Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2286 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

EVET, BENİMLE YAPILAN BİR RÖPORTAJ VAR

Muhtelif dostlar aşağıdaki yazının bana âit mi olduğunu soruyorlar. Yazının tamamı değil ama benimle yapılan röportajdaki sözler gerçekten de bana âittir, arz ederim.

***

Can Dündar’ın belgeseli Atatürk’ün kişiliğine ve O’nun kişiliğinde var olmuş Türk milletine karşı girişilen en kapsamlı psikolojik saldırı örneğidir. Bu nedenle belgeselin yarattığı asıl tahribatın da bu psikolojik cepheden geleceğini görmemiz gerekiyor. Ama nasıl? Can Dündar’ın siyasi referansının tümüyle Şeriatçılar olduğunu görmüştük.

Can’ın psikoloji referansı ise Vamık Volkan adlı bir psikiyatrist.

Nitekim Can Dündar Hürriyet’ten Ayşe Arman’a verdiği röportajda Vamık Volkan’dan etkilendiğini itiraf ediyor.

İtiraf ettiği etkilenmenin kaynağı bir kitap.

Adı: “Ölümsüz Atatürk”.

Kitap 1984’te ABD’de “Immortal Atatürk” adıyla yayınlanıyor.

On yıl sonra Türkiye’de yayınlanıyor ve yasaklanıyor.

Fakat 1998’de serbestçe satılmaya başlanıyor.

Adından anlaşılabilecek bir kitap değil, çünkü kitap Atatürk’ün ölümsüzlüğünü vurgulamıyor.

Kitabın temel tezi Atatürk’ün ne kadar sıradan bir insan olduğunu göstermek.

Yâni tıpkı Can gibi Atatürk’ün “insanî” yanlarını vurgulamak.

Ve onun “büyüklüğünü” böyle göstermek!

Ancak psikiyatrist, Atatürk’ü sıradan bir hastası gibi incelemeye koyuluyor ve Atatürk’ün ne kadar sıradan bir ruh hastası olduğunu ispatlıyor!

Pavlov’un köpekleri ve Millî refleksin kırılması

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümü profesörü Mehmet Kerem Doksat şöyle açıklıyor:

“Bilirsiniz, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken bir yandan zil çalınca ve bunu defalarca yapınca, bir süre sonra eti görmeden de zil sesini işitince hayvanın salyası akmaya başlar. Bu şartlı reflekstir: Hayvanın tabiatında olmayan bir uyaran (zil sesi), onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır. Ama eğer sürekli olarak zil çalıp hiç et göstermezseniz, bir süre sonra bu şartlı refleks söner; devamının tesisi için arada et de gösterilerek pekiştirilmelidir.

Hiçbirimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünnî veya Katolik olarak gelmeyiz; bunlar bize öğretilen değerler, yâni şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler.
Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur bir kısmı da günlerce terörize olur çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır. Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yok! Şu müthiş sonuca varır: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırır. İnsanı veya hayvanı en doğal, en ilkel hâline geri döndürür.

Bir yandan her gün 15–20 şehit, “kanları yerde kalmayacak” denip sürekli kanlarının yerde kalması, bir yandan Ergenekon bilmem ne deyip büyük bir çoğunluğunun suçsuz olduğuna herkesin emin olduğu, hâttâ tek suçu Atatürk’ü ve onun ilkelerini sevmek olan insanların sabaha karşı evlerinden alınarak hapse atılmaları… Bir yandan orada burada araba yakarak, polise taş atarak etnik kalkışmalar… Hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusu ortadan kalkıyor.

Pavlov’un köpeklerindeki gibi, bu kadar ağır travmalarla şartlı reflekslerimiz (millî duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.

Volkan’a göre Atatürk babasını küçük yaşta kaybedip ilk bunalıma giriyor. Ondan sonra annesi başka bir adamla evleniyor ve eve gelen bu adamla birlikte bunalım kökleşiyor. Bunun temelinde ise Mustafa’nın annesine olan “odipal bağlılığı” var! Aslında Can’ın belgeselindeki temel ve örtük mesaj da bu.

Atatürk denilen adam sözde bizim atamız, yani bir anlamda hepimizin babası ama aslında onun babası yok!

Nitekim Can’ın belgeselinde ikide bir Mustafa’dan “yetim” olarak söz ediliyor!

Ve yine Mustafa’nın annesine darılması anlatılıyor belgeselde, çünkü Atatürk’ün anası, yâni bizim o başörtülü gülümseyen fotoğrafından hatırladığımız Zübeyde Hanım, “eve başka bir erkek getiriyor”!

Evet, belgeselde anlatılan dil aynen böyle, ortada Zübeyde Hanım’ın “yeniden evlenmesi”ne değil “eve yeni bir erkek getirmesi”ne vurgu var!

Farkındaysanız tez Vamık Volkan’dan aktarılma olduğu gibi.

Peki, Can buradan nereye varmaya çalışıyor?

Atatürk’ün aslında çocukluğundan itibâren sorunlu biri olduğuna.

Nitekim belgesel boyunca Atatürk, mutsuz, yalnız, bunalımlı bir tip olarak çizilmiş.

Ancak bunlar anlık ya da dönemsel melankoliklikler değil. Atatürk çocukluğundan ölümüne derin bir melankoli içinde gösteriliyor.

Atatürk’ün sürekli içki ve sigaraya olan düşkünlüğü de örtük başka bir mesajı veriyor: Mustafa sâdece annesine karşı odipal bir bağlılık içinde değildir aynı zamanda oral bir kişiliğe sâhiptir!

Şimdi bu iki kavrama bakalım.

Birincisi Freud’un “odipus kompleksi” olarak bilinen ve çocuğun anneye olan bağlılığını cinsel bağlılıkla açıklayan teori.

İkincisi ise yine Freud’un çocukluk evrelerini ayırdığı ilk evre olan “oral evre”, yâni ağız bağlılığı.

Meselâ çocukların iki yaşına kadar anne memesine olan bağlılık dönemi…

İşimiz elbette psikoloji tartışmasına girmek değil, Freud’un kavramlarını tartışmak da değil. Ama bu kavramlar Atatürk için neden kullanılıyor onu tartışmak.

Her iki kavram da Vamık Volkan’ın kitabında Atatürk’ün kişiliği olarak konuluyor.

