KIBRIS MES’ELESİNE İKİ BAKIŞ: VAMIK VOLKAN VE ENGİN ARDIÇ
Bu yazi toplam 440 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.
Zaman gazetesinden Nuriye akman 15 Haziran 2008’de Prof. Dr. Vamık Volkan’la bir röportaj yapmış, önce onu iktibas ediyorum. Prof. Dr. Vamık Volkan’dan daha önce epey bahsetmiştim, eski yazılarımda göreceksiniz. Bakın neler demiş…
***
—Kıbrıs’ta “tek millet” projesi tutmaz! Ortaya koyduğu psikopolitik teoriler ve dünyanın problemli bölgelerinde barış için yaptığı projeler nedeniyle dört kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Kırk kitabı, dört yüzü aşkın makalesi, çok sayıda ödülü var. Daha önce “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabını heyecanla okuduğum için, Alfa-Everest’ten yeni çıkan “Kıbrıs: Savaş ve Uyum. Çatışan İki Etnik Grubun Psikanalitik Tarihi” adlı kitabını hemen okuyup, hazır İstanbul’dayken onu tanımaya can attım. Kıbrıs mes’elesinin psikolojik boyutlarını anlamak isteyenlere hararetle tavsiye ediyorum.
—Bu kitabı 1979′da yazdınız. Türkçe’ye çevrilmesi neden 2008′i buldu?
Bu soruyu Türkiye’dekilere sormanız gerek. Türkiye’de beni tanıyan pek yoktur. Son senelerde benim varlığımın farkına vardılar. Şimdi yavaş yavaş kitaplarım çevriliyor. Kıbrıs kitabının Türkiye’de yayınlanmasının tam zamanıydı. Şu anda biliyorsunuz Sayın Talat ile Rum cumhurbaşkanı Hristofyas konuşuyorlar. Yâni yeni bir dönem ortaya çıktı. Çeşitli fikirler var bu konuşmalar içinde. Korkular var aynı zamanda. Geçen sene ben on iki genç ile mülâkat yaptım. On sekiz, yirmi yaşlarında bunlar. Kıbrıs’ta otuz sene önce ne olduğunu bilmiyor bunlar. Şoka girdim önce. Ondan sonra aklım başıma gelince bunun böyle olması bende sürpriz yaratmadı. Çünkü tarihî gerçeği unutturmak için milyonlar harcandı. Sözüm ona gerçeği unutursak, Rumlar’la arkadaş oluruz diye düşünüldü. Oysa psikolojik olarak bu şekilde yapılan anlaşmalar bir yere gitmez. Gerçekçi anlaşmalar yapmak lâzım. Bu nedenle Kıbrıs’ta olan gerçekleri anlatan bir kitabın şu anda basılması çok önemli!
—Geçmiş kuşakların (MKD: “nesillerin” olacak) yaşadıklarının gençlere aktarılmasını istemeyenler kimler?
Ben 1956’da Ankara Tıp’tan mezun oldum. O günlerde Türk tabiiyetine geçemezdim. Kıbrıslı Türkler’in Kıbrıs’tan kaçmalarını önlemek için kanun geçmişti. Türk tabiiyetine geçme imkânı olsa ben Türkiye’de kalırdım. Bu olmadığı için Amerika’ya gittim. Amerikan hâriciyesinde bir Kıbrıs masası vardı o zaman. Bu masanın şefi Türkçe biliyordu. Her sene bu adam bana telefon eder, “gel de bir anlat bakalım ne oluyor” derdi. Herhalde bir de Rum arkadaşı vardı. Amerikan hâriciyesinde Kıbrıs mes’elesi konuşulurken duyardım ben. Ve orada bir şeyin farkına vardım. Bir diplomat geliyor bağırıyor. Diyor ki: “Ne biçim insanlar bu Rumlar ve Türkler. Bunlar niye bizim gibi olmuyorlar”? Biliyorsunuz, Amerika’nın doğuşu siz Polonyalısınız, siz Yunanlısınız, ben Türk’üm bir araya geliyoruz, Amerikalı diyoruz kendimize. O modeli istiyorlar. Kıbrıs’ta bir Kıbrıslı milleti yaratmak fikri o zamandan beri vardı. Bu politika üzerinde epey para harcandı. Hâlâ da harcanıyor.
—Kurdukları Kıbrıs Cumhuriyeti yaşamadı ama. Tutmadı.
Kıbrıs çok küçük bir yer. Amerikalı bakıyor halkı Kıbrıslı yapalım problem bitsin! Kıbrıs’taki Rumlar devamlı olarak “biz Yunanlıyız” diyorlardı. Bir günde, kendilerini Kıbrıslı olarak ilân ettiler. Neden? Çünkü Kıbrıslı Milleti olursak bu bir Rum Milleti demektir. Türkler azınlık. Onlar da Kıbrıslı olacak. Ve iki kesimi barıştırmak için belki de iyi niyetle Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar’ı bilhassa çocukları bir araya getirdiler Amerika’da. Oyunlar oynuyorlar bilmem neler. Ondan sonra bunları tekrar Kıbrıs’a getiriyorlar. O zaman çocuklar birbirlerini katiyen göremiyorlar. Bir de sen Rum’la arkadaş olmuşsun. Gelmişsin. Ötekiler Rumlar’ı bilmiyor. Çocuklarda psikolojik problemler oluyordu. İnternet bunu değiştirdi. Şimdi daha kolay iletişim kuruluyor. Bu şekilde bir süreçle NGO’lar geldiler. Ve bir Kıbrıslı millet yetiştirmek gibi bir psikolojik sürece girdiler.
