HULKİ CEVİZOĞLU BENİ DAVA EDECEKMİŞ!
Hulki Cevizoğlu, Yeniçağ gazetesindeki köşesinde 05.12.2008 tarihli yazısında benimle ilgili olarak şöyle yazmış (Türkçe ve imlâ hatalarına hiç dokunmuyorum):
KEREM DOKSAT DİYE BİR PSİKİYATRİST
Biz nelerle uğraşırken, ıvır zıvırlarla, yalanlarla uğraşanlar da var. Şimdi buna bir örnek vereceğim.
Kerem Doksat diye bir psikiyatri profesörü var İstanbul’da.
Sağda solda -nedense- beni eleştirmeyi “ruhsal görev” edinmiş herhalde!..
Ceviz Kabuğu arşivine baktım, üç kere konuşmacı olmuş. Benden “hazzetmediğini” söylüyor. Acaba bu programlardan sonra mı hazımsızlık başladı?..
Eleştirilerinde ne dediği belli değil. (Kendisine dava açacağım için çok ayrıntıya girmeden özetlemek istiyorum.)
Bana bir taraftan Bahai ve Mason demeye getiriyor; bir taraftan da bunlara hakaret ettiğimi söylüyor!..
Ben ne Bahaiyim (ayrıca nasıl olunuyarsa!), ne de Mason!..
Kimliğim şudur: Öz be öz Türk, hurafelere karşı gerçek Müslüman, rozet ve salon Atatürkçülüğüne karşı gerçek ve bilinçli bir Atatürkçüyüm.
Kerem Doksat’ın e-postasının bana geldiği dakikalarda -ne ilahi tesadüf ki- başımı kaldırıp ekrana baktığım da kendisini gördüm! Habertürk televizyonunun canlı yayınında “Eşçinsellik hastalık değildir” diye konuşuyordu!.. (Habertürk, 3.12. 2008, Çarşamba, saat 17.45) Tarihteki biseksüel(eşcinselliğe) büyük örnekler vererek savunuyordu. “Selamün aleyküm” diyen diğer konuşmacıyı (Dr. Mustafa Merter) eleştirmek adına, ABD’de bir kongrede bir biliminsanının kendisine “İslam ülkelerinde oğlancılık var” dediğini kanıt olarak sunuyordu!.. “Hastalık olmayan bir şeyi tedavi edemezsiniz” diyordu.
Allah hepimize akıl, fikir ve ruh sağlığı versin. Tabii bilim de.
Ama psikiyatrist Kerem Doksat’ın önce adaletle halletmesi gereken bir konu var. Az sonra..
***
Türkçe’de !.., ?.. ve .. şeklinde ünleme yoktur. Bahaî’yim denir, Bahaiyim değil. Türkçe’de olunuyarsa diye bir kelime ben duymadım. Bahsettiği programda eşcinselliği (hemcinsselliği yâni homoseksüaliteyi) savunmuyordum, tam aksine bunu hastalık olarak görüp de tedavi ettiğini iddia eden bir psikiyatri uzmanının hiçbir bilimsel yönü olmayan iddialarına bilimsel cevap veriyordum. HC o kadar bilgisiz ki, biseksüaliteyi eşcinsellik olarak tercüme etmiş; biseksüeller her iki cinsiyetle de ilişki kuranlara denir. Muhatabım da sürekli olarak “selâmunaleykum” diye lâfa başlar, nedense o televizyon kanalında bunu yapmamıştı; bunu hatırlatınca foyası ortaya çıktı çünkü dinî mefhumlarla bilimsel kavramları kendi kafasına göre karıştırıp, dünyada kimsenin kabûl ve teyit etmediği şeyleri satmakla meşgul. Programda da belirttiğim gibi, biseksüel olup da heteroseksüel tarafını törpülemek isteyenlere terapi uygulanabilir, yoksa gerçek bir homoseksüel zâten tedavi olmak istemez ki.
Zâten 15 dakikalık programın kaydı elimde, HC alenen yanlış söylüyor (üstelik bunların ilâhî bir tesadüf olduğunu söyleyecek kadar kendini üstün görüyor). Gerçek bir hemcinsselin (homoseksüelin) karşı cinsiyetle cinsel ilişkiye girmeyi düşünmeyi dahi iğrenç göreceğini, bunun da tıpkı gerçek bir heteroseksüelin kendi cinsiyetiyle ilgili olarak aynı şeyi hissetmesi gibi olduğunu anlatmıştım. Muhatabım “selâmunaleykum 1.5 milyar Müslüman’ın selâmlaşmasıdır” diye zekice(!) manevra yapınca, bir APA kongresinde iken bir Arap psikiyatrın (“psikiyatrist” değil) bana söylediklerini anlatmamdı: “Bizim oralarda (Suudi Arabistan) kız çocukları gece vaktine kadar sokakta oynar, oğlan çocuklarını ise hava kararmadan eve sokarız, çünkü başlarına gelecek hiç belli olmaz”. Homoseksüalitenin ne dinle ne de imanla ilgisi vardır; tarih de bunun örnekleriyle doludur.