Şöyle ki:

Atatürk annesine olan aşkının yerine vatanı koyuyor.

Nitekim “büyük vâlidemiz” diye söz ettiği vatana olan aşkı aslında anasına olan aşkıdır!

Yine ana memesine olan hasretini de rakı kadehi ve sigara ile gidermektedir!

Can, belgeselinde bunları çok açıktan dillendirmemiş ama anlaşılan o aşama için vakit henüz erken diye düşünmüş. Yine de Can, Vamık Volkan’dan esinlendiğini iddia ettiğine göre çok yakında o meselelere de geleceği kesin.

Aslında Can’ın geveleyip de söyleyemediği şeyin ne olduğunu az çok anlayabiliyoruz: Herhaâlde Mustafa’dan sonra sırada Zübeyde belgeseli var.

O zaman tabularla mücadele eden Can Dündar’dan bir dahaki belgeselinde yine Şeriatçıların Zübeyde Hanım hakkındaki yalanlarını gerçekmiş gibi sunmasını bekleyebiliriz.

Şeriatçılar ne derler Atatürk için?

Veled-i zina!

Yâni piç!

En son Refah Partisi’nin bir milletvekili bu lâfı etmiş sonra da yurtdışına kaçmıştı.

Ama Can Dündar’ın belgeselinde faydalandığı Şeriatçıların temel tezidir bu.

Onlar Atatürk’ün annesinin aslında bir fâhişe olduğunu ve Selânik genelevinde çalıştığını yayarlar.

Hâttâ uydurma bir de belge basar dururlar.

Peki, böyle bir gerçek var mıdır?

Elbette bütünüyle uydurmadır ama insanları bir yalana inandırmak da mümkündür.

Zâten Can’ın misyonu da budur.

Belgesel boyunca Şeriatçı yalanları gerçekmiş ve hâttâ belgeymiş gibi sunmamış mıdır?

Hasan Tahsin ve millî refleks

Vaktiyle yalnızca Mustafa Kemal de terörist sayılmamıştı. Çok az bilinen bir örnek de, Osman Nevres Recep’tir (bildiğimiz adıyla ise Hasan Tahsin). Meslek olarak gazeteci olan Nevres’i her zamanki gibi terörist ilan eden güçler yine Batılılardır.

Birinci Dünya savaşı öncesi Batılı ülkeler her zamanki gibi Türkleri Orta Asya’ya gönderme düşleri kurmaktadır. 1911 yılında İtalyanlar hiçbir siyasal ya da hukuksal neden ortada yokken Trablusgarp’ı işgal ederler. Osman Nevres de o sırada Fransa’da eğitim görmektedir. Bir Fransız sinemasının (Olimpia) reklâm vitrininde Trablusgarp ile ilgili afiş görür ve içeri girer.

Film baştan sonuna kadar Türklere hakaret ve iftira ile doludur. İtalyan propagandası en üst düzeydedir. Türkler barbar ve uygarlıktan payını almamış bir topluluk olarak tanıtılmaktadır. Osman Nevres daha fazla dayanamaz ve her zaman belinde taşıdığı silahını ateşleyerek sinema perdesini delik deşik eder.

Ertesi gün Fransız gazetelerinde şu haber çıkar: “Terörist Türk dehşet saçtı…” Hemen bu “anarşist” Türk’ün Fransa toprakları dışına atılması için kampanya başlatılır. Ve başarılı olunur da.

Kısacası uyanık olmak gerekmektedir ve bu belgesel türü saldırıların sonunun nerelere kadar gideceğini iyi öngörmek gerekir. Aslında mesele son derece basittir. Batılı emperyalistler yok etmek istedikleri uluslara saldırırken o ulusların önderlerinden başlarlar işe. Çünkü ulusal bütünlüğü sağlayan ulusal önderdir.

Bunu gâyet iyi bilen emperyalistler bu noktada psikoloji bilimini de yardıma çağırırlar.

İşte Vamık Volkan bu tür bir psikiyatristtir.

Kendisi Kıbrıs Türküdür ama Amerika’nın hizmetindedir.

Çok uzun yıllardır ABD başkanlarının psikiyatri danışmanlığını yapmaktadır.

CIA için çalışmaktadır.

Görevi ise aslında bilimsel bir çalışmadır.

Vamık Volkan, ABD’nin bölmek, parçalamak ve yutmak istediği coğrafyalarda yaşayan uluslarla ilgilenir.

O ulusların psikolojisini inceler.

Ve “uluslar nasıl birbirini boğazlamaz”ın teorisini geliştirir.

Yâni görünürdeki amaç etnik kinleri, nefretleri incelemek, onları ortadan kaldırmaktır.

Mesela Ermeniler’le Türkler arasında ulusal bir düşmanlık mı var, orada Vamık girer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerini inceler.

Peki, inceleme dediğimiz şey nedir?

Burada izlenen yol ulusal ya da etnik düşmanlıkların ortadan kaldırılması değil, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır.

Kısacası millî duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevi.

İşte bizi ilgilendiren şey de budur.

Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve refleksini nasıl yok edersiniz?

Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır, o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız.

Yâni o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.

Meselâ Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar?

O zaman onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekmektedir!

Ya da Türkler atalarını, yâni Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar?

O zaman onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu gösterin.

Farkındaysanız son on yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz.

Sözde demokratlık, tartışma kültürü adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabûl etmemiz isteniyor?

Diyorlar ki siz soykırımcı bir milletsiniz!

Ermeniler’e soykırım uyguladınız.

Biz diyoruz ki hayır uygulamadık!

O zaman uyanık emperyalist diyor ki: Tamam mâdem uygulamadınız, bunu hemen reddetmeyin, tartışalım, öyle bir sonuca varalım.

Size mantıklı geliyor, nasılsa biz suçsuzuz, tartışmadan galip ayrılırız diyorsunuz.

Ama tartışma masası kurulduğunda hiç de ortada eşit bir tartışma şansı olmadığını görüyorsunuz.

Bir bakıyorsunuz, tüm televizyonlar, gazeteler, aydınlar sizin Ermeniler’i katlettiğinizi yaymaya başlıyor.

Kanıtları var mı?

Elbette yok!

Ama yalan bir kez yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı çok oldu mu, gerçeğin sesi çıkmaz oluyor.

Hayır diyorsunuz, gerçekleri bir de biz anlatalım.

