Sonradan Görmeyiz, Milât da Özal’la Başlıyor
AKŞAM | PAZAR | 01 MART 2009, PAZAR – Elif Aktuğ
Psikiyatri profesörü Kerem Doksat’la görgüsüzlüğü ve sonradan görmeliği konuşurken ağlamakla gülmek arasında gidip geldim sürekli olarak. Görgüsüzlüğün milâdının Turgut Özal’la başladığını söyleyen Prof. Doksat’tan çarpıcı târifler, açıklamalar ve sonradan görmeleri son derece kızdıracak tespitler…
Sadece bir bilim adamı olarak değil, bir İstanbul beyefendisi olarak konuştuğum görgüsüzlükten incinmiş bir erkeğin, Don Kişot misali yel değirmenlerine dörtnala gidişinin hikâyesi…
Görgü nedir hocam?
İnsanın, özellikle âile ve yakın çevresinden, doğmadan öncesinden bile öğrendiklerinin bütünüdür. Doğduktan sonra da ilk 20 senesi çok önemli. Freud’a göre bu dönem 6 yıldır sâdece. Davranmayı, el kol kullanmayı, göz temâsını, ses tonunu ayarlamayı, hangi durumda hangi formatta davranılması gerektiğini öğreniyoruz.
Pek öğrenemediğimizi düşünüyorum, neden acaba?
Kentsoyluluk diye bir kavram var, burjuvazinin tam karşılığı olmuyor; kentte yaşamak ve kent hayatına ayak uydurmak olarak açıklayabiliriz. Köylülük, kasabalılık, ‘şeherlilik’ de var ama kentsoylu derken büyük şehirliyi kastediyorum. İstanbul’da gerçek ‘mavi kanlı’ beyaz Türkler bir hayli azaldılar ve içlerine kapandılar. En az iki-üç nesildir, tercihen daha uzun bir zaman diliminde o büyük şehirde yaşıyor olmaktır kentsoyluluk. Âdâbı muaşeret dediğimiz görgü kurallarına vâkıf olup, bunları artık kanında yaşıyor olmaktır. Bu âilelerin çocuklarında sonradan görmelik gibi şeylerin olması mümkün değildir.
Kentsoyluların içinde sonradan görme biri olmaz mı?
Olamaz. Ancak antisosyal kişilik bozukluğu veya başka psikiyatrik bozukluklar ortaya çıkarsa başka. Gerçekten köklü âilelerin çocukları arasında sonradan görmeliğe rastlamadım.
Görseydiniz söylerdiniz herhâlde (gülüyoruz). Köklü âileden kastınız nedir?
Düzgün ve normlara uygun yaşayan, ufak tefek kırıklıkları olsa da bunu ustaca örtmeyi becerebilen, saygıyı koruyan, kadının ve erkeğin kadınca ve erkekçe davrandığı, çocuklarıyla arkadaş değil onlara anne-baba olan…
ÇOCUĞA ARKADAŞ DEĞİL ANNE-BABA OLUN
Evet, yeni nesil arkadaş oluyor çocuklarıyla!
Öyle saçma şey olur mu, onların arkadaşı vardır veya olur nasılsa. Çocukların anne babaya ihtiyacı vardır. Bahsettiğimiz görgü kurallarını uygulayan âileler çocuklarını da aynı görgüyle yetişiyorlar. Maddî durumları ya iyidir ya da idâre ediyordur. Çocuklarını eğitirler ve iyi okuturlar. Görgülü, zâten nerede ne yapacağını bilen, ölçülü insandır. Kaçamağını da, seksini de, ilişkisini de efendilikle yapan insandır.
Sınıf farklarından mı kaynaklanıyor acaba?
Bizde sınıflar yoktu eskiden, şimdi yaratıldı çok şükür! Osmanlı kültüründe sınıf yoktur. Marx bizdeki durumu anlayamamıştır ve ‘Asyavî’ demiştir. Saray ve halk vardır, vatandaş pâdişaha övgüler düzer. Sonuç olarak görgülü âilelerden kolay kolay görgüsüz çıkmaz. Zâten görmüştür onlar.
Nerede kırıldı, nerede başladı görgüsüzlük dönemi?
Türkiye ABD’nin uydusu oldu sür’atle. İnönü döneminden sonra Batı değerlerini alan ama taklitçi olmayan bir toplum yaratmak isteyenlerle olmayanların savaşı başladı. Ayaklar baş, başlar ayak oldu. Anadolu’da cehâlet artırıldı, okuma yazma oranı düşürüldü.
Neden ve kim tarafından yapıldı bütün bunlar?
ABD kuvvetlenmemizi istemedi, Batı da. Biz onları müthiş bir bozguna uğratmıştık ve onlar bunu asla unutmadılar. O zamanlar stratosferden insanların popolarının fotoğraflarını çeken teknolojiler veya Tomahawk füzeleri yoktu. Atatürk’ün o zaman müthiş bir askerî dehayla bozguna uğrattığı Batı, intikam almakta gecikmedi. O devir geçti şimdi bu konuşmayı bile kaydedebilirler.
Ben kaydediyorum zâten (gülüyoruz)…
Hâttâ CIA’in bir açıklamasında duymuştum, yerin beş metre altındaki faâliyetleri bile kaydedebiliyorlarmış. Beton olsa bile, bu bir paranoya değil, buna sâhip adamlar.
MİLÂT ÖZAL’LA BAŞLIYOR
Geçmiş olsun o zaman (gülüyoruz).
Türkiye zamanla değerlerini kaybedip, din âlet edilerek de -ki ben din düşmanı kesinlikle değilim- verilen mesajlarla gittikçe cehâlete sürüklendi. Özellikle de Özer Uçuran Çiller döneminde çok büyük bir darbe yedik. O dönemde Türkiye’de yaşayan insanların parası ve sâhip olduklarının yarısı bir gecede uçtu.
Görgüsüzlüğün milâdı Çiller mi o hâlde?
Daha geriye gidelim. 12 Eylül’de ne oldu? Silindir gibi geçti ihtilâl. Kavramların da canına okudu ve esas istenilen şey oldu. Kendisi de Kürt asıllı olan Özal zamanını bekliyordu. Vahşi kapitalizm gümbür gümbür girdi Türkiye’ye. ‘Anayasayı bir kere delmekten bir şey olmaz’ diyerek, ‘benim memurum işini bilir’ diyerek, ‘hanım koy da bir şarkı dinleyelim’ diyerek ve ‘Abraham Sweetvoice’un şarkılarını dinleyerek görgüsüzlük dönemi başladı. Arabaya atlayıp 300 kilometre hız yaparak bir rol-model oluşturuldu. Özal’ın kendisi bizâtihi sonradan görmeliğin idolüdür Türkiye’de. Çünkü yolu açmıştır. Devletin en başındaki ve ekonomiyi idâre eden adam ve tabii bunu ABD’yle beraber yapan adam, sonradan görmeliğin milâdıdır.
AKP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sonradan görmeliğin dik âlâsı. Çocukları küçücük yaşta iş güç sâhibi oluyorlar. Adam gidiyor, Arap işadamları ile yemek yerken 15 yaşındaki oğlu da orada. Ortaya şimdi İslâmî burjuvazi çıktı.
En çok merak ettiğimiz şey, nedir bu Allah aşkına, nasıl târif edersiniz?