Konunun ayrıntılarını merak edenler http://www.keremdoksat.com/2007/09/27/cinsel-sapmalar/ yazıma bakabilirler. Oradan konuyla ilgili iktibası kendim yapayım:
Biyolojik olarak hepimizin beyinlerinde psikiyatrik hastalıklara, saldırganlığa ve suç addettiğimiz davranışlara bizi sürükleyecek modüller, ağlar tâ doğuştan itibâren mevcuttur. Yâni, şu veya bu yönde sapmaya eğilimli dolu tabancalar olarak dünyaya gelmekteyiz. Bâzen tabanca çok dolu olduğu için, bâzen de çevresel zorlayıcılar çok şiddetli olduğu için tabanca patlamaktadır. Bunları dizginleyen bütün üst-yapı kurumları da uzun bir toplumsal/kültürel evrimle şekillenmişlerdir. Eski Mısır’da sâdece Firavun âilesi için fücura “cevaz” verilmesi gibi “kanın sâfiyetini korumak” amaçlı istisnâlar dışında, bu davranış bütün insan cemiyetleri tarafından ayıp, hukuk tarafından suç, dinler tarafından da günah telâkki edilmiştir. Muhtemelen, 8–10 bin sene öncesinden önceki pek uzun kültürel evrim boyunca, tam bir panseksüalite yaşanmaktaydı (belli bir toplumsal harem sistemini koruyan başat erkeğin kontrolü altında olmak üzere, çoğu memelide ve bütün primatlarda böyledir) ama yakın akrabaların çocuklarında sakatlıklar çok görüldüğü ve çocuklarla cinsel ilişki de türün devamını sağlayıcı işleve sâhip olmadığı -hâttâ kösteklediği- için, böyle davrananlar doğal ayıklanmaya mâruz kaldılar; zamanla bunu yapmamayı toplumsal davranış örüntüsü hâline getiren kabileler ise klanlaşarak totemizme geçtiler. Aynı toteme tapınan bu atalarımız kendi aralarından evlenemedikleri için, başka klanlardan kız almak için onlarla önceleri savaşma, zamanla da karşılıklı özgecilik (karşılıklı diğerkâmlık: reciprocal altruism) ve işbirliği kurmayı öğrenerek bağlanma sistemlerini (attachment systems) geliştirerek daha da evrimleştiler, kaynak tutucu potansiyelleri (kavgada kazanma gücü) arttı. Ama bu “sapıkça” eğilimler genomumuzun bir yerlerinde, disfonksiyonel fakat fırsatını bulunca ortaya çıkan birer davranış modu olarak kaldılar. Âile içi barışın ve hiyerarşinin korunmasında hemcinssel davranışın böceklerden insanlara kadar bütün hayvanlarda, özellikle de memelilerde ve primatlarda var olageldiğini görmekteyiz; muhtemeldir ki, gereksiz “çapkınlıklara” engel olduğu için özellikle başat erkek tarafından bir dereceye kadar müsamaha ile karşılanan bu davranış evrimsel olarak da süregelmiş, insanlarda da varlığını sürdürmüştür; kaçınılmaz olarak da, tam anlamıyla hemcinssel bireyler bütün popülasyonun sâdece küçük bir kısmını oluştururlar (maymunlarda da, insanlarda da %4 kadar). Yeni yaşama alanı için harp edip orayı istilâ eden pek çok memeli ve primat türünün, önceki topluluktan kalanları ya kovdukları ya da öldürdükleri (özellikle de dölleyici olan erkek bireyleri, dişileri ise bâzen haremlerine katarlar) bir hakikattir; aynı olgu, hem de 20. yy’de, insanoğlu tarafından sergilenebilmektedir.
Evrimsel teori bilimsel gelişim içindeki yerini iyice bulacak ve “ruh hastalığı”, “normâl dışı davranış”, “suç”, “ayıp”, “günah” ve “cinsel sapma” gibi kavramlara yeni bir açılım getirecek, teşhis, tedavi ve ceza kavramlarını da modifiye edecektir. En önemlisi de, diğer pek çok indirgeyici kuramı (davranışçı, analitik, bilişsel vs…) bir çatı altında toplayabilmemize imkân verecektir.