Ama anlatamıyorsunuz, çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış.

İşte o zaman anlıyorsunuz tartışmaya açmak denilen tuzağı.

Çünkü bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile “acaba” demeye başlıyor!

Acaba gerçekten Ermeniler’i biz mi katlettik?

Yâni ulusal benlikte ilk kırılma yaşanıyor…

Psikolojik harbin etkisi çok büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor.

Sonra sıra Kürtler’e geliyor!

Sizden tartışmanızı istiyorlar.

Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz…

Bir düşünelim son dönemde neleri tartışmaya açtırdık ve neredeyiz.

Bugün Misak-ı Millî’yi pek önemsemiyoruz.

Kırmızı çizgileri umursamıyoruz.

Türk dilinin önemi kalmamış.

Bu ülkede federasyon da olabilir.

Ermeniler’den özür dileyebiliriz.

Kürtler’e biraz toprak verebiliriz…

Kısacası ulusal varlığımıza âit hayatî her alanda ve konuda kaybetmiş durumdayız.

Peki, sıra neye geldi?

Sıra Atatürk’e geldi.

Çünkü önemli olan ulusal önderi yok etmektir.

O hâlde tüm önderlere yapılanı Atatürk’e de yapalım.

O’nun ne kadar zâlim bir diktatör olduğunu tartışalım.

O’nun aslında zaafları olduğunu tartışalım.

Hâttâ O’nun anasını bile tartışalım.

Evet, emperyalistlerin gündeminde bu vardır.

Tartışın diyorlar biz sizin atanızın anasını tartışmak istiyoruz!

Sonra?

Sonra da sıra sizin ananıza gelecek!

Hepinizinkine gelecek!

Ondan sonra Can Dündar çıkıyor ağlamaklı, diyor ki tamam tartışın benim belgeselimi ama biraz insaflı olun, önce izleyin sonra eleştirin!

Acıyacaksınız nerdeyse adama.

Sonra dört bir koldan saldırıyorlar; korkacak ne var ki, izleyin önce, inanmazsanız inanmazsınız!

İsterseniz eleştirin!

İşte asıl psikolojik harp cephesi de burada kuruluyor!

Yıllar öncesine gidiyorsunuz…

Mondros imzalanmış.

Sonra düşman askerleri İstanbul’a çıkartma yapmaya başlıyor.

Milyonlarca Türk sâdece izliyor!

Demek ki önemli olan ilk adım, işgali izlettirebilmekmiş!

Ama aynı zamanda bir de masa!

Tartışacaksınız.

Tartışma masasında bizim sadrazam emperyalistlere yalvarıyor, biraz acıyın diye.

Peki, izleyerek, tartışarak nereye varabilirsiniz?

Emperyalistler aslında şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.

Mehmet Âkif, Çanakkale için ne diyordu

“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

—Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.”

Ya şu Can’ın belgeseli?

Sizce daha büyük bir çıkartma değil mi?

Çıkartma sürerken iki tavır var alınacak.

Biri İstanbul’da işgalcileri karşılayan ve onlardan tokat yiyen bir Osmanlı paşası olabilirsiniz. Ya da Dolmabahçe’den çıkartmayı izleyen bir padişah.

Belki de evinin perdesini kapatan sıradan ve suskun bir Türk…

Ama aslında hepsi aynı kapıya ve aynı kişiliğe çıkar.

İzlersiniz!

Her şeyi!

Ya da ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olursunuz.

Hasan Tahsin’e kadar bu ülkede düşmana hiç kurşun atılmadığını bilmek ne kadar utanç verici aslında!

Peki, Hasan Tahsin’i ne kadar tanıyoruz?

Hasan Tahsin’i Hasan Tahsin yapan nedir?

“İlk kurşun”dan önce de kurşun atmıştır Hasan Tahsin.

Tarihin garip cilvesi Hasan Tahsin Avrupa’dadır ve bir filme gider.

Filmde Türkler aşağılanmaktadır.

Hasan Tahsin bu filmi izlemez.

“Önce izleyeyim sonra eleştireyim” demez.

Ya ne der?

Türk’e küfredenin canına okurum der!

Ve çıkarır silâhını ateş eder beyaz perdeye!

Film orada biter!

Hasan Tahsin’in insanî ve sıradan yanıdır bu.

Hiçbir insan kendisine, anasına, babasına, atasına, milletine, bayrağına küfrettirmez.

En basit insan gerçeğidir.

İlkokulda bir çocuğun anasına küfretmeye kalkarsanız, sizinle anasının durumunu tartışmaz, bunun cevabı suratınıza yiyeceğiniz yumruktur.

Neden?

Çünkü çocuğun en insani ve sıradan yanıdır bu!

İşte Can’ın insani denilen belgeselinin bam teli de burası.

Diyor ki Can ben sizin atanıza küfredeceğim ve siz de izleyeceksiniz!

Medenî bir şekilde izleyeceksiniz!

Çıtınız çıkmayacak.

Sinemaya girecek ve orada size gösterilen yerde oturacak ve izleyeceksiniz.

Çıtınız çıkmasın, sinemadasınız!

Çıkınca fikrinizi söyleyin.

***

Vamık Volkan, Mustafa ve Osmanlı Cumhuriyeti hakkındaki kanaâtlerim zâten ma’lûmunuz.

Sevgiyle…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 27 Aralık 2008 Cumartesi

9 Yorum

hüseyin sungurAralık 27th, 2008 23:04

Kerem Hoca ;

Evvel diline ve kalemine sağlık…

Bu mekânda ,değişik vesilelerle meram ettik…

Harfiyyen katılıyorum yazdıklarınıza…

Esenlik içinde olun,yani bu yazının altına hem imzasını hem de ruhunu koyacak ihvanlaradır sözüm.
Esenlik içinde olun.

Her yerde nöbet halindedir bu ülkenin yiğitleri.
BAKMAYIN,ARAMAYIN…
Göremezsiniz,ama biz sizi görürüz…

MELUNU DA MÜNKİRİ DE MÜNAFIĞI DA
MUHTEREMİ DE

GÖRÜYORUZ.

Belki asîtane-i şahanenin uğultusundan sizler,fazlaca muzdaripsinizdir.Tasa etmeyin.