Müthiş bir şekilde sermaye el değiştirdi. Fakat bu parayla ne yapacaklarını bilmiyorlar. Başını öne doğru gelecek biçimde bağlayan birçok kadın etrafı 25’er derece kısıtlı olarak görerek araba kullanıyorlar. Bir o kadar da işitme kayıpları var. 4 çeker arabalarını kullanamıyorlar. Para da çok ama anladıkları İslâm’ın Peygamberimiz’in anlatmaya çalıştığı ile bir alâkası yok. Başını bağlıyor ama öyle bir giyinmiş ki, baştan ayağa kadar marka ve vücut hatları da ortada.
ABD BİZDEN BETER!
Onlar da ne yapsın kendi kültürlerini yarattılar değil mi?
Ne yaptılar, altından helâ! Dört kişilik yatak odası eğer yatağa dört kişi girmiyorsan ne işe yarar bilemiyorum. Bunlar hep sonradan görmelik. Onlarınkiyle Amerika’daki zencilerin çok para kazandıktan sonraki hâlleri aynı. Benzer abartılı hayatlar, zevkler, kocaman arabalar, en pahalı ve görgüsüzce döşenmiş evler.
Bizden beteri yok yâni!
Olmaz mı? Söyleyeyim hemen: New York. Amerika sonradan görmelerin ülkesidir çünkü.
Peki, bizim magazin dergilerinden tanıyıp ezberlediğimiz isimler bahsettiğimiz görgülülerden mi?
Bana çok kızacaklar biliyorum çünkü hem çevremde var bu insanlardan hem de içlerinde gâyet yakından tanıdıklarım var. Bunlar inan ki, 150-200 kişidir. İki nesil öncesi karanlık ve kentsoylu değiller. Özal dönemi, sermayenin onların istediği tarzda adamlara akmasıyla birtakım insanların zenginleştirildiği dönemdir.
Anadolu’da durum ne, köylüler için de görgüsüz diyebilir miyiz?
Diyemeyiz, Anadolu terbiyesi taşırlar orada. Köylünün tarımı ve hayvancılığı da bitirildi. Kuş gribi palavrası ile hayvanları telef ettiler. O insanlar son derece naif ve iyidir, dürüsttür. Görgüsüz değildirler.
Geleceği nasıl görüyorsunuz?
İyi görmüyorum. Bir mutabakat hükûmeti kurulup, Türkiye çapında olağanüstü hâl ilân edilip, başta etnik problemler olmak üzere, olabildiğince barışçıl yöntemlerle topyekûn bir eğitim ve öğretim seferberliğine gidilmesi gerekiyor. Bu bizleri aştı artık. Köylülük bitti, bizi ayakta tutan şey bitti. Türkiye’de bir sosyal patlamanın gelmekte olduğunu aklı yerinde herkes tahmin edebiliyor.
SONRADAN GÖRMELER NE YAPAR, NE YAPMAZ?
Bencil, saygısız, cömert olmayan veya mübalâğalı para saçan, bulunduğu ortama göre hareket etmeyen, saygısızca ve kuralsızca araba kullanan, bağırarak konuşan, başkalarına çatan, abartılı marka giyinen, genç yaşta estetik yaptıran, cep telefonu ile umumun içinde bağırarak iş-aşk konuşan, asgari görgü kurallarına uymayan, kadınlara yer ve yol vermeyen, göz göze gelince selâm vermeyen, sohbet edemeyen, her tartışmayı kavgaya dönüştüren, güruh hâlinde bir yere girip çok farklı ve özel olduklarını hissettirebilecek gibi eğlenenlere sonradan görme diyebilirsiniz.
***
Sevgili Elif Aktuğ’la yaptığımız röportajın neşredilen kısmı bu kadar.
Malûm, mizanpaj (sayfa düzeni) ve benzeri sebeplerle her türlü haber veya röportaj biraz kırpılır. O kırpılan birkaç şeyi de ben ekleyeyim; zâten mekânın müdâvimleri bilir fakirin fikriyatını…
Bilhassa Türk İslâm sentezi diye diye halkı çok câhil bıraktılar. Din diye yutturdukları safsatalarla müsbet ilimden uzaklaştırıp, akılcılıktan çıkıp nakilciliğe batırdılar. Kabalığı, küstahlığı ve hakareti en üst devlet seviyesine kadar taşıdılar. Sekterlik çok arttı ve herkes birbirine düşman edildi, oldu. Bakın, kadını dövün diye ilmihâl yazan ilâhiyat profesörünü(!) dahi aklıyorlar!
Bu arada, kentsoylu ve görgülü orta sınıf gâyet bilinçlice önce dar gelirli, sonra fakir hâle getirilerek eritildi. Bunu da bilhassa Özal “ortadirek” diye diye alay ederek yaptı. O hâle gelindi ki, kendi harsını, musıkîsini, tarihini bilen ve görgüyü taşıyan bu insanlar artık kitap alamayacak, televizyon seyredemeyecek duruma düşürüldü.
Bugün tek maaşla haysiyetlice yaşayabilmek mümkün mü? Sefâlet ve açlık sınırı, memleketin yüzde kaçının bu hâlde olduğu devletin kendi rakamlarından okunabilir.
Ay sonunu nasıl getireceğini, yarınının ne olacağını, çoluğunun çocuğunun istikbâlinin nasıl seyredeceğini bilemeyen, her gün işsizler ordusuna katılmak üzere endişeyle bekleyen, temel güvenlik duygusu sarsılmış olan insanın ne gururu ne de âidiyeti, mensubiyeti kalır.
Politik partilerinin agresyon, hâttâ seksüel çirkinlik dolu hitapları gençlere ne şekilde yansıyor, bir düşünün. O kadar bayağılaşıldı ki, biri hep bağırıp “hadi oradan sen de, sen adam değilsin, kırk fırın ekmek yemen gerek” diye diğerine hakaret ederken, öteki de “sen ağzına baş ve kuş lâflarını alma, bakarsın yanlış anlaşılır, maganda” diyebiliyor.
Bu arada Nizâm-ül Mülkçüler, Alperen Ocakları mensupları ile Ayrılıkçı Kürtçü Partililer ilk defa Ankara’da kapıştı.
Kaos gümbür gümbür geliyor.
Onun için, Sevgili Elif’in röportajındaki son paragrafı azıcık genişleterek tekrarlıyorum:
Geleceği hiç iyi görmüyorum. Bir millî mutabakat hükûmeti kurulup, Türkiye çapında olağanüstü hâl ilân edilip, başta etnik problemler olmak üzere, olabildiğince barışçıl yöntemlerle topyekûn bir eğitim ve öğretim seferberliğine gidilmesi gerekiyor.
Bu bizleri aştı artık. Köylülük bitti, orta sınıf bitti, görgü gitti!
Bizi ayakta tutan şey bitti. Türkiye’de bir sosyal patlamanın gelmekte olduğunu aklı yerinde herkes tahmin edebiliyor.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 01 Mart 2009 Pazar


Hocam ve sevgili mekâncılar ;
Yazılanlara, elifi elifine katıldığımı beyan ederek, CUMHURİYET tarihimizin görgüsüzlük milâdının, MUHLİS SABAHADDİN Bey’in, LÜKÜS HAYAT opereti ile başladığını öneriyorum.
1923-38 sanal olarak 1. CUMHURİYET.
1938-50 “”"”"”"”"”"”"”"”" 2. CUMHURİYET.
Gelelim 50 ve sonrasına!
“Her mahâllede bir milyoner”…
“Ben orduyu asteğmenlerle yönetirim”.
“Kara cübbeliler”(üniversite hocalarına atfen)…
SÖZLERİ, Adnan Menderes’in değil midir?
Elli üç yaşındayım.
Hiç bir zaman, MERKEZ SAĞ partilerin siyasî ve sosyal görüşlerine sempati beslemedim.
