BÜYÜK KULÜP: VATAN HÂİNLERİNİN GİZLİ ÜSSÜ(!)
14 Haziran 2008 tarihli “VAKİT” gazetesinde acayip bir yazı çıktı, önce onu aktarayım… Midenizi bozmamak için Türkçe hatalarını tashih ettim.
***
Gerçek Kurtlar Vadisi’inde Sabetaycılar’ın yönetici, mafya konumundaki alttakilerin günah keçisi, sıradan işçi olduğunu pek az insan fark edebiliyor. Soner Yalçın “Efendi” adlı kitabını boş yere yazmadı. Bu kitap çifte dinle ve kimlikle yaşadıkları için su yüzüne bugüne kadar çıkamayan, hâin, dönek damgası yemekten korkan ülkemizin gerçek yöneticileri Sabetaycılar’ın, Türkiye’nin AB’ne bağlanan umutlarıyla paralel su yüzüne çıkma girişimidir. Bu vitrini hazırlamak Yalçın’ın deyimiyle “dincilere” bırakılamazdı. Artık herkes onlardan saygı ve korku ile bahsetmeliydi; şapka çıkarmalıydı. Yalçın’ın gayretkeşliği bu yüzdendi. “20. yüzyılda Yahudiler iki devlet kurdu biri Türkiye, diğeri İsrail’dir” diyen Sabetaycılar’ın ülkemizde kurduğu gerçek Kurtlar Vadisi’ni okumaya hazır olun…
Derin devlet konusunda “Millî Stratejik Konsept” adlı bir kitap yazan ve Çevik Bir tarafından mahkemeye verilip beraat eden eski MİTci akademisyen dostum Doç. Dr. Nurallah Aydın’ın anlattıkları aslında “off the record” idi. Artık yazmak zorundayım. 33. dereceden mason olan Süleyman Demirel’in en önemli özelliği MİT’de Aydın gibilerle sivil yapılanma kurabilmesiydi. Demirel’le birlikte Aydın da tasfiye edildi; zâten anlattıkları intikam içindi. Sabetaycılar’ın “bizdendi” diye sâhiplendiği Atatürk, mason localarını kapatmıştı ve komünist yapılanmalarına göz açtırmamıştı. Selânik’ten ülkemize getirdiği çoğunluğu yüksek eğitimli ve paralı Sabetaycılar’ın Türkiye cumhuriyeti ve inkılâplarının çekirdek kadrosu olduğu doğru bile olsa Atatürk’ün ucu dışarıda olan yapılanmalara soğuk yaklaştığı inkâr edilemez. Zâten Türkiye’nin gerçek Kurtlar Vadisi, Atatürk’ün ölümünden sonra TL’ye resmini bastıracak kadar hoyratlaşan İsmet İnönü’nün hediyesidir. Eşi Mevhibe Sabetaycı’dır aynen Bülent Ecevit’in eşi Rahşan gibi. Sabetaycı Yakup Kadri, Halide Edip, Fatih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi’lerden bugüne geldiğimizde bu entellektüel misyonu taşıyan Orhan Pamuk gibi kalemler, bizi hep bizden uzaklaştırdı. Bir yandan kültürel yozlaşma bir yandan asıl güçlerini barındıran iş dünyasıyla ortaklaşa ülkemizi sömürdüler. Siyaseti onlar belirledi ve ek olarak medya-mafya-asker-bürokrat bağlantılarını kullanarak demokrasimizin acı tarihine düşen dört askeri darbeyi onlar fişekledi.
Nurallah Aydın’ın dilinden işte müthiş gerçekler:
Derin devlete alnı secdeye değeni almazlar. Hiyerarşik bir yapılanmaya sâhip gizli örgütlenme 4000 kişiden oluşur. İş adamı, gazeteci, asker, akademisyen hepsi saygın güya lâik Kemalist büyük bir gizli örgüttür. Askerler sanıldığı gibi Konsey’de çoğu zaman başkan değildir, üyedir. Emekli olduktan sonra büyük holdinglerde danışman sıfatıyla yüksek maaşa bağlananları araştırırsanız kimler olduğunu bulursunuz (Korkmaz Yiğit’in danışmanı Güven Erkaya ve Cavit Çağlar, Hayyam Garipoğlu’nun danışmanı Teoman Koman, Fenerbahçe Cumhuriyeti’nden Atilla Kıyat gibi) 28 Şubat irticaya karşı mücadele değil, İstanbul dukalığına karşı ekonomik mücadele başlatan Anadolu kaplanlarını kafese sokma darbesidir. 5000 şirketin önü yeşil sermaye diye kesilmiştir. Bu grupların gazeteleri, derin devletin 28 Şubat operasyonunda provokasyonculuk yapmıştır. 28 Şubatla derin devlet, askerleri kullanarak Anadolu Kaplanı denilen ülkenin gerçek sâhibi dindar kesimleri sindirmiş, Sebataycı sermayeyi rahatlatmıştır.
Derin devletin liberal gazeteleri Hürriyet, Milliyet, sol eli Cumhuriyet kirli tetikçi sol eli Aydınlık, kirli sağ eli ise kendileri bilmese de Akit-Vakit’tir. Derin devletin gazetecileri tetikçilik yapar, ancak Uğur Mumcu gibi ileri gittiği için kalemi kırılanlar da olur. Bir dönem Sebataycı Güneri Civaoğlu parlatılır, bir dönem Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan, Fatih Altaylı tetikçilik yapar. 28 Şubat’ta olduğu gibi bir dönem gelir Sebataycı Dinç Bilgin’in gazetesi Sabah’ın manşetlerini Sebataycı Çevik Bir sabah veya öğle toplantılarına katılarak atar. Hürriyet ve Akit’in bâzı manşetleri taraflarından hazırlanır; biri gerer, diğeri tetiği çeker. Ülkücüler’e 1980 sonrası mafya görevi verilir ve yurtdışında suikastlar, darbeler ihâle edilir. MİT’in derin adamları onları gizli operasyonlarda kullandığı için mutludur; ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayarak istihbarat yaparlar. Sebataycılar, hoşlanmadıkları Mehmet Eymür-Hiram Abbas ikilisinden Mehmet Ağar- Şengal Atasağun ikilisine bayrağı darbe ile devrederek yeni bir sayfa açarlar. Bu nedenle Susurluk’ta Abdullah Çatlı, daha sonra Yeşil tasfiye edilir; kullanılan eski tetikçiler Oral Çelik, Abdullah Argun artık yetim kalmıştır; vatanı için çalıştığını sanan aşırı heyecanlı sonuçta hep kullanılarak paçavra gibi bir kenara atılmışlardır. Oysa bir dönem kara ticaret onlarla yürütülürdü, ancak nedense cepleri hep boştur. Mehmet Ağar, geleceğin parlayan gülüdür.
Ülkenin bankaları hortumlanırken gürültü çıkartırlar ve dikkatleri başka tarafa çekerler. Bankaları hortumlayanların çoğu Sebataycı’dır ve derin devletin bilgisi dâhilinde olmuştur. Eğer derin devletin mafya kasası, tefeci Yahudi Nesim Malki öldürüldüğünde İsrail’in 2 milyar Doları kaybolmamış olsaydı, Kurtlar Vadisi bu denli karışmayacaktı. Mossad seri suikastlarla tahsilâta başlamasa idi ne Türkbank skandalı ortaya çıkar, nede bankaların hortumlandığını kavrayabilirdik. Çakıcı- Yiğit- Mesut Yılmaz-Güneş Taner bağlantıları saçılırdı. Mossad, para derdine kendi ayağını vurmuştu. Bu ülkenin 50 milyar Doları’nı bankalarda batıranların arkasında gizli bir örgüt yapılanması aranmalıydı. Derin devletin haberi olmadan bu kadar soygun yapılamazdı. Bâzılarına göre bu gizli örgütün adı Ergenekon’dur. Diğer tanımıyla NATO üyesi ülkelerde CIA tarafından kurdurulmuş Gladio. Yalnız tek farkı Mossad’ın katkılarıyla örgütlenme Sebataycı eksenli masonik bir temelde gelişmişti. Çıkarları için sağ el veya sol el fark etmiyordu. Logosunun yanında 50 yıldır takiyye yaparak “Türkiye Türklerindir” diyen gazete medyadaki ana üsleriydi; dolayısıyla Koç Grubu’nun çıkarları Türkiye’nin çıkarlarından önce geliyor. Kemalizm ve lâiklik oyuncaklarıyla Sebataycı örgütlenmeye karşı çıkanlar yok ediliyor veya sindiriliyor.
