HASTALIKLARI BİZ Mİ YARATIYORUZ?
GİRİŞ
Beynelmilel ilâç endüstrisinin etkisiyle ve etik olmayan yâhut etikliği tartışılır yöntemlerle birtakım hastalıkları pompaladığı, hâttâ yarattığı, yâni uydurttuğu epeydir gündemde olan bir konu.
Hayâlet yazarlar (hiç okumadığı yazıya ücreti mukabili imza atarak prestij kazandıran), sahtekâr yazarlar (birtakım yöntem ve istatistik oyunlarıyla, istenen sonucu gerçekmiş gibi yutturan yazarlar) maâlesef var ve mevcut. Bunları da iki alt gruba ayırabiliriz: 1) Ücreti(!) mukabili filânca firmanın ilâcını göklere çıkaranlar; 2) Ücreti(!) mukabili falanca firmanın ilâcını yerin dibine batıranlar.
Tıp tabii ki sürekli olarak ilerliyor, yeni paradigmalar eskileri çöpe attırıyor ama insan türünün, bilimsel ismiyle Homo sapiens sapiens’in biyolojik evrimi son 30 senede çok hızlanmamışsa, bu işte bir karışıklık var!
Hazindir ki, bunlardan dolayı kurunun yanında yaş da yanabiliyor.
Belki de konuyu “abartılmış”, “yaratılmış” ve “tam aksine göz ardı edilen” hastalıklar olarak iki ana başlıkta tetkik edebiliriz:
ABARTILMIŞ HASTALIKLAR
Buna en iyi örnek hipertansiyondur. Ben tıbbiyede talebeyken (18 yaş ve sonrası) 145/95 mm Hg kan basıncı için “hudutta” denir ve iyi takip, tuz kısıtlaması, kafaya her şeyi takmama filân tavsiye edilirdi (nasıl olacaksa). Şimdi yaşım 51, hipertansiyonun târifi “120/80 mg Hg’nin üstündeki kan basıncı” olmuş durumda! Hemen her gün bir yenisinin piyasaya sürüldüğü, çok farklı mekanizmalarla kan basıncını düşüren ilâçlar, bunları araştırıp geliştiren firmaların muazzam kazançları dikkate alındığında, ortada ne kadar bilim, ne kadar film oynadığını anlamakta inanın ben de zorluk çekiyorum; samimi kardiyologlar da.
Kan yağlarıyla ilgili olarak da aynı şeyleri rahatlıkla söyleyebilirim. Böyle giderse, kanı yağsız bir türe evrileceğiz, tabii ki böyle olamayacağına göre, birtakım tedaviler elimizde patlayacak! Meselâ son senelerde statinlerin kan yağını düşürmekten tutun da, Alzheimer hastalığına, hâttâ psikiyatrik depresyona iyi geldiğine dâir dünya kadar neşriyat birikti. Hâlbuki fazla değil, on sene öncesinde tam aksini iddia eden, yâni kolesterolün fazla düşürülmesinin depresyona, hâttâ intihara yol açtığını söyleyen yayınlar var. Yakınlarda ağzına silâhı dayayıp intihar eden ünlü bir eski bankerin kan yağlarını düşürtmek için çok ilâç aldığını bana anlatan dostum geliyor aklıma…
Romatizmal hastalıkların bâzı çok spesifik olanları hâricinde, çoğunu bu gruba sokabiliriz. Meselâ eskiden “yumuşak doku romatizması” denen şeyin şimdiki alt grubu olan fibromiyalji! Parmağınızı târif edilmiş 11 noktaya bastırdığınızda, 8’inde hasta ciyaklıyorsa teşhisiniz hazır! Tedavi ise bir muamma: Fizik tedaviciler, romatologlar, psikiyatrlar, nörologlar, algologlar… Hastalar paylaşılamıyor.
Stres ve tükenmişlik sendromu: Hans Selye’nin stres kavramını tıbba sokmasından beri, bu büyülü kelime âdeta bir teşhis kategorisine terfi etti. Aslında Türkçesi “zorlanma”. Homeostazisi (ultrastabiliteyi, dinamik dengeler üstü denge durumunu) değiştirecek her türlü etkinin yarattığı hâl değişikliğine stres denir. Bu hâl değişikliği adaptif, sorun giderici ve hayırlı ise, buna östres (iyi zorlanma), maladaptif, soruna yol açıcı ve hayırsızsa distres (kötü zorlanma) denir. Meselâ bu yazıyı yazarken belli bir zorlanma içerisindeyim çünkü beynimi çalıştırıyorum, düzgün bir şey çıksın diye özen gösteriyorum ama bu bana keyif de veriyor ve bittiğinde memnuniyet duyacağım. Belki ergonomi önem taşıyor; ara sıra bilgisayarın başından kalkıp başka bir şeylerle uğraşmak, ıhlamur içmek gibi stres azaltıcı şeyler yapabilirim. Eğer stresör (zorlayıcı) şiddetli, uzun süreli ve homeostazisi aşırı derecede zorlayıcı ise, önce bir alârm reaksiyonu verilir; sorun bu dönemde çözülemezse, akabinde direnç safhasına geçilir. Bu yıpratıcı bir süreçtir ve kendini ruhsal ve bedensel pek çok şeyle belli eder. Eğer distres gâlip gelip, organizmanın homeostazisi kırılırsa, alt düzeyde yeni ve istenmeyen bir seviyeye düşerse, buna da tükenme (burn out) hâli adı verilir.
