ZÜLFÜ LİVANELİ HAKKINDA–3
—GORBAÇOV’LA DEVRİM ÜSTÜNE KONUÅžMALAR (Remzi Kitabevi, 2003). “Prestroyka belki de bu toplantıyla baÅŸladı.” Mihail Gorbaçov Livaneli bu kitabında, dünya tarihini deÄŸiÅŸtiren bir olayla ilgili tanıklığını dile getiriyor. Sovyetler BirliÄŸi’nin son devlet baÅŸkanı Mihail Gorbaçov’la baÅŸbaÅŸa yaptığı konuÅŸmalar, tarihin önemli bir deÄŸiÅŸim anına tanıklık etmekle kalmıyor, bugünün politik geliÅŸmelerini ve yeni Amerikan doktrinini de daha iyi anlamamızı saÄŸlıyor. Zülfü Livaneli ve YaÅŸar Kemal, 21 Ekim 1986′da Kremlin’de, Sovyetler BirliÄŸi’nin yeni devlet baÅŸkanı Mihail Gorbaçov’la buluÅŸan küçük bir aydın grubunun içindeydi. Gorbaçov’un 1997 yılında Amerikan C-Span televizyonuna açıkladığına göre, bu toplantıda konuÅŸulanlar ve daha sonra yapılan basın toplantısı, tarihin akışını deÄŸiÅŸtiren Perestroyka devriminin baÅŸlangıç noktasını oluÅŸturdu. Zülfü Livaneli bu ilk toplantıdan sonra, 17 yıl boyunca Mihail Gorbaçov’la dünyanın çeÅŸitli köşelerinde buluÅŸtu ve ona Sovyet Devrimi, Marksizm, Leninizm, Perestroyka, Yeni Dünya Düzeni, ABD hegemonyası gibi konularda sorular sordu. Bu kitapta, “yüzyılın adamı” olarak selamlanan Mihail Gorbaçov’un bu sorulara verdiÄŸi kapsamlı cevapları bulacaksınız. Sovyetler BirliÄŸi’nin son devlet baÅŸkanı Mihail Gorbaçov’la baÅŸbaÅŸa yapılan konuÅŸmalar, tarihin önemli bir deÄŸiÅŸim anına tanıklık etmekle kalmıyor, bugünün politik geliÅŸmelerini ve yeni Amerikan doktrinini de daha iyi anlamamızı saÄŸlıyor.—LEYLA’NIN EVİ (Remzi Kitabevi, 2006). 48 kere basılmış. Kimi zaman bir savaÅŸ bir kentin, bir ülkenin kaderini deÄŸiÅŸtirir, kimi zaman bir tek kiÅŸi koca bir ailenin… LEYLA Yalılarda doÄŸmuÅŸ büyümüş bir paÅŸazade, bir Osmanlı soylusu… ALİ YEKTA UÅŸaklık kaderini deÄŸiÅŸtirme ihtirasıyla yanıp tutuÅŸan bir İstanbullu… RUKİYE-ROXY Almanya’da doÄŸmuÅŸ, seks modelliÄŸi yapmış bir hip-hop’çı… Åžiirsel tadı özgün anlatımla buluÅŸturan Zülfü Livaneli, birbirini hiç tanımayan bu üç ayrı kiÅŸiliÄŸin yaÅŸamını, bir “İstanbul romanı”nda birleÅŸtiriyor. Bu üç önemli karakter dışında kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi… DeÄŸiÅŸik sosyal katmanlardan kiÅŸilerin her birinin bir nedenle ötekinin yaÅŸamına girdiÄŸi, onu deÄŸiÅŸtirdiÄŸi; yetmiÅŸlerinde bir kadının eÄŸitimi, kültürü, yaÅŸama bakışıyla karşısındakine ÅŸapka çıkarttığı, kırklarında birinin hacı hocaların yalan yanlış bilgilendirmesiyle hayatına yön vermeye çalıştığı günümüz Türkiyesi… Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı BoÄŸaziçi’nde, Bosnalılar Yalısı’nın ilginç dünyası… Yalının kaderi, bir iÅŸgal subayıyla tanışmalarıyla deÄŸiÅŸmekle kalmamış, ailenin kalan son bireyinin yaÅŸamı bu kez de hırslı, tutkulu yeni zengin bir çiftin acımasızlığıyla bir kez daha… Leyla’nın Evi, dünyada sadece yaptığı müzikle deÄŸil, çeÅŸitli dillere çevrilen, sinemaya aktarılan ve ödül alan kitaplarıyla da tanınan