Bir ahtapot gibi kolları olan bu örgütün ülkemizdeki yasal adı “CIRCLE D’ORIENT” – “Büyük Kulüp”. İngilizce isminde geçen “Circle” aynı zamanda Tapınakçılar’ın yurtdışındaki yayın organının ismidir. Siyonizm, Sebataycılar ve Tapınak Şövalyeleri arasındaki gizli bağlantı Siyonist Tapınağı Tarikatı’na kadar uzanır. Üstad-ı Âzamlarının unvanı “Denizci’dir”. Güven Erkaya’nın bir dönem başkanlığını yürütmesi sâdece eski Deniz Kuvvetleri Komutanı olmasından kaynaklanmamaktaydı. Emekli deniz oramiralı ve 12 Eylül sonrası başbakanlık yapan Bülent Ulusu, uzun süre Büyük Kulüp’ün başkanlığını yürüttü, hâlen üyedir. Onun döneminde üye olan meşhurlar arasında babasından misyonu devralan Mehmet Ağar ve Beşiktaş’ın efsanevî başkanı Süleyman Seba sayılabilir. Hakkındaki onca delile rağmen beraat ettirilir. Çakıcı, bu ülkede devletin adamı olarak derin devlete çalışan en derin adamdır. Konuşursa âlem karışır. Bu nedenle devlet eliyle kaçırılır. Sinan Engin sâdece tâlimatı yerine getirmiştir. İngilizcesi’yle “MORAL REARMAMENT-MR”, Türkçesi’yle “MANEVÎ CİHAZLANMA TEŞKİLÂTI”nın kökleri dışarıdadır. Tapınakçılar’ın, zuhuruna vesile oldukları Protestan mezhebinin bağlısı (Lutheryan) Amerikan Pastor’u Frank Buchman tarafından, 1929’da “Oxford Group” olarak tesis edilir. Buchman daha sonra, İngiltere’de EVANJELİK olur; yani Bush oğlu Bush’un, “Yeni Dünya Düzencileri”nin mezhebine duhûl eder!.. Bu derneğin Türkiye şubesi Beyoğlu’ndadır. Hâttâ oranın bir sokağında, “Asmalı Mescid” vardır; aynı sokakta, “B’NAI B’RITH-AHDİN KARDEŞLERİ” teşkilâtı, “FAKİRLERİ KORUMA DERNEĞİ” adı altında faâliyet göstermektedirler. İşte bu sokakta, “MANEVÎ CİHAZLANMA TEŞKİLÂTI” da faâliyete başlar. “Toplum faydasına dernekler” listesinde olup, vergiden muaf ve üste “bütçe”den para da alan bu -bu iki- derneğin kurucu başkanı, Prof. Dr. FAHRETTİN KERİM GÖKAY’dır… 33. dereceden mason olan bu adamın, Göztepe-İstasyon durağındaki köşkü teşkilâtın toplantı yeri idi; şimdi dikkat, bir başka toplantı yeri ise İSMAİL AĞAR’ın, Kadıköy’deki köşkü… Bu adam, 60 ihtilâlinde idam edilen F. R. Zorlu’nun da akrabası ve Ayasofya’nın Ortodoks ibâdetine açılmasını istiyor. Heybeliada’daki Ruhban okulunun açılmasıyla istekleri durulmayacak.
Bu teşkilâtın bir diğer üyesi ise, HAZIM ATIF KUYUCAK; bu adam, “Supreme Konsul’de Türküye Masonlarını temsil eden iki kişiden biri; diğeri de “Ceza”cı meşhur dönme Sahir Erman…Celâl Bayar, Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, İ. Sabri Çağlayangil, bunun “altında” olan adamlar… Bu “Manevî Cihazlanma Teşkilâtı”nın bütün üyeleri aynı zamanda “Büyük Kulüp’ün” üyeleri…
Bu BÜYÜK KULÜB’e kimler üye… Gündüz Kılıç, Bülent Ulusu, Cevher Özden (Banker Kastelli), Ali Rıza Çarmıklı, A. Emin Yalman (Tek Dünya Fikrini Yayma Cemiyeti’ni dahi kurmuştur.), Ömer Çavuşoğlu, -kardeşi- Nazlı Ilıcak ve kocası Kemal Ilıcak, Nejat Eczacıbaşı, Sabri Ruso, Duran Kalkan (99’a kadar 13 sene başkanlığını yapmış), Çetin Emeç, Ahmet Fevzi Ellialtıoğlu (devşirme, babalarından biri Yeniçeri Ocağının “56. Ortası”na mensub), Saadettin Bilgiç, Gazanfer İlge, Atalay Coşkunoğlu, Yuda Leon Cukran, Mehmet Emin Karamehmetler, Ümit Aslan Utku, Nejat Tümer (emekli Oramiral), Enver Necdet Egeran (Muhteşem Salomon’a “Mason değildir” belgesi veren TPAO’nun yıllarca başında oturmuş adam), Başaran Ulusoy, Selçuk Maruflu, (ANAP’lı, “Arı Grubu”, “Finans Klüp” ve “Mülkiyeliler Birliği” üyesi, DPT ve Eximbank’ta uzun süre çalıştı), Raif Dinçkök, Adem Ceylan (meşhur Ceylan Holding’in “para işlerine” bakan üyesi, bu âile eski İstanbul Emniyet Mdr. Hasan Özdemir ile eski Mly. Bkn. Masum Türker’i parmaklarında oynatırlar ve “iş” takibi yaptırırlardı) Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Şerif Egeli vesaire…
Hâfızanızı tazeleyeyim, Büyük Külüp’ün ismi, “Susurluk” mes’elesinde de geçmiş, hâttâ Başkanı Duran Kalkan gizlice giderek ifâde bile vermişti. Derin devletin iki Yalçın’ını (Küçük ve Soner’i) Sebataycılar’la ilgili yazdıkları kitaplarda “maksatlı” bulmamın sebebi, “Geyik” muhabbeti ile kulaklarına üflenen malûmatları “deve” yapmaları ve bu sâyede de Kemalist Oligarşi’nin hayatta kalması için “saf Müslüman avına” çıkmaları…
Büyük Külüp’ün 2003 tarihli yönetim listesini isteyenlere gönderebilirim. Bunun temininde İstanbul Sevi’nin (Sandal’daki) katkısı mevcut, müteşekkirim.
“BÜYÜK KÜLÜP” İDARE HEYET YÖNETİM KURULU: BAŞKAN: DURAN AKBULUT Sanayici, GÜNDÜZ KAPTANOĞLU Armatör, Türk Armatörler Birliği Koop. Bşk. ERCAN TARGAY Bankacı, TEVFİK ALTINOK Hazine ve Dış Ticaret Eski Müsteşarı, M. OKAN OGUZ Sanayici, İhracatçı (TİM Eski Başkanı), RIDVAN KARTAL Avukat, Ekonomist, Armatör YAĞIZ DAĞLI Hukukçu, Uluslararası Av. Birliği Yön. Kur. Üy., ERGUN EREZ İnş. Müteahhidi, FERİDUN PEHLİVAN 19. ve 20. dönem Bursa Milletvekili, MEHMET ÖZCAN Sanayici, NURİ BAYLAR İşadamı YEDEK UYELER: PERVİZ ZEKIOĞLU Sanayici, O. TAYLAN KENDİRLİ Ekonomist, ÇETİN YENTUR Bankacı, İNAN ŞEFKATLİOĞLU Sigortacı, HANDE YILMAZ İhracatçı, MURAT NUMAN ERDEM Ekonomist, NEVHAN GÜNDÜZ İşletmeci.