Bu tükenme sendromu depresyon ve anksiyete hastalıklarına benzer belirtiler verirse de, iyi bir muayeneyle ayırıcı tanı yapılabilir ve sâdece bâzı gevşeme teknikleri, kısa süreli psikoterapilerle üstesinden gelinebilir. Yok, eğer bir psikiyatrik hastalık başlamışsa, o zaman da tıbbî müdahale yapılır.
Bakıyoruz sanki stres bir teşhis, burn out da bir hastalıkmış gibi muazzam bir endüstri almış başını gidiyor. Stres topları, stres terlikleri, stres tabletleri, stres losyonları, stres anti-aging hapları – aşıları – kürleri – türleri, NLP, Geng Shui, Shui Bui, Hai Hui… almış başını gidiyor. Medyumlar, falcılar filân da çok nemalanıyorlar tabii!
Baş ağrısı da bir sektör oldu çıktı! Bugün baş ağrısı ile primer olarak nörologlar ve algologlar ilgileniyorlar. Her geçen gün yeni bir baş ağrısı tipi fark ediliyor, her yeni ilâç da eskilerine fark atıyor…
YARATILMIŞ HASTALIKLAR
Bir örnek verip geçeceğim.
Metabolik sendrom: Efendim, her geçen gün daralan ölçülerle, eğer ensülin direnciniz (ensülinin dokulara girememesi) + pre- veya âşikâr diyabetiniz + hipertansiyonunuz + HDL azalmanız + trigliserit yükselmeniz + kadınsanız 88, erkekseniz 102 cm’yi aşkın göbeğiniz varsa, siz bir metabolik sendromlusunuz.
İngilizce’de güzel bir deyiş vardır: Old wine in new bottles (eski şarabı yeni şişelerde sunmak). Bir metabolik sendromlu olarak, önceleri “X sendromu”, “Reaven sendromu”, “CHAOS” gibi isimlerle pazarlanan bu tablonun daha nereye evrileceğini tecessüsle takip ediyorum.
GÖZ ARDI EDİLEN HASTALIKLAR
Esas işi farmakologluk olan, yâni preklinikçi bir profesör çıkıp “kıpırdak bacak sendromu” diye alay ederek, dünyada milyonlarca kişinin ıstırap çektiği huzursuz bacak sendromunu “yok” ilân ediyor. Bir yandan da bu kişi baş ağrısı polikliniği yapıyor!
Bir sosyal psikolog “psikiyatri yoktur” diyor! Dahası, yasal açıdan suç olmasına rağmen, kendi açtığı sözüm ona danışma merkezinde psikiyatrik hasta tedavi ediyor.
Bir başka mânevî şifâcı üçkâğıtçı yüz milyonlarca çocuğun hayatını karartan ve ileride iş, güç, statü ve ruh sağlığı kaybına yol açan Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Hastalığı’nın olmadığını, çocuklarımıza kokain vererek onları öldürdüğümüzü söyleyebiliyor.
Bir yandan depresyon, şizofreni, manik depresyon (bipolar bozukluk) gibi gâyet sâhici hastalıklar varken, bir grup marjinal kişi bunların olmadığını iddia edebiliyor…
SONUÇ
Tıbbın günümüzdeki durumu deveninki gibi… Neresi düzgün!
İyi de, şu dünyanın kaosundan bizim durumumuzun farkı ne ki?
Öte yandan da, giderek daha etik, iyi klinik uygulamaya yönelik, aklıselîm ile bezenmiş güzel uygulamalar gündeme geliyor.
Hukukta bir deyim vardır: “Sûi misâl, emsâl teşkil etmez”; yâni kötü örnek, örnek oluşturmaz.
Ben, ne olursa olsun, insanın ve bütün canlıların, dünyamızın daha sağlıklı, huzurlu ve mutluluk verici hâle geleceğine inanmak istiyorum.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 23 Kasım 2008 Pazar


Şizofrenler Kahvesi
10 Haziran 2009 / 23:05EVET YANLIŞ OKUMADINIZ. GERÇEKTEN DE ŞİZOFRENLER KAHVESİ VAR! VE BELKİ DE SİZ OARAYA GİDİYORSUNUZ!