Livaneli’nin Mutluluk’tan sonraki romanı… Leyla, Roxy ve Ali Yekta Bey’in Hayatıma GiriÅŸi ÇoÄŸu kiÅŸi İstanbul BoÄŸazı’nı yazın sever, ben kışına vurgunum. Kar yaÄŸarken camgöbeÄŸine dönüşen akıntılarını, kıyıya çekilmiÅŸ sarı, kırmızı, mavi boyalı sandalların üzerinde biriken beyaz karı, yiyecek arayan martıları sık sık seyrederim. Bir de iki yaka arasında mekik dokuyan motorlarını. Bir kış günü hiçbir iÅŸim yokken bu motorlardan birine binip karşı kıyıya gittim, sonra geri döndüm. O gün sis, İstanbul’u beyaz bir bürümcük tülbentle sarıp sarmalamıştı. Hayal meyal seçilebilen tekneler, çırpınan denizin üstünde beÅŸik gibi sallanıyordu. Motorları iskeledeki babaya baÄŸlayan, denizden ağırlaÅŸmış kalın urganın kokusunu içime çektim, tekne hareket ettikçe gıcırdayan sesini dinledim. Halat gerildikçe su damlacıkları fışkırtıyordu. Bazı yolcular iskelede sarı, kırmızı, yeÅŸil plastik leÄŸenlerdeki suyun içinde oynaÅŸan balıklardan alıyordu. Bir motorda balık kızartılıyor ve adam durmadan, “Balık ekmek, balık ekmek!” diye bağırıyordu. Balıkçı leÄŸenlerinin yanından bir yeÅŸillik fışkırıyordu; marullar, kıvırcıklar, rokalar ayrıca limonlar, turplar. Hava soÄŸuk mu soÄŸuk; rüzgârlı. Erken gelen yolcular kendilerine birer yer bulmuÅŸ. Bıyıklı, çökük avurtlu bir adam, avucunun içinde rüzgârdan korumaya çalışarak sigarasını içiyor; bir günahı gizler gibi. Yanında ona sokulmuÅŸ iri kara gözlü, yıpranmış bir kadın; vaktiyle hayli güzel olduÄŸu belli; başını, yumuÅŸacık, adamın omzuna yaslamış. Bu küçük hareket bile, onların hayatını özetliyor: Bu sert toplumda himaye edilen bir kadın ve koruyucu erkek. İri elli, üç delikanlı soÄŸuktan birbirlerine sokulmuÅŸ, fısıldaşıp duruyorlar. Ağır iÅŸlerde çalıştıkları, geniÅŸ omuzlarını çökerten yorgunluktan belli oluyor; DoÄŸulu çocuklar bunlar. Birdenbire yolcu kalabalığı sökün ediyor. İşten çıkan, yorgun argın kendilerini motora atan insan kalabalığı iskele ile motor arasında uzatılmış ıslak tahtadan geçerken, alesta bekleyen motorun kâhyası, düşen olursa kurtarmak üzere elini kolunu hareket ettiriyor. Motorcu, “Kalmasın, kalmasın!” diye bağırıyor. Derken motor kalkıyor. İnsanlar soÄŸuktan yakalarını kapatıyorlar; üstlerinde eprimiÅŸ pardesüler, kabanlar, kolları kısalmış ceketler… Eklem yerleri kızarmış ellerini hohlayarak ısıtmaya çalışıyorlar. Sonra tıklım tıklım dolmuÅŸ olan motor kalkıyor, kavis çizerek iskeleden uzaklaşıyor; Åžehir Hatları vapurlarının, diÄŸer motorların ve lüfer avına çıkmış sandalların arasından maharetle geçerek Üsküdar’a yöneliyor. Gürültücü deniz taşıtları kalabalığı, sanki bir rüyada uçar gibiler. Martılar denize dalıp çıkıyor, motorların arkasında bir parlayıp bir yok oluyorlar. AkÅŸam karanlığı çökerken beyazlıkları daha da göz alıyor, çığlıkları daha da keskinleÅŸiyor. Motorcular bu kadar maharetli olmasa, yolcuların son anda gördüğü ve yüreklerini ağızlarına getiren bir büyük kütleye çarpmaları