YAK BİR TÜRK… NASIL OLSA SÂHİPSİZ!

Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 366 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.

Yiğit Bulut, Vatan gazetesinde yazan (ne zaman kapının önüne koyarlar bilmem; Reha Muhtar da orada yazıyor, Can Ataklı da, Tuna Kiremitçi de, Zülfü Livaneli de [tahsilinin ne olduğu hâlâ muğlâk olan bu entelimiz 18 Temmuz’da aşağılık ve câhil insancıklardan sıkıldığı için izine ayrılmış ve elit dostlarıyla buluşup kafa dinleyecekmiş; inanmayan http://www10.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&wid=5 adresinden okusun]… “Bir tek biz kaldık” diye övünen Akşam gazetesi de Güler Kömürcü’yü mahpustaki birisiyle evlendiği için kapının önüne koydu; eğer evlendiği bir solcu daevrimci olsaydı, sürmanşetten kahraman yaparlardı), memleket sevdâlısı ve çok zeki, tahlilî (analitik) zekâya sâhip, muhtemelen benden epey genç bir muhabir ve muharrir. Bugünkü yazısına bu başlığı vermiş ve gerisini de aşağıdaki gibi getirmiş:

***

Veya içeride işler iyi gitmedi mi, çıkar Türkiye aleyhine bir kanun, nasıl olsa Avrupa yolunda “sen de vur” modeli olmuş…

Sevgili dostlar, Avrupa’nın genelinde Türklere yönelik baskı artarken Almanlar, Türkler’i “asimile” ediyor, asimile edemedikleri soydaşlarımızı yakıyorlar… Biliyorum iddialı, bâzılarına göre abartılı ama “herkesin ne olduğuna” kulak vermesi açısından “gerekli” bir cümle… Peki, Almanya’da neler oluyor? Her fırsatta Türkiye’ye akıl veren Avrupa, Almanya’nın Türkler’e karşı giriştiği ve Alman bakanlar tarafından dile getirilen “en iyi entegrasyon asimilasyondur” tezine karşı sessiz! Türkler’e karşı girişilen “fiilî yok etmeye” neden tepkisiz?

Sevgili dostlar, “Türkler’e karşı girişilen olayların” arkasında “bilinçli” bir politika söz konusu ve şu anda elimde Almanya’daki Türk vatandaşları tarafından hazırlanmış, bana gönderilmiş birçok dosya var. Bâzı bölümleri sizinle paylaşacağım. Detaylara geçmeden şunu bilmenizi istiyorum Almanya’daki Türkler “feryat” ediyorlar

Neler oluyor kısmına gelince…

1- Vatandaşlarımızın bize söylediği ve yazılı olarak verdiği bilgiye göre Avrupa Birliği’nde, Türkiye’ye yönelik “insan hakları ihlâl ediliyor” açıklamaları devam ederken, Almanya “insanın en temel hakkını” elinden alan bir uygulamaya başladı. Bâzı okullarda ders aralarında ve okul bahçesinde “anadilde konuşma yasağı” yürürlüğe kondu ve özellikle Türk öğrencilere yönelik sert tedbirler alınmaya başlandı.

2- Hessen Eyâleti’nin Ditzenbach kasabasında bu karar Meclis’ten geçerek 2006 yılında resmîleşti. Şimdi “uygulanıyor”.

3- Türk çocuklarına anlamsız testler uygulanmaya başlandı ve birçok yerde “sonderchule”lere ve benzeri okullara zorla yönlendirildi.

4- Almanya’da Türkçe dersleri kaldırılıyor.

5- Hollanda’da parlamentoya sokakta yabancı dil konuşulması ile ilgili bir teklif verildi. Bu teklifin bir bölümü Türkçe’ye ayrıldı.

6- Okullardaki Türk olmayan Müslümanlar bahane edilerek, Türk öğrencilere kendi dilinde din eğitimi alma şansı hâlâ verilmedi. Köln’de konuştuğum vatandaşlarımız Almanca din dersinin hiçbir işe yaramadığı gibi boşlukta kalan çocukların tarikatların tuzağına düştüğünü söyledi.

7- Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye seyahati sırasında “âile birleşmeleri için Almanya’ya gelecekleri Türkiye’de kursa ve imtihana tâbi tutalım” teklifinde bulundu. Bu teklife Türk hükûmeti detayını dahi düşünmeden “evet” dedi.