—Annan Plânı oylaması dünyanın kaç bucak olduğunu göstermiş olmalı onlara.
Evet. Annan Plânı reddedildikten sonra daha gerçekçi bir duruma girdi dünya. Kıbrıs’ta iki millet olduğunu gördüler. Derken Papadopulos kaybetti. Ve yeni bir adam geldi. Hristofyas eski komünist. Talat’ın da eski arkadaşı. Beraberlikleri falan var. Geçen hafta Kıbrıs’a gittim. Bir baktım eski Kıbrıslı Milleti ortaya çıkaracağız sevdası yeniden alevlenmiş.
—Talat da bundan yana mı?
Yok, Talat bundan yana değil. Ama baskı altında. Rum tarafı diyor ki iki kesim diye bir şey yok. Bir tek Kıbrıs Cumhuriyeti olacak. Ve bir tek devletimiz olacak. Bu nedenle bu kitabın çıkışının tam zamanı!
—“Gençlerin, dede ve nenelerinin yaşadıklarından habersiz olmaları, yâni geçmişin travmalarının kabûl edilip açıkça konuşulmaması birtakım kimlik krizi ve kişilik bölünmeleri yaratabilir” diyorsunuz kitabınızda. Ders kitaplarından bâzı gerçeklerin bilinçli olarak silindiğini bilmiyordum.
Bir ders kitabı var. Düşünün Kıbrıs’ın olayları olurken başta Denktaş var. Denktaş hakkında şunu da düşünseniz, bunu da düşünseniz o size âit bir şey. Fakat tarihin adamı orada. Bu kitabın içinde Denktaş’ın adı geçmiyor. Böyle bir şeyi kabûl ediyor Türk tarafı. Dıştan para veriliyor çünkü hükûmete. 60 bin Dolar mı ne, müthiş bir şey. Hem Rumlar’a, hem Türkler’e diyorlar ki “siz bunları siliniz ki çocuklar büyüdüğünde düşman olmasınlar”. Şimdi bir psikanalist olarak ben buna derim ki enayiliğin daniskası bu.
—Neden?
Çünkü ben psikanalist olarak biliyorum ki bir gerçeği bastırırsanız, o gerçek toprağın altındaki tohum gibi çıkacak. Başka yerlerde çıkacak. Ve iyi çıkmayacak. Fakat buradan çiçek çıkacağını biliyorsanız, çiçeğin ne olduğunu biliyorsanız onun korkusu olmaz. O biliniyor çünkü. Bu bize âit bir çiçek. Kesersiniz, biçersiniz bilmem ne yaparsınız. Yâni gerçeği gömmek, psikolojik olarak çok zararlı… Şimdiden başladı. Çocukların akıllarında karmaşalık var.
—Kimlik karmaşası mı? “Ben kimim” diyor ve cevabı bulamıyor mu?
Tabii tabii. Bu Kıbrıslı işi ortaya çıktı. Eskiden Türk’sün ama Kars’ta yaşıyorsun. Türk’sün ama İstanbul’da yaşıyorsun. Türk’sün ama Lefkoşa’da yaşıyorsun. Şimdi Lefkoşa’da yaşayan Türk Kıbrıslı diyorlar. Kıbrıslı Türk değil. Gazetelerde bile böyle yazılıyor artık.
—“Türk Kıbrıslı” ile “Kıbrıslı Türk” arasında ne fark var?
Çok fark var. Türk Kıbrıslıyım dediğinde, Kıbrıslı olmak daha önemli. Bu Kıbrıslı olma baskısı yavaş yavaş girdi. İkincisi, milliyetçi Türk müsün, yoksa başka türlü Türk müsün?
Okullarda duyduğuma göre kavgalar çıkıyor. Şimdi siz Türkiye’den geliyorsunuz bir üniversiteye gidiyorsunuz. Sen Türkiyeli Türk’sün. Yâni Türk Türkiyeli’sin. Ben Türk Kıbrıslı’yım. Senin grubun var, benim grubum var. Senin grubundaki bir kız ile ben yaklaştım mı kavgalar çıkıyor. Kimlikte bir kargaşalık olmuş.
—Bu kargaşanın kökleri Kıbrıs Türkleri’nin yıllarca abluka altında yaşamaları olabilir mi?
Evet. Kıbrıslı Türkler, 63–71 arasında on bir sene abluka altında yaşadılar. Bu on bir senenin ilk altı senesi aklınızın almayacağı kadar kötüydü. Lefkoşa’nın etrafı BM görevlileriyle çevriliydi. Onun dışında Rumlar vardı. Dünya ile temâsı yoktu Türkler’in. Bir sene değil, bir ay değil, altı ay değil. Altı sene burada yaşıyorsun. Ben 68’de gittim Kıbrıs’a. Türkler bombalayınca açmışlardı birazcık çemberi. Âilem altı sene sonra bu ablukayı geçip havaalanına geldiler. Beni uçaktan aldılar. Bir baktım kimse konuşamıyor. Fısıl fısıl herkes… Hududu geçer geçmez sesleri açıldı. Bu tabiî ki iz bırakıyor.
—Bu izler yavaş yavaş kaybolabilirdi. Fakat 1974′ten sonra bütün dünya ambargo koydu.