Savunduğum sol, hakçası, rahmetli AYBAR’ın güler yüzlü, insancıl TÜRKİYE sosyalizmi “idi”…
Rahmetle anıyorum…
Hiç bir zaman, sol adına, başka başka “başkentçi” olmadım: Pekinci-Sofyacı-Moskovacı ve hâttâ Tirancı!
Her zaman sorunlarımızın, kendi öz geçmişimizle bugünümüzün AKLÎ bireşimlerinde aranması gerektiğine inandım.
SOMUT OLARAK:
Abede ile (siz, malûm ABG diyorsunuz) CUMHURİYET tarihinin ilk kölelik anlaşmaları, 46 ve 47′de, İNÖNÜ MARİFETİ ile hayata geçirilmiştir.
Abedeli tacirlere verilecek olan imtiyazların gerekçeleri hakkındaki anlaşma İLE Millî “MAARİF” ve TÂLİM-TERBİYE kurulunda yapılan 12 kişilik kurul üyeliği tâdilâtı hakkındaki anlaşma.
BKZ: PRF. ÇETİN YETKİN: Karşı Devrim ADLI ESERİ!
Bir rica:
LÛTFEN,İÇİMİZDEN İMKÂNI OLAN BİR İHVANIMIZ (KARDEŞİMİZ), ÇOMSKİ’NİN, “demokratik bir toplumda rızâ üretmek” şeklinde Türkçe söylenen son çalışmasını, edinmemize yardımcı olsun.
“BİZİ AYAKTA TUTAN ŞEY” BİTMEDİ.
En azından benim evimde, benim çevremde, benim mahâllemde.
SAVAŞMAYA DEVAM EDECEĞİZ.
GİRİFTSEN ASIM BEYLERİ!
NİDA TÜFEKÇİLERİ!
NEŞET ERTAŞLARI!
DEDE’LERİMİZİ!
HACI ÂRİF BEYLERİMİZİ!
Unutmayacağız…….
Kızıma,üç yaşında iken (şimdi on yaşında) “bir kara kaşın-bir kara gözün / değer dünya malına” (Erzincan) ile “mektebin bacaları-ders verir hocaları” (Muş) türkülerini öğrettim.
Şimdi!
Şimdi artık “ağır yürük semaî” zamanı!
Saygılarımla.
MKD: Bilmukabele…
Son yirmi yılda, köylülük nasıl bitti bilir misiniz? Bu büyük milletin binlerce yıllık millî mirasını nesilden nesile devreden köy geleneklerinin bitmesiyle bitti. Artık köy düğünleri davul zurna ile yapılmıyor. Teybe konan ilâhi kasetleri eşliğinde eğleniyor(!) davetliler. Kasetlerdeki sesler öyle berbat ki dayanılmaz. Güzelim türkülerimizi yaratan köylüler bunlar olamaz diye düşünmeye sevk ediyor insanı. Müziğin günah olarak sunulduğu bir ortamda tabii ki ilâhilerin bile san’at değeri olanları işitilmeyecek. Yûnus Emre mi dediniz? Geçiniz efendim. Selamlar.
Muhterem NEVİN ÇELİK ;
Aktardığınız bilgi, bazı bölgeler için doğrudur ve maalesef de icra edilen bölgelerde, akıl almaz bir sığlık-seviyesizlik derekesindedir…
Ancak,kapitalizmin ki insan az gelişmişliğibe “en uygun” haldir,savı olan,” kötü para–iyi para”" meselesinin denklemi,burada da müzik olarak hayat bulmadadır.MÜNİR NUREDDİN’in ölümünü takiben, kılasik TÜRK MUSÎKİSİ,öldü diyenler olduğu gibi,bir çağın başlangıcı olarak da algılayanlar var elbette bu ölümü.
Her çağ, “” kendisinin estetiği ” ile geliyor MAALESEF.
“” İŞTE ÖYLE BİR ŞEY” den sonra, o denli gönül telimizi titreten bir h.TÜRK müziği bestelenebildi mi?ZANNIMCA HAYIR.
Şimdi kötümserliğinizi gidermek ve sizlere somut ümid vermek üzere,yıllardır yapmakta olduğum bir tespiti aktarmak istiyorum sizlere :
E-5 karayolundan Kayseri’ye döner,40 km kadar sonra,KEMERHİSAR levhasından batıya saparsınız.Bor ilçesine gelince,dışından k.batıya doğru gazlar,ALTUNHİSAR levhasından, bu kez tastamam batıya yönelirsiniz.Sağınız MELENDİZ DAĞLARI,az ufukta, HASAN DAĞI sizleri beklemektedir.19. kmde MELENDİZ yönüne,kuzeye arabanızı yöneltip,yoldan görülmeyen,adeta ALLAH’ın unuttuğu bir köy-kasabaya varırsınız!
ASMAZ yeni adı YEŞİLYURT.
Halkı cahil bırakılmıştır,doğan medya gurubunda ne haltlar karıştırılıyorsa ya da başka bir menfada,aynısı orada da vardır.Ancak,bazı gelenekler aynen durmaktadır,bir HİTİT sütunu gibi :
Hanımlarının çoğu,yeni moda tesettürlüdür.
%99 hanımlarla bayramda,ev gezmesinde,erkekler, rahatlıkla el sıkışırlar.
Özellikle bayram gezmeleri,bu Allah’ın unuttuğu dağ köyünde,bir tiyatrodur.
Kaç kez yaşadım,artık unutmaya başladım. ( son 10 yıldan söz ediyorum)…
1– Muamma tutulur. Duymuş muydunuz bu oyunu!
2– Yeteneği olan; bay ya da bayan/ açık ya da kapalı, taklit yapar.
3– Ben, kaç kez bağlama–keman çalıp, millete okuttum.
100 000 defa nişan-kına –sünnet ve düğünlerine lahit oldum :
Bırakınız o ilkel ilahi denmeye bin şahit isteyen,arabesk zortlamaları,orhan gencebay bile çalınmaz buralarda.Ya ne çalınır?
EFENDİM BURALAR,NEŞET ERTAŞ–MUHARREM ERTAŞ—ÇEKİÇ ALİ–KESKİNLİ HACI TAŞAN ın alanıdır ve taaa ÇANKIRI-TOKAT–YOZGAT–ERZİNCAN a kadar uzanır.
Der ki büyük usta NEŞET ERTAŞ’ın abla oğlu NEŞET ÖZDEMİR,aynen dayısı gibi : HIZMATÇINIZ, GÖYNÜGÜZE VE YÜRENGİZE HIZMATA GELMİŞTİR.
Vurur bağlamacısı tezeneye ve kulağınız mis gibi bir TÜRKMEN dili ile bozlak bozlak dolar…
GÖZLERİMİZ,BOZLAK BOZLAK AĞLAR…
Maya dolar,hoyrat dolar,uzun hava dolar…
BİTMEDİ :
Genç Neşet, DAYISINDAN söz ederken,ceketini ilikler,sesi,bir ibadet tonuna yol alır,sanki namaza kıyam etmiş gibidir.
Bunları ben yaşadım Nevin Hanım,çocuklarım da yaşadı.
Korkmayınız…
selam ile kalınız
saygılarımla
Hasta kanser olmuş, biz cildinde çıkan kötü kokulu yaralara odaklanıyoruz. Oysa bu belirtiler hastalığın kendisi değil, içerdeki esas sistemik hastalığın, ilerlemiş çürümenin küçük dışa vurumları.
Özal’a milât diyeceksek onu ortaya çıkaran sisteme ne ad vereceğiz. Sonuç yerine nedene odaklanmak gerekmez mi!