8- İslâmî terör söylemi içinde Almanya’daki Müslümanlar’ın kullandığı ibâdethânelere kamera yerleştirileceği konuşulmaya başladı. Türk dernekleri, çalışmaların proje bazında başladığını tesbit etti.

Sonuç 1: AB’ye gireceğiz sevdâsı içinde, Avrupa topraklarında özellikle Almanya’da canını dişine takarak çalışan kardeşlerimizi, dövizimiz olmadığı zaman bizi fonlayan insanlarımızı, bizim bir parçamız olanları, kendi kaderleri ile baş başa bırakamayız. Vatandaşlarımıza karşı girişilen “fiilî yok etme projesine” ‘kendi çıkarımız’ için sessiz kalamayız. Vicdan sâhibi her Türk vatandaşına çağrı yapmak istiyorum bu sese, “Biz buradayız ama yok oluyoruz” diyen sese kulak verin!

Sonuç 2: Alman Devleti, Türkler’e karşı bilinçli bir “faşizm” içinde ve maâlesef onları koruması gereken Türkiye’deki siyasî otorite “yaşananlara tepkisiz” hâttâ “ne olduğunun” bile farkında değil… Soydaşlarımıza “sâhip çıkmamız” gerekli. Bugün “yurtdışındakilere” olanlara, sessiz kalmaya devam edersek yarın “bu topraklardaki herkese”

Son söz: Türkiye’de “AB vâlisi” edâsıyla dolanan “akademisyen-gazeteci-aydın” kısacası “entel-dantel” takımına da sesleniyorum Avrupa ağzıyla “insan hakları dersi verirken” sesiniz “gür çıkıyordu”, şimdi neden susuyorsunuz?

***

Bakın farka; bir Engin Ardıç’a bir de Yiğit Bulut’a. İkisi de Mekteb-i Sultanî’li, yâni Galatasaray Mektebi’nden. Ama sonuçlar çok farklı.

Mekânımın yiğit yorumcularından Dr. Asım Burhanoğlu’nun, EA için “çok küçük yaşta (ilk mektep) yabancı bir mektebe verilmenin, kaba pozitivist tarzda yetiştirilmenin ve bir âilenin ‘tek çocuğu’ olmanın kafadan alınan darbeleridir gibime geliyor. Meselâ bizim mektepten de böylesi mankurtlar çıkmıştır kanaatimce: Cengiz Çandar, Oral Çalışlar vs… Zannımca mesele her şeyden evvel bir ‘temel kişilik’ yapı sorunu olsa gerektir” tesbitine hak vermemek mümkün değil. Yukardaki malûmat da önemli…

Çeşitli illerden 26 kişi daha sabahın köründe Ergenekon soruşturması için içeri atılmış. Mersin’in Silifke İlçesi’nde İşçi Partisi eski İlçe Başkanı 54 yaşındaki Yusuf Buldu polislerin arasında ekip otomobiline götürülürken “167 milyar liralık (167 bin YTL) yüzük takan Hayrünnisa Gül’ü tutuklasınlar. Ben vatansever Atatürkçü bir insanım. Beni neden gözaltına alıyorlar?” diye bağırıp tepki göstermiş. Tanımam etmem, ama Yiğit Bulut’un yazısının son satırlarını bir daha okuyun.

Hürriyet’teki Ahmet Hakan’a (bu transfer ilâhı gazetecinin de tahsil durumunu bir türlü öğrenemedim) mektup gönderen paşalar şunları söylemişler:

Şener Eruygur’un mektubu

“Sayın Ahmet Hakan…

Bir gazetede, yapılan aramalar sırasında 1998–2004 yılları arasında benim bâzı basın mensuplarını fişlettiğime dâir belge bulunduğunu öne süren maksatlı, insafsızca ve suçlayıcı bir haber yayınlanmıştır…

Benim Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki görevim 2002–2004 dönemini kapsar. Dolayısıyla 1998’den başlayan bir fişlemeyi benim yapmam ya da yaptırmam fiilen mümkün değildir. Çünkü ben jandarma subayı değilim.

Sâdece bu gerçek bile öne sürülen suçlamanın mesnetsizliğini göstermektedir. Jandarma Genel Komutanlığı’nda çalışmadığım dönemde benim böyle bir belge hazırlatmam mümkün olamaz.