Böylece sembolik olarak hudut kalkmadı. Şimdi bu hudut içinde adamlar kumar oynuyor. Nataşalar geliyor. Turistler geliyor, paralar geliyor. Fakat bu mantalite orada. Ben kimim? Türk müyüm, Kıbrıslı mıyım? Milliyetçi Türk müyüm, dinci Türk müyüm? Onu bırakın, beni dünya tanıyor mu? Ama gittiğin zaman millet bağırıyor, çağırıyor. O kadar kızgınlar ki. Kıbrıs’ı bir çöphâne yapmışlar. Ben her gittiğimde ağlıyorum. Lefkoşa’dan Girne’ye giderken gözlerimden yaşlar dökülüyor. Eskiden ağlardım başka türlü ağlardım. Eskiden Türkiye’den, Amerika’dan gelirdim. Uçak alanında (MKD: Tipik Kıbrıslı; onlar “havaalanı” demezler, bence de “uçak alanı” daha doğru) havayı içime çeker, bu benim vatanım diye ağlardım. Evime gitmek isterdim. Hemen topraktan çiçekler yetiştirmek isterdim. (Ağlamaklı) Amerika’da topraklar bana âit değil. Orada ben bahçıvanlık yapamam. İmkânı yok. Kıbrıs’a geldiğim gün hemen bahçede bir şey yapıyorum. Bahçe bana âit. Toprağım benim toprağım.
—Ama siz Amerikan vatandaşısınız aynı zamanda.
Bana ne! Benim Amerika’da kocaman bir evim var. Çok büyük bahçem var. Ormanım var canım. Geyiklerim var. Fakat toprağı kazıp da oraya çiçek ekemem. Kıbrıs’a gider gitmez toprağa dokunuyorum. Ve ağlardım ben eskiden. Şimdi başka türlü ağlıyorum. Çöphâne yapmışlar vatanımı. Kızgınlık bu. Bilinmeyen kızgınlık. Ben sana dersem ki otuz sene sen Kıbrıslısın ama dünya seni tanımıyor. Senin kimliğin yok. Bayrağın var ama kimse tanımıyor. Başka bir yer var mı dünyada bu kadar sene ambargo altında yaşasın? Var mı bir tâne göstersinler. Bir Küba var.
—Kendilerini kumara vermeleri de ikinci sınıf vatandaş olmanın öfkesini dışa vurma mı?
Öfke var. Ama üzerinden de para var. Aşağılık duygusu oldu mu dersin ki bana ne. Altı sene ablukada yaşadılar ya, çöpü nereye atacaklar? Çöp içinde yaşadılar. Rumlar, çimento vermiyordu. Çimento verirse ne olur ne olmaz bir şey yaparlar, defans yaparlar filân. O günlere döndüler. Diyorlar ki, at gitsin çöp olsun her yer. Kola içiyor, kutusunu bahçeye atıyor. İşte asıl bunları konuşmak lazım.
—Peki, niye temizlemiyorlar çöpleri?
Şimdi şakalar var. Derler ki Sayın Talat, Lefkoşa ile Girne arasında giderken hep gazete okur arabasında. Onun için hiçbir şeyi görmez.
—Bu kitap halka ve politikacılara ne söylüyor?
Bu kitap diyor ki “geçmişinizi unutmayın”. Geçmişi bilmek demek Rumlar’la barış yapmamak demek değildir. Geçmişi bilirseniz Rumlar’la gerçekçi bir barış yaparsınız. Ben çok barışçı insanım. Beni Nobel Barış Ödülü’ne dört defa aday gösterdiler. Ben her hafta dünyanın bir yerindeyim. Konferanslar veriyorum. Ama barış gerçekçi olmalı.
Kırılan vazoyu yapıştırmak için uğraşmaya gerek yok
—Nedir gerçekçi barış Kıbrıs için?Kıbrıs, Yunanlılar’la Türkler’in beraber yaşamasının en son yeridir. Savaşlar oldu, ihtilâller oldu, bilmem neler oldu. Kıbrıs’a dokunulmadı. Biz gerçekçi bir çözüm bulursak, Türk-Yunan ilişkileri dünyaya model olabilir. Çünkü Türkler’le Yunanlılar çok yakınlar.
—Kırılan vazoyu yapıştırmaya çalışmak yerine, her parçayı âit olduğu yere verelim diyorsunuz özetle.
Evet. Bu senin tarafın, bu benim tarafım. Bu senin kimliğin, bu benim kimliğim. Sen Rum’sun, ben Türk’üm. Ama aynı adada yaşıyoruz. Sen bu tarafta yaşıyorsun. Ben burada yaşıyorum. Aramızda bir hudut olsun. Ama hudut delikli peynir gibi olsun. Deliklerden gidersin, istediğin zaman “merhaba” dersin. Beraber yemek yersin. Ama evine dönersin. Delikli peynir stratejisi geliştirecek bir politika lâzım. Ama önce ambargoyu kaldırmak lâzım. Ben politikacı olsam, her gittiğim yerde “ayıp size” diye bağırırım Avrupalılar’a. Derim ki “günahı olmayan 200 bin kişiye sen bu kadar psikolojik baskı nasıl yaparsın”? Bu eşeklere bağırmak gerekiyor. Bağırınca “aa” derler sana. Biz Türkler nedense hep efendi görünmek istiyoruz.
***
Engin Ardıç da 21 Temmuz 2008 Pazartesi bir makale yazmış. Onu da ibret vesikası olarak ekliyorum.