iÅŸten bile deÄŸil. Bu büyük gemi, yavaÅŸ davranan ve kimseye aldırmayan bir dev gibi suları yara yara önlerinden geçiyor, uskurunun çıkardığı dalga bir süre sallıyor motoru, sonra yine yola devam ediyorlar. Yolcuların ellerindeki filelerden sebzeler, meyveler sarkıyor. Kucaklarına sıcak ekmekleri bastırmış olan aç yolcular, bunları ucundan kıyısından kemirmeye baÅŸlamışlar bile. Anadolu yakasının ışıkları yanıyor; minarelerden, insanda aÄŸlama isteÄŸi uyandıran bir akÅŸam ezanı yükseliyor. Åžehrin üzerinde yankılanan, gaipten gelir gibi olan yakıcı bir ses… Balıklar naylonlarda hâlâ canlı ama sohbete dalmış yolcular bunun farkında deÄŸil. Avurtları çökük adam, omzuna yaslanmış olan kadına bir ÅŸeyler anlatıyor. Kıyıdan, iÅŸtah kabartıcı kızarmış balık kokusu geliyor. Asma köprüler tıkalı, binlerce otomobil adım adım ilerliyor. AkÅŸam karanlığı İstanbul’u kalın bir battaniye gibi sarıp sarmalıyor. Hem bu insanları seyrediyor hem de hepsinin göçmen olduÄŸunu düşünüyorum. Her birinin tipi ayrı; kimi esmer, kimi sarışın; kimi Balkan tipli, kimi Orta Asyalı… Bilmese, hiç kimse bu insanların aynı ülkenin vatandaşı olduÄŸunu söyleyemez. Kimi Balkanlar’dan kimi Kafkasya’dan, kimi Orta Asya’dan, kimi OrtadoÄŸu’dan; Hicaz’dan Yemen’den, Kudüs’ ten, Rusya’dan, Gürcistan’dan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan kaçıp gelmiÅŸ. Burası bir sığınak. Kaçtıkları ülkelerde evlerini barklarını, bahçelerini, tarlalarını, hatta arkalarından acı acı aÄŸlayan kedi ve köpeklerini bırakmışlar. Geldikleri bu ülkede de kaçanların mülküne yerleÅŸmiÅŸler. Rumların ve Ermenilerin evleri, bu evsiz barksız kalmış, ölümden zor kurtulmuÅŸ insanlara verilmiÅŸ. Yabancı evlere yerleÅŸip tanımadıkları tarlaları sürmeye baÅŸlamışlar. Dünyanın bu bölgesinin tarihi, birbirinin mülküne konma tarihi. Mücadelelerin, savaÅŸların çoÄŸunun altında mülk kavgası var. BoÅŸalan evler, dolan evler, mülk davaları. İnsanoÄŸlunun barınma ihtiyacı, başının üstünde bir çatı bulunması temel gereksinimi, tarih boyunca birçok trajediye yol açmış. Aynen bu romandaki gibi. Leyla’nın Evi’ni yazma ve hepimizin hayatına bir biçimde damgasını vuran bu mülk trajedisini anlatma fikri o gün, o motorda doÄŸuyor. Bir de bakıyorum karşımda, halden düşmüş Osmanlı soylusu bir kadın oturuyor: Zarif mi zarif! Karşısında, saçının bir bölümü maviye boyalı bir kız: Asi mi asi! Yanımda ise iyi giyimli, kravatını boynuna özenle oturtmuÅŸ, saçlarını briyantinle geriye taramış yaÅŸlı bir adam: MaÄŸrur mu maÄŸrur! Birbirlerini tanımıyorlar, herkes kendi iç dünyasına dalmış. İşte Leyla Hanım, Roxy ve Ali Yekta Bey o gün hayatıma giriyorlar. Bir daha hiç çıkmamacasına! ZÜLFÜ LİVANELİ LEYLA’NIN EVİ üzerine söylenenler: İnsan kendi hikayesini yaÅŸarken farkında olmadan da baÅŸkasının hayatını baÅŸtan sona deÄŸiÅŸtirebilir. Kendine akabileceÄŸi yeni mecralar ararken baÅŸka hayatlara deÄŸer ve kendisiyle birlikte