BALOTAJ KURULU: ALİ RIZA ÖZKAN Sanayici, METİN SELÇUK Bankacı, Halkbank Eski Gn. Md. Yard., AHMET MALAZ Sanayici, MEHMET SEREN DİNÇLER Avukat, AHMET BEDRİ İNCE Armatör, KOPTAGEL İLGÜN Prof. Dr. Eski Başhekim, SELÇUK GÖKÇE İhracatçı, HASMET OLGAÇ Kimya Mühendisi, MELİH TAVUKCUOĞLU Müteahhit, RIZA DEDEHAYIR İşadamı, AHMET ÖZBİLGE Yönetici, ADEM CEYLAN Sanayici, MİŞEL GÜLÇİCEK Sanayici, BURHAN SARGIN İşadamı, UGURMAN YELKENCİOĞLU Yönetici, Tofaş Eski Gen. Md.
***
Büyük Kulüp’ün web mekânı olan http://www.buyukkulup.org.tr/ adresine girince şu ifâdeyi göreceksiniz:
Tarih : 2008-06-17 17:55:33
DUYURU…
BÜYÜK KULÜP
(Cercle d’Orient)
DERNEĞİ
1882
17.06.2008
Sayın Üyelerimiz;
14 Haziran 2008 tarihli “VAKİT” gazetesinin manşetinde yer alan “ Paşa’ya 3 soru “ yazısında BÜYÜK KULÜP DERNEĞİNİN tüzel kişiliğine, Dış Kökenli Dernek ve sair aşağılayıcı beyanlar yönlendirerek haksız isnatlarda bulunan ve ayrıca üyelerimizin kişilik haklarına tecavüz, hakaret teşkil eden yazı ve yorumlar sebebiyle, ayni gün tüm önde gelen Gazetelere, Web sayfamızda yer alan yazımız gönderilmiş ve ayrıca aynı yazı Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Sn. İlker BAŞBUĞ’a da iletilmiştir.
Yönetim Kurulumuz 17.06.2008 de yaptığı özel toplantıda;
a-Büyük Kulüp Derneği Tüzel adına Vakit Gazetesi hakkında manevi tazminat davası açılmasına,
b-Suç duyurusunda bulunulmasına,
c-Üyelerin kişilik haklarına tecavüz sebebiyle açılacak davalarda ise dava açma hakkı kişilere bağlı olduğundan, Sayın üyelerimizden dava açmak isteyenlere tüm hukuki yardımlarda bulunulmasına, dava giderlerinin de Dernek tarafından karşılanmasına karar vermiştir.
Vakit Gazetesinin;
Atatürk ilke ve İnkılâplarına, Laik, Demokratik, Çağdaş Türkiye Cumhuriyetin İlkelerine açıkça tecavüz eden yazısı, Büyük Kulüp Derneğinin manevi ve tüzel kişiliğine karşı saldırısı karşısında dava açma yolu ile tepkisini dile getirmek isteyen üyelerimize vekaletname tanzimi, bilgi ve her türlü hukuki yardımda bulunmak üzere 0216 369 32 70 direkt ve 302 42 72/207 nolu telefonumuzdan Duygu KİPER’e ulaşmanızı rica ederim.
Büyük Kulüp Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı
Duran AKBULUT
BÜYÜK KULÜP
(Cercle d’Orient)
DERNEĞİ
1882
14.06.2008Vakit Gazetesi,
Sahibi Nuri AYKON,
Sorumlu yazı İşleri Müdürü Ahmet KARAHASANOĞLU,
Yazar Fatih AKKAYA;
14 Haziran 2008 tarihli “VAKİT” gazetesinin manşetinde yer alan “ Paşa’ya 3 soru “ yazısında BÜYÜK KULÜP DERNEĞİNİN hükmi şahsiyetine ve üyelerine yönelik, kişilik haklarına tecavüz ve suç teşkil eden saldırı sebebiyle aşağıdaki hususların bilginize sunulması gerekmiştir.
Kulübümüz 1882 yılında Yabancı Büyükelçiler tarafından İSTANBUL’DA kurulmuş olup, Cumhuriyetimiz ilanından sonra da Büyük Kulüp adını almıştır. Bu süreci takip eden zamanda, Medeni Kanun ve o tarihlerde yürürlükte olan Dernekler Kanunu hükümlerine göre yasal faaliyetlerini bugüne kadar sürdüren BÜYÜK KULÜP DERNEĞİ 2006 yılında yürürlüğe giren yeni Dernekler Kanuna göre, halen de faaliyetlerini İSTANBUL ‘da devam ettirmekte olup, DIŞ KÖKENLİ değildir.
Öncelikle Dernek Tüzüğümüzün 2. maddesinde yer alan Derneğin amacını tekrar etmekte yarar görmekteyiz.
Derneğimizin amacı, LAİK, DEMOKRATİK, ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMEL DEĞERLERİNİ KORUMAK, ATATÜRK İLKE VE İDEALLERİNİN ÜLKEMİZDE SONSUZA DEK YAŞATILMASI İÇİN FİKİR VE HİZMET ÜRETMEK ve aynı maddede yer alan diğer amaçların doğrultusunda çalışmaktır.
Derneğimizin bu amaç ve çalışmaları dışında her ne şekilde olursa olsun siyasetle uğraşamayacağı ve derneğe ait mekânlarda siyasi toplantılar düzenlenemeyeceği de Tüzük hükmüdür.
Yandaşlığını yaptığı ilkelerle, Derneğimizin amaç ve ilkelerine tamamen yabancı olan, açıkça karşı çıktığı Laik, Demokratik, Çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerini koruma amacına ve daha önemlisi Atatürk İlkelerine aykırı yayın yapan Vakit Gazetesinin kimliği kamuoyu tarafından açıkça bilinmektedir.
Bunun en yakın belirtisi ise; 14 Haziran 2008 tarihli gazetenin alt manşetinde yer alan “Önce İşkence, Şimdi Linç” başlıklı yazıda Humeyni hayranı, Atatürk karşıtı Nuray Bezirgân isimli kişinin haberini yandaş yorumlarıyla beraber vermesidir.
Türk Ordusunun şerefli bir Orgeneraline açıkça saldıran gazetenin, aynı manşet altında Humeyni hayranı kişiyi övmesi, savunması gazetenin siyasi kimliğini açıklamakta olup, tarafsız yayın ilkeleriyle de bağdaşmaz niteliktedir.
BÜYÜK KULÜP DERNEĞİ sosyal bir kulüp olup, 6000 üyesi bulunmaktadır.
- 600’e yakın üyemiz Devlet’e hizmet etmiş, Müsteşar, Genel Müdür, Vali, Emniyet Müdürü, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay Üyeleri, Hakim ve Savcılardan,
- 50 civarında üyemiz Eski Büyükelçiler,
- 60 civarında üyemiz Eski ve Yeni Genel Kurmay Başkanları, Kuvvet Komutanları ve Korgeneral ve Koramiraller,
- 400 civarında üyemiz Başbakanlık, Bakanlık, Milletvekilliği yapmış eski ve yeni Parlamenterler,
- 2500 civarında üyemiz Rektör, Dekan, Profesör gibi kamu görevlileri ve Avukat, Kimyager, Eczacı, Mimar, Mühendis ve emsali Serbest Meslek sahipleri,
- 650 üyemiz Sanayici ve İşadamı,
- 600 civarında bayan üyelerimizden,
- 1100 üyemiz 18–33 yaş arası üye çocukları sıfatıyla üye olan yüksek tahsilli, istikbal vadeden genç üyelerimizden müteşekkil olup, ayrıca Basın ailesinden de 18 üyemiz mevcut bulunmaktadır.