Ayrıca, Jandarma Genel Komutanı’nın “Şunu fişleyin, şunu fişlemeyin” diye bir çalışma içine girmesi işin doğal akışına da uygun değildir.

İddia edildiği gibi benim Harbiye Orduevi’nde bir ofisim de yoktur.

Sorgulanmam sırasında ilgililere söylediğim gibi, benim Ergenekon denilen bir örgütle uzaktan yakından bir ilgim yoktur. Bu gerçek er ya da geç ortaya çıkacaktır. Bu konuda yargıya güveniyorum.

Benim inançlı bir Atatürkçü yurttaş olarak Atatürkçü düşüncenin yaygınlaştırılması için yaptığım yasal çalışmalar dışında bir faâliyetim olmamıştır. Buna bütün arkadaşlarım tanıklık edebilirler.

Gizli amaçlarını üzerimden gerçekleştirmeye çalışanları, hakkımda yürüttükleri karalama kampanyasına son vererek, insaflı, vicdanlı ve yasalara saygılı olmaya çağırıyorum…

Şener Eruygur
Emekli Jandarma Genel Komutanı

Hurşit Tolon’un mesajı

“Biz içeride huzurlu, onurlu ve alnımız açık olarak yüce Türk adaletinin tecellisini bekliyoruz. Ya dışarıdaki bâzıları? Onlar ne durumda acaba?

Yanlı basın ve bilinen temsilcileri tarafından boynumuza ‘bombacı’, ‘suikastçı’, ‘darbeci’ yaftaları takılmak istenmektedir.

Bu çamurlar, bu haksız ve mesnetsiz karalama kampanyalarıyla kırılan onurumuzu, âile şerefimizi ve haysiyetimizi kim koruyacak diye merak ediyoruz.

Sâdece ve sâdece yasalarımızın güvencesi altında olduğumuzu düşünüyoruz.

Eğer isterlerse acınacak hâlde olanlara buradan destek verebiliriz.

Hurşit Tolon
Emekli Orgeneral

***

Yakında önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’i de sabaha karşı içeri atabilirler. Agarta-Ergenekon Usûlü Cumhurbaşkanlığı yaptığı, Gülümüz’ün Başhanımefendisi’nin Köşk’e geri getirtmek için bastırdığı paha biçilemez eserleri müzelere iâde ettirttiği, Köşk’te Himalâyalar’dan mü kanalıyla takyonlara binerek gelen tarikat üyeleriyle tetrasiklin âyinleri yapıp özel kâselerde horoz kanı içtikleri, bu seyahat esnâsında orada ev hayvanı olarak besledikleri Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Virüsü (KKKAV: Kavga Kötülük Kabalık Agarta Vesvesesi) taşıyan altı bacaklı keneleri taşıdıkları için filân…

Bahane mi yok?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 23 Temmuz 2008 Çarşamba

6 Yorum »

  1. dr asım burhanoğlu

    23 Temmuz 2008

    Muhterem Kerem Hocam;
    Evvel iltifatınız için kalb-i teşekkrülerimi kabul ediniz.
    İçinde bulunduğumuz ya da biraz lisan-ı galatla betimlemeye çalışalım izninizle,”debelendirildiğimiz bataklık” kelimenin tam anlamıyla bir PSİKOLOJİK HARP “”deneysel”" çalışmasıdır.Sizin alanınıza az biraz gireyim,malum,beynin fonksiyonları “öğrenilirken”,kimi muamma(!) noktalara,hafif elektrik akımı verilir,bilahare bedenin bu”"akıma” tepkisi gözlemlenerek,ne çeşit bir bölge olabileceği tasavvur edilirmiş.Aşağı yukarı böyle bir durum,değil mi!

    İçinden geçirtildiğimiz süreç de,buna tıpatıp uyuyor gibime geliyor…

    Şu anda tevede,kablolu yayında,mutlu ve müreffeh alman yurttaşlarının,sıkıntısını azaltmak için düzenlenmiş,((RTL kanalında,))”"en iyi kelp bakan ev hanımı”" programına da göz atarak bu katkıyı klavyeliyorum!!!

