Bu dikta bir oligarşik yapının da dışında tek kişi egemenliğine dönüşür, bir de üstüne bu kişi ve onun etrafındaki emir kulları o devletin lâik niteliğini değiştirmeye ve ona dinci bir kimlik kazandırmaya çalışıyor ise o rejimin adı dinci diktadır.
LÂİK YAPIYI DEĞİŞTİRMEK
Bugün yapılmak istenen doğrudan doğruya bu kuvvetler ayrılığı ilkesini millî bir irade safsatası altında ortadan kaldırmak ve bir hegemonyanın temellerini atmak, arzusundan ibâret kalmaktadır. Bugün ortaya çıkan sorunların temelinde kuvvetler ayrılığı ilkesinin özümsenmemesi ve içselleştirilmemesi gelmektedir. Türkiye’nin lâik yapısını “çoğunluk ne istere o olur” düşüncesiyle değiştirmeye kalkmak herhâlde Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çağdaşlığın temelinde lâiklik ilkesi vardır. Lâiklik ilkesi her durumda bir gerçek demokrasinin temel taşıdır. Türk devrimlerinin temeli de lâiklik ilkesine dayanır.
DİNİ SİYASETE ALET ETME YARIŞI
Lâikliğin evrensel bir tanımı yoktur. Her ülkenin kültürel siyasî ve tarihî kimliği lâiklik ilkesine damgasını vurur. Bugün Türk lâikliği denildiği zaman Türkiye’ye özgü bir lâiklik anlayışıyla karşılaşırız. Türk lâikliğinin en özel niteliği yine başlangıç bölümünde ifâde edildiği gibi lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştırılmamasıdır. Ayrıca siyasî ve kişisel çıkarlar uğruna kutsal dinin ve din tarafından kutsal kabul edilen şeylerin istismar edilemeyeceği ve kötüye kullanılamayacağı öngörülmüştür. O hâlde Türk lâikliği dediğimizde dinin siyasete âlet edilmemesi durumudur. Ama bizim demokrasiye değil çok partili siyasî hayata girdiğimizden bu yana dini siyasete âlet etmenin oy getirdiğini gören siyasîler, bu yolu kullanmayı bir usûl hâline getirmişler ve bu konuda birbirleriyle yarışa girmişlerdir.
LÂİK DÜZENİ DİNÎ ESASLARA GÖRE AYARLAMA
Dinin siyasete âlet edilmesinin önlenmesi Türkiye’nin en büyük sorunudur. Türban sorunu ortaya çıktığında Türkiye’de türban sorunu olmadığını dinin siyasete âlet edilmesi sorunu bulunduğunu söylemiştim. Siyasî bir kazanç sağlama amacıyla türban üzerinden siyaset yapmayı ve ondan oy getirmeyi hedefleyen kişileri ortadan kaldırınız, türban sorunu zâten kalmaz. Bu anlayış içinde olmak gerekirken Türkiye’nin lâik düzenini belirli biçimde dinî esaslara göre ayarlamaya ve kafalarındaki ideolojiyi gerçekleştirmeye çalışan bir siyasî iktidarla karşı karşıya kaldık. Bu siyasî iktidara karşı ne yapılabilir düşüncesi bizi mücadeleci demokrasi anlayışına götürür. Bu mücadeleci demokrasi düşüncesi şu anlayışa dayanır, sınırsız bir özgürlük yoktur ve demokrasi kendisini koruma ihtiyacındadır, bu bakımdan gerekli tedbirleri alır. Çünkü demokrasilerde demokrasiyi yok etme özgürlüğü olamaz. Demokrasilerin kendisini koruma hakkı reddedilemez. Çünkü bu özgürlüğü kullanarak iktidarı eline geçiren siyasî partilerin o ülkedeki demokratik rejimi ne kadar tehlikeye soktukları açık bir biçimde örnekleriyle ortadadır.