Üyemiz olmalarından onur duyduğumuz mensuplarımız arasında Genel Kurmay Başkanlığı yapmış E.Org.Sn. Hüseyin KIVRIKOĞLU, E.Org.Sn. İsmail Hakkı KARADAYI, E.Org. Sn. Hilmi ÖZKÖK, Genel Kurmay Başkanı Org. Sn. Yaşar BÜYÜKANIT da halen üyemiz olup üyelikleri ile Büyük Kulübe onur vermektedirler.Derneğimiz Kadıköy’de faaliyette bulunup, 1. Ordu Komutanlığı görev bölgesi içindedir. Tüzüğümüze göre 1.Ordu Komutanı görevinde bulunan komutanlar Derneğimizin tabii üyeleri olup, göreve başladıklarında kendileri Yönetim Kurulumuzca makamlarında ziyaret edilerek Dernek üyelikleri önerilmektedir. Gerek Tüzüğümüz ve gerekse Dernekler Kanunu hükümlerine göre üyelik talepleri, Balotaj Kurulumuz tarafından şeklen incelenmekte, Dernekler yasasına göre derneğe verilmesi gerekli zorunlu belgeler (İkametgâh, Nüfus sureti, Adli sicil kaydı) doğrultusunda, Yönetim Kurulunca kabul edilmektedir. Bu prosedür tüm Derneklerde olduğu gibi Derneğimizde de aynıdır. Tüzüğümüz ve Dernekler Kanunu gereğince, üye adayları hakkında güvenlik soruşturması yapılması gibi bir görevimiz ve yetkimiz de mevcut değildir, yazı da bu dahi çarpıtılmaktadır.
Vakit Gazetesinde yayınlanan BÜYÜK KULÜP DERNEĞİ antetli yazı, üyeliğe her kabul edilen kişiye Dernek Tüzüğünün 10. maddesi gereğince gönderilen bir yazı olup, Sayın üyemiz Org. İlker BAŞBUĞ 22.11.2006 tarihli Balotaj Kurulu kararına istinaden Yönetim Kurulunun 09.12.2006 tarihli onay kararıyla o tarihte müracaat eden diğer üyelerle beraber üyeliğe kabul edilmiş olup, kabul yazısı da o tarihlerde görev yaptığı komutanlık adresine gönderilmiştir. Yazıda yer alan ve gazetenin Büyük Kulüp yetkililerinden bilgi aldığı yolundaki beyan da hakikate aykırı olup, adı geçen gazeteye kulüp kaynaklı hiçbir bilgi verilmemiştir.
Sayın üyemiz Org. İlker BAŞBUĞ 1. Ordu Komutanı görevinde bulunmaktaydı ve Sn. Org İlker BAŞBUĞ’UN üyeliği Derneğimize diğer üyelerimizle beraber onur vermektedir.
Bu arada Dış kökenli, masonik bir teşkilat suçlamasında bulunulan Vakit Gazetesi hür ve kabul edilmiş masonlar locası eski Başkanı Kaya PAŞAKAY ve şimdiki Başkanı Salih EVCİLER’İN üyemiz olduğu iddiasındadır. Adı geçenlerle Derneğimiz arasında asıl veya onursal üyelik bağlantısı da mevcut olmayıp, yayıncı kuruluş hakikate aykırı haber yazarak ve 160 mason üyesi bulunduğu iddiasında bulunmuştur.
6000 üyemiz arasında yer alan kişilerin sair bir dernek üyesi olup olmadığını bilmek veya araştırmak, Dernekler kanununa göre BÜYÜK KULÜP DERNEĞİ’NİN görevi değildir.
Kaldı ki;
AKP MİLLETVEKİLİ SN. ŞABAN DİŞLİ , AKP E. MİLLETVEKİLİ VE MİLLİ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI SN.CENGİZ KAPTANOĞLU, AKP E. MİLLETVEKİLİ SN. MUHARREM ESKİYAPAN, 22.DÖNEM AKP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ SN.GÜLSEREN TOPUZ, 22. DÖNEM İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE İÇİŞLERİ BAKANI SN. ABDÜLKADİR AKSU VE HALEN AKPARTİ BAŞKAN VEKİLİ SN. MEHMET DENGİR MİR FIRAT DA ÜYELİĞİNDEN ONUR DUYDUĞUMUZ ÜYELERİMİZİN ARASINDADIRLAR.
Yukarıda da arz ettiğimiz gibi Büyük Kulüp toplumun her kesiminin önde gelen şahsiyetlerini bünyesine almış bir büyük ailedir. Bu aile sadece Dernekler yasasına uygun, özündeki amaçlar doğrultusunda faaliyetlerde bulunur ki, bunlardan bazılarını saymakta da fayda görmekteyiz.
- 1998 senesinde 8 yıllık eğitim seferberliğini başlatan ilk kulübüz. Üyelerimizden, 43 adet okul yaptırıldı, ayrıca o tarihteki bedelle 1 trilyon 100 milyar da toplayarak, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne teslim edildi. 43 okulu yapan üyelerimize şiltlerini vermek üzere 8. Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman DEMİREL Başbakanımız Mesut Yılmaz, Milli Eğitim Bakanımız ve İstanbul Valimizi kulübümüze davet ederek onurlarına bir gece tertiplenmiştir..
- Büyük Depremin ertesi günü Yönetim Kurulu’nu toplayarak İzmit Adapazarı depreminde İzmit Valiliğine verilmek üzere 35 milyarlık İlaç, malzeme ve iaşe ayrıca 40 milyar da nakdi yardım yolladık.
- Depremde evlerine giremeyen üyelerimizi ve üye olmayan komşularımızı, 700 civarında insanımızı 5 gün müddetle kulübümüzün bahçesinde ve tenis kortlarında misafir ettik.
- Her sene 300 üniversite öğrencisine burs veriyor, 500 kimsesiz ilkokul çocuğunu giydiriyoruz.
- Kadıköy Belediyesi’nin kimsesizler yurt binasına 50 bin dolar katkıda bulunduk.
- Kadıköy Emniyet Müdürlüğü binası için 20.000 YTL ve yine onların isteği doğrultusunda kapkaç, hırsızlık olaylarının takibi için 4 araba ve 6 adet motosiklet satın aldık.
- Her sene kulübümüzde Tenis Turnuvaları, Paneller, Konferanslar, Sosyal ve Kültürel Aktiviteler, Bilgisayar, Lisan ve Briç kursları, Klasik Türk Müziği konserleri düzenlemekteyiz.
Bu bilgileri sunmaktaki amacımız VAKİT gazetesi tarafından yanlı olarak tanıtılmak istenilen Derneğimizin gerçek faaliyetlerini size ve kamuoyuna sunmaktır. 14 Haziran 2008 tarihli Hürriyet gazetesinin 27. sayfasında Sn. Ertuğrul ÖZKÖK’ÜN köşesindeki “ YER GÖZTEPE, ZARF BEYAZ” başlıklı yazıda gayesinin sadece karalama kampanyası olarak nitelendirdiği VAKİT Gazetesindeki Sn Org İlker BAŞBUĞ’UN fotoğraf ve onun hakkındaki yorumları hangi gaye ile yayınladığı kamuoyu tarafından bilinmektedir.
Derneğimiz; içeriği basın ilkelerine aykırı, kişilik haklarına tecavüz eden yazı ve sorumluları hakkında suç duyurusunda bulunacak ve ayrıca ait olduğu Hukuk Mahkemesinde de dava ikame edecektir.
Atatürk ilke ve İnkılâplarına, Laik, Demokratik, Çağdaş Türkiye Cumhuriyetin İlkelerine açıkça tecavüz eden Vakit Gazetesindeki yazıyı ve içeriğini şiddetle kınarız.