    Bir başka açıdan bakmaya çalışalım,ki bu açı,tamamen zat-ı alinizin sahasıdır,çok söz düşer size;RADOVAN KARADZİÇ,bir tıp hekimidir ve bir süre de olsa,SARAYBOSNA hastahanesi başhekimliği yapmıştır…
    Biliyoruz ki BOSNA savaşında,general MLADZİÇ’e,saraybosnayı,yakın tepelerden bombalatırken,ilk salvoları, SARAYBOSNA hastahanesine YAPTIRMIŞTIR!!! Akabinde de PAZAR YERİ bombalattırılmıştır.
    Hatırlarsanız,size,PAZAR YERİ BOMBARDUMANI ile ilgili yazdığım şiirsel bir metin göndermiştim kişisel e adresinize!
    GEÇİYORUZ….

    daha da vahimi,bence!!!
    Efendim bir ergenekon HAHAMI dır gidiyor orta yerde…değil mi!Mahluk,torontodan MAB ın ki o da GS lidir EA gibi,TUHAF, canlı yayınına bağlanıyor ve veryansın ediyor!!!
    Bekliyorum,necip TÜRK matbuatında((göremediysem hata bendedir)) bir ALLAH’ın kulu kalkıp da,”"YAHU BU ADAM DURDUK YERDE NASIL HAHAM OLDU BRE”" diye sormuyor mu SORDURULMUYOR MU!!!!!

    MUSEVİLİK bilgim,iyidir açıkcası…Öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya MUSEVİ olamazsınız efendim,bırakınız HAHAM OLMAYI!!!

    Bir kere MUSEVİLİK anaerkil bir dindir…Hoşafı çıkarılmıştır,tahrif edilmiştir vs si AYRI BİR TARTIŞMADIR…
    İst hahambaşına gidip, musevi olacağım dediğiniz anda hahambaşı ya da yetkilisi,SİZE KAFADAN “”ANANIZI”" SORAR!!!Yani şu ya da bu şekilde annenizin “”unutmuş”" olabileceği bir museviliği ya da KRİPTO museviliği varsa,belki ilk adımı atabilirsiniz SİNAGOGDAN içeri!
    BİTMEDİ..Ardından birkaç yılı içerebilecek bir öğrenme süreciniz başlar;TEVRAT–TALMUD–hatta KABALA dan bile sigaya çekilirsiniz,”" ey ümmeti müslümanlar,uyanın bre…”"

    Adam kalkmış ekranlarda,”"uyanık”" gazetelerin baş puntolarında,ERGENEKONUN HAHAMI diye poz kesiyor…

    Kör kör gözüne…
    Bundan daha ala PSİKOLOJİK “”"destabilizasyon”" olur mu yahu!!!

    Gelelim alamanlara!!!
    alamanya,malumdur,dünya sömürü trenine katılmakta gecikmiş bir devlettir.Uyandığı vakit de ingilizi–fıransızı çoktaaan yol almaya başlamışlar,ingiliz, en uyanığı olmuştur İNSAN KANI içicilerin içinde…

    En estetiği de felemenktir…Hani kaba bir benzetme vardır ya,sineği sever(!),kanadını bile incitmez,işte felemenk tam öyledir…

    Şimdi bu alaman,20 yy ın başında, bizim romantik enver paşa ve çevresini kafakola almıştır,hatta alamanyada bizzat bazı yayın organları((MURAT BARDAKÇI ÇOK ÇOK İYİ BİLİR BU YAZDIĞIMI)) zamanın osmanlısı için ENVERLAND betimlemesini dahi kullanmaktan çekinmemişlerdir.

    1. emperyalist savaş,alamanyanın,sofra artıkları ile yakından alakadar olması neticesine binaen ve tabii ki danışılklı döğüş olarak icad edilmiş bir soytarılıktır ve enver ve arkadaşları,((ORTAKÖY BİTİRİM AĞZI İLE SÖYLEYELİM)) bu ayakta TUFAYA GELEREK,imparatorluğun, ki zaten bitmesi kaçınılmazdı, kontrollü olarak yıkılması yerine,büyük taraka ve gürültülerle çökmesine neden olmuşlardır…