***
Sömürgemiz Kıbrıs
Talat ile Hristofyas anlaşmak üzereler… Kıbrıs, eşit haklara sâhip iki eyâletli bir devlet olacak (yâni KKTC, KKTE’ye dönüşecek), sonra da “üniter devlet” olma yönünde adım atılacak, bir Birleşik Kıbrıs ortaya çıkacak.
Yâni, Kıbrıslı soydaşımız bizden çok önce cebine Avrupa pasaportunu koyacak. Bizden daha iyi yaşayacak.
Hiç de “kan ağladığı” falan yok Aydın Doğan’ın adamlarının yazdıkları gibi, tam tersine neredeyse zil takıp oynayacak!
Kıbrıslı Türk memnun, Rum memnun, ABD memnun, AB memnun, bizim hükûmet de memnun.
Memnun olmayanlar, bürokratlarımız. Bir de, “başbakan Kıbrıs’ı satıyor” diyebilmek için yanıp tutuşan “Aydın Doğan tayfası”…
Son günlerde, “Kıbrıs gitti gidiyor” şeklinde yayın yapıyorlar.
Kıbrıs’ta çözüm sağlamak “Atatürkçülüğe aykırıymış”…
Misak-ı Millî sınırları içinde olmayan, Atatürk’ün örneğin bir Hatay gibi “geri almayı” hiçbir zaman aklına bile getirmediği Kıbrıs, Osmanlı’nın yüz otuz yıl önce gözden çıkardığı ve bir daha da dönüp bakmadığı Kıbrıs, Lausanne’da İsmet Paşa’nın hiç ilgilenmediği Kıbrıs, birdenbire “bizim” oldu.
Çünkü oraya “aldık” gözüyle baktık hep… Böyle bakınca da, şimdi çözüme ulaşma ve bu kamburdan hayırlısıyla kurtulma girişimi, “vermek” gibi görünür! Sanki Edirne ya da Ardahan elden gidiyor ha! Kıbrıslı Türk’ün “kendi kaderini tâyin hakkına” da asla saygı göstermezsin bu durumda, ille sen karar vereceksin ne olacağına… Daha doğrusu, kuyrukçuluk ettiğin bürokrasi verecek, Talat da kim oluyormuş, “Lefkoşa vâlimiz” gibi bir şey…
Buradan hareketle başbakana istediğin hakareti edersin, hâttâ iyice zıvanadan çıkıp “bunlar Anıtkabir’i de alışveriş merkezi yaparlar vallahi” diye tatlı tatlı saçmalarsın… Orduyu da gıdıklamış olursun, yazdığın yazı, 27 Mayıs darbesi öncesinde Behçet Kemal Çağlar’ın döktürdüğü berbat manzumelere döner.
Bırak, Kıbrıs gidiyor diye, onun gerçek sâhibi olduğunu düşünen bürokrat, örneğin emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ ağlasın, sen niçin ağlıyorsun? Kıbrıs’tan senin ne çıkarın var? Avrupa Birliği çatısı altında artık bir “Rum mezalimi”, bir “Türk katliamı” düşünülemeyeceğine göre, yeni bir Grivas, yeni bir Sampson, yeni bir Gizikis çıkamayacağına göre, bırak oraya yatırım yapmış olan Ergenekon örgütü ağlasın, sana ne? Kuzey Kıbrıs üzerinden kaçakçılık mı yürütüyordun da şimdi avantan kesilecek? Sen bir garip bordro mahkûmusun yâhu, Aydın Doğan’ın gönlünden kaç para koparsa onunla geçineceksin, sana ne uluslararası ticaretten?
Yoksa sana da “bahçe içinde müstakil ev” mi verdiler de şimdi Rumlar gelip geri alırlar ya da tazminat isterler diye korkuyorsun?
Sen otur güzel güzel “Atatürk ticareti” yap, başbakana giydir, mitinglere katıl, bayrak salla, sonra “aaa, başı örtülüler de aynı bayrağı kullanıyorlarmış” diye şaşır, “CHP seçimi kazanacak” diye yalan yaz, senden daha fazla para kazanan meslekdaşlarını kıskan, hâttâ çalışma arkadaşlarını onların aleyhine kışkırtmaya çalış…
Yâni, anladığın işlere bak!
Dünya konjonktürünün geldiği bu noktada, artık hiçbir zaman gerçekleşemeyecek muhayyel bir Yunan saldırısını, “güneyden yani yumuşak karnımızdan gelecek bir darbeyi” de, bırak bununla görevli ve yükümlü olanlar düşünsünler, sana ne? Antalya’da yazlığın, Mersin’de iş hanın mı var?
Hem Avrupa Birliği’ne girmek için kapıları aşındıracaksın, hem de “ileride birliğin üyelerinden biriyle savaşırsak lâzım olur” diye Kıbrıs’ı “tutmak” isteyeceksin, yok böyle jeostrateji!
İstersen bir de Putin’e sor bakalım ne diyor? İttifak kuracaktınız ya…
***
ŞİMDİ YORUMLAR
Vamık Bey’e hep ihtiyatla, hâttâ şüpheyle bakmışımdır. Bir insanın ABD’de en üst düzey danışman olabilmesi için mutlaka CIA’de görevli veya CIA tarafından “iyi hâl kâğıdı” verilmiş olması gerektiğini herkes bilir. Gâliba yaşlanmanın ve gittikçe daha fazla ihtiyar olmanın verdiği, getirdiği tekâmül ve tekemmül içerisinde, köklerine gittikçe artan bir şekilde rücu ediyor.