Büyük Kulüp Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı
Duran AKBULUT
***
İmdi, niye bunları mekânıma koydum derseniz… Esas konu da, cevabı da yukarıda, zırvalıklar âşikâr.
Bendeniz de uzun senelerdir Büyük Kulüp’e, Moda Deniz Kulübü’ne, (4.) Levent Tenis Kulübü’ne (burada sık sık Hülya ile karşılaşırız, tenis oynar gibi hareketler yapar) ve Fenerbahçe Spor Kulübü’ne âzâyım.
Bütün buralarda gizli mahfiller vardır; yeraltından girilen özel localarda kedi kesip kanını içtikten sonra Sevi’nin ruhuna dua edip, Türkiye’yi nasıl batıracağımızı konuşuruz. Suratlarımızda hâince sırıtış ve riya dolu bakışlarımızla “daha çok nasıl ihanet edebiliriz” diye tefekkür eyleriz. Arada Sabetay gelir, ruhânî ve dâvudî bir sesle bize mesajlar verir. Bizler de “umbara abdala habda kim” diye döne döne hidayete ereriz (kusura bakmayın, kelimelerin anlamını söyleyemiyeceğim; zâten bu kadar ifşaatta bulunduğum için zâten akşama 50 cc kanımı emecekler 33 dereceli masonlar).
Bunların, bunca zırvalığı yazanların ne utanması ne de ahlâkı var!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 20 Haziran 2008 Cuma
MKD Güncelleme (09.07.2008 Çarşamba. 17:27): Biraz önce Büyük Kulüp’ten aradılar. Meğer bu yazıyı ciddiye alan bâzı üyeler olmuş. Doğrusu çok şaşırdım. Alenen atılan çamurla dalga geçen, “Bunların, bunca zırvalığı yazanların ne utanması ne de ahlâkı var!“ diye bitirdiğim ironiyi görememişler. Azıcık dikkatle tekrar kıraat edilirse, VAKİT denen zırvalık gazetesinin haberiyle ta baştan “dalga geçtiğimi”, Büyük Kulüp’ün cevaplarını koyduğumu, en sonunda da, üyesi olmaktan şeref duyduğum kulübe atılan çamurlarla istihza eyleyip, iddiaları aşağıladığımı eminim ki alınganlık gösteren üyeler de fark edecektirler. Artık mizah yapmak bile zorlaştı; neyse…


[...] lûtfen http://www.keremdoksat.com/2008/06/20/buyuk-kulup/ makalemi ve kısacık olan [...]
Türkiye ‘yumuşak işgal’ altında Türkiye’de İşgal faaliyetleri
Bir ülke iki yöntemle ele geçirilir: Biri ‘yumuşak güç’, diğeri ‘kaba kuvvet’ yöntemi. Yakın zamanda gördüğümüz harpler, işgaller kaba kuvvet yönteminin örnekleridir. Türkiye’de ise uzun yıllardır yumuşak güç yöntemi uygulanıyor. Bu yöntemde, işgal edilecek ülkeye dost gibi yaklaşılır. Hatta yardım edileceği intibaı uyandırılır. Bunun için, o ülkede işgalci ülke işbirlikçi kadrolarını kurar. O ülkenin kaynaklarını ve kişilerini ele geçirerek hiç fark ettirmeden, ufak ufak adımlarla 50 senede işi bitirebilir. Bu usulün dünyada en başarılı uygulanmış ve uygulanmakta olduğu ülke hangisidir dersiniz? Türkiye mi acaba? Yumuşak güçle ele geçirme yöntemi, diğerinden daha etkilidir. Çünkü kaba kuvvetle işgal yolunu seçen ülkenin başı derde giriyor, askerleri ölüyor, büyük çapta mali kaynakları heba ediliyor. Ama yumuşak güç işgalcisinin ölen askeri, mali yıkımı olmaz. İşgal edilmekte olanın öz kaynakları, gittikçe gönüllü hale gelen, vatanseverlik yerine vatansatarlığı şiar edinen öz evlatları kullanılmaktadır. Batı ülkeleri, eski sömürgecilikte kaba kuvvet yöntemini, ama sonraki dönemde yumuşak güç yöntemini, bağımsızlığına kavuştuğunu sanan pek çok eski sömürgelerinde uyguladı. Bu uygulamalar her kıtada, değişik ölçülerde halen devam ediyor ama bilinçlenen, ince oyunları anlayıp karşı duranlar da çok.
Canlılar ve Toplumlar
Hayat ve tıp bilimlerinde incelenen canlıların yapısı ve işleyiş tarzları ile toplumun yapısı ve işleyişi birbirine benzer. Canlının yapısını hücreler, toplumun yapısını kişiler oluşturur. Vücuttaki milyonlarca hücrenin ahengi ile canlı sağlıklı yaşar; her türlü hastalığa karşı korunma işlergeleri (mekanizmaları) de düzgün çalışır. Toplumda da böyledir. Kişiler arasındaki ahenkle; devlet, ülke, toplum kendisini her türlü düşmana karşı savunabilir. ‘Savunma’dan ise sadece askeri güç anlaşılmamalıdır. Devletin varlığına güç veren, o toplumun binlerce yıldır sahip olduğu kültür ve gelenektir. Kültür olmadığı zaman ne olur? Mesela bir canlıda hücrelerin ahengi bozulduğu zaman, hücreler tek başına hareket ettikleri zaman kanser oluşur. Toplum da aynen öyle. Toplumdaki kültürle birlikte devlet bir işe yarar. Kültür yoksa, görünüşte bir devletin var olması yeterli değildir. Devlet de bozulur o zaman. Olursa da başkasının devleti olur zaten. Sen ‘devlet var’ sanırsın. Ama o senin devletin değildir. Öyle bir ‘devlet’ (daha doğrusu öyle hükümetlere oturtulmuş kişiler), devleti, ülkeyi, ulusu yıkıma götürecek sinsi ve mel’un faaliyetlere engel olma görevini ifa etmek şöyle dursun, onlara (çoğu kez üstü kapalı) destek olur.
Hastalıklı bitkiyi haşereler basar
Mesela canlı organizmanın, vücudun bağışıklık dizgesi (sistemi) vardır. Vücuda zararlı bir madde, bir virüs, bir mikrop girdiği zaman bağışıklık dizgesinin özel hücreleri onun etrafını sarar, onu etkisiz hale getirirler. Sağlıklı bir vücutta durum böyledir. En kötü hastalıklar, en çözümsüz hastalıklar ise vücuttaki bağışıklık dizgesinin bozulmasıyla meydana gelir. O zaman tedavi de çok zordur. Toplumun bağışıklık dizgesini oluşturan inançlar, mill’ eğitim, gelenekler, aile yapısı, vatan sevgisi, dil, tarih bilinci gibi unsurları toplumun ‘kültürü’ başlığı altında toplayabiliriz. Bu unsurlar kalmazsa halk millet olmaktan çıkar. Kuru kalabalığa dönüşür. Kendi kendini imha edecek, her ferdin gündelik şahsi çıkarlar uğruna bir tarafa çekeceği bir kalabalık olur. Doğada nasıl hastalıklı bir bitkiye tüm haşarat hücum ediyor, bitkinin işini bitiriyorlarsa, hastalıklı, hele bağışıklık dizgesini yitirmiş uluslar da dış düşmanlar tarafından (ve dahili işbirlikçilerinin katkılarıyla) yok edilirler.
