CEHÂLET ve REZALET: TÜBİTAK DARWIN’İ “YOK ETTİ”!-1
TÜBİTAK’ın 42 yıllık dergisi Bilim ve Teknik’in son sayısındaki Darwin kapağı ve içerideki 15 sayfası üst yönetimin sansürüne uğradı. Kapak değişti, içerik atıldı. Dergide Darwin ile ilgili yazı kalmadı.
TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nin evrim teorisinin en önemli öncülerinden Charles Darwin’in 200’üncü doğum yıldönümü ve 2009 yılı UNESCO tarafından bütün dünyada Darwin Yılı ilân edilişi nedeniyle hazırladığı Mart sayısına sansür uyguladığı ortaya çıktı.
42 yıldır okuyucuyla buluşan Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mart sayısı kapağı ve muhtevası basım aşamasında değiştirildi. Bir haftalık gecikmeyle yayımlanan derginin evrim Teorisinin babası Darwin için özel olarak hazırlanan sayısı TÜBİTAK üst yönetimi tarafından veto edildi. Derginin yayın kurulu üyeliğini de yapan, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Ömer Cebeci, Bilim ve Teknik Dergisi’nin Darwin’i anlatan 15 sayfalık bölümünün basımdan önce çıkartılmasını sağladı. Saygın derginin kapağı da apar topar değiştirilerek, yerine küresel iklim değişikliği ile ilgili bilgiler konuldu. Böylelikle Bilim ve Teknik Dergisi, tarihinde ilk defa sansüre uğradı.
Ancak, olaylar bu kadarıyla kalmadı. Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mart sayısının Charles Darwin’e ayrılarak hazırlanan kapağının altında imzası olan Genel Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman görevinden alındı.
Derginin Nisan sayısında Çiğdem Atakuman’ın isminin yer alıp almayacağı konusunda TÜBİTAK’ın hiçbir yetkilisi konuşmaya yanaşmadı. 2009 UNESCO tarafından bütün dünyada Darwin Yılı olarak ilan edilirken, Türkiye’nin en saygın bilim ve araştırma kurumu olarak bilinen TÜBİTAK’taki bu skandal akıllarda soru işaretleri bıraktı.
Üniversite Konseyleri Derneği akademisyenleri, aydınları, öğrencileri, halkı yarın (11 Mart 2009) saat 12:00’de Ankara TÜBİTAK önünde gerçekleştireceği basın açıklamasına davet etti.
***
Üniversite Konseyleri Derneği şöyle devam etti:
Ömer Cebeci istifa etmeli, TÜBİTAK’taki kadrolaşma temizlenmelidir.
TÜBİTAK, Türkiye Cumhuriyeti’nin ana bilimsel araştırma kurumu, aynı zamanda Türkiye’nin en köklü popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik’i çıkaran kurumdur. Dün medyaya yansıyan haberlere göre, Bilim ve Teknik dergisi Mart ayı sayısında Charles Darwin ve biyolojik evrim konusunu işlemek istemiş, ancak TÜBİTAK başkan yardımcısı Ömer Cebeci, dergiye müdahale edip içeriğini değiştirtmiştir. Dahası, dergi editörünün görevden alınması sürecini başlatmıştır. Cebeci, haberleri reddetmemiştir.
Evrim kuramı, biyolojik bilimlerin en temel unsurlarından biridir. Sırf 2008 yılı başında beri uluslararası biyolojik, tıbbî ve ziraî bilim dergilerinde 23406 biyolojik evrimi konu edinen makale yayınlanmıştır. Bunlara Nature ve Science gibi temel bilim dergileri dâhildir. Ayrıca TÜBİTAK’ın, Turkish Journal of Biology gibi kendi hakemli dergileri de dâhildir. Demek ki TÜBİTAK başkan yardımcısı Cebeci, ne dünyada, ne ülkemizde, ne de kendi kurumunda yürüyen araştırma faâliyetlerinden haberdar, câhil bir yöneticidir. Üstüne üstlük, câhil dünya görüşüne uymadığı için, toplumun bilgilenmesine de engel olabilen, görevini kötüye kullanan bir yöneticidir. Cebeci’yi bu makama getiren siyasî irade ve bürokratik çevre de kendisi kadar câhil ve ehliyetsizdir. Durumun yegâne açıklaması budur.