Hocam,
Bütün yapılanları çok güzel anlatmışsınız, ağzınıza sağlık.
Sanıyorum iki tâne çok önemli özellik ülkemizde artık değerini yitirdi: 1. Vatanseverlik, 2. Dürüstlük. Vatensever ve dürüst olan insanların başarılı olma olasılığı azalmış görünüyor. Sizin de dediğiniz gibi tüm değerlerimiz erozyona uğratıldı. Tüketim kültürü için yapılandırılıyoruz. Bizi ayakta tutan âile değerlerini korumakta zorlanıyoruz toplum olarak. Sâdece kişisel menfaâtlerini düşünen, sığ insanlar olduk. Ülkemizde son derece yoğun bir kaos ortamı körükleniyor. Hüseyin Bey’e katılıyorum. Herşeye rağmen her alanda mücadele edeceğiz. Bunu Atatürk’ün dediği gibi sath-ı müdafaa ile yapmamız gerektiğini düşünüyorum.
MKD: Ağzınıza sağlık Sayın Murat Şaşzade…
Değerli Hocam,
Değindiğiniz hususların tümüne katılmamak mümkün değil… Ama bir ekleme yapmama müsaade edin: Türkiye’de Batı’daki anlamıyla bir aristokrasi ve burjuvazi hiç bir zaman var olmadı zâten. Osmanlı tahta ortak olabileceği kaygısıyla palazlan, sermaye biriktiren âileleri zâten sistematik olarak tasfiye ediyordu. Sermaye birikimi yapabilecek bir burjuva sınıfını da Cumhuriyet elitleri serada oluşturmaya çalıştı. Sonuç ortada! Türkiye’de “holdingler takımyıldızı” var ama burjuvazi yok. En aristokratik geçinen holding âilelerimizin tarihi 100 sene önceye varmıyor. Geçenlerde TV’deki programında, Sayın Bardakçı Türkiye’de sâdece iki âilenin soykütüğünün Ortaçağlar’a kadar uzandığını beyan etmişti. Bunlar da 1. Osmanoğulları, 2. Mevlânâ âilesi. Oysa Batı’da bu böyle değil.
Bu sınıfların yerine Osmanlı’da “kul” kabûl edilen, Cumhuriyet’le vatandaş yapılmaya çalışılan köylü yığınları var. Son 50 senede kırsaldan metropole göç olgusu ne köylü ne de şehirli olabilen lümpen bir sınıfı ortaya çıkardı. Doğru düzgün bir sanayileşme de olmadığı için bu “ne kuş ne deve” lümpenler, proleter de olamadı. İşte bugünkü “Recep” İvedik toplumsal tipini ortaya çıkaran bu tarihsel arka plândır.
Esenlikler ve selamlar…
MKD: Güzel bir “abstract” oldu, çok teşekkürler…
Değerli Hüseyin Sungur Bey,
Teselli mesajınıza çok teşekkür ederim. Orta Anadolu için dedikleriniz doğrudur. Gidelim batıya ve Marmara Bölgesi’ne. Oralarda ağlanacak hâllerimizi görürüz.
Ben, çâre olarak üç çocuğuma da doğdukları andan itibaren THM ve klasik eserlerimizi dinlettim. Uyuyacakları zaman “Ana Veysel Dede söyle” hâttâ daha ileri giderek repertuar isteği olarak “Kara Toprak söyle” vs. dinleyici istekleri ileri sürerek yatağa yattılar.
Şimdi üçü de müziğimizden haz alarak dinlerler ve kendileri de okurlar. Bilgisayarıma yükledikleri zengin repertuardan şu anda hem dinliyor, hem yazıyorum.
Diyeceğim, bu işlerin eğitimle pek güzel yoluna girebileceğidir. Ama önce buna niyet etmek gerekir. Tabii ki kapitalizmin şartlarında talebe göre arz olduğu için ümitsizlik yaşıyorum.
BAKSANIZA GEÇENLERDE NERİMAN TÜFEKÇİ, KOCA ÇINARIMIZ EBEDİYETE GÖÇTÜ. BEKLİYORUM GÜNLERDİR. BELKİ BİR ANMA PROGRAMI YAPILIR, ARKASINDAN İKİ SATIR YAZILIR DİYE. NEREDE O GÜNLER. YÜZLERCE TALEBE YETİŞTİRDİ RAHMETLİ. YÜREĞİMİZİN TELİNİ TİTRETEN HORYATLARINI DİNLERKEN GÖZLERİMDEN YAŞ BOŞANIYOR.
Yine de kardeşim, verdiğiniz köy örneği içimi biraz ferahlattı.
Teşekkür ve selâmlarla.
“Ayaklar baş, başlar ayak oldu” Kimlerin ayak kimlerin baş olduğu sabitmidir. Siz ayaklardan mısınız yoksa başlardan mısınız ?
“Özellikle de Özer Uçuran Çiller döneminde çok büyük bir darbe yedik” Özer Uçuran Çiller takıntınız devam ediyor.
“Kendisi de Kürt asıllı olan Özal zamanını bekliyordu.” Ne alâka Kürt assıllı olmasıyla bu konu anlamadım (aslında bunu anlamak da istemiyorum)
“Başını öne doğru gelecek biçimde bağlayan birçok kadın etrafı 25’er derece kısıtlı olarak görerek araba kullanıyorlar.” Başörtüsü varsa şöförde açısına bakalım 26 derece kapatıyorsa trafikten men 24 dereceyse laikmisin diye soralım .
“Kuş gribi palavrası ile hayvanları telef ettiler.” Şuan Cerrahpaşa Tıp Fak. deyim bu lafı bir öğretim üyesinin söylemesi beni üzdü açıkçası. Recep Hoca, Fehmi Hoca ve diğer enfeksiyon hocalarımız boşa çalışıyor anlaşılan.
MKD: Numûnelik ve ibretlik. Tabii ki buna cevap verilmez.
Hocam size bir film önerebilir miyim.
Kafka’nın bu topraklardaki izdüşümü canımız Hasan Ali Toptaş’ımızın “Gölgesizler” romanının film uyarlaması: “Gölgesizler”.
Yapımcı sevgili Hakan Karahan ile Candan Erçetin.
Ümit Ünal senaryosunu yazıp yönetti. Oyuncular harika. Müzikler sahnelerle ve öykü ile çok iyi örtüşmüş. Fırsat bulursanız izleyin diyecektim.
Bana öyle geliyor ki bu film Sevinç izlesin diye çekilmiş:) İlk kez böyle bir şey oluyor. Hiçbir Türk yönetmen takmaz beni aslında. Senaryo yazarı. Bu ilk. Sağolsunlar. O yüzden ben de bu armağanı paylaşmak istiyorum tüm sevdiklerimle:)
Gerçekten böyle düşünüyorum. Beni ve pek küçük bir kitleyi mutlu etmek istemiş olmalılar, yoksa para kazanamayacaklarını bile bile onca parayı neden yatırsınlar bu filme. Hepsine sevgilerimi iletiyorum. Çok teşekkür ediyorum.
Muhterem NEVİN HANIM ;
İçtenlik dolu kelâmlarınıza çok teşekkür ederim.Arzu ederseniz,bir miktar gezintiye çıkalım…
1–NERİMAN ALTINDAĞ için,tarayabildiğim kadarıyla, bir tek “zaman” gazetesinden,Ahmet Turan ALKAN,çok anlamlı bir yazı yazdı.
2–Modern zamanlar,ki hiç hoşlanmam bu betimlemeden,sosyoloji ilminin başlangıcını,TUNUSLU OSMANLI İBN-İ HALDUN ile başlatır.Gelin görün ki bu memleketin mekteplerinde,İBN-İ HALDUN değil de MAX WEBER okutulur.