Doğada virüs
Mikrobik hastalıkların tedavisi nispeten kolaydır. Ama en kötüsü virüsler. Çünkü virüs vücudun kendi mekanizmasını kullanır. Virüsün de bir DNA’sı (veya RNA’sı), oradaki bir şifresi vardır. Ama o şifreyi kullanarak yeni virüsler üretmesi için gereken öz işlergesi mevcut değildir. Her hücrenin ‘işlerge’ dediğimiz bir teşkilatı var. O teşkilat normal olarak hücrenin çekirdeğindeki, DNA şifresine göre çalışır. Kumanda ondadır. Virüs bir hücreye girdiği zaman o hücrenin bütün kaynaklarını, bütün mekanizmasını yeni virüsler üretmek için kullanır. Ve hücrenin içinde bir sürü virüs meydana gelir. Sonunda hücrenin zarı patlar, hücre ölür. Dağılan virüsler başka hücrelere sirayet ederler.
Misyoner virüsler
Toplumlarda da canlı yaratıklardakine benzer olaylar var. Nasıl ki bir fert, fiziki bir silahla katledilebiliyorsa, toplum da pek çok asker’ silah kullanılarak harplerle imha edilebilir. Ama ‘yumuşak güç ile toplum (daha doğrusu ‘teşkilatlı toplum’ diyebileceğimiz ulus) manen hastalandırılarak daha uzun bir sürede, ama gürültüsüz patırtısız yok edilebilir. Bir ulusu hastalandırmak için ‘yumuşak güç’ kullanan (çoğu kez göze batmaz) düşmanın virüsvari silahları var. Nedir bu virüsvari silahlar? Çeşitli. Bunlar arasında devlet teşkilatına sızdırılan yabancı danışmanları, o ülkenin en ücra köşelerine kadar halka musallat olan misyonerleri sayabiliriz. Bunlar girer o toplumda kendilerine benzeyen yeni virüsler üretirler. O ülkede ilk kandırılanlar en etkili yerli misyonerleri oluştururlar. Çünkü bir yabancı misyoner gelse şüphelenirsin, tedbirli durursun. Ama kendinden olan biri gelirse daha kolay etki altına alınırsın. Misyonerlerin ilk gayesi öylelerini çoğaltmaktır. Misyoner teşkilatları çoğu zaman kendi kendine de gelmez; sömürgeci ülkenin gizli teşkilatıyla birlikte hareket ederler;.hatta onun kolu olabilirler.
Danışman virüsler
Ya yabancı danışmanlar? Bunlar başlangıçta bir ülkeye, ‘yardım ediyoruz’ bahanesiyle, devletin çeşitli kurumlarına sokulur. Bu ‘danışmanlar’ o devlet mekanizmasının her tarafına hulul ederler. O bakanlık, bu bakanlık, bu daire… Sonradan, o devlet, hatta o millet, ‘yabancı danışman’ fikrine alışmaktan öte, her şeyi onlardan bekler olur. Zaten bir yandan da, o ulusun kendine güveni aşındırılmakta (örn. basın-yayın ve sahte eğitim düzeni yolları ile), nihayet yabancı sömürgeci karşısında ‘aşağılık duygusu’na kaptırılmaktadır. Artık her kurum, her daire, üstüne bol bol para vererek patron ülkeden danışmanlar dilenmektedir. Ülkenin yetenekli, mesleğinde yabancıdan da üstün öz evlatları kendi ülkeleri için çalıştırılmaz, en bahtı açık olanı, dengi yabancının onda biri maaşla tahkir edilir, yetki mercilerinden uzak tutulur olmuştur (hele vatansever ise). Öz milleti için çalışması gereken düzen, artık, başlangıçta ülkeye virüsvari girmiş olan sömürgecinin hedefleri doğrultusunda çalışmaktadır. Bir süre sonra, zaten içeride çoğaltılmış olan yerli ‘virüsler’ işi çok daha etkili ve daha yaygın bir şekilde yaparlar. Hastalık gitgide müzminleşir, ülkenin ve ulusun tarihten silinmesine ramak kalır.
Topsuz tüfeksiz kurtuluş savaşı
Yumuşak gücün saldırılarına, sonunda işgaline uğrayan ülkelerin yapacağı, aynı cinsten silahlarla mukabele etmek, savunma tedbirleri almak, ‘yumuşak kurtuluş savaşı’ vermektir. En temel mücadele yabancılaşmış eğitimleri yeniden mill’ eğitimlere dönüştürmekle olacaktır. Özel okullara dünya kadar para veren veliler çocuklarını yanlarına alarak okul idarelerine (ellerinde çiçeklerle) toplu halde çıksınlar ve desinler ki: ‘Ey idare: Çocuklarımız hiçbir şey öğrenemiyor. Muhakeme edemez, sorgulayamaz, düşünemez oluyor, Tarzanlaşıyor, maalesef bazıları, manevi, milli değerleri kalmadığı için esrarkeş bile oluyor. Kendi dilini, tarihini, atasını, tasavvufunu-inancını bilmediği gibi, ezberden öte matematik (riyaziye) ve bilimden de anlayamıyor. Bu vahim durumun en önemli bir etkeni yabancı dille eğitim safsatası. Lütfen onu kaldırın; Atatürk’ünki dahil tarih boyu Türk devletlerinde ve bugün de tüm aklı başında ülkelerde olduğu gibi, yabancı dille eğitim ve de hazırlık sınıfı denen, zaman ve kaynak israfı saçmalığını kaldırın; onun yerine dünyanın değişen durumuna göre önemi değişen yabancı dilleri gerekene, gerektiği miktar ve biçimde, ayrıca yabancı dil derslerinde öğretin (doğru usulü bu). Eğitim düzelmezse, zaten çocuklarımızı kendi elimizle perişan edecek, öyle yabancı veya yabancılaşmış okullara bir de bir yığın para verecek kadar ahmak değiliz.’ Tek bir okulda, bahsettiğim gibi bir hareketin başladığını duyan herkes sokaklara çıksın, bayram etsin, çünkü o gün Türkiye’nin kurtuluşu başlamış demektir. Bu olsun, sonrası gelir. Çünkü ‘yumuşak kurtuluş savaşı’ böyle olacaktır; topla tüfekle değil.
MKD: Hiç müdahale etmedim…
Kerem Bey Merhaba,
Yazdıklarınızın doğruluğundan ve samimiyetinizden şüphem yok. Malum kimin ne olduğu belli değil.
Sabetaycılar olgusundan bir şehir efsânesi gibi bahsedilmesine rağmen, yaşamayan ve yakınında olmayanların tam olarak kavrayabileceğini düşünmüyorum. Sabetay cemaâtinin ülkemizin yönetim kademelerinde, stratejik, önemli poziyonlarında bulunmasının vehametini anlatmaya kelimeler yetmez. Her ne kadar bu insanlar dışarıdan bakıldığında eğitimli, aydın, düzgün insanlar olarak görüntü verseler de, yakından bakıldığında kişilik ve karakter olarak zayıf, korkak, aşağılık duyguları içinde kıvranan, kendine güvensiz, mantıklı ve tutarlı düşünmekten yoksun, bağnaz, yobaz, ahlâkî değerleri zayıf, anti idealist, çıkarcı ve pragmatik ve içgörüden yoksun oldukları anlaşılır. İnsanı insan yapan niteliklerden öylesine yoksun, güçsüz ve korkaklardır ki kendilerini korumak, ayakta kalmak, yaşamak için ve aç gözlülüklerinden dolayı, kula kulluk yaparlar, Allah’a secde etmezler, edenlerden de hoşlanmazlar. Aldıkları talimatları harfiyen yerine getirmekte üstlerine yoktur, çok güzel söz dinlerler, hiç sorgulamazlar. Bir de vicdanları yoktur. Öbür dünya, yâni âhiret inaçları yoktur. Kadere de inanmazlar. İnanmadıkları için, hayatta başlarına gelen herşeyin, kendi kararları doğrultusunda meydana geldiğini düşünürler. Bu nedenle karar vermeden önce çok düşünürler, birbirlerine danışırlar ve herşeyi en ince ayrıntısına kadar plânlarlar, çok tedbirlidirler. Kabûl edersiniz ki bu, bir insan için büyük yüktür. Kendi hayatlarına dâir hata yapmaktan, yanlış karar vermekten çok korkarlar. Hata yapmaktan korktukları için çok zor karar verirler, kararsızdırlar. Çünkü onlara göre kader yoktur ve herşeyi kendi tutumları belirler. Bir insanın tanrı rolü oynaması, kendini tanrılaştırması insanı ruh hastası yapar. Öbür dünya inançları olmadığı için haksızlık yapmaktan, ahlâksızlıktan, günah işlemekten korkmazlar. Kimse bilmediği sürece her türlü ahlâksızlığı yapmaktan, günah işlemekten korkmazlar. Cemaât dayanışması sâyesinde de kanunlardan da çekinmezler. Zira çekinecek birşey yoktur sistemi onlar kurmuş, köşe başlarını tutmuşlardır. Görüntüleri ve gerçek kimlikleri birbirine tamamen zıttır. Bana göre şizofrenik bir topluluktur. Muzdarip oldukları şey, paylaşılmış psikotik bozukluktur. Buna din diyerek kendilerini de rahatlatmışlardır, rahat rahat günah işlemektedirler. Ne de olsa, minâreyi çalan kılıfını hazırlar. Aslında zaafları çok olan bir çıkar topluluğudur.