YASAKLARIN DIŞINA ÇIKAN PARTİLER
Aslında Anayasa ve yasa hükümleri içinde faâliyette bulunmak o siyasî partilere yasakları işlememe zorunluluğu ve yükümlülüğünü getirmektedir. Nedir onlar? Her şeyden önce devletin bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumaktır, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür, hukuk devleti ilkeleridir, eşitliktir, insan haklarıdır, lâik cumhuriyet ilkesidir. Bir diktatörlüğe özenmeme, suça teşvik etmeme ilkesidir. Bu yasakların dışına çıkan siyasî partiler elbette bu ülkenin geleceği ve özellikle yine demokrasi adına durdurulmak zorundadır.
İSTER YÜZDE 96.7 OY ALIN
Bugün yüzde 47 oy alan bir siyasî parti hakkında kapatılma davası açılmaz sözü rahatlıkla söylenebiliyor. Bir hukuk devletinde ister yüzde 5, ister 46–47 oy alın ister 96.7 oy alın o hukuk devleti gereklerine uymak zorundasınız. Eğer bu hukuk devleti gereklerine uymuyorsanız ve lâik demokratik cumhuriyeti kendi kafanızdaki Ortaçağ karanlığına götürmeye kalkışıyorsanız yargı sizin bu girişiminizi önleme gücündedir ve yeterliliktedir.
İKTİDARIN HALKA ŞİKÂYET HAKKI YOK
Dava millî iradeye açılmamıştır, dava millî irade denen oy çoğunluğunu sağladıktan sonra lâik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu iddiasıyla bir siyasî parti hakkında açılmıştır. Olayları çarpıtmaya ve hukuksal bir olayı Türk milletine şikâyet eder gibi “senin oyunu aldım, senin oyun mahkûm edilmek isteniyor” demeye kimsenin hakkı yoktur.
KAPATIRLIRSA CUMHURBAŞKANI İSTİFA ETMELİ
Bu bir ceza davası değildir. Cumhurbaşkanı burada yargılanacak da değildir. Ancak cumhurbaşkanının cumhurbaşkanı seçilmeden önceki eylemleriyle lâik cumhuriyet aleyhine odak olduğu iddia edilen partinin eylemlerine katıldığı iddia edilmektedir. Eğer bu siyasî parti yargı tarafından lâik cumhuriyetin aleyhine işlenin fiillerin odağı kabul edilerek kapatırsa cumhurbaşkanı siyasî yasaklı olacaktır. Elbette ki onun bugünkü hukukî durumunu etkilemeyecektir. Çünkü Anayasa’ya göre cumhurbaşkanını seçildiği andan itibâren bağlı olduğu siyasî partiyle ilişiği kesilmiştir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı Türk milletinin birliğini temsil eder. Türkiye Cumhuruyeti’ni temsil eder. Devlet organlarının uyumlu işbirliği içinde çalışmasını gözetir. Böyle olması gereken bir kişinin lâik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olan bir partinin üyesi olarak yasaklı hâle düşmesi en azından siyasî etik olarak mutlak biçimde o görevden istifasını gerektirir.
AYIPLAR LİSTESİ
Eğer siz yolsuzlukta ülkeler sıralamasında 66. sıradaysanız ayıp olan budur. Yolsuzluk ligindeki sıralamaya bakmadan saydamlığı sağlamadan, dokunulmazlığı sınırlamadan yolunuza devam ediyorsanız, demokrasi ayıbı budur. Eğer siz önce demokrasinin siyasî partilerde kurulması gerektiğini göz ardı edip, parti başkanlığını bir egemenlik hâline getiriyorsanız ve o partide sizden başka ses duyulmasına izin vermiyorsanız demokrasi ayıbı budur. Eğer siz “ben milleten oy aldım istediğimi yaparım” diyorsanız demokrasi ayıbı budur. Hukukun üstünlüğünü inanmıyorsanız, hukuk devletinin gereklerini gerektiği anda yok ederim diye düşünüyorsanız demokrasi ayıbı budur. Eğer siz bu ulus devleti yıpratmak için bir vatandaşlık sıralaması yapıyorsanız yüce Türk Milleti önünde o Türk milletinin adını anmaktan kaçıyorsanız demokrasi ayıbı budur. Yoksa Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Türkiye Cumhuriyeti lâik cumhuriyeti korumak için dava açması demokrasi ayıbı değil, bir vatansever olarak görevinin gereğini yerine getirmesidir.