21–Bu keyfiyetten dolayıdır ki,okur yazarlarımızın bir çoğu,OSMANLI’ya bakarken,max weber–öküz kont( august comte) gibi dışarlıklıların gözlüğünü taktıklarından,görece haklı olarak,bu topraklarda bir burjuva-aristokrat sınıfının ya da katmanının olmamasından şikayet ederler.
Bu şikayetlerinde,kesinlikle haksızdırlar ki bu sütun,böyle bir konunun tartışılmasına uygun değildir kanımca.
3–Oysa akıl ve bilim,Osmanlı’da bir sınıf yapılanmasının neden ortaya çıkmadığı/çıkarılmadığı noktasında,yalnızca OSMANLI hanedanının üstüne gül koklamak istemeyişinin neden olarak yetmediğini bize açıkca gösterir.
4–Bunun için yalnızca ÖMER LÜTFİ BARKAN’ı kuramsal düzeyde,KEMAL TAHİR’i ise edebi düzeyde,ancak göz ile olmamak şartıyla , okumak yeterlidir.Güncel olarak da Ank.Üni. DiliTarih’ten Prf. Kurtuluş Kayalı,yeterlidir.
5–Bu itibarla, gözlüğü ister istemez ters takan arkadaşlar,mecburen baktıkları objeyi, abartılı göreceklerdir.Hiç kimse, kendi rızasıyla medyun olduğu toprakları terketmez istemez.Yönetmen Halid REFİK Usta’nın ilk büyük denemesi olan GURBET KUŞLARI ise , bu meseleye, sinemasal bir yorumdur…
6–Gelelim Murat Bardakçı’ya ; yalnızca iki ailenin soy kütüğü ortaçağa kadar gider demesi,bir sayıklamadır,açıkca bir ORYANTALİZMDİR.
Nerden ve nasıl biliyorsun, yalnızca OSMANLI ve MEVLANA ailelerinin soy kütükleri ortaçağa kadar gidebiliyormuş,başkası yokmuymuş desek,pek meraklı olduğu belgeleri,nasıl ortaya koyacak?
Bırakınız OSMANLI ve MEVLANA ailelerini,yalnızca benim baba tarafımın elimde,yaklaşık 700yıllık yazılı şeceresi mevcut.
Bu marifet mi,evet ,galiba marifet…
Ayrıca, doğduğum ve halen yaşadığım şehirde,en az iki el dolusu aile sayabilir,şecere gösterebilirim Murat Efendi’ye,ölüsü 500 yıllıktır.Bunlardan bir iki tanesini,eminim KEREM HOCA da bilir,ADANA tarafında olanları,değil mi hocam.
İsim zikretmeyelim…
Ayrıca, neden ben “” hangi batı”" ya da “” hangi avrupa” olduğu beni hiç mi hiç alakadar etmeyen bir “”görece”" uygarlığa göre,hat ve harekat tespit edip,yaşama tanzim edecekmişim ki!
FARZ MİDUR DAA!!!
Sevgili hocam, can yakan bir yaraya neşter atmışınız.
Emre Kongar’a göre nüfusumuzun 1/3 kentlere göç eden köylüler. Güncel adı ile gecekondular. Lütfen hiç önemsemezlik etmeyin, topraklarından kopmuş bir türlü kentli de olamamış (en az 3 kuşak gerekli diyenler var),yeterli eğitimi bilgi ve becerisi olmayan yığınların ne yapacağı da zor kestiriliyor. 80 öncesi “iş ekmek hürriyet” diyenlerin peşindeydi. Bu gün “ hamdolsun” diyorlar.
Ben köylü bir yurttaş olarak rahat konuşuyorum. İğneyi kendime batırdığım için kimsenin alınmasına da gerek yok. Bize,Aziz Nesin % 60 dedi, Bekir Coşkun “göbeğini kaşıyanlar” diyor. Elbette hepimize değil ekseriyetimize.
Daha dün % 80 nimiz köylerde toprağa bağlı belki de yarı feodal olan hayat tarzımızı bırakıp kente geldik. Şimdi köylerde % 30 nüfus kaldı.Artık köylü değiliz, ama kentlide değiliz. Uçlarda dolaşıyoruz. Saksağan misali yürüyoruz.
Saksağana sormuşlar;
Her kuşun bir yürüyüşü var,
Sen neden tek ayak üstünde sekiyorsun?
Saksağan;
Benimde kendime göre bir yürüyüşüm vardı ,
Fakat ben keklik gibi gaydalayayım dedim
Uzun yıllar uğraştım beceremedim.
Bu arada kendi yürüyüşümü de unuttum.
Böyle arada bir tarz tutturdum
Tek ayak üstünde sekiyorum demiş.
Toprağından kopan yığınların, varoşlarda tek ayak üstünde hayata
Tutunmaya çalışıyor olması bu ülkenin baş çelişkisi beklide.
Tüm sorunların anası da olabilir.
Şimdi neden göze batıyorlar. Önceleri kent kurallarına uymağa çalışılırdı. Yürürken yemek yerken . Ama şimdi eli ile yemek yiyor yere tükürüyor ve doğrusuda budur diyor. Pervasızca davranış tarzını sergilediğinden artık göze batıyor rahatsızlık verici oluyor. Para sahibi de olunca görgüsüzlük prim dahi yapabiliyor.
Göbeğini kaşıyan, küçük çıkarları için “burnunu karıştırana” destek verir mi diye soranlar da var . Bunun cevabını bilemiyorum.
Şair Şükrü Erbaşın (Yozgat Sarayköy’lü dür)Kimliksiz Değişim adlı kitabında yer alan, tamda bu konuya ilişkin şiirini anımsamadan geçemiyorum. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı iken, kendisini çağırıp “sanatını başka konularda icra et, benim köylümle (velinimetimle demek istiyor) uğraşma demişti.
Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler..
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…
KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?
Şükrü Erbaş
Değerli Hocam,
Ellerine sağlık…
Köy Enstütülerinin hızla kapandığı gün biz medeniyet treninden indik bence….
Bu trene tekrar bineceğimizi bende düşünmüyorum. Olsa olsa ciddi bir iç çatışma ile parça parça edileceğiz.Bu durum kimseyi mutlu etmeyecek,ama TÜRK düşmanları hariç..
BİR AN ÖNCE KÖYLERİMİZİ CANLANDIRMAMIZ VEDE MEDENİYETİ TÜRK KÖYÜNDEN, DEVLETİN BAŞINA GETİRMEMİZ LAZIM,HOŞGÖRÜYÜ,MİSAFİR PERVERLİĞİ,İMECEYİ,KÖYLÜNÜN MİLLETİN EFENDİSİ OLDUGUNU ANIMSAYARAK…. ATATÜRKÜN ÇAKMAK BAKIŞLARI ÜZERİNİZE DOĞSUN.
SEVGİLER
ibrahim hakan gün
“Osmanlı tahta ortak olabileceği kaygısıyla palazlan, sermaye biriktiren âileleri zâten sistematik olarak tasfiye ediyordu.”
Bu cümlenin olgusal dayanakları var mı yoksa tarihe ideolojik bir bakıştan mı kaynaklanıyor çok merak ettim.
Soru şu: Hangi aile, ne zaman, nerede sermaye biriktirmiş ve Osmanlı (kimse artık o) tarafından tahta ortak olur kaygısıyla tasfiye edilmiş? Bu nedenle tasfiye edilmiş tek bir aile yoksa bu cümleyi nasıl değerlendirmeliyiz. Kendi tarihine ilişkin basit bir bilgi yanlışı mı?
