Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1148 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

YAK BİR TÜRK… NASIL OLSA SÂHİPSİZ!

Yiğit Bulut, Vatan gazetesinde yazan (ne zaman kapının önüne koyarlar bilmem; Reha Muhtar da orada yazıyor, Can Ataklı da, Tuna Kiremitçi de, Zülfü Livaneli de [tahsilinin ne olduğu hâlâ muğlâk olan bu entelimiz 18 Temmuz’da aşağılık ve câhil insancıklardan sıkıldığı için izine ayrılmış ve elit dostlarıyla buluşup kafa dinleyecekmiş; inanmayan http://www10.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&wid=5 adresinden okusun]… “Bir tek biz kaldık” diye övünen Akşam gazetesi de Güler Kömürcü’yü mahpustaki birisiyle evlendiği için kapının önüne koydu; eğer evlendiği bir solcu daevrimci olsaydı, sürmanşetten kahraman yaparlardı), memleket sevdâlısı ve çok zeki, tahlilî (analitik) zekâya sâhip, muhtemelen benden epey genç bir muhabir ve muharrir. Bugünkü yazısına bu başlığı vermiş ve gerisini de aşağıdaki gibi getirmiş:

***

Veya içeride işler iyi gitmedi mi, çıkar Türkiye aleyhine bir kanun, nasıl olsa Avrupa yolunda “sen de vur” modeli olmuş…

Sevgili dostlar, Avrupa’nın genelinde Türklere yönelik baskı artarken Almanlar, Türkler’i “asimile” ediyor, asimile edemedikleri soydaşlarımızı yakıyorlar… Biliyorum iddialı, bâzılarına göre abartılı ama “herkesin ne olduğuna” kulak vermesi açısından “gerekli” bir cümle… Peki, Almanya’da neler oluyor? Her fırsatta Türkiye’ye akıl veren Avrupa, Almanya’nın Türkler’e karşı giriştiği ve Alman bakanlar tarafından dile getirilen “en iyi entegrasyon asimilasyondur” tezine karşı sessiz! Türkler’e karşı girişilen “fiilî yok etmeye” neden tepkisiz?

Sevgili dostlar, “Türkler’e karşı girişilen olayların” arkasında “bilinçli” bir politika söz konusu ve şu anda elimde Almanya’daki Türk vatandaşları tarafından hazırlanmış, bana gönderilmiş birçok dosya var. Bâzı bölümleri sizinle paylaşacağım. Detaylara geçmeden şunu bilmenizi istiyorum Almanya’daki Türkler “feryat” ediyorlar

Neler oluyor kısmına gelince…

1- Vatandaşlarımızın bize söylediği ve yazılı olarak verdiği bilgiye göre Avrupa Birliği’nde, Türkiye’ye yönelik “insan hakları ihlâl ediliyor” açıklamaları devam ederken, Almanya “insanın en temel hakkını” elinden alan bir uygulamaya başladı. Bâzı okullarda ders aralarında ve okul bahçesinde “anadilde konuşma yasağı” yürürlüğe kondu ve özellikle Türk öğrencilere yönelik sert tedbirler alınmaya başlandı.

2- Hessen Eyâleti’nin Ditzenbach kasabasında bu karar Meclis’ten geçerek 2006 yılında resmîleşti. Şimdi “uygulanıyor”.

3- Türk çocuklarına anlamsız testler uygulanmaya başlandı ve birçok yerde “sonderchule”lere ve benzeri okullara zorla yönlendirildi.

4- Almanya’da Türkçe dersleri kaldırılıyor.

5- Hollanda’da parlamentoya sokakta yabancı dil konuşulması ile ilgili bir teklif verildi. Bu teklifin bir bölümü Türkçe’ye ayrıldı.

6- Okullardaki Türk olmayan Müslümanlar bahane edilerek, Türk öğrencilere kendi dilinde din eğitimi alma şansı hâlâ verilmedi. Köln’de konuştuğum vatandaşlarımız Almanca din dersinin hiçbir işe yaramadığı gibi boşlukta kalan çocukların tarikatların tuzağına düştüğünü söyledi.

7- Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye seyahati sırasında “âile birleşmeleri için Almanya’ya gelecekleri Türkiye’de kursa ve imtihana tâbi tutalım” teklifinde bulundu. Bu teklife Türk hükûmeti detayını dahi düşünmeden “evet” dedi.

8- İslâmî terör söylemi içinde Almanya’daki Müslümanlar’ın kullandığı ibâdethânelere kamera yerleştirileceği konuşulmaya başladı. Türk dernekleri, çalışmaların proje bazında başladığını tesbit etti.

Sonuç 1: AB’ye gireceğiz sevdâsı içinde, Avrupa topraklarında özellikle Almanya’da canını dişine takarak çalışan kardeşlerimizi, dövizimiz olmadığı zaman bizi fonlayan insanlarımızı, bizim bir parçamız olanları, kendi kaderleri ile baş başa bırakamayız. Vatandaşlarımıza karşı girişilen “fiilî yok etme projesine” ‘kendi çıkarımız’ için sessiz kalamayız. Vicdan sâhibi her Türk vatandaşına çağrı yapmak istiyorum bu sese, “Biz buradayız ama yok oluyoruz” diyen sese kulak verin!

Sonuç 2: Alman Devleti, Türkler’e karşı bilinçli bir “faşizm” içinde ve maâlesef onları koruması gereken Türkiye’deki siyasî otorite “yaşananlara tepkisiz” hâttâ “ne olduğunun” bile farkında değil… Soydaşlarımıza “sâhip çıkmamız” gerekli. Bugün “yurtdışındakilere” olanlara, sessiz kalmaya devam edersek yarın “bu topraklardaki herkese”

Son söz: Türkiye’de “AB vâlisi” edâsıyla dolanan “akademisyen-gazeteci-aydın” kısacası “entel-dantel” takımına da sesleniyorum Avrupa ağzıyla “insan hakları dersi verirken” sesiniz “gür çıkıyordu”, şimdi neden susuyorsunuz?