Hemcinssellik
Homoseksüalite karşılığında Türkçe kaynaklarda eşcinsellik terimi kullanılmaktadır. Dilimizde aynı cinsiyetten kişiler için “hemcins” denir ama “eşcins” denmez; bu sebeple, eşcinsellik yerine hemcinssellik terimini teklif ediyor ve kullanıyorum. Hemcinssellik günümüz psikiyatrisinde bir hastalık olarak görülmemektedir. Gerçek hemcinsellikle, ergenlik döneminde, temerküz kampları, hapishâne hayatı sırasında yaşanabilen gelip geçici hemcinssel yaşantılar farklı ele alınmalıdır. Gerçek hemcinssellerde bu eğilim ve “kız gibi olma, kırıtkanlık”, “erkek Fatmalık” ta küçük çocukluk yaşlarında itibâren dikkati çeker ve tedavi de edilemezler. Reifenstein sendromunun (tam olmayan androjen duyarsızlığı sendromu) veya 5-alfa redüktaz enzimi eksikliği gibi ârızaların form fruste, çok daha hafif formlarının hemcinsselliğin ortaya çıkmasında rolü olabileceği düşünülmektedir. Yâni şu veya bu sebeple androjenlere yeterinden biraz az mâruz kalmış erkeklerin, biraz fazla mâruz kalmış kız bebeklerin âşikâr bir yapısal farklılık göstermemekle beraber, cinsel yönelimlerinin hemcinslerine doğru geliştiği düşünülmektedir. Bu iddia doğru olsa bile, bütün hemcinssellerin durumunu izah ettiği söylemek güçtür.
Özellikle erkek hemcinssellerde, eğilimleri ve duyguları içinde yaşadığı toplumun kültürel ve dinsel örüntüsüyle çok çatışmaya yol açıyorsa, ego-distonik (henüz kişinin hemcinssel yönelimini kabûllenemediği) dönemde depresyon, anksiyete ve intiharlara sık rastlanmaktadır. Türkiye gibi İslâm ülkelerinde, Katolikler’de bu vak’alar sıktır. Erkek hemcinsseller için kullanılan pasif ve aktif hemcinssellik terimlerinin aslında pek de bilimsel geçerliliği yoktur. Pasif hemcinssellerin aşağılandığı, aktif hemcinsselliğin ise erkeklik olarak görüldüğü feodal kültürlerdeki bu ayrım tamamen sosyokültürel niteliklidir. Batı’da yapılan çalışmalarda, en “kulampara” ve “maço” tavırlı hemcinssellerin bile anal ilişkiye girdikleri ortaya konmuştur. Erkek hemcinssellerde çok sık partner değiştirme, sık ve uygunsuz, korunmasız ilişkilere girme sebebiyle zührevî hastalıklara ve AIDS’e yakalanma riski yüksektir.
Kadın hemcinssellerde ise başlangıç ve seyir genellikle çok daha mâsumca ve kendiyle barışık olur. Ülkemizde pek çok lezbiyenin toplumsal kabûl görmek için heteroseksüel olarak evlendiği, kocasıyla yaşadığı cinsel ilişkilere kerhen katlandığı ama hemcinssel hayatını da gizlice sürdürdüğü bir gerçektir. Kadın hemcinsselliği genellikle çok sâdıkâne ve duygusaldır, aşk cinayetlerine rastlanabilir.
Sonuç olarak, gerçek hemcinssellik bir hastalık değildir; dolayısıyla tedavisi de yoktur. Geçici yaşantılar da genellikle iz bırakmaz ama psikiyatrik sorun ortaya çıkan vak’alarda gereken psikiyatrik müdahale herkese olduğu gibi yapılmalıdır. Bâzı psikiyatrların bu tip vak’alara karşı peşin hükümlü ve aşağılayıcı homofobik tavırları, bu hekimlerin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanır (kültürel öğeler, misenformasyon, kendi hemcinssel eğilimleri vs.); psikiyatrların böyle kişilerin sıkıntılarına da hekimlik sıfatlarıyla yardımcı olmak zorunda bulunduklarını unutmamaları gerekir.
***
HC “Ceviz Kabuğu arşivine baktım, üç kere konuşmacı olmuş. Benden “hazzetmediğini” söylüyor. Acaba bu programlardan sonra mı hazımsızlık başladı?..” diyor. Haz etmekle hazım etmeyi de karıştırmış; olacak o kadar.