TÜBİTAK’in Fetullahçı câhil ve ehliyetsiz bir kadronun eline düşmesi, Türkiye’de bilim üretiminin daha da geri kalması anlamına gelecektir. Ülkeyi daha da bağımlılaştıracaktır. AKP herhâlde bunu istemektedir. AKP’nin en yakın ortağı ABD ve Avrupa Birliği gibi zengin ülkeler ve odaklar ise bu sonucu açıkça arzu etmektedir. Hem üniversite çevresi hem halkımız AKP’ye karşı uyanık olmalıdır.
TÜBİTAK ise konuya en kısa zamanda açıklık getirmelidir. Kurumda gerçekleşen AKP yanlısı tarikat kadrolaşması derhal temizlenmelidir.
Ömer Cebeci ise derhal istifa etmelidir.
***
Şimdi, daha önceki bir makalemden birkaç alıntı yapayım (lûtfen tamamını okuyun, çünkü bu bilimsel makale olarak da neşredilmiştir ve Türkiye’de bir ‘ilk’tir): http://www.keremdoksat.com/2008/10/28/evrimsel-psikiyatri/
Fıtraten [connate] dünyaya getirdiğimiz, hilkatimizde [innate] bulunan davranışsal özelliklerimiz var mı, yoksa her şey doğduktan sonra yaşadıklarımızla mı tâyin ediliyor? Yâni, doğamız [nature: tabiat] bizim davranışlarımız üzerinde ne derecede rol oynar?
Sigmund Freud’un önderliğinde kurulan klâsik psikanaliz yeni doğan bebeği bir tabula rasa gibi telâkki ediyor, psikoseksüel gelişimin temelini de özellikle anneyle olan ilişkisinin oluşturduğunu savunuyordu. Sonradan intrauterin [rahim içi] fazdan da bahsedilmesiyle öğreti gelişti. Dedesi Erasmus Darwin’in Kitab-ı Mukaddes’teki yaratılış hikâyesini eleştiren yazılarından da etkilenen Charles Darwin, gittiği seyahatte gördüklerini Türlerin Kökeni kitabında yorumlayarak anlattı.
“Teizm [Katoliklik] mi materyalizm mi haklı” gibi kısır tartışmalarla boğuşan moralist çoğunluğun yanı sıra, bütün canlıların bir evrim ile geliştiğinden ilk defa bu kadar net olarak haberdar olan kognitif azınlıktan kişiler yâni bilim adamları psişik dünyamızın bu işten nasıl nasiplendiğini araştırmaya başladılar. Papa John Paul II 1996 Ekimi’nde da ABD’de yaptığı bir konuşmada Katoliklik’le Darwinizm’i buluşturan bir demeç vererek, “bu bir hipotezden ötedir” dedi. Sonradan seçilen yeni Papa Benedict XVI yâni Alman Profesör Joseph Ratzinger’in 2006’daki görüşleri pek farklı değildi (The New York Times September 2–2006) ve Amerikan icadı Bilinçli Tasarım Teorisi ile yakınlaşmaktaydı…
Freud’un önce talebesi ve “veliahdı”, daha sonra en ciddi muarızlarından biri olan Jung “ortaklaşa bilinçdışı [collective unconscious]” ismini verdiği, günümüzde “filogenetik psişe (phylogenetic psyche)” dediğimiz ve arketiplerle [archetypes] bize ulaşan evrimsel bilgiden bahsetti. Kalıtıma aracılık eden genler de hemen aynı dönemlerde keşfedildi. Genlerin taşıdığı bilgi sâdece anne ve babadan gelen değil, onların da ta kendi filumlarının, hâttâ bütün canlıların evriminden gelen bâzı bilgileri ihtiva eder. Hâttâ canlılıkla cansızlığın arasındaki sınır çok sisli ve tedricî olduğuna göre, evrenin ta ilk anlarından gelme bâzı bilgiler de tevârüs ediliyor olmalıdır; sonuç olarak bütün varlıklar aynı kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmaktadır. Yâni temel ve esas, dolayısıyla nihâî bilgi [ultimate knowledge] bir şekilde ve bir dereceye kadar taşınmış olmalıdır. Meselâ akut stres cevabının tipik davranışsal tezahürlerinden biri olan donakalmanın [freeze] daha ileri formu olan katatoninin evrimsel ve adaptasyonist bir arketipal örüntü olduğu ileri sürülmüştür; zâten diğer cevaplar da tamamen evrimseldir: Kaç [flight] veya dövüş [fight].