SAYILMAYIZ PARMAK İLEN
VURULMAYIZ KURŞUN İLEN…

Metin DOĞANAralık 28th, 2008 23:38

Vamık Volkan’ın iki kitabı var bende. Biri bahsedilen “Ölümsüz Atatürk”, diğeri “Kusursuz kadının peşinde” isminde bir kitap.

“Kusursuz kadının peşinde” isimli kitapda Hamilton rumuzlu bir adamın psikoterapi öyküsü anlatılıyor. Henüz bir kısmını okudum. Bu adamın “eşraftan” ataları Amerikan iç savaşında Güney tarafındaymış. Malum, Güney savaşı kaybetti. Bu durum Hamilton’un yetiştiği ortamı ve dolayısıyla onun psikolojisini etkilemiş filan…

Kitapdan bir cümle : “Atalarımızın savaşlarda çektiği ıstıraplar onların ölümüyle ya da savaşların bitmesiyle ortadan kalkıvermez, etkilerini çocukları üzerinde sürdürürler”

***

Şunu anlatmak için yazıyorum…

1) Ortaokulda tarih dersinde duvara astığımız Osmanlı İmparatorluğu haritasının bende yarattığı üzüntüyü unutamam. Kaybettiğimiz topraklar, mağlubiyet, milli aşağılanma… Bugünlerde milli bilinç için yaptığımız tek şey tarihi bir şahsı yüceltmeyle yetinmek. Ne ekonomide, ne kültürde hiç bir şuurumuz yok.

2) Atatürk’ü tek atamız olarak konumlandırmamız benim zihnimde bir köksüzlük duygusu yaratıyor. Kaş yapalım derken göz çıkartıyoruz gibime geliyor.

Sevgiler…

MKD: Sayın Metin Doğan, yaşınızı bilemiyorum. Benimki 51 ve benim ilk ve orta tahsilimde Osmanlı tarihi epey güzel okutuldu. Kimse de bize Atatürk’ü “tek ata” olarak empoze etmedi. Tükenen ve ümmetlik temelindeki Osmanlı’nın yerine millî ve lâik temelli Cumhuriyet’i kuran lider olarak tanıtıldı. Sevgiler…

Şaban BıyıklıAralık 29th, 2008 05:09

Sayın Hocam,
Yukarıdaki ifadelerin tümünün size ait olmadığını umarak yazıda geçen ve gerçeği yansıtmadığını düşündüğüm bir ifadeyi tavzih maksadıyla aşağıdaki satırları yazıyorum. Yazının bütününde ifade edilen temel fikri ise oldukça öğretici bulduğumu belirtmek isterim.
“…İstanbul’umuz düşmanların işgali ile müdhiş bir baskı altına girmiş ve baskı arttıkça Türk gençliğinin de… ters tepkiler[i] belirlemeğe başlamışdı. Bu ters tepkilerin ilk eseri (Karakol Cemiyeti)’dir…Bu cemiyet ilk toplantısını hiç umulmayacak ve göze görülmeyecek bir yerde, Mahmudpaşa Câmiî avlusundaki bir kahvede yapmışdı. İşgal kuvvetleri… bütün çalışmalarına rağmen (Karakol Cemiyeti)’nin ne adını, ne kurucularını ne de yerini bulamamışlardı…İstanbul’da Gülhane Parkı’nda çarşaflı Türk kadınlarına saldırmağa yeltenen üç Fransız eri, bıçakla ağır surette yaralanmış ve ifade veremeden ölmüşlerdi. Bir saniye içinde ortadan kaybolan fâiller Karakol Cemiyeti’ne mensubdular… (Muharrem Giray: İstanbul’un İşgalinde Gizli Bir Teşkilat (Karakol Cemiyeti), Yakın Tarihimiz, c.I, ss.345-346’dan aktaran Dr. Fethi Tevetoğlu, Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar; TTK Basımevi, Ank. S.9-10)
Yine, Dr. Tevetoğlu, Kurmay Albay Mehmed Arif’in (Mücahedat-ı Milliye Hatıratı,1335-1339 Anadolu İnkılabı, İst.1924) adlı eserinden aktarıyor:
“Harbiye Dairesi Reisi Kurmay Albay Ömer Lütfi (Yenibahçeli) ve Esliha (Piyade ve Makineli) Şubesi Müdürü Kurmay Binbaşısı Naim Cevad Bey’in kahramanca hizmetleri ve İstanbul halkının (mavnacılar, hamallar, arabacılar, gümrük, denizyolları, posta-telgraf ve polis) memur ve müstahdemlerinin fedakarca gayretleri sayesinde … İngilizlerin kontrolleri altında bulunan ambar ve depolardan geceleyin aşırılmak suretiyle muhtelif tarihlerde İstanbul’dan 56.000 mekanizma, 320 makineli tüfek, 1500 tüfek, bir batarya top, 2000 sandık cephane, 10.000 takım elbise, 100.000 gem, nal ve mıh, 15.000 matara, 1000 tona yakın malzeme ve muhtelif eşya Anadolu’ya geçirilmiştir.” Tevetoğlu, Mehmet Arif’in alıntı yaptığı bu eseri için “Milli Mücadele kahramanlarımızın çoğunlu sağ iken yazılmıştır” der.
Karakol Cemiyeti 1.Dünya Harbi’nin son aylarında Tal’at Paşa’nın Kara Kemal’e verdiği talimatla kurulmuştur. Yani İttihatçı liderler yurdu terk etmeden işgalcilere İstanbul’da bir sürpriz hazırlamışlardır.
Ancak işgalcileri İstanbul’da bekleyen sürpriz sadece Karakol Cemiyeti’ de değildir. Cemiyet’in ( I Numaralı Topkapı Karakol Grubu Şefi Hüsamettin Ertürk’e göre: “Yalnız şurası tarihçilerimiz için bilinmesi gereken bir noktadır ki … Karakol Teşkilatı kurulmadan önce … İstanbul’un çeşitli mahalle ve semtlerinde birçok vatanseverler (Milli Teşkilat) kurmuşlardı. Bu sebeple Milli Direniş’in ilk şerefi, bu milli kuruluşları oluşturan mechul kahramanlara düşmektedir…” (Dr. Tevetoğlu, s.4).
Sürprizli İstanbul bir yana, Anadolu işgalciler için zaten bir cehennem ağzı olmuştur bile…Yrd. Doç. Dr. Zeki Çevik, (Milli Mücadele’de “Müdafaa-i Hukuk’tan Halk Fırkası’na Geçiş (1918-1923), Ank.Atatürk Araştırma Merkezi, 2002, s.119) bu konuda şöyle der: “Müdafaa-i Hukuk hareketi terimi en geniş anlamı ile siyasi bir harekettir. Zira bu harekette önderleri yurt dışına kaçmış ve İstanbul’da partileri kapatılmış olsa da Anadolu’da hala etkileri süren İttihatçıların rolü büyüktür.” Aynı yazar, aynı sayfa, (dp.355)’te, Cemal Kutay’ın Memduh Şevket Esendal’a dayanarak verdiği şu bilgileri aktarmaktadır: “Memduh Şevket Esendal’dan dinledim. Anadolu’nun işgal dışı kalmış 197 kasabasından 163’ü üzerlerinde Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti yazan levhaları silmişler, aynı insanlar, aynı düşünceler, aynı felsefe ile Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni yazmışlar. Kök, böylesine ve bu nispette idi.”
Bütün bunları niye yazdım? Yukarıdaki yazıda “Mondros imzalanmış.Sonra düşman askerleri İstanbul’a çıkartma yapmaya başlıyor.Milyonlarca Türk sâdece izliyor!” şeklinde geçen hilaf-ı hakikat ifadeleri mümkün mertebe düzeltmek için…Hemen eklemeliyim ki tablonun yukarıdaki gibi olması Gazi’nin ne liderliğine, ne dehasına, ne devlet adamlığına ne de askerliğine halel getirmez. Aksine tamamlanmış bir tabloda bu vasıfları daha da belirginleştirir. Benim yazdıklarım ise genel tabloyu yansıtmaktan çok uzak.. Yurdun dört bir yanında yapılan ve kadın erkek binlerce insanın katıldığı yüzlerce miting bu tabloya dahil edilmelidir. Örneğin 18 Mayıs 1919’da Gazi Samsun’a çıkmadan bir gün önce İstanbul İnas (Kız) Darülfünun’da bir toplantı yapılmış, Gazi Samsun’a çıktığı gün İstanbul Fatih’te 50 bin kişinin katıldığı yine 20 Mayıs 1919’da Üsküdar’da büyük bir kalabalığın katıldığı mitinglerdir bunlar. Ve sadece İstanbul’da değil, ülkenin dört bir yanında yapılmışlardır. 13 Ocak 1920’de İstanbul Sultanahmet Meydanı’da yapılan mitinge 150.000 kişi katılmıştır. Hemen belirteyim ki Türkiye’nin ilk resmi nüfus sayımı 1927’de yapılmıştır ve toplam nüfus azınlıklar dahil 13,5 milyondur ve bu sayının %86’sı (11.777.810) Türk’tür. Aynı nüfus sayısını (sayının hiç değişmediğini varsayarak) Sultanahmet mitingine katılanların sayısına (150.000) oranlarsak ortaya akıllara durgunluk veren bir katılım oranı çıkar. Milyonlarca Türk hiçbir şeye seyirci kalmamış aksine her biri (hainler hariç) üzerine düşeni tüm gayretleriyle ifa etmişlerdir.
Saygılarımla