Şaban Bey’ciğim ;
Sorunuzun muhattabı olan kardeşimiz,birkaç yazı yukarda durmakta elbette.Ancak,ben, sorunuzun “”haklı”" vahameti karşısında,kendimi tutamadım,beni hoş görünüz.
Böyle bir soru nasıl sorulur ya da sorulabilir diye düşünüyorum!
Şimdi diyeceğim ki, ” böyle bir cehalet,ancak mektep okumakla mümkündür”,OLMAYACAK,bütün mektep okuyanlar,töhmet altında kalacak.
Diyeceğim ki, ORYANTALİZMİN padişahıdır bu cümlelerin meramı!
Biri tutacak (( ALLAH ETMEYE )) nesrin topkapıdan söz ediliyor zannedecek!
Malumunuz, ÖMER LÜTFÜ BARKAN dedik, KEMAL TAHİR dedik,Prf. Kurtuluş Kayalı dedik…
İŞİN DAHA DA VAHİMİ…
Hani bazıları “” göbeğini kaşıyanlar” diyor ya nereden gelmiş olduklarını unutarak ve zaman zaman köpeklerini çok “severek”…
Şimdi sanki bu ülkede bir öbek insana,bir zamanlar, AKIL-SERMAYE BİRİKTİRME OLANAĞI-KENTLİLEŞME BİLİNCİ–MUAZZAM KÜTÜPHANELER vs vs verilmiş DE…
Bu kıtibiyözler sürüsü,ammaaan be adam sen de deyip,bu olanakları ellerinin tersiyle itmişler ve İSTEMEMİŞLER de şimdi bu insanları,gıyabında yargılıyor ve mahkum ediyoruz.
ÜSTELİK tek bir sona mahkum ediyoruz:
İDAM…
KUSURA BAKILMASIN LÜTFEN :
Cumhuriyetimizin,şaşılıktan kurtulunamamış okur yazarlık süreci içinde, kimi insanlarımız öyle bir sersemlemişler ki,bir anda burası TÜRKİYE değil,buralarda ne bizans ne SELÇUKLU ve ne de OSMANLI denilen süreçler yaşanmamış ve bir anda 30 EKİM 1923 sabahı,bu topraklarda bir kısmı redingotlu, fokstrot dansı yapabilen, tayyör giyen hanımlar çıktım ortaya!Aaaaaa, o da ne!!!
Kim bu kuru kalabalıklar!
Üstelik bacaklarındakiler de ne ola ki!
Pantolon değil,redingot değil…
Nedir bu monşer,ne kaba ne görgüsüz yaratık bunlar.
SÖYELEYELİM DE ZAPTİYEYE, Ulus’tan öteye bunları komasın!
BKZ : YAKUP KADRİ
1— YABAN 2– ANKARA
Ek bilgi : Onlar, zamanında dedelerimiz ve nenelerimiz rahatça zifaf ederek,analarımızı ve babalarımızı doğursunlar diye çarıklarıyla fıransıza–italyana–ingilize posta koyan,denizi göremeden—angarayı tavaf edemeden, gerektiğinde arpa kapçıklarını, hüdai nabit otlarla haşlayıp, ALLAH’a hamdedip, GAZİ PAŞA ya,ÇAKMAK’a dua eden binlerdir, onbinlerdir…
saygılarımla
Hüseyin Bey,dikkat ederseniz o sonuç cümlesinin öncülü şu cümle: “Türkiye’de Batı’daki anlamıyla bir aristokrasi ve burjuvazi hiç bir zaman var olmadı zaten.”
Burjuvazi bir yana Batılı anlamıyla aristokrasi yokmuş, neden olsun ki? Batı’daki soy aristokrasisi Osmanlı’da yok. Asalet soyla taşınmaz. Güçlü vezirlerin çocukları bile yönetici zümreye girebilmek için yetenekli olmak zorundadır. Zira bu ayrı bir uygarlık türüdür, burada insan-eşya ilişkileri değil insan-insan ilişkileri ve insanın içsel hayatı ön plandadır.
Gelelim burjuvaziye. Burjuvazi yok Osmanlı’da. Soru şu. Batı dışında nerede, ve ne zaman ve hangi uygarlık burjuvazi yaratmış dünyada. Burjuvazi Batının ürünüdür. Osmanlıda neden burjuvazi yok diye sormak yerine Batıda neden burjuvazi var diye sorulmalı.
Ayrıca yine söz konusu yazıda, sanki cumhuriyetten önce hiç burjuva üretme çabalarına girişilmemiş gibi bir cümle daha var. Haddi zatında cumhuriyetin getirdiği hangi yenilik II.Meşrutiyette tartışılmamıştır? Bu da merak konusu.
Yine “cumhuriyetle vatandaş yapılmaya çalışılan köylü yığınları” Osmanlıda sosyal tabakalaşma hakkında neler bilindiğini de gösteriyor. (teferruta girmek istemiyorum).
Yukarıdaki cümleler çok sık rastlanan, artık harcıalem olmuş yanlış fikirlere dayandığından tarih konusunda eğitim kurumlarımızın durumu hakkında da bir kanaat sahibi olmamızı mümkün kılıyor. Durum şu: Hani, adam kendisine Yusuf kıssasını evliya menkıbesi gibi anlatan zahide sormuş: “Ey! Ben şimdi bunun neresini düzelteyim?”
Saygıyla…
Evet Şaban Bey’ciğim…
Emsal bir noktada duruyoruz ki eyvah……
Nereden başlanacak,nasıl başlanacak bu işleri düzeltmelere…
Saygılar,sevgiler sunarım…
Burjuvazi tarlada yetişir mi?
Avrupa’da fabrikada, sanayide yetişti Burjuvazi. Biz buğday tarlasına ekmiştik ama çimlenmedi tohum. Ne yapalım bizde kompradoru ile yetindik.
“Köylü milletin efendisidir” denmiş ama(0 gün ülkenin yükünü çeken anlamında söylenmiş olabilir) Köylü toplumlar dünyada efendi olamadılar (Afganistan gibi).
Tarım din toplumları dogmaları sorgulayamadıkları için gelişmeleri yavaştır efendi olamadıkları içinde “ maraba” olurlar
“maganda” zonta” kavramları ne zaman ve niye ortaya çıktı. “Görüntülü radyo” ortaya çıkınca adına televizyon dediler ya, işte aynen öyle oldu. önce olgu yada “nesne”ortaya çıktı sonra adı kondu.
“İşsizliğe çare yoktur” sözünü işsiz insanlar alkışlar mı? Tarım din toplumlarında hem de çılgınca alkışlar. Tarım din toplumları dünyanın efendisi bu nedenle olamazlar. Başka bir söyleyişle “ adam” olamazlar.
% 30 gecekondu (şehre gelmiş köylü),% 30 da köylü toplumumuzda sanayi toplumunun kurallarını sorguluyoruz.Görmemişler, görgüsüzler diyoruz. Ne zaman ? Sözü edilenler para güç ve paye sahibi oldukları zaman. Yani pervasızca davranmaya başladıkları zaman. Erk sahibi değillerken,biz doğruyuz haklıyız iddiaları yokken kimse rahatsız değildi. Ama onlar yine vardı.
Hüseyin Sungur bey, nereden başlanacak, nasıl başlanacak diye soruyor. Bence sanayileşirsek ,kentleşirsek dogmaları da sorgulamaya başlarız ki , bu da “görgülü adam “ olmaya başlıyoruz demektir.