    Bugününün almanyası,bir tarafdan AB nin fuhrerliğine oynarken,PERDE ARKASINDA OLDUĞU KESİN DE,öbür tarafdan da yaşlanan nüfus sorunları ile boğuşmaktadır.TÜRK nüfus alaman emperyalizmi için,sürekli bir ter ve kan deposudur artık.
    NASIL ki 20. yy başında gariban SİLEZYALI işçileri karın tokluğuna,((polonya ekonomisini zayıflatıp,zafiyete sokarak,))almanyaya göç ettirdiler ve sonuna kadar sömürdüler,şimdi de bizimkilere daha kapsamlı oyunu oynamadalar…

    UYANIK OLMAK–TAHKIKİ/ANALİTİK OLMAK—

    VEE TUFAYA GELMEMEK ŞARTTIR…
    saygılarımla

  2. Sebla Kutsal

    24 Temmuz 2008

    Sayın Hocam’ın da yazdığı gibi, Engin Ardıç da, Yiğit Bulut da Mekteb-i Sultani yani bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi mezunudur. Dr. Asım Burhanoğlu’nun “yabancı mektep” diye bahsettiği GSL midir bilmiyorum ama eğer öyle ise (ben de bu lisenin bir mezunu olarak) GS lisesinin böyle bir niteleme ile, adının önünde “Saint” kelimesi bulunan fransız okullarına eş değerde görülmesini üzüntü ile karşılayacağımı belirtmek isterim. Çünkü hiçbir zaman için GSL, ne “avrupa hayranı” bir eğitim politikasının güdüldüğü, ne de kolejler gibi sadece belli bir sosyoekonomik sınıfın çocuklarının gönderildiği bir okul oldu. Gördüğünüz üzere de her kesimden, her görüşten gelen çocuklar bugün Engin Ardıç, Yiğit Bulut, M. Ali Birand, Mümtaz Soysal, Mehmet Şevket Eygi, Ali Sirmen ve daha niceleri olarak karşımıza çıkmaktalar.

    Saygılar.

  3. dr asım burhanoğlu

    24 Temmuz 2008

    Muhterem Sebla Hanım;
    Ben Tarsus Amerikan mezunuyum.Yıllarca mektebimin örtülü misyonerlik yaptığını iddia ettim.Birçok sınıf arkadaşım,bu konuda önceleri bana müthiş ters düştüler.Beni guruplarından tart etmekle tehdit eden arkadaşlarım dahi oldu.Bugün hangi noktadayız?Bir tek soru sordum arkadaşlarıma,yaklaşık 1985 yılına kadar,CHURCH of GOD misyon teşkilatı,mektepden elini çekene kadar,NEDEN GÖNDERİLEN MÜDÜRLERİN,önemli erkek öğretmenlerin tamamına yakını PAPAZ idi…
    Bu öylesine aşikardı ki,yakın bir geçmişte İZMİR-ÜSKÜDAR-TARSUS–G.ANTEP HEMŞİRE okullarının danışmanı((!!)) olan AMERICAN BOARD un TÜRKİYE gen.sekreteri,70lerde edebiyat hocamız,80in ikinci yarısında okul müdürümüz((!!)) olan pek sevgili((!!))ALAIN McCain,görevi bitiminde,göya amerikaya dönmeden evvel,zürriyet gazetesi köşecisi AYŞECİK ARMAN’a,ilk kız mezunlarımızdandır,verdiği uzuun mülakatta hiç çekinmeden,birçok müdür ve öğretmen arkadaşlarının “”MİSYONA GELMEDEN”" evvel,amerikada yetkili KİLİSE tarafından özel eğitime tabii tutulduklarını,aleni anlatmıştır.

    Öylesine bir MANKURTLAŞMADIR Kİ bu,AYŞECİK ARMAN’ın aklı bunlara yetemeyeceği için,dönüp de sevgili müdürüne,” hoca nedir özel misyon”" diye soramamıştır.

    88 idi,64 mezunumuz DR UYGUR KOCABAŞOĞLU,”"kendi belgeleriyle ANADOLUDAKİ misyoner okulları;amerikan mektepleri” adlı bir çalışma yayınladı.O zaman müdür olan ALAIN MCCAIN,bu kitabın okula sokulmasını yasaklamıştı.Bir mezun yemeğinde,konu BU KİTABA geldiğinde,MCCAIN,bu kitabın yemekte konuşulmamasını isteyince,kardeşiniz DR ASIM,kasten TÜRKÇE,hoca UYGUR ABİ YALAN MI SÖYLÜYOR diye homurdanınca,ufak çaplı bir patırtı yaşanmıştı MCCAIN ile aramda.
    Tabii AYŞECİK ARMAN,ORAL ÇALIŞLAR,CENGİZ ÇANDAR ve hatta engin ardıç gibilerin aklı,işin bu tarafına yetmez…

    Mekteb-i Sultani “”YABANCI”" bir okul mudur!!!