MKD: Sayın Şaban Bey, tabii ki hepsi bana âit değil. Bunu baştan belirtip mekâna koydum. Selâmlar…

Metin DOĞANAralık 29th, 2008 19:58

A L I N T I :
{{{ Atatürk’ü tek atamız olarak konumlandırmamız benim zihnimde bir köksüzlük duygusu yaratıyor. Kaş yapalım derken göz çıkartıyoruz gibime geliyor.

Sevgiler…

MKD: Sayın Metin Doğan, yaşınızı bilemiyorum. Benimki 51 ve benim ilk ve orta tahsilimde Osmanlı tarihi epey güzel okutuldu. Kimse de bize Atatürk’ü “tek ata” olarak empoze etmedi. Tükenen ve ümmetlik temelindeki Osmanlı’nın yerine millî ve lâik temelli Cumhuriyet’i kuran lider olarak tanıtıldı. Sevgiler… }}}

Değerli Hocam, kendim için değil yeni nesil hakkında yazdım yukarıdaki satırları. Çocuklarla biraz konuşunca umutsuzluğa kapılıyorum. Bir de şu var, çocukları artık okul değil medya eğitiyor, bilmem katılır mısınız? Medyamızın hali de malumunuz…

Hürmetler…

Zafer DEMİRAralık 30th, 2008 15:56

DEĞERLİ HOCAM,
YAZINIZDAN BİR ARKADAŞIM VASITASIYLA HABERDAR OLDUM. BU AYDINLATICI VE ÖĞRETİCİ AÇIKLAMALARINIZ İÇİN SİZİ KUTLUYOR VE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM.
SAYGILARIMLA

Evrim DevrimAralık 30th, 2008 23:03

Yaşım 31. Küçüklüğümüzde, orta ve lise öğrenimine devam ederken, uzun süre akıllı, uslu, ruhu anarsist, kendisi melek babalarımızdan özgürlüğün olmadığını duyarak büyüdük. 1960larda daha özgür ve bireysel bir toplumun olduğunu öğrendik. Ülkenin iyi üniversitelerinde mühendislik eğitimleri aldık. Sonra bir gün televizyonlarda daha önce hiç dillendirilmeyen şeyler dillendirilmeye başladı. Biz gençtik, heyecanlandık. Sonra bir gün geldi, milli ve insani değerlere karşı bir hareket içinde olduklarını gözlemlediğimiz globalizasyon yanlısı batılı ülkeleri anlamakda zorlandık. Onlar için çok uluslu şirketlerde çalıştık. Gelişmeler, yeni moda tarih, yeni moda tartışmalar, haklılar, haksızlar yine şaşırttılar bizi. Oysa bir zamanlar milliyetçilik, evrenselliğin yanında ne kadar da küçük gelirdi gözümüze. Gözümün önünde gerçekleşen senaryo böyle olmasaydı, yine de söyleyemezdim bunu. Evrensellik varken, milliyetçilik niye? Ben bu dünyada yanılmışım, başka gerçekler, dünyalar, insanlar, başka güçlüler, başka güçsüzler olmalıydı haklı olmam için. Bireyselliği, özgürlüğü savunan, bilimi, sanatı yücelten milletlerin, şimdi ulusların yıkılmasını isteyen bir batı olarak karşımda görünce artık iyice benliğimi kaybediyordum ki yazınız yetişti.
Bazı şeyler bilgi öğretir. Faydalıdır. Ancak Hocamızın bu yazısı yanlış düşündüğümüz şeyleri doğru düşünmeyi öğretiyor. Benim gibi gözü kör evrenselcilere, bireyselcilere kabul ettiriyorsunuz milliyetçiliğe yaptığını emperyalistlerin. Teşekkürler, hocam.