HUKUKÎ DÜZENBAZLIĞA GEREK YOK
Buradan uyarıyorum! Bir davalı partinin, lâik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu iddia edilen bir siyasî partinin, “çoğunluk bende” diyerek dava açıldığı tarihteki hukuk düzenini değiştirme çabası, meşruiyet çizgisinin dışına çıkmak demektir. Meşruiyet çizgisi dışına çıkan partilerin başına nelerin geldiği, merak edenler tarafından, Türkiye’nin ve başka ülkelerin yakın tarihleri incelendiğinde rahatlıkla görülebilir. Siz bir davalının kendisi hakkında uygulanması istenen yaptırımı değiştirebileceğini düşünebilir misiniz? Mahkemenin kuruluşunda değişiklikler yapıp kendini kurtarmaya çalışan bir davalı düşünebilir misiniz? Şimdi yapılmak istenen bunlarmış. Umut ederim ki bu gayretlerden vazgeçilsin. Hukuk düzeni bu siyasî partiye her türlü savunma hakkını tanıyor. Kendisine güvenen ve bu iddiayla kesin ilgisi olmadığını kabûl eden bir siyasî partinin yapacağı iş Yüksek Mahkeme’nin önüne çıkarak, savunma yapmaktan ibarettir. Yargıtay Başsavcısı’nın yetkilerini alsanız bile bu dava devam edecektir. Anayasa Makemesi’nin oluşumunu değiştirerek Meclis’ten oraya hâkim seçerek, daha değişik oy tablosu yaratırım düşüncesi doğru değil. Hukuk devletiyle o kadar oynanmaz. Tekrar uyarıyorum! Bu davranış biçimi, bu defa hukuk devleti ilkesine aykırı eylemlerin odağı hâline getirir ve ayrı bir dava konusu olur. Çünkü ne yaparsanız yapın bu anayasal düzeni hile ile birtakım oyunlarla değiştirip kendi çıkarınıza bir durum yaratamazsınız.
18.3.2008
***
Sâdece naklettim.
Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 02 Nisan 2008 Çarşamba
AKIN OK
3 Nisan 2008
Değerli Doksat;
Fransızların bir atasözü aklıma geldi
“Kağıda dokunan kalem kibritten daha çok yangın çıkarır”
Bu notlar üzerine sözlü gelenekten dersler almadan
Halen yazının ,belgenin sevgi yaratma düşüncesinden uzaktayız
Ortaya çıkan bireylerin yoksulluğu sadece ekonomide değil
Davranış ve yaşamda da ayyuka çıkmadı mı?
O yüzden yeni bir memleketin pencereleri
Sanırım gerçek aydınların çabaları ve sabrıyla
Sanatı,kültürü ışık haline getirip bireyini çıkarması olabilir
Yoksa, o notlarınız ve çabalarımız ucuz tartışmalar ve korkularla
Ya da saldırılarla sidik yarışına dönüşür
Umarım çıkacağız bu karanlık sokaklardan..
Yeryüzü çocukluğuyla
murat çalışır
3 Nisan 2008
Hukuka hepimiz güvenmeliyiz ve verdiği kararlara saygı duymalıyız.Bu devlet olmanın bir sonucudur.Hukuk herkes için eşittir ve hiç kimse ayrım gözetmeksizin yargılanır.Hukuk kuralları kimsenin siyasi görüşüne göre yeniden yorumlanamaz,abes çıkarsamalar yapılamaz.Elimizi biraz vicdanımıza koyup adelet terazisini dengede tutalım.