    Zahiren bakarsanız hayır elbette.
    Ve yine elbette adlarının önünde saint yazanlarla bir farkı olsa gerektir.

    Ancak GÖZ KENDİNİ GÖRMEZ Sebla Hanım.
    İnsan yaşadığı ana MİYOPTUR..

    Şimdi lütfen GALATASARAY’ın gerçekten “”yabancı”" bir okul olup olmadığını,KAÇ YILLIK MEZUNUSUNUZ BİLMİYORUM, bir oturun,okuduğunuz zamanları,FIRANSIZ HOCALARLA olan ilişkilerinizi,onların ayrıntıda nasıl hal ve hareket ettiklerini bir kez daha düşünün ve kendi kararınızı kendiniz verin.

    sevgi ve saygılarımla

  4. Sebla Kutsal

    24 Temmuz 2008

    Sayın Burhanoğlu,

    Öncelikle değerli fikirlerinizi paylaştığınız için teşekkür ediyorum.

    Okulda okuduğum zaman fransız hocalarla olan ilişkimi(ki fransız hocalar Türklerden daha azdı) ve o insanların tutumlarını düşünmemi istemişsiniz. Düşününce aklıma misyonerliğe uyabilecek birşey gelmiyor maalesef. Benim belleğimde en çok yer eden fransız, iki sene boyunca, felsefe ve sosyoloji derslerimize giren, Sakozy’nin soyağacının Osmanlı’ya uzandığını ortaya çıkaran, “beyaz fransız” olmasına rağmen müslümanlığı seçmiş Mösyö Chartier’dir. Derslerde Mevlana’dan çok söz ettiğini hatırlarım mesela… Diğer bir hocam, 3 sene boyunca dersimize girmiş olan C. Filozovoff, aslen rus soylusuydu, aşk, edebiyat ve rakı seven hayat dolu bir bayan olarak geliyor aklıma. 8 sene boyunca en çok aklımda kalan bir diğer isim de, Ermeni soykırımı iddialarının inkarını suç sayan metin tartışılırken, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’a mektup yazarak “Ermeni soykırımı iddialarının inkarını suç sayan metin, henüz kanunlaşmamış olsa da, bu konunun Fransa’nın bir devlet politikası haline gelmiş olması karşısında bu nişanı taşıyamayacağım. Nişanı mektubumla iade ediyorum” ifadesini kullanarak, kendisine verilen Fransa’nın en yüksek devlet nişanlarından lejyon donör nişanını iade müdürümüz Erdoğan Teziç’dir. Bilmiyorum, belki ben şanslıydım misyonere rastlamadım veya rastladım da fark etmedim ama benim kanaatim, öğrenci olduğum dönemde öyle bir hava olmadığı yönündedir. Öncesini ve sonrasını bilemem.

    Mekteb-i Sultani’den kime ne aslında. Bu kadar uzun anlatmaya da lüzum yoktu ama benim esas kaygım, vatanının milletinin çıkarlarını gözetme hassasiyeti olan her vatandaşın, bu gidişle, getirisi olmayan paranoyalara ve ayrımcılıklara sahip hale gelmesidir. Ülkemizi verdikleri oylarla bir çıkmaz yola sokan vatandaşları yetiştiren de düz lise tabir ettiklerimiz değil midir! Oradansın, buradansın diye ayırıp, buna kafa patlatmaya girmek, en iyi ihtimalle detayda boğulmak olur, bunu yapmaya zamanımız kalmamıştır diye düşünmekteyim.