Ahmet DursunOcak 5th, 2009 16:17

MUSTAFA değil,Kitabın Asıl adı Ölümsüz Atatürk’tür.

Kitabın adı:Ölümsüz Atatürk Yaşamı ve İç Dünyası

Orjinal isim:Immortal Atatürk A Psychobiography

Norman Itzkowitz,Vamık D.Volkan
——————
Ölümsüz Atatürk’ü,Norman Itzkowitz ile birlikte yazmıştır.
http://www.ideefixe.com/kitap/kitap_oku.asp

Biyografiler,Vamık Volkan..Bakınız…
http://www.harbiden.gen.tr/biyografi/Vamik_Volkan.html

Asıl ismi Vamık Cemal olmasına rağmen,İngilizlerin Cemal’i D.şeklinde kısaltması ile hem pasaportunda hem de Amerikan kimliğinde artık Vamık D.Volkan olarak bilinen ünlü psikoanalist,1932 yılında doğduğunda Kıbrıs’ta iki toplumlu bir hayat söz konusuydu.

(NOT:Bu nedenle bazı kaynaklarda adını Vamık D.Volkan olarak görebilirsiniz.)

2000 yılında İzak Rabin İsrail Çalışmalar Merkezi “Onursal Rabin Öğretim Görevlisi” unvanını verir Volkan’a.

Vamık Volkan,eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Merkezi Görüşmeler Ağı’nda (INN) da üye olarak çalışmalar yürütür.

Daha pek çok ödül ve unvana sahip Volkan,Richard Nixon ve Bill Clinton’a danışmanlık yaptığı bilgisinin ise doğruyu yansıtmadığını söylemektedir.

Volkan kendisi için şöyle diyor:
“Bütün gazetelerde her gün yanlışlar çıkıyor. Bilhassa bu, Türkiye’de çok daha fazla. Her konuştuğunuzda yanlış bir şey yazıyorlar. Bir zaman ben Musevi’ydim, bir zaman Rum, bir zaman Ermeni. Bir zaman Beyaz Saray’ın danışmanıyım, bir zaman Bosna’da çalıştım, bir zaman Türkiye’ye 15 sene gelmedim. Her zaman bir şey atıyorlar.”

Kimdir bu şahıs:
Amerika’da yaşayan bir profesör.
Başbakanlık Psikolojik Savaş Merkezi’nin kurucusu.
Psikiyatri uzmanı. Kıbrıs kökenli…
“Ölümsüz Atatürk” adlı bir kitabı Türkiye’de yayınlandı.
http://www.gasteci.com/haber7493.htm

Volkan Akıl ve İnsan İlişkileri Merkezi’ni kurar.
Politik psikoloji ile ilgilenenleri burada bir araya getirip konuşturur.

Bir süre sonra Politik Psikoloji Derneği kurulur.
O da kurucuları arasında yerini alır. Politik psikolojiye ilgi hızla artar.
Derneğin üye sayısı da binlere ulaşır. Derneğin dördüncü başkanlığına Vamık Volkan getirilir.
Volkan, bu çalışmaları sırasında Sovyet büyükleri ile Amerikan büyüklerini bir araya getirmeyi düşünür.
Başarır da… Sovyet Lideri Mihail Gorbaçov ile tanışır.

Eski Sovyet topluluklarıyla alakalı,aynı Arap-İsrail konusunda yaptığı gibi,7 sene Ruslarla Baltık ülkeleri arasındaki ilişkilerin gayriresmî diplomasisini yapar.
Estonya ile Ruslar arasındaki sorunları politik psikoloji açısından ele alır. Bunu hem Akıl ve İnsan İlişkileri adını verdiği kendi merkezi hem de Jimmy Carter’ın yönetimindeki merkez adına gerçekleştirir.

Volkan, Saddam’ın Kuveyt’i işgal ettiği 1991 yılında da emirin parasıyla burada incelemeler yapar:
“Sosyal teşhis kondu orada,travma olduktan sonra bir toplumda neler yapılması gerektiğiyle ilgili olarak.”

Yugoslavya’nın çöküşünden sonra Boşnaklardan ziyade Hırvatlarla Sırplar arasında bir çalışma yürütür. Buradaki araştırmalar için para çıkmadığından bu süreç uzun sürmez.
Volkan ayrıca,Gürcülerle Güney Osetyalılar arasındaki anlaşmazlıkları da inceler.

1993 senesinde ise FBI,Texas Waco’da, lise terk bir rock şarkıcısı David Koresh tarafından kurulmuş bir tarikatin kendilerine Davidians denilen üyelerine operasyon düzenler.

Volkan,psikoloji ve psikiyatri çalışmaları yapar yanına gelenlerle:
“Bir tek Abdülkadir (Çevik) bu işlerle çok ilgili.O Türk Politik Psikoloji Merkezi kurdu.Ve onların daveti ile,hangi seneydi,onu da bilmiyorum (1994).

Dediler ki politik psikoloji yapıyorsunuz.
Türk büyükleri ile Kürt büyüklerine bir konuşma yapılsın.
Benim kafamda,5-10 kişi bir odaya gireceğiz de konuşacaklar ve bir süreç ortaya çıkacak fikri var.
Ne safmışım.
Biz 3 kişi geldik Türkiye’ye.
Biri,benimle Atatürk kitabını yazan tarihçi Norman Itkowitz,ben ve biri daha.

Benim anladığım,Yıldırım Aktuna’ya bağlı yapılacakmış bu işler.
Götürdüler bir yere,baktım 300 kişi.
Bağırıyorlar,çağırıyorlar “Burayı bölmeye mi geldiniz?”

Aktuna da orada oturuyor.Toplantı hemen bitti.Otele döndüm,bana gazeteciler telefon ediyor.
“Niye geldin? Ne yapacaksın? Korktum vallahi.”