Kendisiyle Ceviz Kabuğu’nda yüz yüze karşılaştığımı hiç hatırlamıyorum. Sürekli olarak karşısındakileri aşağılayan, çok bilgiliymişçesine sathî şeyler söyleyen, muhatabı kendisinden daha iyi çıkarsa lâfı karıştırıp başka yöne çeken, son senelerde de Atatürkçülüğü müthiş mübalâğalı olarak kullanan bir kişi…
Beni defalarca çağırdılar, programa bu sebeple gitmedim:
1) Sâdece Prof. Zekeriya Beyaz’ı konuk ettiği bir programa Prof. Neumark’ın Batı’nın neden asla Türkler’i affetmeyeceğini anlatan yazımı yollamıştım, onu HC kendisi okumuştu.
2) Namık Kemal Zeybek’in konuk olarak yer aldığı ve tasavvuftan bahsettikleri bir programa cep telefonumdan ve yurtdışındayken, karşımda da televizyon yokken katıldım. Türkiye Günlüğü dergisindeki bir yazımda Hz. Muhammed ve diğer mistiklerin yaşadıklarına dâir yeni bir bilimsel yaklaşım geliştirdiğimden bahsetmiştim. Onu okumuş, okumuş da, anlamamış! Bana “Sayın Doksat, siz Peygamber’in hallüsinasyon gördüğünü mü iddia ediyorsunuz” diye gürledi. Sükûnetimi koruyup, Ateistler’in zâten buna böyle baktıklarını, benim ise konuyu farklı bir zâviyeden ama bilimsellikten tâviz vermeden ele aldığımı, bunu yaparken de bâzı teknik terimleri kullanmamın gâyet tabii olduğunu anlattım. Baktı ki iş çıkmıyor, hiç unutmam “ne kadar da sâkin sâkin ve dikkatle anlatıyorsunuz” deyip geri adım atmıştı. Sonradan videosunu seyrettim, Namık Kemal Zeybek de “ne güzel, âlâ” deyince sözü değiştirmiş.
Bu programdan sonra yardımcısının cep telefonuna beni bir daha bu programa çağırmamalarını, üslûbun çok seviyesizce ve küstahça olduğunu yazdım.
3) Bu hâdiseden birkaç sene sonra baktım ki sürekli olarak oraya buraya saldırıyor, kendisini aradım. Cep telefonumdan konuştuk. Bunu da daha önce yazdığımı hatırlıyorum ama özetleyeyim: “Hulki Bey, ben mason, Müslüman ve Türk milliyetçisiyim. Sizin için ise Bahaî diyorlar, ne dersiniz” demiştim. Öfkeli bir sükûttan sonra “siz rahat uyuyun hocam, bizim bunlarla işimiz yok” gibi garip bir lâf etmişti, “değilim” dememişti’ ve bal gibi tehditti bu söyledikleri…
Özetle, bu zatla ilgili hazım sorunum olmadığı gibi, beyanı da hilâf-ı hakikat!
Öte yandan, Özal’ın özel olarak İngiltere’ye kendisini yollaması, o zaman yazdığı kitabının piyasada bulunmaması birer vâkıa. Kulağıma gelen bir haberde (kaynak bende mahfuz) Özgür Masonlar Büyük Locası’na üye olduğu söylendi. Ben de bu iddiayı yazdım. Yüzlerce sayfa çalakalem yazılmış kitaplarla sürekli olarak masonluğa, Rotaryenliğe ve LIONS’a saldıran bu kişinin hakkındaki iddiayı sorgulamak suç mu?
Konuyla ilgili özetim http://www.keremdoksat.com/2008/09/05/lions-rotaryenlik-ve-masonluk/ adresinde…
***
Rozet Atatürkçüsü değil de, en hakiki Atatürkçü HC, size birkaç lâfım var.
—Ben cinsel sapmalar ve hemcinssellik hakkında konuşacak yetkinlik ve yeterlilikteyim, siz değilsiniz.
—El-âleme her şeyi sıkıştıra sıkıştıra sormak size serbest de bana mı yasak?
—Rozet Atatürkçülüğü yapmayıp, değişik plâtformlarda fikirlerimi alenen söyleyip yazdığım için bir alay tehdit alan, bunu umursamayan bir Türk ve Atatürkçü’yüm. Eğer dimağınız kifayet ederse, bu web mekânında bütün bunların cevabını bulursunuz.
—Üzerime bana “it”, “köpek” diyen e-mesajlarla adam saldırtmayın, ayıp oluyor.
Memleketin şovmenlere değil, hakiki, samimi ve sâhici eylem adamlarına ihtiyacı var. Dün gece Osmanlı Cumhuriyeti’ni seyrettikten sonra gözlerim yaşlı bir hâlde sinemadan çıkarken aklımdan bunlar geçti.
Helâl olsun Gani Müjde’ye ve bütün ekibine…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 06 Aralık 2008 Cumartesi