“Biyo-psiko-sosyo-kültürel” bir bütün olan ve bu bütünü meydana getiren parçaların tek tek toplamından fazla ve farklı bir varlık olan insanla ilgili hiç bir şey gibi, insanın varoluşu konusunu da tek boyuttan inceleyip anlamak mümkün değildir. Her ne kadar pek çok kaynakta bu yaklaşım “biyo-psiko-sosyal” şeklinde geçmekteyse de, kültürel kürenin sosyal kürenin de üzerinde durduğundan rahatlıkla bahsedebilir [karıncalar çok sosyaldir ama kültürleri yoktur].
Evrenin varoluşunun muazzam bir patlamayla gerçekleştiğini önce bir Katolik papaz olan Abbé George-Henri Lemaître 1920’lerde dinsel düşünceyle bir atomo primitivo’dan bahsederek, Yahudi asıllı Amerikalı ateist Hümanist bir teorik fizikçi olan George Gamow 1940’larda bilimsel düşünceyle, birbirlerinden habersiz olarak ileri sürdüler.
Hâlen de bu iki zıtmış gibi görünen argüman sürmektedir (Holder 2004). Gerçekten de dünyamızdaki gözlem evlerinden izlenen uzak galâksilerin ışığındaki kırmızıya kayış, bunun ispatı olarak kabûl edilmektedir. New Jersey’deki Bell Laboratuarı’ndan Penzias ve Wilson, Samanyolu’nun dış kısımlarından gelen belirsiz radyo dalgalarını ölçmeye çalışıyorlarken, bunun yerine, gökyüzünün her tarafından eşit olarak gelen bir ışınım [radiation] buldular. Önce bunun güvercin pisliklerine bağlı bir parazit olduğunu sanıp teleskoplarını iyice temizlediler ama sonuç değişmedi. Işınımın bütün yönlerdeki parlaklığı aynı idi ve yaklaşık 3° (tam olarak 2.7°) Kelvin sıcaklığındaydı. Buluşları onlara Nobel Ödülü kazandırdı.
Evrenin genişlediği 1920’lerden beri biliniyordu. Bu genişlemenin hızı da, 14 milyar yıl kadar önce bütün maddenin tek bir anda aynı noktada bulunması gerektiğini gösteriyordu. 1992’deki daha başka gözlemlerin raporları, evren bilimcileri anlaşmadan aynı fikirde oybirliğinde birleşmelerini sağladı: Evren 14 milyar yıl önce var olmuştu [13.7 ilâ 14.3 arası ufak hesap farklılıkları var]. Bu ilk infilâktan bu yana çok daha küçük patlamalar hâlen devam etmekteydi (süpernovalar) ve evren genişleyip büyümeye devam etmektedir.
Karadelik varsayımı ilk defa Einstein’in genel izâfiyet teorisinden faydalanılarak 1939’da Amerikalı bilim adamları Robert Oppenheimer ve Hartland S. Synder tarafından açıklanmıştır. Karadelik yıldızların meydana gelişi ve devamının bir neticesidir. Milyonlarca sene boyunca parlayan bir yıldız sonunda yakıtını tüketmekte, bu yüzden şiddetli bir şekilde büzülmekte, bu şekilde meydana gelen ters tepki yıldızın tekrar ısınmasına yol açmakta ve sonunda yıldızı infilâk ettirmektedir. Patlayan yıldızın bir bölümü uzaya dağılırken diğer bölümü çekirdek büzülmesine devam etmekte ve yoğunluğu da giderek artmaktadır. Sonunda koskoca yıldızın çapı birkaç kilometreye inince yoğunluk müthiş bir ölçüye çıkar ve artık ısıyı ve ışığı yutacak bir hâle gelir. Madde o kadar sıkışır ki, meselâ 696.000 Km yarıçapındaki güneşimizin bu şekilde büzülmesi ile 2.5 Km yarıçapında bir karadelik meydana gelecektir. Yıldızlarda enerji, zincirleme nükleer reaksiyonlar sonucu meydana gelir. Nükleer füzyon tepkimesi ile birlikte hidrojen çekirdeği helyum çekirdeğine, o da karbon çekirdeğine dönüşür. Bu zincirleme reaksiyonlar akıl almaz büyüklükte enerjiler açığa çıkarır. Açığa çıkan enerjinin çoğu ısı olmak üzere muhtelif radyasyonlar hâlinde uzaya yayılır. Bu reaksiyonların milyonlarca sene devam etmesi sonucunda hacimce küçülen, kütlece büyüyen ve dolayısı ile çekim kuvveti çok fazla bir uzay sahası meydana gelmiş olur. Bu dairesel uzay sahası karadelik olarak çevresindeki gaz, yıldız, ışık gibi kütle taşıyan her cismi çekerek yutar, yâni beslenir.