Terbiyeyi elden bırakıp da onun gibi olmamak için küfretmeyeceğim ama Engin Ardıç (EA) namlı gazetecinin yazdığı saçmalıkların ekserisinin cevabı Vamık Bey’le yapılan mülâkatta var. Yâni Birleşik Kıbrıs’ın neden olamayacağı…
Olmayanları ben ekleyeyim:
—Allah’ı da kitabı da para olduğu için her şeye o gözle bakan EA (meslekdaşları için ettiği lâflara bir daha bakın), Atatürk’ün örneğin bir Hatay gibi “geri almayı” hiçbir zaman aklına bile getirmediği Kıbrıs derken mugalâta yapıyor. O zamanki konjonktür icap ettirse idi, hiç şüphe yok ki bu yapılırdı; velev ki, Gâzi’nin bu mes’eleyi düşündüğüne ama daha fazla şartları zorlamamak zaruretinden dolayı gündeme getirmediğine dâir epey istihbarat var; merak edenler Rauf Denktaş’ın sohbetlerine, hâtıratına baksınlar. O zamanlar istikbâlin göklerde olduğu yeni fark ediliyordu.
—Lausanne’da İsmet Paşa’nın hiç ilgilenmediği Kıbrıs zâten beş para etmez bu devlet adamcağızının hatalarından sâdece bir tânesidir!
—“Osmanlı’nın yüz otuz yıl önce gözden çıkardığı ve bir daha da dönüp bakmadığı Kıbrıs” lâfları da külliyen yalan! Osmanlı, çöküş döneminde, daha nice yerleri kaybetti. Bu bir gösterge veya kıstas mı ki!
—Sanki Edirne ya da Ardahan elden gidiyor ha demiş EA. Hiç farkı olmadığını göremeyecek kadar basiretsiz. Tabiî bir uçak gemisi olarak orada duran Kıbrıs’ın Türkleri başka bir millete mi mensup! Özlerine yabancılaştırılmışlarsa, lüzum eden eğitim ve öğretimle hâfızaları tâzelenir.
—“Dünya konjonktürünün geldiği bu noktada, artık hiçbir zaman gerçekleşemeyecek muhayyel bir Yunan saldırısını” tahayyül edemeyecek kadar budala birisine lâf anlatılabilir mi? Yunanistan neden deli gibi silâhlanıyor, yazımı hatırlarsınız…
—Evet, Talat Lefkoşa vâlimizdir. Eğer Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhakı sağlanamazsa, Delikli Peynir stratejisi geliştirecek bir politika sonucunda da, Lefkoşa temsilcimiz ve fahri vâlimiz olur.
—Kıbrıs’tan senin ne çıkarın var? Avrupa Birliği çatısı altında artık bir “Rum mezalimi”, bir “Türk katliamı” düşünülemeyeceğine göre, yeni bir Grivas, yeni bir Sampson, yeni bir Gizikis çıkamayacağına göre, bırak oraya yatırım yapmış olan Ergenekon örgütü ağlasın, sana ne?
İşte burada ne zekâsının ne de entellektüel birikiminin izah edemeyeceği kadar zırvalıyor EA.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarlarını bilmez mi? Bilir.
Hâlen süren Türk katliamlarını işitmemiş midir? İşitmiştir.
13 sene önce 8 bin Bosnalı yetişkin ve erkek çocuğun öldürüldüğü Srebrenitsa katliamını bilmez mi? Bilir.
İşte, 250 binden fazla insanın öldüğünün tahmin edildiği ve 1.8 milyon kişinin evlerinden sürüldüğü Bosna Savaşı’nın bitmesinden sonra uluslararası savaş suçları mahkemesi Bosnalı Müslümanlar’a ve Hırvatlar’a karşı savaş suçu işlediği gerekçesiyle Karadziç’i resmen suçladı. Bosna’da on binlerce kişinin öldüğü şiddet olaylarını organize etmekle suçlanan “Tilki” lâkaplı Karadziç, eski Yugoslavya Federasyonu’nda işlenen savaş suçlarını yargılamak için kurulan BM’ye bağlı uluslararası savaş suçları mahkemesinin en çok arananlar listesinin de başında bulunuyordu ve nihâyet yakalandı. Bunları bilmez mi? Bilir.
Bunlara çağdaş ve medenî Avrupa’nın seyirci kaldığını bilmez mi? Bilir.
Batı önce azmettirir, sonra katlettirir, akabinde de bir günah keçisini tarlaya sürer. Bunu bilmez mi? Bilir.
Fırsatını buldukları anda da bütün Türkler’i berhava edeceklerdir. Bilmez mi? Bal gibi bilir.
Peki, EA ve benzeri yaratıklar neden böyle yaparlar?
Bakın, yazısında sürekli olarak paradan, mâlikâneden, çıkarlardan bahsetmesi zâten bunun cevabıdır; transfer olduğu gazetedeki sebeb-i mevcudiyeti de öyle: PARA, GÜÇ ve NÜFUZ.
Gazeteci olmayan bâzı homonguluslar da aynı tâifedendir.