“Nee, burası şizofren kafesi mi, ay hemen kalkalım o zaman”. “Durun, korkmayın. Bu öyle bir hastalık değil, onlar sizlerle kaynaşmak için burada çalışıyorlar.” Bu diyalog Ankara Beşevler’de yeni açılan Mavi At Kafe’nin sorumlularından biriyle, iki müşteri arasında geçti.
Şizofreni Dernekleri Federasyonu Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek çalışanları şizofreni hastalarından oluşan bu kafeyi açtı. Federasyon Başkanı Doç. Dr. Haldun Soygür’ün yıllardır hayâlini kurduğu bu proje, hastalığı tedavi edilenlerin günlük hayatlarına devam edip çalışabildiklerini kanıtlıyor. Üstelik çalışmak, toplumdan soyutlanmadıkları için daha da iyi olmalarını sağlıyor.
Mavi At Kafe’de tüm yüzler gülüyor. Kiminin hayatlarındaki ilk işi bu. Müşterilerle çok ilgililer, hâttâ işi öylesine sâhiplenmişler ki, yeri geliyor bir masayla 4 servis elemanı birden bakıyor.
Kafede 18 şizofreni hastası 4′er saatlik 3 vardiyayla çalışıyor. Başlarında bir şizofreni hastası yakını var.
Kafede çalışanların çoğu, yıllarca evlerine kapanmış. Dünyayı normâlde olduğundan çok daha korkulası bir yer olarak algılıyorlar. Genellikle dikkatleri çabuk dağılıyor veya daha çabuk yorulabiliyorlar. Ama zekâlarından kimsenin şüphesi olmasın. Aralarında üniversite sınavında ilk 200′e giren bile var. Eğitimleri, zekâları çok daha fazlasına izin verse de, önce bir kafe çalışanı olarak yeniden, “herhangi biri” gibi yaşamayı deneyecekler.
TAM VAKTİNDE İŞBAŞI
Aylardır çalışıp, Biofarma’nın maddi desteğiyle burayı açtılar. İmza günleri, resim ve fotoğraf sergileri, şiir dinletileri de yapılacak. Ayrıca ikinci el kitap satışı da var. Fiyatlar da çok uygun. Espressodan, aromalı kahvelere, İtalyan usülü makarnalardan, cheese cake’e kadar birçok yiyecek ve içecek var. İnternet de mevcut.
Kafenin sorumlularından olan bir hanım, şizofreni hastası kardeşini henüz bu kadar etkili ilâçlar gelişmeden önce intihar sebebiyle kaybetmiş. Şimdi kafedeki diğer hastalara katkıda bulunuyor: “Bu çocuklar için bir bardak çay servis etmek bile kendine güven mes’elesi. İlâçlar nedeniyle uyanmaları güç oluyor ama o kadar hevesliler ki hepsi tam zamanında burada. Örneğin bâzıları hiç temizlik yapmamışlar. Temizlik yapmak hoşlarına gitti. Bir kızımızı, annesi hiç mutfağa sokmazmış ama burada dolma sardı. Biri bardağı düşürüp kırdı, çok üzüldü, ona bunu herkesin düşürebileceğini söyledik”.
Kafede çalışacaklar arasında “Mavi Çimlerde Nefes Al” isimli bir kitabı olan Yasemin Şenyurt (28) da var. O hayattan hiç kopmamış, Ankara Üniversetisi Felsefe bölümünde doktora yapıyor. Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nin üyesi, güler yüzü ve enerjisi metrelerce öteden belli: “Hastalık ilk çıktığında eyvah hayatım uyuyarak geçecek diyordum ama sonra doktorayı bile bitirdim”.
MAVİ AT VE ŞİZOFRENİ
Ankara’daki kafenin ismi İtalya’ya dayanıyor: 1974 yılında Trieste’deki bir akıl hastânesinin kapıları ilk kez açıldı ve hastânedeki 1.200 hastanın diledikleri zaman dışarı çıkmasına izin verildi. Hastalar bu tabunun yıkılmasıyla el ele vererek iki buçuk metre yüksekliğinde, ahşaptan mavi bir at yaptılar. Hastânenin bahçesine yerleştirdikleri bu mavi at toplumla bütünleşmenin sembolü oldu. Çünkü geçmişte, dışarı çıkma izni olan tek canlı çamaşırhâneden kirli çamaşırları taşıyan bir attı.
BAŞKA KAFELERDE İŞ BULACAKLAR
Mavi At Kafe’nin kurulmasını yıllarca hayal eden Doç. Dr. Haldun Soygür ise belki de en mutlu olan kişi: “Şizofreni topluma pahalıya mal olan bir hastalık. Önce tedavi masrafları sonra da kişiye ve âilesine yaşattığı iş gücü kaybı söz konusu. Burada çalışanlar belki 1 yıl sonra başka bir kafede de iş bulabilecek. Biz işverenlerin ve toplumun kafasındaki ‘şizofreni hastaları çalışamaz’ önyargısını kırmak istiyoruz”.