onun yönünü de belirler. İşte tam da bu yüzden hayatlar da kültürler gibi birbirinin varlığına muhtaçtır. Zülfü Livaneli’nin yeni romanı Leyla’nın Evi birbirinden habersiz hayatların nasıl da iç içe geçebileceÄŸini, etkileyip etkileneceÄŸini gösteren bir yapıya sahip. Bir eski zaman yalısının etrafında çakışan hayatlar deÄŸiÅŸimlerin karşılıklı yaÅŸanmasıyla iç içe geçer ve umudun insan durdukça var olacağını söyler. DeÄŸiÅŸen zamanlar, deÄŸiÅŸen hayatlar… Ama bütün bunlara raÄŸmen yazgıları birbirine baÄŸlı insanlar. Bu, romanın temel düşüncelerinden birini oluÅŸturur. Çokkültürlülük, içiçe geçip bütünleÅŸmiÅŸ ve koparılması imkansız ortak geçmiÅŸ, kiÅŸileri birbirine yakınlaÅŸtırır. Bu yüzden romanda İstanbul önemli bir yerde durmaktadır…Romanda göçmenlik, yurtsuzluk ve bunların getirdiÄŸi ötekilik, ait olamama duygusu özellikle bugünün gençleri ve yaÅŸam biçimleri üzerinden tartışılır. Romanda aÅŸktan paraya, tutucu dünya görüşünden Kemalist bakışa, özgür seksten geleneklere, bir çok konu tartışmaya açılır. BaÅŸka bir yazarın elinde tamamen düşünce notlarına dönüşebilecek tehlikede olan bu mevzular Livaneli tarafından ustalıkla hikayelerin içine yedirilmiÅŸ. Abidin Parıltı, Radikal Kitap Eki, 12 Mayıs 2006 DoÄŸup büyüdüğünüz evinizden hile ile atıldığınızı ve aniden kapı önüne konduÄŸunuzu düşünün. Zülfü Livaneli’nin yeni romanı “Leyla’nın Evi”, iÅŸte böyle bir dramla baÅŸlıyor. Yıllardır yaÅŸadığı yalıdan kapı dışarı edilen Leyla Hanım, her ÅŸeyiyle deÄŸiÅŸmiÅŸ bir kentin ortasında buluyor kendini. Bu kitapta anlatılan, biri yaÅŸlı diÄŸeri genç iki kadının birbirlerini keÅŸfetme hikayesi deÄŸil sadece… Zülfü Livaneli yeni romanında, insanoÄŸlunun barınma ihtiyacını ele alıyor. Bunu da İstanbul gibi sürekli göçlerle sarsılan bir ÅŸehir üzerinden anlatıyor. Buket Aşçı, Vatan Kitap, 15 Mayıs 2006 Beni en çok heyecanlandıran Zülfü Livaneli’nin bu kitabı yazarken dil sandığımızdan bulup çıkardığı, hazine deÄŸerindeki müthiÅŸ sözcükler… Mustafa Mutlu, Vatan, 8 Mayıs 2006 Livaneli, ‘ÇoÄŸu kiÅŸi İstanbul BoÄŸazı’nı yazın sever, ben kışına vurgunum’ diye yazdıktan sonra tipik bir kış günü, motorlarıyla, köprüleriyle, insanlarıyla İstanbul BoÄŸazı’nı anlatıyor ve o gün, motor yolculuÄŸunda karşısına oturmuÅŸ, Osmanlı soylusu bir kadın, saçının bir bölümü maviye boyalı bir genç kız ve iyi giyimli, kravatlı yaÅŸlı bir beyin yazarın yaÅŸamına nasıl girdiÄŸini betimliyor. Tıpkı İstanbul’un tüm insanları gibi… Kendi diyarlarından kopmuÅŸ, birbirine karışmış insanlar, Leyla’nın Evi’nde ve Livaneli’nin kalemiyle müthiÅŸ bir öykü anlatıyorlar. Nuray Soysal, Tempo Dergisi, Kitap Dünyası, 18 Mayıs 2006, Sayı:20