Bu arada, olağanüstü transfer ücretiyle bu web mekânı da Doğan Grubu’na iltihak etmiştir ama vaziyet çakılmasın diye, neşriyata aynı tevâzu içerisinde ve aynı üslûpla devam edilecektir.
umbara abdala habda kim
umbara abdala habda kim
umbara abdala habda kim…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 22 Temmuz 2008 Salı
dr asım burhanoğlu
22 Temmuz 2008
Çeşitli vesilelerle bu mekanda,zamanında aldığımız,strateji ve analiz derslerinin,bugün için de zamanı anlamak açısından olmazsa olmaz olduğunu YAZDIK ve gerektiğinde yazmaya,duyumsatmaya devam edeceğiz.Bizim çocukluğumuz TARSUS’ta,bugün yaşları 70,80 üzerinde olan GİRİTLİ teyze ve amclarımızın,”"memlekete”" göçmeden evvel,GİRİTTE uğradıkları yunan zulmünün hikayelerini dinleyerek geçti.Tarsus ve Mersin’de bugün,ciddi bir GİRİTLİ bakiyyesi vardır.Keza GİRİTLİ’LER kadar olmasa da,bulgar ve makedon muhacirleri de vardır.Evimizin ilk yatılı yardımcısı,annemin manevi ablası,benim de manevi nenem ESMA SULTANImızdır.Esma nenemin tatlı makedon şivesiyle evladın–evladın diye bana kol,kanat germesi,büyük ÜSKÜP depreminde MARŞAL TİTOnun bizzat SKOPJE’ye((Üsküp)) kadar gelip,MÜSLÜMAN–hıristiyan ayırdetmeden gönülgücü göstermesini anlatırdı da ben hep merak ederdim kim bu “”marşal tito be yauv”" dediği masal kahramanı,ESMA NENEMİN…
EA ile birkaç kez talebe iken,1975–81 arasında,aynı mekanda bulunup,hasıpıhal etmişliğimiz olmuştur.
Mekanı tenzih ederek diyeyim,bizim, yabancılaşmış,Türk komprador entelektüeli((!!)) için ürettiğimiz bir TÜRKİYE kıstasımız vardır:
onlar ki İstanbul’da oturanları,memleketi Bostancı’ya kadar,Ankara’dakleri ise Kızılcahamam’a kadar bilirler.
Ben de EA gibi,küçük yaşta yabancı dille tedrisat yapan,yabancı bir okulda okudum.Farkımız o,ilkmektepden itibaren ben ise,ilk mektebi takiben bu okullara girdik.Hatta EAnın mezun olduğu liseyi((GS)),ilk mektepden sonra ben de kazanmıştım,”"bir taşralı”" olarak ama muradımız bizim amerikan mektebi idi…
Demekki şirazeyi kaçıranlar da olabiliyor ve MANKURTLAŞABİLİYORLAR…Her şeye rağmen korkarım,bu gidişle başına bir hal getirmesin.Memlekette işsizlik dizboyu,depresyon had safhada,yarın endişesi CUMHURİYET tarihinde hiç olmadığı boyutta.Biz militanlık ederken,”"MAALESEF”" silahlı yolu benimseyen arkdaşlarımızla hiç geçinemezdik ve sorardık onlara,NEDEN DİYE!Aldığımız yanıt,tam KEREM HOCANIN alanına giren cinstendir: BENİM ANAM AĞLAYACAĞINA ONUN ANASI AĞLASIN idi.Şimdi kendinden vazgeçmiş biri kalkar,bir kötülük eder.Anlatabiliyorum değil mi!!!
Kerem Hoca,sık sık yukardaki yazıda,EA ile alakalı,”"bilmez mi”" diye sorgulanıyor.Bu sorgulanmayı da PARA–GÜÇ ve nüfuz üçlemesine dayıyor.Bence eksik bir çıkarsama.Haddimi aşmayayım ama,sanırım,çok küçük yaşta((ilk mektep)) yabancı bir mektebe verilmenin,kaba pozitivist tarzda yetiştirilmenin ve bir ailenin “”tek çocuğu” olmanın kafadan alınan darbeleridir gibime geliyor.
Mesela bizim mektepten de böylesi mankurtlar çıkmıştır kanaatimce;cengiz çandar–oral çalışlar vs…
Zannımca mesele her şeyden evvel bir “”temel kişilik”" yapı sorunu olsa gerektir…
Vamık Volkan ile alakalı cümlelerinize tamamen katılıyorum…
iyi geceler
saygı ve sevgiyle
serdar taşdemir
23 Temmuz 2008
Bazı kişilerin isimlerindan sonra parantez açıp eğitim durmunu bilmediğinizi belirtmişsiniz? Bunu yapmaktaki amacınızı merak ettiğim için bu yorumu ekleme ihtiyacı hissettim.Bizim gibi geri kalmış(gelişmekte olan demiyorum o bir kandırmaca) ülkelerde eğitim, etiket bir yere gelmek için şarttır; eğitimin yoksa bir konuda kendini geliştirmiş olmanın hiç önemi yoktur. Fildişi kulelerden atılan taşlardan ezilmeye mahkumsundur.Bu, uluslararası alanda kabul görebilecek ya da o işte eğitimi olanların yaptığı şekilde bir iş olsa bile her zaman yüzüne vurulacak bir tokattır kişinin eğitimsizliği(devrik cümle ile ilgili eleştiri alabilirim:) Acaba o parantezlerini böyle bir tokat mı, yoksa sadece bilmediğinizi bilgilendirme mi? Eleştirinin dozunu aşıp zaman zaman hakarete ve kişisel saldırılıra dönüştürdüğünüz kişilerin çoğundan bende haz almıyorum ,ama o kadar.Kişiliklerine bu kadar dokunmanızın belli bir nedeni var mı ? Neticede onlar da siz gibi efkarı umumiyeyi etkilemeye çalışan kişiler.Bu basit bir ego tatmini olabileceği gibi (etkilemenin kişiyi mutlu ettiğini düşünüyorum),verilmiş bir görevde olabilir. Aynı cenahta olduğunuz halde tartışma ve karşı fikirlerinizi kişileri rencide etmeden fikir bazında yapmanız daha uygun düşmez mi?
Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat
23 Temmuz 2008
Sayın Serdar Taşdemir,
Zülfü Livaneli’nin tahsilinin ne olduğu epey bir süre tartışılmıştır; sürekli olarak kendisini hiper-entellektüel olarak öne sürmesi de tecessüsü çok arttırmıştır. TED Ankara Kolejli olduğunu, akabinde de yurtdışında üniversite bitirdiğini iddia etmiş, bunları asla ispatlayamayarak sümen altı edip ısrarla kaçmıştır cevaplamaktan. Hürriyet’teki yazar için de benzeri tartışmalar yapılmıştır uzun süre. Meselâ Peyami Safâ durumunun ortaokuldan terk olduğunu hiç gizlemezdi.
Bu memleketin ekserisi câhil bırakılmış halkına ahkâm kesen insanların tahsil durumlarını bilmeyi arzu etmek neden onları aşağılamak olsun ki!
Ego tatmini tahlilinize bayıldım; “görevde” derken herhâlde “görev de” demek istemişsiniz. “Soros gezegenindeki Rabsal uzaylılar beni misyoner olarak yolladılar” dersem inanır mısınız?
Muhabbetle ve ümitle…
dr asım burhanoğlu
23 Temmuz 2008
DİKKAT DİKKAT…..
20. YY’ ımızın medar-ı iftiharı,mega gezegeni mahreçli en telimiz SAYIN ÖMER ZÜLFÜ LİVANELİ,Ted Ank. Koleji değil,Bahçelievler,DENEME LİSESİ mezunudur.Kaynak:1994 yerel seçimler,propaganda döneminde,anap İst. adayı mavi gözlü Bedreddin Dalan,sehepe İst. adayı Sayın Ömer Zülfü Livaneli’nin,haklı olarak,tedrisatına takmıştı.Bir yerlerden,ZÜLFÜ ile ilgili habire üniversite mezunudur lakırdıları gelince,Dalan,aramış,bulmuş ve tevelere, ANK.DENEME LİSE’sinden Livaneli’nin mezuniyet belgesini alarak,canlı yayında göstermişti.
Sevgili Serdar Taşdemir kardeşim;bilmemki 70li yıllarda,korsan kaset kaydı ile,”"uzatmalı itin biri”" diye başlayan müzik kasetleri yapıp da,zaman içinde döne döne eski SABAH gazetesine,köşe yazarı olarak ,çuval dolusu paralar ve özel zırhlı–şoförlü araba tahsisleri ile tecdit-i iman eyleyerek,nasıl bir solculuk ya da sosyal demokratlık taslayabilecek samimiyeti ve vicdanı kendilerinde bulabilmektedir anılan şahıs ve benzerleri.
“”Verilmiş görev de olabilir”" cümleniz ne denli aydınlık ve tahkıki bir akıl–vicdan sahibi zihin olduğunuzu gösteriyor.Kendi payıma seviniyorum.Kerem Hoca’nın kimi sert ve hakaretamiz bulduğunuz eleştiri dozu yüksek sözlerine gelince…..
75-81 yılları arasında ,İst.’da üniversitede okumuş, o yıllarını samimiyetle,ülkesinde olası bir sosyalist rejim değişikliği konusuna,kendince vakfetmiş bir kişi olarak,ne zaman ki 79yılında,karayolu ile BALKANLARI ve özellikle tito yugoslavyasını görmüş,yaşamış ve hatta yugoslavyanın o yıllardaki en büyük sınai kuruluşlarından ISKRA da((yıldız demektir slavca))2.5 ay kadar staj yapıp,EDWARD KARDELJ((şimdiki Ljubljana üni.)) üniversitesinde yine o zaman dahilinde YUGOSLAV SOSYALİZM pratiği olan öz-yönetim seminerlerine katılmış biri olarak…Cebindeki bütün parayı,haftasonları türlü canbazlıklar yaparak,macaristan,dönemin çekoslavakyasını incelemeye ayırmış birisiyim.Hızımı alamayıp,dönüş yolunda,trende yanıma,kozmik bir tesadüf olarak düşen,bilahare bulgaristandaki sözde sosyalist dikatörlük lideri olan jivkov yönetimi muhalifi,sofya güz. sanatlar aka. resim profösörü DIMITAR ARNAVUDOV ile sohbeti de ilerletince,adamcağıza yalvararak,tren biletimi ayarlatıp,gidişte transit geçtiğim bulgarı,iki günlüğüne de olsa,hocanın misafiri olarak,sofya özelinde etüd etme imkanını bulmuş birisiyim.
Açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki,tüm bu 2.5 aylık gözlem ve fiili yaşam pratiğinden sonra,sosyalizm sözcüğü bana,ZATİ SUNGUR göz bağlamacılığı gibi görünmeye başladı.