İnsanları kategorilere ayıran, damgalayan ırkçı bir insan değilim. Sonuçta bütün Sabetaycıları da yakından tanımadım. Ama cemaât içinden evlilik yaparak ırk özelliklerini korumaya özen gösterdiklerine göre, Sabetaycı olduğunu öğrendiğim kişiye genetik yapısından ve önyargılı olmasından dolayı ben de şüpheyle bakarım. Çünkü onlar bize şüpheyle ve önyargıyla bakıyorlar.
Her neyse, size neden yazdığıma gelecek olursak: Efendim, ben bir Sabetaycı’yı yakından tanıdım, çok da sevdim, güvendim (tanımaz olaydım). O kişiye eski eşim diyemiyorum, meğer ben evlenmemişim, evlendiğimi sanmışım.
Sabetaycılar ırklarını bozmamak için, cemaât dışından evlenmezlermiş. Aşağıdaki bilgiyi sizinle paylaşmak isterim.
“Cemaât dışından izinsiz evlenenler aforoz edilir, böyleleri “Kararmış” diye anılır. Sabetaycıların kendi aralarında evlenmeleri, onlara has resesif özellikte genetik problemlerin doğmasına yol açmıştır”.
O kişiye eski eşim diyemiyorum demiştim ya, işte o kişi çocuğumun babası. Oğlum şimdi 7 yaşında.
Ben Sabetaycı değilim, çocuğumun babası Sabetaycı. Çocuğumun babası aynı zamanda sedef hastası. Flört ederken bana hastalığının genetik olduğunu, bulaşıcı olmadığını, stresten kaynaklandığını, tamamen iyileşmediğini, stresle tetiklendiğini söyledi. Hâttâ psikolog Reyhan Mülayim’in kendisine çok yardımcı olduğunu, onu tedavi ettiğini söyleyerek, ondan hayranlıkla bahsetti. Tabii durumuna üzüldüm. Hele de çok yalnız bir insan olduğunu, âilesinden destek ve annesinden sevgi görmediğinden bahsetti, daha çok üzüldüm ve ben sevdim onu. 3 yıl flört ettik. İşim nedeniyle İstanbul’da âilemden uzakta tek başıma yaşıyordum. Nişanlandık, arada ayrıldık. Bu arada beni bu sözü geçen psikologla da tanıştırdı. Her ayrılığımızda ayaklarıma kapandı, yalvardı. Nihayet 3 yılın sonunda evlendik. 1 Yıl sonra hâmile kaldım.
Çocuğumuz doğduktan sonra herşeye kızan, abartıp büyüten, sürekli kavga çıkaran, huysuz, huzursuz bir insan oldu. Bunamış gibi davranıyordu, söylediği şeylere söylemedim, söylemediklerine söyledim diyordu. Meğer beni kendinden soğutmak, onu terketmem için yapıyormuş, sonradan anladım. Beni ağlatıp, sinirlerimi yıprattıktan sonra, âilesine oturmaya veya arkadaşlarla yaptığı programlara götürmeye çalışıyordu. Bir de herhangi bir iddiam olmamasına rağmen ikide bir “sen çok şüphecisin” diyordu. Meğer hepsi beni agresifleştirip kendisine şâhit bulmak içinmiş. Tabii ben o zamanlar bunu fark edemedim, bedenen ve ruhen çok zayıf düşmüştüm, çok şaşkındım, onun bu davranışlarına anlam veremiyordum ama asla ona karşı agresifleşmedim. Üzüldüm, ağladım, kendime yaptım. Her neyse, oğlumuz 15 aylıkken evi terketti. 1 yıl sonra boşanma davası açtı. Üstelik davayı benim agresif ve şüpheci olduğum gerekçesiyle açtı ve dava dilekçesindeki adı geçen psikolog da, kendi psikoloğu Reyhan Mülayim’di. Ben de daha önceden anlam veremediğim şeylere anlam vermeye başladım. Anlaşılan, sonuçtan sebep üretmeye çalışıyordu. Parantez içinde hukuk sistemimizin de çok kötü olduğunu belirtmeliyim.
Ülkemizde bir kişiye kişilik yapısından dolayı dava açılabiliyor. Üstelik o kişiye iftira atılmışsa, psikolojik harekata mâruz kalmışsa, agresif ve şüpheci olmadığı hâlde, öyle olmadığını ispatlanması kendisinden isteniyorsa, agresifleşir ve şüpheci olur. Neyseki ben öyle olmadım. Davayı Medenî Medeni Kanun Md. 145 akıl hastlığından açmış olsa, hâkim ona şüpheyle bakardı. O da kişilik yapısı gerekçesiyle açtı. Çocuğu 15 aylıkken evini terk etmiş, eşini tedavi ettirmemiş, 15 aylık çocuğunu agresif ve şüpheci kişilik yapısına sâhip olduğunu iddia ettiği karısına bırakıp gidebilmiş bir kocaya şüpheyle bakılır.
Dava sürecinde ben onun sâdece sedef hastası olmadığını, aynı zamanda paranoid şizofren olduğunu anladım. Kendi hekimi, psikolog Reyhan Mülayim’in bir gazeteye verdiği demeçte, deri hastalıklarının stresten kaynaklandığını, derinin rûhun aynası olduğunu, kişinin iç dünyasındaki çelişkilerin derideki yansıması olduğunu, sedefin rûhu, rûhun da bedeni olumsuz etkilediğini, bu durumun birbirini beslediğini, bu tür hastaların psikiyatri servislerine yönlendirildiğini ifâde etmişti. Dava sırasında ben de kendimi savunurken asıl davacının paranoid şizofren olduğunu dile getirdim. Ne diyebilirdim ki? Bir insan agresif ve şüpheci olmadığını nasıl ispat eder? Gerçekleri ve ne düşünüyorsam onu söyledim. Benim bunu dile getirmiş olmam onları korkuttu. Onun şâhitleri de benim lehime tanıklık ettiler, gerçekten onu rencide edecek agresif davranışlarım olmamıştı. Hem şâhit bulamadığı hem de ben onun psikolojik rahatsızlığı bulunduğunu dile getirdiğim için, benim dengemi bozmak ve agresifleştirmek, korkutmak için peşime adamlar taktı. Bu kişiler de MET Güvenlik’te çalışıyordu. Kendisinin aslında Elster Sayaç Ltd. Şti.’de değil, MİT’te çalıştığını söyleyerek benim kafamı karıştırmaya çalıştı. Onun psikoloğu, onun avukatı, peşime taktığı adamlar derken, bana kuşatılmışım ve güçsüzüm, kendisi çok güçlü hissi vermeye çalıştı. Az kalsın manyak olacaktım, afederseniz paranoyak diyelim. E bu arada İstanbul’da tek başıma bir çocuk büyütüyorum, bankacıyım işlerim yoğun, üzüntü, hayâl kırıklığı vs. bir de tüm bunlar olunca dayanamadım. Ben çocuğuma lâzımdım. Pes ettim, boşanmayı kabûl ettim. Ben kabûl etmeseydim, hâkim boşamayacaktı. Hâkim onun bana tazminat ödemesine de hükmetti. Ancek ne var ki temyiz, aradan geçen süre derken, Yargıtay kararı bozdu. Benim hâkim başka bir yerde görevlendirilmiş yeni bir hâkim atanmıştı. O da bozma kararını onadı. Tazminat filân da alamadım. Şimdi oğlum bu yıl okula başladı. Babasını her hafta görüyor. Babası ben bir pislikmişim gibi davranmaya devam ediyor ve benim varlığımı reddediyor. Yaşadığım acı, üzüntü ve haksızlıklara rağmen, güçlü olmaya ve çocuğumu en güzel şekilde yetiştirmeye çalışıyorum. Bundan sonra ne olacak, gelecekte ne olur ben de bilmiyorum. Bana tüm bunları yapan babasından, oğlumu hiç uzaklaştımadım, görüşmeleri için destek oldum. İnşallah, iyi yapmışımdır, hakkımızda hayırlısı olur.