Son dönemlerde Batı ile İslam dünyası arasında yaşanan kopuklukla ilgili bir çalışma yapmayı düşünen Vamık D. Volkan,El Kaide ile Bush’un temelde farklı olsa bile düşünce olarak aynı olduğunu söylüyor.
Çünkü “Ya benim tarafımdasın ya karşı taraftasın” diye sert bir çizgi çekmiş ikisi de diyor.

Peki Fethullah Gülen’in dinlerarası diyalog çalışmalarından haberdar mıydı Volkan?
Konuşmalarında,Türkiye’de özellikle din konusunda incelemeler yapmadığını sık sık vurgulayan Volkan, Tiran’daki bir Türk okulunu gezip,yapılanlardan gurur duyduğunu söylese de bu konuda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu da şu sözleri ile ortaya koyuyordu:

“Okuldakiler dediler ki ‘Gelin yemek yiyelim’ filan.Gidince baktım ki bunlar benim kimliğimde olan Türkler değil.Ben başka türlü yetişmişim.Bunların hanımlarının başları kapalı,yerde oturup yemek yerler.Anlayamadım bunu.”demektedir.

Ayrıntılar için bakınız….
http://www.harbiden.gen.tr/biyografi/Vamik_Volkan.html
*************
Bazı yorumlardan:
ÖLÜMSÜZ ATATÜRK
” Ölümsüz Atatürk”,Vamık D.Volkan ve Norman Itzkowitz tarafından kaleme alınmış ulu önderimizin psiko-biyografisi.”2005 Nobel Barış Ödülü”ne de aday gösterilen Volkan,Virginia Üniversitesinde psikiyatri profesörüdür.

Atatürk,ulusal bir lider olarak kendi vatandaşları için vazgeçilmez,ülküleştirilmiş bir öneme sahiptir.

Atatürk,bir simge ve bir kavram olarak yaşamaya devam etmiştir ve edecektir.
Atatürk ölmemiştir,kalbimizde yaşamaktadır.Bu kitap,ulusu tarafından böylesine ülküleştirilen bir liderin kendi iç dünyasıyla dış dünyası(Kurucusu olduğu Türkiye olarak)arasında oluşan karşılıklı etkileşimi çözümlemeye çalışmaktadır.

Her ölümlü insan gibi Atatürk’ün de özel bir yaşamı,bu yaşamda karşılaştığı güçlükler,travmalar,çatışmalar ve engellemeler vardır:

Mustafa Kemal’in ilk düş kırıklığı,bebeğine yeterli anne sütü veremeyen kederli bir anneye sahip olması dolayısıyla yaşanmıştır.

Anne kederlidir,çünkü Mustafa Kemal’den önce 3 bebeğini kaybetmiştir. Bu durum, Mustafa Kemal’de şöyle bir bilinçdışı arzuya yol açmıştır;yüreği yaralı,kederli anneyi daha verici bir anne olabilmesi için onu bulunduğu kederden kurtarma arzusu.

Bu amaç ülküleştirilmiş ve ülkesini kurtarmaya yönelik bir arzu haline gelmiştir.
Bu iki amaç,M.Kemal’in bilinçaltında birbiriyle bağlantılıdır.

Bu nedenle,19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkışın onun için psikolojik bir anlamı da vardır. Volkan’a göre; ödipal yaşa geldiğinde M. Kemal,annesine ilişkin 2 imgeye sahiptir.

Birincisi;yeterince iyi olmayan kederli bir anne, ikincisi;oğlunu özel bir varlık olarak gören bir anne.

Bunu sonucu olarak M. Kemal,iki benlik duygusu geliştirdi;bir yandan yoksun,bağımlı ve duygusal olarak açtı. Diğer yandan da kimseye benzemeyen özel bir kişiydi ve her şeye kadirdi.

Bu durum,yaşamının ileriki yıllarında da onu etkiledi.Örneğin;sahip olduğu abartılı öz-kavramını destekleyecek,onu takdir edip hayranlık gösterecek kişiler aramaya yöneldi.Ona takdir ve hayranlık göstermeyen kişiler,karşılarında gergin ve sinirli bir M. Kemal buldular.

Ödipal döneminin en yüksek noktasında babasını kaybetmiş olması da M. Kemal için önemli bir travmadır.
M.kemal’in bu noktada baba ile ilgili iki imgesi vardır.

Birincisi,ülküleştirilmiş baba,ikincisi düşkün,kendini alkole vermiş baba imgesi,(Zübeyde Hanım, Ali Rıza Bey’in ölümünden önceki son 3 yıl ruhsal çöküntü yaşadığından söz etmiştir).

M. Kemal,kötü baba imgesinden uzak kalmaya çalışarak kendisini ülküleştirilmiş olanla özdeşleştirdi.
Bunun sonucu olarak kendi yazgısını tek başına belirleyebilen bir çocuk olduğuna ilişkin inancı pekişti.
Bu inancının bir sonucu olarak annesinin isteğinin tersine modern bir askeri eğitim almaya karar verdi.

Bu baba ile özdeşleşmeye yönelik bir girişimdi.
Burada bir başka nokta da,idealize edilmiş baba tarafından tespit edilmiş doğrultuda ilerlemezden önce dindar annenin doyurulması temasıdır.

Örneğin;baba batı normlarına uygun Şemsi Efendi İlkokuluna gitmesini ister,ancak,Zübeyde hanım,dini kökenli bir okul olan mahalle mektebini tercih eder.

Ali Rıza Bey önce mahalle mektebine kayıt yaptırıp daha sonra kaydı Şemsi Efendi İlkokuluna aktararak bir çözüm bulur.

M. Kemal’in yaşamının ileriki yıllarında da bu tema göze çarpar.
Örneğin;ailesiyle beraber Müslüman yaşam tarzına uygun gündelik bir yaşam sürerken diğer yandan İstanbul’un batılılaşmış semtlerinde farklı bir kişiliğe bürünebilmektedir.

Atatürk’ü anlamak,onu bir insan olarak tanımaktan geçmektedir.Bu nedenle Ölümsüz Atatürk (şimdiki adı filme konu olan hali ile MUSTAFA)okunması gereken bir kitaptır.