NEDEN…Basitten karmaşığa gidersek,bir kere bulgarda,halkın ezici bir çoğunluğu GÜLMÜYORDU kardeşim…O denli görece hatırlı bir seviyede olmasına rağmen,ARNAVUDOV hoca bile tedirgin idi….Sebep…POLİS ve esir kampları korkusu idi…….
Lafı uzattığımın farkındayım ve sabrınız için teşekkür ederim…
Bugün 53 yaşında birisi olarak,ülkemdeki sosyalist hareket dahil,hiçbir siyasi devinimin ,bağımsız ve kişilik sahibi olduğu kanaatinde değilim…
SOROS çarşısındaki arastalardan “”devşirilenler”",evvela dr. faust gibi ruhlarını satmadalar “”demon”" a…
Karşılığı ise,”"yol–su–elektrik”" olarak dönmemektedir ülke insanlarına yani bizlere…
HAKARET—AŞAĞILAMA—İNCİTME—ÖTELEME gibi insan onuruna yakışmayan yaralayıcı–alçaltıcı PSİKOLOJİK HARP unsurları ile bezenmiş bir ateş çemberinin içinde,hindli ateş üzerinde yürüyücüler gibi,yürümeye çalışmaktayız.
KÖTÜ İNSANLAR OLDUĞUMUZ—HABİRE BAŞKA IRKLARI KATLETTİĞİMİZ–FIRSAT BULSAK YİNE KATLEDECEĞİMİZİ öğretmeye çalışmaktadırlar…
ALEV ALATLI hanımın enfes bir BETİMLEMESİ var bu haller için ;
BELLETİLMİŞ ÇARESİZLİK …KİŞİ BU DARBELERİ YİYE YİYE,bir sabah,KAFKA nın GREGOR SAMSASI gibi uyanacaktır,çaresiz.GREGOR SAMSA,bir sabah nasıl hamam böceği “”gibi”" uyanırsa,biz de “”birgün”((ALLAH gecinden versin hatta ne versin,vermesin,vermesin)) bir sabah,”"yahu biz hakkaten böyle gereksiz bir toplummuşuz,şu yaptıklarımıza bak “” deyip,sarışın mavi gözlü çizmelileri ve üniformalıları,mütareke İstanbul’u gibi,davet edeceğiz…
saygılarımla
ismail yaman
23 Temmuz 2008
Sayın Prof.Dr.M.Kerem Doksat
‘Cahil bırakılmış halkına ahkam kesen insanların tahsil durumlarını bilmeyi arzu etmek neden onları aşağılamak olsunki’ derken aşağılamışsınız zaten.
Yukarıda bunu yaparken ünvanınızı da kullanmışsınız.Bu ünvan size aşağılamanın ne olduğunu öğretememiş;ki ünvanınız bunu çok iyi bildiği halde.Bu yorumunuz sitenizin yeni takipçisi olarak beni çok üzdü.
Senin eğitimin ne ki sorusu sistemde haketmediği yerlere gelenler için sorulur.Yalçın Küçük’ün Tayyip Erdoğan’a üniversite diplomasını sorması gibi.
Z.Livaneli türkülerini,kitaplarını ve diğer eserlerini torpille oluşturmamıştır sadece sanatını yapmıştır ve Ankara konserinde 500.000 kişiyi biraraya getirmiştir.
Eserlerini,dünya görüşünü beğenmeyebilirsiniz.
‘Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey’diyen insan ahkam mı kesiyor.Böyle bir insanın eğitimini ben merak etmiyorum siz neden merak ediyorsunuz.
Sizin de hastalarınızın çoğunda olduğu gibi umutsuzluk ve çaresizlik durumlarında Z.Livaneli türkülerini dinlemek öneriniz olmalıydı.Çünkü ben haber bültenlerinden sonra bağlamamı elime alıp ‘Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz’ı çalıyorum.
Söyleşi ve Umutla
Huseyin Cakal
5 Ağustos 2008
Selamlar,
ayni hiper-entellektuel degilmidir bize yillar yili Mikis Teodarakis i baris havarisi olarak kakalayan….ki O Mikis dir yine Kibrista once ingilizleri sonrada kibrisli turkleri kitir kitir kesen fasist ve bir numarali komunist dusmani..(15 Temmuz Darbesi–Kibris) EOKA orgutunun marsini yazan ve onursal uyesi olan….
KeremDoksat.Com » ERMENİSTAN, ESKİ GELENEKSEL SOLCU HÂLİT KAKINÇ ve DEVLETLÛ
8 Eylül 2008
[…] http://www.keremdoksat.com/2008/07/22/kibris-mes%e2%80%99elesine-iki-bakis-vamik-volkan-ve-engin-ardic/ adresindeki yazımda da Prof. Dr. Vamık Volkan’ın şu sözlerine yer vermiştim: “Bir ders kitabı var. Düşünün Kıbrıs’ın olayları olurken başta Denktaş var. Denktaş hakkında şunu da düşünseniz, bunu da düşünseniz o size âit bir şey. Fakat tarihin adamı orada. Bu kitabın içinde Denktaş’ın adı geçmiyor. Böyle bir şeyi kabûl ediyor Türk tarafı. Dıştan para veriliyor çünkü hükûmete. 60 bin Dolar mı ne, müthiş bir şey. Hem Rumlar’a, hem Türkler’e diyorlar ki “siz bunları siliniz ki çocuklar büyüdüğünde düşman olmasınlar”. Şimdi bir psikanalist olarak ben buna derim ki enayiliğin daniskası bu.” […]
Yorumunuz mu var?