Sn . Şaban Bıyıklı ve Hüsetin Sungur beyler, Osmanlı tahta ortak olacak kaygısından daha çok , yerel güç istemediği için sermaye birikimine izin vermemiştir. ekonomik ve siyasi yerel güçler istememiştir. Bu oluşumları bir gerekçe göstererek tasfiye etmiştir.Örnek isteniyorsa, Rodosun fethi dönüşü sipahileri ile sefere katılan Boğazlıyan Çiçeklü aşireti reisi İskender beyin Kanuni tarafından boğdurulmasıdır.
Osmanlıda servetlerine el konulmasın diye ekonomik olarak “palazlanan” erk sahibi kimseler vakıf kurdurmuşlardır. (Osmanlıda vakıflara kimse dokunamaz) para sahibi güçlü aileler vakıf kurarak servetlerini koryabilmişler,onların gelirlerinden çocuklarına pay ayırarak birkaç kuşak nesillerinin geleceğini karantiye almışlardır. Osmanlıda vakıfların yaygınlığı, hayır severlikten öte mallarına el konulmasına karşı alınan bir önlemdir.
Sitenin sayın müdavimlerinden bazılarının Osmanlı iktisat ve sosyal tarihi hakkındaki derin bilgilerini takdir etmemek mümkün değil. Bu sayın müdavimlerin tebahhur derecesindeki bilgilerine bir katkıda bulunmak pek mümkün görünmediğine göre, izniniz olursa, bendeniz vakıflar konusunda sıradan bazı bilgileri özetlemek isterim. Vakıf müessesi eğer batılı bir ulusun tarihine ait olsaydı hiç kuşkunuz olmasın, aşağıdaki bilgiler öğrencilere ortaokul yıllarında temel bilgi olarak verilmiş olurdu.
1) Vakıf sistemi, sosyal güvenlikle ilgili olmasının yanı sıra ülkedeki eğitim, sağlık, diyanet, bayındırlık yatırımlarını yürüten kurum olarak mali sistemin bir alt öğesidir.
2) Vakıflar, taşınır ve taşınmaz mal vakıfları olarak ikiye ayrılır: a) Asıl vakıf da denen taşınmaz mallar vakfedilir. Bunların yani han, hamam, çarşı, zirai topraklar gibi taşınmazların vakıf gelirleriyle hayır kurumları finanse edilir (bk.A.H.Berki, “Vakfa dair Eserlerle Vakfıye ve Benzeri Vesikalarda Geçen Istılah ve Tabirler” s.54). Yani bu vakıf mallarından elde edilen gelirlerle eğitim, din bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım kuruluşları finanse edilir (bk. Bahattin Yediyıldız, “Türk Vakıf Kurucularının Sosyal Tabakalaşmadaki Yeri, 1700-1800″ OA II; İst.
Taşınmaz mal vakıfları da kendi içinde ikiye ayrılır. i) Devlet mülkiyetini elinde tutarak bazı toprakları vakfeder ii) Şahsi vakıflar. 16. yy başında Osmanlı topraklarının % 20si vakıf sistemi içindedir. Ve 1527-28 bütçesine göre kamu gelirleri içinde vakıfların payı %12dir. Üstelik buna diğer vakıflar, bina vakıfları vs dahil değildir.
2) Para Vakıfları (Yukarıda bazı ailelerin mallarını vakfedip korudukları eksik bilgisi, daha doğrusu bilgimsisi, bu türle ilgilidir). Bu vakıf türü tartışmalıdır. Çünkü riba tehlikesi vardır ancak taşınmaz malların taşınmaz malların uzantısı olan nakit paranın vakfı caiz görülmüş nihayet sonradan para vakıfları da yaygınlık kazanmıştır.
Bu vakıfların ilkini de Fatih, geliri yeniçeri ocaklarına verilen etlerin sübvansiyonunda kullanılmak üzere 24000 altın vakfederek, kurmuştur (teferruat için bk.Uzunçarşılı).
Bu tür vakıfların servetin müsaderesinden korunmasını sağladığı iddia edilmiştir. Ancak bu görüş Hadım Ağalarının ki çocukları yoktur yaptıkları büyük vakıfları açıklamaz. Aynı zamanda amaç serveti müsaderen korumak olsaydı hayır eserleri değil gelir getiren eserler yapılırdı denmektedir (Bk. Netayic’ül Vukuat, M.Nuri Paşa).
3) 19. yyda yabancıların Osmanlı topraklarında serbest dolaşım ve mülk sahibi olmak gibi istekleri vardı, vakıflar ise özerk olduğundan devlet müdahelesi güçtü. Avrupalılar, Paris, Londra ve Berlin Kongrelerinde bu hususu belirtmişlerdir. Nihayet, 1826da vakıflara devlet tarafından el konarak Evkaf Nezareti kurulmuştur. Bu Nezaretin kurulmasıyla batılıların istekleri arasında bağ kurulmaktadır.
Sevgili BIYIKLI,gerçekten VAKIF meselesindeki birikiminiz,AHMET AKGÜNDÜZ’ü kıskandıracak düzeyde.Okumaktan büyük keyf aldığımı,gönendiğimi biliniz.Mahsus teşekkür ederim.
Sevgili Mehmet Öztürk;burada bir mantığın sorgulanmasını istiyorum aslında.Kısaca şudur meramım:ayrıntıları bir tarafa itip,işin künhüne bakalım…Bir entelejansiya( Cemil Meriç’e rahmetle) düşünün,kendini hüdai nabit görüyor.Varlıksallığını kendisi ile başlatıyor.Mecazen,sanki 30 Ekim 1923 günü,bu topraklara yepyeni insanlar geldi!Ondan öncesi mi?Aman,bırakınız efendim,aptesthane çukuru!
Böyle bir akli anlayış,ilmi yaklaşım mümkün mü acaba?
Varsa da yoksa da verin sopayı OSMANLI’ya!
Devlet ne demektir?
Ne işe yarar?
Nasıl döner çarkı?
Yani az daha denilecek ki birgün hem de yakın zamanda,”ulan FATİH,ne diye sosyalizme geçmedin”!!!Bak işte ŞEYH BEDRETTİN,” yarin dudağından gayrı,hep beraber” demiyor muydu zaten? Yaaa…
Elbette bir devlet(ler) bugün de olduğu gibi,dün,kendi mekanizmaları içinde,sürgitleri için,gerekli görecekleri önlemleri alacaklardır.
İşte GM battı abedede.
Kimden İMDAT istedi?
Devletten!
Almanya’da BMW,devlet Opel’e büyük bir jest yapıyor diye,kıyameti koparıyor,değil mi?Adam istemiyor rakibinin her şeye rağmen PALAZLANMASINI!
Sonuç olarak,hepsi aynı kapıya çıkmıyor mu?
Değişen ne var DÜNAYA da?
Yalnızca EŞYA!
Ötesi!
aynı aynı hep aynı…
saygılarımla
Birkaç küçük “bilgimsi”yi yada bilgi kırıntısını “ulema”nın (her şeyin en iyisini bilen anlamında) derin bilgisinin eteğine toplu iğne ile tutturalım.
“Osmanlıda vakıf kurucularının ortak vakıf anlayışı:
-İyi bir gelecek hazırlama
-Mallarını artırma onları dokunulmaz ve ebedi kılma
-Manevi olduğu kadar sosyal hiyarerşide de en yüksek mertebeye ulaşma
-Kıyamet günü için azık hazırlama
-Cennetin nimetlerinden faydalanma
-Cehennem azaplarından kurtulma
-Allaha yaklaşma
-……
-….”