Normâl şartlar altında, ülkemizde taşıyıcı annelik müessesi yoktur ve yasal da değildir. Çocuğumun babası paranoid şizofren. Ama ülkemiz şartlarında her şizofren onun kadar şanslı değil. Bir işi var, iyi kazanıyor. Bu tür insanların iş sahibi olmaları, evlenmeleri, çocuk sâhibi olmaları hakikaten onlar açısından sorun. Çoğunluk, sıradan ve normâl her insan gibi sosyal bir statü, bir eş, yuva, bir çocuk sâhibi olmak istiyorlar. Etraflarına bakıyorlar, işsiz güçsüz bir sürü insan evlenmiş, çocuğu var. Onlar da istiyor, istiyor ama bir yandan da başarısız olmaktan, hata yapmış olmaktan, evliliği yürütememekten ve çocuklarının da kendileri gibi şizofreni hastası olmasından korkuyorlar. Aslında bu riskler her insan için geçerli. Ama onlar o mükemmelliyetçi yapılarıyla hata yapmaktan, başaramamaktan, durumlarının ortaya çıkmasından korkuyorlar. Benim çocuğumun babası, benimle olduğu sürede hem kendini denedi, hem de ben Sabetaycı olmadığım için benden çocuk yaparak çocuğumuzun şizofren olma riskini azalttı gâliba. Her şeyi en baştan beri planlamıştı. Çocuk sâhibi olmak için benimle evlendi, çocuğumuz oldu boşandı. Bana çok saçma geliyor; dinî nedeniyle asla evlenmeyeceği, bağlı olduğu cemaâti tarafından evlenmesinin onaylanmadığı birisinden çocuk yapmak… Çocuk yapmak evlenmekten daha önemli bence. Pragmatiklik diye buna derim ben. Yâni bir de, ben Sabetaycı değilim diye Allah korusun çocuğumuzun öyle olmayacağının garantisi var mı? Çocuk sâhibi olacağım diye bir insana bunlar nasıl yapılır? Sanki her şizofren olmayan, her normâl insan evlenip çocuk sâhibi mi oluyor, bilinçli olrak tercih etmeyen veya çocuğu olmayan bir sürü insan var. Özel durumlarından dolayı kompleks yapıyorlar gâliba, kendini âilesine kendisine ispatlama çabası oluyor. Tam deli saçması.
Hayatımı yazsam roman olur derler ya, gerçekten hayatımı yazsaydım çok sürükleyici bir roman da olurdu, film de. Bâzen düşünmüşümdür benim yaşadıklarımı yaşayan veya yaşayacak olan başka biri daha var mı diye? İnsanları uyandırmak adına, bakın böyle şeyler de oluyor hayatta, gözünüzü iyi açın diye ama, bir de okuduktan sonra, ya bu iyi fikirmiş, evlilik câzip değil, bende çocuk sâhibi olmak için böyle yapayım, çocuk doğduktan sonra boşarım, taşıyıcı anne bulsam, hem yasak, hem bedava olmaz hem de doğuran bakıp büyütmez, al sana büyümüş hazır çocuk diyen de olabilir. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmeyelim yâni.
Bir gün savcılığa gittim, savcının ilgisizliği, beni başından savmak istemesi, farkında olmadan karşısında bacak bacak üstüne atarak diye oturdum diye beni azarlaması nedeniyle, birkaç bişey anlattım sonra da şikâyetçi olmadığımı söyledim, hemen ayrıldım. Savcıdaki nasıl şişirilmiş bir Ego ise, bacak bacak üstüne atarak oturdum diye sanki dünya başına yıkıldı adamın. Yâni ülkemizde insan olarak hakkımız yok. Bir Sabetaycı seni kullanır atar, eziyet eder. Sonra doktoru, avukatı, ekibiyle üstüne gelir, hiçbir şekilde hakkını arayamazsın.
Bu adamın yani çocuğumun babasının Sabetaycı olduğunu biliyorum, ama tüm bu organizayonu nasıl yaptı? Gerçekten MİT bağlantısı var mı? Bir yerde okumuştum. Paranoidler istihbaratçı olarak kullanılıyormuş ama yazdıkları raporlar abartılı olabiliyormuş. MİT acaba paranoid şizofrenleri toplumu, halkı yönlendirecek olayların planlanması, senaryoların yazılması, komploların kurulması için kullanıyor olabilir mi? Paranoidler kendilerine komplo kurulacağını düşündüğünden, hayâl güçleri de kuvvetli olduğundan komplo teorileri kurabiliyorlarmış. Met Güvenlik’ten birilerini peşime taktı demiştim. Ergenekon soruşturması kapsamında bu şirkette çalışan Satılmış Balkaş da tutuklanmıştı. Sonra çocuğumun babasının, araba alıp sattığı iki farklı kişinin ikisi de jandarma istibaratta çalışıyor. Görünürde bir Alman şirketi olan Elster’de sayaç satışı işini yapıyor, acaba aynı zamanda MİT ya da Özel Harekât’ta mı çalışıyor acaba? Çift kişilikli olduğu gibi mesleği de mi çift acaba? Soru çok cevap yok.
Alacakaranlık kuşağına benzedi, hagisi gerçek, hangisi hayâl? Kim doğru söylüyor? Çocuğumun babasının da söylediği gibi, yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan?
Saygılar…
MKD: Sayın M, başınızdan geçen bir olumsuzluktan dolayı, koskoca bir itikadî câmiayı “akıl hastası” ilân etmeniz doğru değil. Sâbık kocanıza belli ki bu teşhisi siz koymuşsunuz, psikiyatr koymalı. Psikologlar hekim değildir ve teşhis koyamazlar. Tanıdığım pek çok Sabetayist var, hiç de sizin anlattığınız gibi insanlar değiller.
İki de tavsiye: 1) Bir daha bir savcının karşısına oturursanız, asla bacak bacak üstüne atmayın. Türkiye’de bu hareketi bütün savcılar terbiyesizlik veya küstahlık olarak idrak eder ve size nâzik davranmazlar. 2) En kısa zamanda bir psikiyatra görünmelisiniz.
Bilmukabele saygımla…
Aydın Kuyucak’ta gazete yayımlıyorum. Kuyucak’ta cadde ve sokaklara adları verilenlerden biri olan Prof. Hâzım Âtıf kimdir diye bir araştırma yapayım dedim; internette bulduklarımdan buraya kadar geldim. Alıntılarla ya da aynılarıyla acaba yayınlasam mı diye düşünüyorum.
R. Süleyman Duran