Figen Nas Sağlam
Psikolog
Kaynak:
http://www.psikiyatrivehayat.com/ataturk.htm
************
Türkler ve Yunanlılar
Çatışan Komşular
http://www.netkitap.com/arabul2.asp?kisiID=12982
***************
Vamık D.Volkan,Kıbrıs:
Savaş ve Uyum–Çatışan İki Etnik Grubun Psikanalitik Tarihi,Everest yayınları.

Akşam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Kemal Yavuz ilk kez İslamcı-Ulusalcı ittifakından bahseden kişi olarak öne çıkmaktadır.

Ve bir zamanlar Kızılelma koalisyonu olarak da anılan grubun içine İslamcılar da dahil edilmeye çalışılmıştı. Bunları nereden biliyoruz.

Yeni Furkan dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Sadettin Ustaosmanoğlu,Aktüel dergisinin(17-23 Temmuz 2008)sorularını cevaplarken bu konuya da temas etmiş.

Kendilerine Sultan Galiyevci adını veren ulusalcı ekipten bahsedilir.

Galiyevci ekibin şartları ise şuymuş:

Siz İslam devriminden bahsetmeyecek ve Kemalizme saldırmayacak,ilişmeyeceksiniz,biz de şeriata saldırmayacağız…

“Bu ekibin Attila İlhan’ın fikir örgüsüne yakın durduğu anlaşılıyor.Ustaosmanoğlu,bilmeden şu an Ergenekon davası yüzünden içeride olan zihin kontrolü meselesinde uzman olan Erkut Ersoy’la görüştüklerini de hatırlıyor.
Yine aynı bağlamda,Ümit Sayın’ın da kendilerine karşı bir cinlik yaptığını da düşünüyor.
Zihin Kontrolcülerinin liderlerine gelerek “Kemalizmin felsefesini yaz” dediklerini de ifade ediyor.

Aslında beyin yıkama veya zihin kontrolü ötedenberi bilinen bir husus.
Acaba Hasan Mezarcı gibiler böyle bir ameliyeye mi maruz kaldılar?

28 Şubat sürecinde Kıbrıslı Vamık Volkan’ı da bu işin psikolojik kısmıyla ilgilendiği ileri sürülüyor.

Vamık Volkan çadır modelinde 20 büyük-grup kimliğini, kişinin bireysel kimliğini temsil eden giysisinin üzerinde bulunan, o gruptan olan tüm bireyleri örten bir çadır bezi ve liderin çadırın direği olduğu bir imgeyle tasavvur eder.

Bu çadır bezi,aslında bireyleri biz-lik duygusu altında bir araya getirir,çadırın dışı ile içi arasında bir sınır oluşturur ve dışarıdan gelecek tehdide karşı grubu korur.

Ancak çadır bezinde bir yırtık ya da direğinde bir sarsılma olursa,grubun biz-lik duygusu artar ve bireyler bir çadır altında yaşıyor olduklarını daha belirgin olarak algılarlar.Hatta bu tehlike durumlarında büyük-grup kimliği bireylerin kişisel kimliklerinden daha önemli hale gelir.

Bu model içinde dile getirilmeyen ancak önemli olduğu düşünülen bir boyut da bahsedilen tehdidin niteliğidir. Tehdit, grubun “grup-varlığına” tehlike oluşturabilecek her şey olabilir.

Gerçek bir tehlike olabileceği gibi, aslında olmayan ancak öyle algılanan bir tehdit de aynı şekilde büyük-grup kimliğini ateşleyebilir. Önemli olan o tehditle ilgili algının grup üyeleri tarafından paylaşılıyor olmasıdır.

Bu”Şokları” toplum üzerinden emerek karşı psiko- teknik atakla yanıtlamakta ciddi sorunlarımız var.
Elimizde mevcut birçok olanağı karşı “şok” atak olarak kullanamıyoruz.

Onu da Sn Prof..Vamık Volkan bey’e soralım!
Bunun için önce Amerika’ya sonra da “bir yerlerin”psiko-teknik laboratuarlarına girme izninizin olması gerekiyor!

Ne diyordu?
(”Irak’ı doğru düzgün araştırmadan girdiler “bizimkiler” (kimmiş bu sizinkiler Volkan Bey?)sonrasında gördük işte ne işler açtılar başlarına (yine) “bizimkiler”!”).

Homeros’un bu dizelerini hep kulaklarıma küpe ettim:”Ama bir gün tanrılar nefret etti ondan,Aleion ovasında kaldı tek başına,İnsanlardan kaçarak yedi kendi kendini..”

Prof.Dr.Abdülkadir Çevik’in kendini anlattığı yazıda Prof.Dr.Vamık Volkan’dan bireysel ve grup psikoterapileri ile psikoanalitik psikoterapi eğitimi aldığını da söylerken Sayın Volkan hakkında bazı detaylar verdiğini de göreceksiniz.
Bakınız…
http://www.medimagazin.com.tr/mm-prof-dr-abdulkadir-cevik-h-48075.html

Ahmet Dursun

MKD: Vamık Bey’in bütün eserlerini okudum. İştirak ettiğim ve etmediğim pek çok iddiası var (bütün psikanalistler gibi). Bütün bunlar Can Dündar’ın kötü niyetiyle de pek alâkalı değil. Selâmlar…

Kudret ÖteyakaŞubat 1st, 2009 01:55

Kerem hocanın sitesini ilk defa rastlantı sonucu bulmuştum. Gerçekten önemli bilgilerle bizleri aydınlatıyor. Uzun yazılarını hiç bir bıkkınlık duymadan okuyabiliyorum. O da yetmiyor sevgili yorumcularını da zevkle okuyor; onları tanımaya çalışıyorum. Daha önceleri de buna benzer övgüler yazmıştım. Yine yazayım ki okunduklarını bilsinler. Faydalı olduklarının haberinde olsunlar. Bilgi edinmek önemli ama onu bilmeyenlere aktarmak çok daha önemli bence.
Kadrinizi bilenlerin çoğalması dileklerimle…

[...] Sevgili Mekâncılar, Önce http://www.keremdoksat.com/2008/12/27/evet-benimle-yapilan-bir-roportaj-var/ yazımı tekrar bir okumanızı istirham ediyorum. Aşağıda ise buna eklemlenmiş, yâni memetik mutasyona (memetic mutation, yâni kültürel genlerin değişmesi) uğramış iki metin var; aynen aktarıyorum (ikincisinde E. Torakan isimli kişi eklemelerini belirtmiş)… ***   [...]

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word