Vakıflar 3 ana grupta toplanabilir
1)Hayri veya Şer-i vakıflar
2)Ailevi yada yarı ailevi vakıflar
3)Vakf-ı ehli
Bizim asıl konumuz ailevi yada yarı ailevi vakıflardır.Osmanlı’da Vakıfların ¾ bu bu tür vakıflardır.
Aile vakıfları vakıf gelirlerinin ailesine tahsis edilmesini şart koşar.
Nesil istedikten sonra gelirin tamamı kamuya yada fakirlere verilmektedir.
“…. vakıf kuran kişi mallarını vakfederek kutsallaştırıp güvence altına almanın yanında ailesini de sürekli ve sağlam bir gelire bağlar.”
İltifatınıza teşekkür ederim Hüseyin Bey.
Vakıf konusunda yazdıklarım özetin özeti ama hep ortaokul düzeyinde malumattan oluşuyor Ortaokul düzeyinde diyorum çünkü tamamen ikincil kaynaklara dayanıyor.
Herhangi bir ortaokul veya lise talebesi tümü de alanında söz sahibi değerli bilim adamlarının eserlerinden oluşan kaynaklara ulaşmakta zorluk çekmez. Yeterki a) öğrenmek istesin b) zann’ın (bilgimsi) ayartmasına kendisini kaptırmasın. Zan bazen bilgiyi taklit eden zihinsel bir hastalığa dönüşebilir.
Vakıf veya herhangi bir Osmanlı müessesesi hakkında gerçekten bir şeyler bilmek ise daha çok arşiv belgeleri üzerinde çalışmakla olur. Burası arşiv kaynaklarının gösterileceği bir alan değil.
Ama şunu ilave etmek özellikle gerekli: Herkes belge üzerinde çalışacak donanıma sahip olmayabilir bu normal bir durum.Fakat sırf bu nedenle, belirli bir konuda zaten mevcut ikincil kaynaklara başvurmak yerine bilmem hangi köleleştirici ideoloji veya şu ya da bu önyargı haklı çıksın diye ikincil kaynaklardan cımbızlandığından artık suyun suyuna dönmüş ve çarpıtılmış karikatürvari bilgimseye dayanılırsa bizim aklımıza, naçar, tekrar eğitim sistemimiz gelir.
Nasıl gelmesin, daha Osmanlıca isim tamlamaları bile anlamı yitecek şekilde yanlış yazılıyorsa…
Pırıl pırıl iki tane münevver…
Şaban Bıyıklı ve Mehmet Öztürk…
Lütfen yazın ve kitap yapın…
Lütfen…
Sizi VE MEKANCILARI, ÇUKUROVA’dan selamlıyor, http://www.tarsuscity.com SİTESİNİ ziyarete davet ediyorum…
saygılarımla
Sn.Sungur iltifatınıza teşekkürler. Konuyu fazla uzattım farkındayım. Amaç bir şeyi yüceltmek yada kötülemek değil. Hele hele ideolojik gözlükle bakmak hiç değil. Osmanlı’da diğerleri gibi bir imparatorluk. Olması gerektiği gibi . Geçmişteki olaylar kurumlar nasıl olması gerekiyorsa öyle olmuşlardır. Başka bir ifadeyle, başka türlü olmaları mümkün olmadığı için öyle olmuşlardır. Amaç yargılamak değil anlamaya çalışmaksa, kaynak birinci elden de olsa irdelemenin, birazda kuşku duymanın gerekliliği inancındayım. 200 yıl sonra ” Cumhuriyet arşivleri” (Bakanlar kurulu kararı) kaynak gösterilerek “fener dernekleri” Kamuya yararlı dernek olarak yazıldığında, “ortaokul düzeyindeki” bir öğrencinin aklına Alman mahkemelerindeki dosyaya da bakmak gelirse, “ulema” yine kıyamet koparırmı, arşivlerdeki bakanlar kurulu kararını okusana, arşivden yaralanmayı da bilmezsinki dermi acaba diye düşünüyorum.
Çok doğru bir tespit Mehmet Bey; eğer Osmanlıdan bahsedilecekse sadece eski belgeleri bilmek yetmez, bunun yanısıra Fransa,İngiltere, Rusya, Staatsarchive (Viyana), Venedik, Papalık, İspanya ve bazı durumlarda Napoli arşivlerinde çalışabilecek dil ve tarih bilgisine muttali olmak gerekir. İran arşivlerinden söz etmiyorum çünkü Farsça zaten olmazsa olmaz dillerden.
Üstelik örneğin Fransızca bilmek Fransız arşiv belgelerini her zaman kolayca okumak anlamına gelmeyebilir; benim duyduğuma göre 200 yıl önceki el yazısı bir Fransız belgesini okuyabilmek oldukça çetin bir işmiş…Bilenler öyle söylüyor…
Şüpheye gelince tarihçiliğin artık vakanüvislik olmadığı herhalde biliniyordur ve Tarih metodu konuşmak da burada zait olur.
Son bir husus: Yukarıya yazdığığınız şiiri(!)in şairi, – Osmanlıların deyişiyle Müteşairi – (herhalde ilk şiiri 1984′te yayınlanmış) İsmet Özel’in 1974′te yayınladığı “AKLA KARŞI TEZLER” (1974) adlı şiirinin 4. kısmına “biraz köylülük” yapmış gibi geldi bana. Bilginiz için ilgili kısmı aşağı kes-yapıştır yapıyorum. İyi okumalar ve Saygıyla
4.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Bu sorunun karşılığını bulamıyorum
içinden çıkılmaz bir olay, ama önemsiz
köylüleri öldürmesek te olur
hatta onların kalın suratlarını
görmezlikten gelebiliriz
yapılacak çok şey var daha
sözgelimi ben, kendim
hiç hayıt ağacı görmemişim
görmeden ölürüm diye korkum da yok
değil mi ki ben albatrosu Baudelaire’den
Yves Bonnefoy’dan semenderi öğrendim
bir gün bakarsınız
şu güzelim bilgiç beynimi kırıp
teneşir tahtası olarak kullanabilirim.
-Kerem Doksat hocamın sabrına sığınarak son defa-
Anlaşılamamaktan şikayetçiyim,
İnsanlar çok fazla bilgi sahibi olabilir. Fakat vasatsanız o bilgilerden fikir üretemezsiniz. Bilinenleri tekrar edersiniz. Bilinenleri hep tekrar eder vasatlar. Tekrarın dünyanın gelişimine bir yararı yoktur.
Osmanlıcayı biliyor olmak teknik bir konu ( aynı anda 20 dili birbirine çevirebilen teknoloji varken bunu öne çıkarmanın ne anlamı varsa) . Zeka ışıltısı yoksa, parıltı yoksa bir “çuval” bilgiyi edinirsiniz ama bunları yorumlayıp düşünce üretemezsiniz. Ancak bilinenleri tekrar edersiniz.
Tekrardan öteye geçemediğinizden, düşünce üretemediğinizden de hep teferruata sığınırsınız. Biçimi öne çıkarıp özü gölgelemeye çalışırsınız. Yani arabayı atın önüne koyarsınız. Ne yazık ki başka çarenizde yoktur.
Şikayet edilen, aslında eğitim sisteminin “bıyıklı mantık” kalıbımıdır acaba. Tekrardan başka işe yaramayan, düşünce üretemeyen kısır mantık, vasatların sığınağımıdır. Bu mantıkla kağnı, 8 bin yıl Bereketli Hilal’de üretim aracı olarak kaldı. (hemen itiraz etmeyin öküzün evcilleştirilmesi MÖ 6000).
Sevgili hocam,
Muhatabına yazılan yazımı sansürlemenizi protesto ediyorum.
MKD: ???