    Saygılarımla…

  5. dr asım burhanoğlu

    25 Temmuz 2008

    Muhterem Sebla Hanım;
    Yukardaki cevabınıza çok teşekkür ederim.Zahiren kişisel gibi görünse de sohbetimiz,meşveretimiz,diyaloğumuz,isterim ki umuma biraz olsun zihni bir katkıda bulunabilelim.O halde gerçekten sevinirim…

    Yalnış bilmiyorsam GALATASARAY’ın kurucusu olarak kabul edilen zat,keçeci- zade FUAD PAŞA’dır.Tarih MUSTAFA REŞİT PAŞA’nın ingilizci,Fuad Paşa’nın ise fıransızcı olduğunu kaydeder.Bu tamamen bir tespittir ve zamanın sosyo politik ortamı uyarınca,aynen şimdi olduğu gibi,yüksek bürokratlar,mevzilenmişlerdir.Nasıl ki mesud yılmaz almancıdır,sağır sultan bilir bunu,bu da öyle birşey.

    Şimdi bizim mekteplerin yani amerikan kolejlerinin kuruluşu ile GS’nin kuruluşu,elbette aynı daire içinde irdelenemez.AMA şunu zımnen dahi olsa anlamalıyız ki,fıransa,TÜRKİYE gibi bir ülkede((yani OSMANLI’da)) kendi eğitim parametresi uyarınca “tedrisat” yapacak bir okulun açılmış olmasından,”"atideki”" muhtemel çıkarları açısından,elbette sevinmiştir.

    Bunu son derece normal karşılıyorum…

    Kurtlar sofrasının çarkı böyle dönüyor gezegenimizde..
    Akademide okurken ((İ.İ.T.İ.A–SULTANAHMED)) üMİT Gürus ve Bülent Demirdurak,GSli, arkadaşlarım oldu ve hatta ben de GRAND COURT da futbol oynadım sayelerinde.Hayranı olduğum TURGAY ŞEREN’in koruduğu kalede,ben de kalecilik yaptım,ne keyif amma…

    Kesinlikle detayda boğulmamak uyarınıza katılıyorum…

    “”cennette sonbahar”" adlı kitap,ROBERT KOLEJ’in ilk kurucu müdürünün anılarını anlattığı,müthiş küstah ve fakat o denli de “”anlayanlara”" DERS niteliğinde bir eserdir.
    Okuyunuz,iddia ediyorum,dudaklarınız uçuklayacaktır…

    Rahmetli Attila İlhan’ın,”"SULTAN GALİYEV,ASYA’nın hayaleti”" adlı ömrünün sonlarına doğru,CUMHURİYETTE yazdıklarını toparladığı bir kitabı vardır.
    Orada,rahmetli,1900lü yılların başında,bir amerikan dışişleri bakanlılığı müsteşarının,amerikan kolejleri ile ilgili basın bildirisini,bizzat dönemin gazetesinden alıntıladığını bulursunuz…Aşağı yukarı bildiri şöyledir((kitap,şu anda kütüphanemde ama ALLAH bilir hangi rafta!))
    BU OKULLARIN KURULMASINI DESTEKLİYORUZ.NİHAİ AMACIMIZ İÇİN “”DİN”" DAHİL HER TÜRLÜ UNSURU KULLANIRIZ,KUŞKUNUZ OLMASIN.NİHAYETİNDE AMAÇ,amerikan çıkarlarının “”mal ve hizmet”" olarak,zamanı geldiğinde söz konusu coğrafyada((ortadoğu ve TÜRKİYE elbette)) yaşayanlarca,en ufak bir direniş gösterilmeden tüketilmesini sağlamak ve bunu süreki hale getirmektir….

    Şimdi aradan YÜZYIL geçmiş….
    Birkaç gün önce,Mersin’de yaşadığım mahallenin kıyısına bir dükkan açıldı: SHERBETÇİ…
    Bir yıl önce yine yakın bir mahale CHORBACHI açıldı…

    Burada biz küçük bir “”amerika”" kurduk,yaaa…
    Buradan dr. fausta selam göndermek gerek.Ama önce o amerikalı dışişleri mensubuna bu denli uzak görüşlü olabildiği için…

    Benim/bizim gibi insanların taşıdıkları paranoyayı izninizle sağlıklı bulduğumu beyan etmek istiyorum…

    Bilmem ki KEREM HOCA ne der bu abartıma,yazarsa sevinirim açıkcası.

    Konumuz,dağılmaya elverişli bir alan.Merkezde kalmaya çalışalım…

    TAKLİT TAKLİT TAKLİT…..