Geçmişte fikirlerine iştirak etmediğim cumhurbaşkanlarımız oldu,ama hiç bir zaman onların şu veya bu şekilde indirilmesi gibi fikri bir iştahım olmadı.Çünkü O, Türkiye Cumhuriyetinin,devletin başıydı.Sayın Abdullah Gül’ü tasvip etmiyor olabiliriz Fakat sayın Gül devletin anayasal kurumu olan milletin meclisi tarafından seçilmiş Türkiye Cumhuriyeti devlet başkanıdır.AKP’ye henüz oy vermemiş ve hala vermeme konusunda direnen bir insanım.Lütfen biraz vicdanlı olalım.Lütfen biraz objektif olalım ve lütfen farklılıklara saygı duyalım.Sayın Doksat bu fikirlerimin sizle bir ilgisi olmadığını vurgulamak isterim.Çünkü henüz kendi görüşlerinizi yansıtmadınız,ve sadece sayın Kanadoğlu’ndan nakil yapmışsınız.Ben sadece sizin siteniz aracılığıyla görüşlerimi ifade etmek istedim.Hoşçakalın
Kaan Özsayıner
4 Nisan 2008
AKP hükümeti son altı yıldır iktidarda daha öncede benzer kadrolar ile belediyecilik yapıyorlar. Milli görüş şeklinde özetlenen çeşitli cemaat ve grupların içinde bulunduğu toplulukta yine AKP nin tabanının bir bölümünü oluşturuyor.
Peki AKP ne isiyor. Asıl soru bu. İslami kurallara dayalı bir şeriat düzeni kurmak demek aşırı bir yaklaşım olur kanımca. Zaten böyle bir görüşün Türkiye de ne tabanı var ne de dünya konjoktürü son 20 sene dışında buna uygun bir seyirde.
Peki AKP ne istiyor. Tabi ki liberal demokrasi gibi bir özlemi yok. Her ne kadar bunun arkasına gizleniyorda olsa. Özgürlükleri ve demokrasiyi kendi hedefleri için amaç olarak kullanıyor.
AKP nin bir islami şeriatı neden istemiyor önce buna açıklık getireyim. Mücadele ruhunun romantizmi ile zaman zaman böyle düşünen ve tabiri caiz ise gaza gelen kişiler yada gruplar vardır. Ancak bunlara yetki ve sorumluluk verildiğin de çok kısa sürede gördükleri rüyanın rasyonel olmadığını farkına varıp saf değiştiriyorlar. AKP de bu rüyanın imkansızlığını son altı sene de farkına varmış durumda. Bunun sebebi CHP, asker yahut hukuk değildir. “Taç giyen baş akıllanmıştır”. Dünya’yı tanımaya ve vahabilerin çadır vizyonunda öte bir dünya olduğunu farkına varmışlardır. Dahası rüyasını gördükleri yaşamın insana dikta dışında bir yöntemle uzun süre ayakta duramayacağını anlamışlardır.
AKP ne istiyor
AKP islami hasasiyetleri olan, muhafazakar, eğitimli, modern, doğası gereği hiyarşiye karşı çıkmayan murid olan halk oluşturmak istiyor.
Örneğin öğle tatilini cuma namazına göre yeniden düzenlemek, oruç saatlerine göre mesai saatlerini düzenlemek, senelik izinleri hac dönemine göre ayarlamak.
Yani hukuki olarak islami bir sistem değil ama sosyal olarak islami bir toplum yaratmak istiyor. Hukuki olarakta islama göndermeler yapan kurallar ile desteklemek istiyor.
Laiklik konusunda ki duruşu ise din ile devlet işlerini birbirinden ayırt etmekten öte dini oluşumların özgürce faaliyetlerini yürütebilmesidir. Burda ki planı toplumu islamileştirerek diğer dinleri devlet yolu ile değil sosyal baskı (mahalle baskısı) ile sindirmeyi hedefliyor.
Kısacası AKP islami şeriat istemiyor ama islami bir toplum kurmanın mühendislik çalışmasını yapıyor.
Mehtap Tezcan
11 Nisan 2008
Sayın KaNADOĞLU’nun tüm görüşlerine katılıyor, içtenliğine inanıyorum. Politikacılar (A ya da B partisinden) politikayı gözbağcılık görmeyip şeffaflığı ilke edinmedikleri sürece devlet adamlarının ve gerçek vatanseverlerin direnişiyle karşilaşmaya devam edeceklerdir.