Büyük Patlama’dan evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama [Big Chrunch] ile muazzam bir karadeliğe dönüşüp tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, zaman akışı iki taraflı yorumlanabilir. Büyük Patlama’nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündemdedir. Güneş kütlesinin 1000 milyon katından da büyük bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnızca enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir.
Hawking’in teorisi, uzayı içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok-boyutlu bir lâbirent olarak görüyor. Hawking bu “kobold evrenlerin” yaşayanlarını “gölge insanlar” olarak nitelendiriyor. Yâni bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hâttâ belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürmüş ve temel parçacık demetinin bir karadelik yakınında bulunduğunda nasıl davranacağını hesaplamıştır. Karadelik içindeki duruma tekillik [unity: vahdet] denmektedir. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de “tekillik” durumundayken Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması buluşu daha da önemli kılmıştır. Bu sâyede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı sâniyesine ulaşılabilecektir. Hawking, “hiçlik” ile “varlık” arasındaki geçiş ânının aydınlatılmasının, “Tanrı’nın plânını ortaya çıkarmak” anlamına geldiğini düşünmektedir. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, “hiçliği ifâde eden bir kuantumda” yoğunlaşmıştı. Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal [uzunluk, genişlik, yükseklik] boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yâni sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcuttur. M Teorisi’ne göre, evren iki boyutlu bran’larla kaplıdır. Bu bran’lar için üçüncü boyut, bran’ların frizbi plâkları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir “hiper-uzaya”, “üç boyutlu kütlecikler” hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, “dört boyutlu kütlecikler” beş boyutlu bir uzaya vs. girerler.
Hawking, bu noktada kendi kendine “üstünde yaşadığımız dünya nasıl yorumlanmalı” sorusunun cevabını şöyle verdi: “Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper-uzayda süzülen üç boyutlu bir bran’dan öte bir şey değil ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran’lar doğuyor”. Fizikçiler, bu olaylara kuantum fluktuasyonu adı vermişlerdir. Sürekli bir üst boyuta geçen branlar’la ilgili insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini verilebilir: Hologramlarda iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark edilir. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanmıştır. Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunur. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye âit üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normâlde görülemeyen bilgileri bâzen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmayacaktır. Belki de kâhinler, mistikler, peygamberler böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Veya bir paralel dünyanın sâdece yansıması olabilir miyiz? Hawking’e göre bu soruların cevabı “evet”tir! Hawking’in teorisiyle kehânet, telepati, eşzamanlılık ve anlamlı rastlantılar gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine dünyanın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalıdır. Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak “Her Şeyin Teorisi’nin” henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtmektedir. Formül tamamlandığında da Tanrı’nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihâî zaferi olacağını belirtir. Belki de hâlâ esrârını koruyan parapsikolojik fenomenlerin çözümü için bu bir kapı olabilir.
Bütün bunlar evrenin klâsik görüşlerde zannedildiği gibi kapalı değil açık bir sistem olabileceğini düşündürüyor. Yâni, bir anlamda, evren canlı çünkü negentropi yapıyor ama sonunda entropiye mağlûp düşüp bir ultra karadeliğe dönüşüp yeniden patlamak üzere kendi içine gömülüyor! Ve bu hâdise her an olup bitmekte.