—SEVDALIM HAYATIM (Remzi Kitabevi, 2007). Bir Anılar Denizi… Ankara’da uzak iklimlerin düşünü kuran gençlerin kitap okuma merakından baÅŸlayıp hücrelere, daÄŸlara ve ıssız Avrupa baÅŸkentlerine uzanan bir macera bu. Öncelikle benim ama bir anlamda hepimizin hayatına dair bir anlatı. Kitabı okuyacak olan genç kuÅŸakların, bizimkinden daha mutlu bir Türkiye’de yaÅŸamalarını dilemekten baÅŸka bir ÅŸey gelmiyor elimden. GiriÅŸ Bir miras kavgasında köylünün birini dövmüşer. Adam kasabadaki arzuhuhalciye gitmiÅŸ;”Beni dövdüler!” demiÅŸ ve bir ÅŸikayet dilekçesi yazmasını istemiÅŸ. “İyi” demiÅŸ arzuhalci “öğleden sonra gel al.” Sonra geçmiÅŸ daktilosunun başına, usta bir arzuhalcinin bütün hönerlerini kullanarak, en etkili kelimeleri seçerek baÅŸlamış yazmaya. Köylü öğleden sonra gitmiÅŸ. Arzuhalci onun parmak basarak onaylamasından önce yazdıklarını baÅŸtan sona okumak istemiÅŸ. Ne yazıldığını anlamasıymış derdi. BaÅŸlamış okumaya. Bir süre sonra köylünün hüngür hüngür aÄŸlamaya baÅŸladığını görmüş. “Ne oldu?”demiÅŸ. Köylü bir yandan iki sıralı yaÅŸ döküyor bir yandan da “Vay bana neler yapmışlar da haberim olmamış!”diye ağıt yakıyormuÅŸ. Bu anıları derleyip toplarken neredeyse benim de başıma aynı ÅŸey geliyordu; kendi kendimin arzuhacisi oluyordum bir anlamda. Sonra bu hayatın içindeki güzel anları düşündüm; dostluklar, dayanışmalar, ortak hayaller, gümbür gümbür patlayan kahkahalar, sevdayla dokunan anlar aklıma geldi. Bana bakan gözlerdeki umut ışıltısını ve milyonlarca hançereden yükselen saÄŸlıklı, diri sesin, bulutlu bir gökyüzünün görleyiÅŸini hatırladım. Sonra o kadarda yakınmaya hakkım yok diye düşündüm. Her ÅŸeye raÄŸmen güzel ve anlamlı bir hayattı bu. Belki de zorluklar olmadan, bu mutlu anların doÄŸması zordu. Her ömrün bir izdüşümü vardır; yerli yerinde durur, hep oradadır ama onu hiç düşünmeyiz. Hiç kimse kendi kendisine ömrünün izdüşümünü sormaz. Böyle bir soru, ancak geçmiÅŸi yazarken gündeme gelir. Sizi ve dostlarınızı kuÅŸatan atmosfer, bir yeraltı suyu gibi kendini hep derinlerde duyuran anlam nedir? Milyonlarca iliÅŸki kırıntısı; gülücükler, iç çekiÅŸler, umutsuzluklar ve aÄŸlama krizleriyle ilerleyen yaralı hayatlar neyle açıklanabilir? İşte bunları düşünüp dururken, yanıt Kavafis’ten geldi. O güzel ÅŸiirde olduÄŸu gibi bizim de bir ömür boyu barbarları beklediÄŸimizi düşündüm. Her dönemimizde deÄŸiÅŸik kimliklerle ortaya çıktılar. Birbirlerine hiç benzemiyorlardı ama ortak noktaları barbar oluÅŸlarıydı. Sivil barbarlar, asker barbarlar, saÄŸcı- solcu barbarlar, ÅŸehirleri kuÅŸatan ve varoÅŸlarda yaralı kurtlar gibi inildeÅŸen barbarlar, Avrupalı barbarlar, aydın barbarlar, politikacı barbarlar… Dünyanın bir çok yerinde bizim kuÅŸağımız, üzerine dalga dalga gelen barbar saldırılarını göğüslemeye çalışarak geçirdi ömrünü. Ankara’da bir aydınlanma heyecanından ve uzak iklimlerin düşünü kuran gençlerin kitap okuma merakından baÅŸlayıp hücrelere, daÄŸlara ve ıssız Avrupa baÅŸkentlerine uzanan bir macera bu. Öncelikle benim ama bir anlamda hepimizin hayatına dair bir anlatı. ZÜLFÜ LİVANELİ.
***
Devamında görüşmek üzere…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Temmuz 2008 Cuma