Düşünmek gerekmiyor mu bunca uyarıyı yapan devlet adamlarının kişisel ne çıkarı olabilir? Birçoğunun maaşlarından başka neleri var
Politikacıların, bunca yıllık devlet adamlığı birikimi olanlara, saygı duymayı öğrenmesi gerekir.Herşeyi ben bilirim deyip profesyonellere arkalarını dönerek koskoca bir ülke yönetilemez. bu bizim bin yılı aşmış devlet geleneğimizle de bağdaşamaz.
Laikliğin dinsizlikmiş gibi algılatılmaya çalışılması da bir başka burukluk yaratıyor bizlerin yüreğinde.Selçuklu Beyi Tuğrul Bey’den bu yana Din ve devlet işleri birbirine karıştırılmamış devlet geleneğimizde, bugün neyi tartışıyoruz!
Aydınları temsil eden tüm kişilere ve medya mensuplarına buradan seslenmek istiyorum “lütfen olmayan bir yara açmayın”. Laiklik, Dinin sigortası değil midir! Din istismarının, dinde tahrif yapmanın önündeki en etkin engel değil midir! Vatandaşın sağduyusu aydınların önünde mi olmalı! Biz vatandaşlar için din de başimızın tacı; tarihimiz de, Atatürkçü düşünce de, Osmanlı da, Seçuklu da, büyüklere saygı da… Bizim hiçbir değerin içini boşaltmaya niyetimiz yok. Bütün
değerlerimiz varlık nedenimizdir. Kısacası, gerçeğe saygılıyız.
Aydınlardan da, bütün politikacılardan da ( A ya da B partisinden)sokaktaki vatandaşların sağduyusunu algılamalarını diliyorum. Ve DEVLETADAMLARININ uyarılarına kulak vermelerini… Sanırım güven tazelemek zorundasınız.
Güvenmek her sağlıklı insanın ihtiyacı. Özellikle de tepedekilerin sağlıklı düşündüklerine güvenmek!
Hasan TAŞ
14 Nisan 2008
Sabih Kanadoğlu Mademki bu kadar kendine güveniyorsa ve onun sözüyle T:C Cumhurbaşını ( Kanadoğlu Emir buyurmuşlar hemen gereğini yapıp istifa edeyim) diyip istifa edeceğini sanıyorsa Sn Kanadoğlu neden siyasete girip Halkın onu ne kadar sevip dinlediğinin derecesini ölçmüyor ki.Vural Savaş ve Kanadoğlu gibilerinin eline kalsa vay Türkiyenin haline. Baykalın talimatlarıyla haraket edenlere ihtiyaçımız yoktur. Yürekleri varsa hodri Meydan Siyasete atılsınlar ve halktan boylarının ölcüsünü alsılar.
ayşe çelebir
16 Nisan 2008
Prof. Sait Güran’ın bir lafı vardır: ‘Karnını kaşıyandan değil, kafasını kaşıyandan seçmen olur’. Ne kadar da doğru çıkıyor dediği.
Halktan boyunun ölçüsünü almak ancak kafasını kaşıyan seçmenle mümkün olur. Karnını kaşıyan seçmenin, bugün yücelttiği kişi yarın asılsa bile, gıkı çıkmaz. AKP artık sadece laikliğe aykırı davranmıyor. Hukuka aykırı davranıyor. Ne demek tam parti kapatma davası açıldığı sırada anayasanın ilgili maddesini değiştirmeye kalkmak?
Hukuk fakültesinde ilk sene edilen laf nedir: Hukuk kuralları objektiftir, soyuttur, bireysel olamaz. Ama nafile.
AKP değil midir il sayısını 100′e çıkarmaya çalışarak sonra Türkiye’yi bölge adı altında eyaletlere bölmeye çalışan? Anayasa’nın ilgili maddesini il sayısını arttırarak bozmaya çalışan AKP’Nin ta kendisi değil midir?
Her hareketleri hukuka aykırı, her hareketleri laikliğe aykırı.
Ama yok seçmen seçti ya hepsini yapabilir öyle mi?
Hukuk devletiyim diyorsan öyle nane yok arkadaş. Seçmen boyunun ölçüsünü sandıkta verecek diyorsun ama devletin nasıl işlediğinden haberin yok.
Tekrar Sait Güran’dan bir alıntı yapacağım: ‘Türk politikacısı artık öğrensin. Son söz yargınındır, bu da dünyanın her yerinde böyledir.’