    Ben ne denli özgün ve sahici olmaya çalışsam da,gerçekten de yadırganıyorm çevremde!Sıhhatli bir durum değil bu…

    GS gibi bir mektepden,üstelik TAHİR ALANGU gibi dev bir edebiyat hocasının rahle-i tedrisinden geçmiş engin ardıç,ne diye mütemadi aşağılar bu ülkeyi!Kimileyin eleştirilerinden çokca da yararlanmışımdır,ancak artık dayanamıyorum hezeyanlarına…

    Bana ne aldığı maaşın yarısını kitaplara,şansonlara,şaraplara yatırımış,iyi şarabı şıp diye anlarmış da,bizimkiler hala köylymüş de…

    Yeter ama canım,bu küstahlığı sana kim veriyor!

    Geriye galiba bir tek seçenek kalıyor,zaten teşneydi böyle şeylere,verin parayı,küfrettirin…

    Gerçekten özgürce yazsın,en sert tarzda eleştirsin ortamı…

    Ama aşağılamasın ülkeyi….

    saygı ve sevgi dileklerimle

  6. Sebla Kutsal

    28 Temmuz 2008

    Sayın Burhanoğlu,

    Malum lisenin mezunu olarak ne Engin Ardıç’ı ne de bir başkasını savunmak ya da E.A. gibi insanların ruh halinin mesulü olarak okulu görüp, onu taşlamak bana mantıklı gelmez. Benim kendi tecrübemle sınayıp, inandığım şey lisemin basma kalıp tek tip insan yetiştirmediğidir. Ben bunu yazdım sadece. Katılın veya katılmayın ama uzun uzun yazıp yine detayda (boğulmayayım deseniz de) boğulmayın.

    Paranoya sahibi tek insan siz değilsiniz. Bunun için de kimse sizi yargılamamalı, yadırgamamalı. Mesela, biraz paranoyak olabilseydi keşke şu meşhur %47 de diye düşünmekteyim. Ama paranoyanın da fazlası, insanı köşesinde büzüşüp, aciz ve çaresizce, hiçbir şey yapmadan, sadece ve sadece konuşmaya, daha doğrusu kafada kurup kurup buhrana kapılmaya sevk edeni bence zararlıdır. Hadi zararı geçtim yararlı olanına hiç rastlamadım.

    Mesela sizin yukarıda E.A’yı betimlemenizi çok yadırgadım; “Bana ne aldığı maaşın yarısını kitaplara,şansonlara,şaraplara yatırırmış,iyi şarabı şıp diye anlarmış da,bizimkiler hala köylüymüş de…” demişsiniz. Buna benzer bir eleştiriyi İslamcı kesimin bir kısmı (hani Atatürk’ü değil Humeyni’yi sevenler) Atatürk’e getirmekte. Gelin de çıkın işin içinden! Öyleyse, iyi giyinmek, yemeğin ve içkinin iyisinden anlamak, batı tipi müzik dinlemek, vs eylemler birisini karalamak için yeterli sebepler midir? Yoksa fondü de yese, yer sofrasında nohut bulgur da yese önemli olan yani hatayı teşkil eden “Türkiye’yi aşağılaması” mıdır? İnsanın, kendi iç dünyasından yola çıkarak, özellikle gıcık olduğu bazı özelliklere sahip insanlara kafayı takıp, “onlar zaten böyledir” demek suretiyle dışlamasını, amacı üzüm yemek olmadan bağcıyı dövmeye odaklanmasını tasdik etmiyorum çünkü bize hiçbir şey kazandırmadı. Ben artık ülkemdeki insanların üzüm yemesini istiyorum! Ülkemin insanlarını ordan, burdan, şurdan diyerek kategorilerine göre raflara koyup karşısına geçip hayıflanmanın ya da sövmenin bir işe yaramadığını, bölündükçe ve ötekileştirdikçe güçsüzleştiğimizi, “millet” olmaktan git gide uzaklaşarak birilerinin ekmeğine yağ sürdüğümüzü inşallah bir gün anlarız. Umarım yazdıklarımla ne demeye çalıştığımı iyi ifade edebilmişimdir. Çünkü benim de “aman canııııım Kıbrıs’ı boşver, güneydoğuyu ver, 301 i kaldır, AB ne derse yap, ölümüne demokrat ol” diyengillerden olduğumu düşündüğünüze neredeyse eminim.

    Saygılar.

  7. Yorumunuz mu var?