***

Bakın farka; bir Engin Ardıç’a bir de Yiğit Bulut’a. İkisi de Mekteb-i Sultanî’li, yâni Galatasaray Mektebi’nden. Ama sonuçlar çok farklı.

Mekânımın yiğit yorumcularından Dr. Asım Burhanoğlu’nun, EA için “çok küçük yaşta (ilk mektep) yabancı bir mektebe verilmenin, kaba pozitivist tarzda yetiştirilmenin ve bir âilenin ‘tek çocuğu’ olmanın kafadan alınan darbeleridir gibime geliyor. Meselâ bizim mektepten de böylesi mankurtlar çıkmıştır kanaatimce: Cengiz Çandar, Oral Çalışlar vs… Zannımca mesele her şeyden evvel bir ‘temel kişilik’ yapı sorunu olsa gerektir” tesbitine hak vermemek mümkün değil. Yukardaki malûmat da önemli…

Çeşitli illerden 26 kişi daha sabahın köründe Ergenekon soruşturması için içeri atılmış. Mersin’in Silifke İlçesi’nde İşçi Partisi eski İlçe Başkanı 54 yaşındaki Yusuf Buldu polislerin arasında ekip otomobiline götürülürken “167 milyar liralık (167 bin YTL) yüzük takan Hayrünnisa Gül’ü tutuklasınlar. Ben vatansever Atatürkçü bir insanım. Beni neden gözaltına alıyorlar?” diye bağırıp tepki göstermiş. Tanımam etmem, ama Yiğit Bulut’un yazısının son satırlarını bir daha okuyun.

Hürriyet’teki Ahmet Hakan’a (bu transfer ilâhı gazetecinin de tahsil durumunu bir türlü öğrenemedim) mektup gönderen paşalar şunları söylemişler:

Şener Eruygur’un mektubu

“Sayın Ahmet Hakan…

Bir gazetede, yapılan aramalar sırasında 1998–2004 yılları arasında benim bâzı basın mensuplarını fişlettiğime dâir belge bulunduğunu öne süren maksatlı, insafsızca ve suçlayıcı bir haber yayınlanmıştır…

Benim Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki görevim 2002–2004 dönemini kapsar. Dolayısıyla 1998’den başlayan bir fişlemeyi benim yapmam ya da yaptırmam fiilen mümkün değildir. Çünkü ben jandarma subayı değilim.

Sâdece bu gerçek bile öne sürülen suçlamanın mesnetsizliğini göstermektedir. Jandarma Genel Komutanlığı’nda çalışmadığım dönemde benim böyle bir belge hazırlatmam mümkün olamaz.

Ayrıca, Jandarma Genel Komutanı’nın “Şunu fişleyin, şunu fişlemeyin” diye bir çalışma içine girmesi işin doğal akışına da uygun değildir.

İddia edildiği gibi benim Harbiye Orduevi’nde bir ofisim de yoktur.

Sorgulanmam sırasında ilgililere söylediğim gibi, benim Ergenekon denilen bir örgütle uzaktan yakından bir ilgim yoktur. Bu gerçek er ya da geç ortaya çıkacaktır. Bu konuda yargıya güveniyorum.

Benim inançlı bir Atatürkçü yurttaş olarak Atatürkçü düşüncenin yaygınlaştırılması için yaptığım yasal çalışmalar dışında bir faâliyetim olmamıştır. Buna bütün arkadaşlarım tanıklık edebilirler.

Gizli amaçlarını üzerimden gerçekleştirmeye çalışanları, hakkımda yürüttükleri karalama kampanyasına son vererek, insaflı, vicdanlı ve yasalara saygılı olmaya çağırıyorum…

Şener Eruygur
Emekli Jandarma Genel Komutanı

Hurşit Tolon’un mesajı

“Biz içeride huzurlu, onurlu ve alnımız açık olarak yüce Türk adaletinin tecellisini bekliyoruz. Ya dışarıdaki bâzıları? Onlar ne durumda acaba?

Yanlı basın ve bilinen temsilcileri tarafından boynumuza ‘bombacı’, ‘suikastçı’, ‘darbeci’ yaftaları takılmak istenmektedir.

Bu çamurlar, bu haksız ve mesnetsiz karalama kampanyalarıyla kırılan onurumuzu, âile şerefimizi ve haysiyetimizi kim koruyacak diye merak ediyoruz.

Sâdece ve sâdece yasalarımızın güvencesi altında olduğumuzu düşünüyoruz.

Eğer isterlerse acınacak hâlde olanlara buradan destek verebiliriz.

Hurşit Tolon
Emekli Orgeneral

***

Yakında önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’i de sabaha karşı içeri atabilirler. Agarta-Ergenekon Usûlü Cumhurbaşkanlığı yaptığı, Gülümüz’ün Başhanımefendisi’nin Köşk’e geri getirtmek için bastırdığı paha biçilemez eserleri müzelere iâde ettirttiği, Köşk’te Himalâyalar’dan mü kanalıyla takyonlara binerek gelen tarikat üyeleriyle tetrasiklin âyinleri yapıp özel kâselerde horoz kanı içtikleri, bu seyahat esnâsında orada ev hayvanı olarak besledikleri Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Virüsü (KKKAV: Kavga Kötülük Kabalık Agarta Vesvesesi) taşıyan altı bacaklı keneleri taşıdıkları için filân…

   Bahane mi yok?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 23 Temmuz 2008 Çarşamba

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word