Saygılar Kerem Bey
Mehmet öztürk
25 Nisan 2008
Son yılların moda sözü ” halk böyle istiyor” . Deniyorki halkı küçümsemeyin o neyi nasıl istiyorsa doğrudur saygı göstermek gerekir. Bir kaç yıl önce bir olay gözlemiştim örnek olsun diye sizlerle paylaşayım. Büyük kentin birinde gecekondusunu yıkmaya gelen belediye ekibine direnen vatandaşımız küçük çocuğunun boğazına bıçağı dayamış yaklaşmayın keserim diye bağırıyordu. zabıta şaşkın durumdaydı. Çocuk hıçkırıklara boğulmuş ağlıyordu. O çocuğun yaşadığı psikolojik travma babanın umurunda mı yasadışı yaptığı gecekonduyu kurtarmak tek derdi. Necip milletimizin bu ferdi nüfusumuzun % 30 zunu temsil ediyor. Emre Kongar’ın araştırmasına göre 1970 lerde kent nüfusu %30 iken bugün %70 olmuş aradaki fark köyden , kırdan kente köçenler yani köyü varoşlara taşıyanlar. Bu Kesimin özelliklerini çoğu kişi bilir. İnanılmaz hırslıdırlar, Yeterli bilgi beceri ve eğitimleri olmadığı halde herşeye sahip olmayı kendilerine hak görürler,Kural dışılığa o kadar yatkındırlar ki ,zira mevcut kurallar onlara kentte yaşama imkanı vermez. Bu nedenle sistem dışı siyasi akımların peşindedirler, Kurulu sitemin karşısında yeralan fikirlere destek verirler, Evleri yasadışıdır(gecekondu), ticari faaliyetleri kayıt dışıdır. Hiç bir kural tanımazlar elektrik kaçaktır su kaçaktır ,kırmızı ışıkta durmazlar, karılarına çocuklarına karşı zalimdirler evde terör estirirler.Devleti kazılamakla geçer ömürleri. Gün gelir solcu kesiliverirler (1970li yıllar) gün gelir dinci kesiliverirler. Toplumun ortalama hareketliliğinin üstündedir dinamizmleri. Bu kesimin desteğini alamayan siyasi partiler iktidar olamazlar . 40 yıldır bu kesim belirlemiştir iktidarları. Eğitimleri , 3.5 yıl olan Türkiye ortalamasının çok altındadır . Onlara lumpen proleterya diyenler “baş olurlarsa kıyamet kopar” “(ayak takımı) “diyenler vardır ama iktidarı da onlar belirlemektedir. Kurulu nizama karşı olan yaşam tarzları gereği sistem muhaliflerine destek verirlerken şu günlerde Barosso dahil pek çok kesim bu “lumpen” yaşam tarzını ve taleplerini , demokrasinin dayanılmaz gücü olarak gösterme çabası içine girmiştir. Oysa gerçek ; bir yanda söz konusu % 30 zun bitmez tükenmez kural dışı talepleri, diğer yanda bunlara imar affı, vs. ile sürekli taviz veren siyasi iktidarlardır. Bu nedenle Türkiyede kayıt dışı bitmez , gece kondu arsa yağması bitmez, kaçak elektrik su bitmez.Siyasi iktidarlar dayandıkları bu kesimi kaybettiklerinde iktidarı kaybederler. Demokratlar bu kesime yakın olamazlar zira talepler yasadışıdır kural dışıdır. Kömür ve erzak olarak bu taleplerin karşılanması yakın zamanda keşfedilmiştir. Bu kesim ve bu kesimin oyu Fransa’da değersizdir Almanya da değersizdir. İtalya da esamesi okunmaz sarkozi bunlara “ayak takımı” diye meydan okuduğunda Avrupa dan destek görmüştür. Türkiyede bu oylar demokrasimizin ulviliğinin ölçüsü durumundadır. Daha doğrusu Barosso ve Olli Rehn öyle söylemektedirler. Birde Barrosso fonlarından beslenen “lumpen aydınlarımız” öyle söylemektedirler.
Yorumunuz mu var?