Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2176 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

CEHÂLET ve REZALET: TÜBİTAK DARWIN’İ “YOK ETTİ”!-2

CANLILARIN EVRİMİ

Homo sapiens sapiens’in, yâni “farkında olduğunun farkında olan adamın” 4.6 milyar senelik dünya tarihinde 100.000 senedir varlığını sürdürmekte olduğu bilinmektedir. İnsan genomunda 35 ilâ 40.000 civarında gen bulunduğu, bunların yarısından fazlasının “sessizce” durdukları anlaşıldı. Acaba gerçekten öyle mi? Mâdem canlılık tarihi 4 temel baz, 20 temel amino asid (MKD güncelleme: aslında 22 ama bu ekstra 2 amino asid pek önemli değil) ile yazılmıştır ve türden türe, nesilden nesile bilgi intikali bunlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir, canlılık öncesi dönemden de bâzı bilgilerin evrimsel süreç içerisinde bize kadar ulaştığı varsayımının bilimsel düşüncenin nedensellik [causality: illiyet] ilkesine göre doğru olması, olmamasından daha muhtemeldir. Bu da, hepimizin genomunda sâdece canlıların değil, evrenin tamamının evrimiyle ilgili bilgilerin şu veya bu derecede muhafaza edilmiş olacağını düşündürür. E. Coli bakterisiyle insanın “sessiz” gen havuzları arasında ciddi bir fark yoktur. Freud’un her şeyi doğumla başlatmasına ve bireysel bilinçdışından bahsetmesine mukabil, Jung doğuştan evrimle getirilen ortaklaşa bilinçdışından [collective unconscious] söz etmişti. Günümüzde buna filogenetik psişe [phylogenetic psyche] denmektedir.

Hâlen “ontogenetik bilinçdışı [ontogenetic unconscious] veya ontogenetik bilinç [ontogenetic conscious]” kavramı da söz konusudur; bu da klâsik mantıkla düşünmeye alışmış bilimsel paradigmayı sarsmakta, işin içine erekselliği [teleology] katmaktadır; bundan hoşlananlar da, hoşlanmayanlar da var. Jung’un psişe modeli, işin içine kompleksleri, arketipleri ve ortaklaşa bilinçdışını kattığı için, Freud’unkinden daha mı az değerli veya geçerlidir? Meselâ Freudiyen yaklaşımın dinî inançları birtakım ego savunmaları sâyesinde geliştirilen en azından “nörotik” bir adaptasyon gibi görmesine karşılık, Jung yaklaşımının ortaklaşa bilinçdışı muhtevasını kabûl edilebilir hâle getirdiği için bunların faydalı ve gerekli olduğunu iddia etmesinden hangisi daha doğrudur? Bu iki büyük mütefekkirin bitmeyen kavgasının çağdaş yansımaları olan genetik mühendisliğin ve psikobiyolojinin, sonuçta da evrimsel psikiyatrinin son gelişmeleri altında arketipler ve filogenetik psişe kavramlarına çok daha yakın ve sıcak bakmaya başlan­ma­sının sonucu ne olacak? Ortaklaşa bilinçdışını Tanrı arke­tipine açılan yol olarak gören Jung, libido kavramını da cinsellik­ten çok daha aşkın bir hayatî (vital) enerji olarak ele almıştır.

Bütün bunları dikkate alınca, binlerce senedir mistiklerin, peygamberlerin ve şimdiki anlayışımıza göre bâzı “psikotiklerin” bahsettikleri evrensel – küllî bilginin [tasavvuftaki Levh-i Mahfûz] içimizde mevcut olduğundan, en azından ona ulaşacak beyinsel holografik mekanizmaların varlığından bahsetmek mümkündür. Ulaşım da meditatif aktiviteler [transcendence: mistik, artistik yaşantılar, vecd hâlleri], birtakım özel teknikler ve sembolik-allegorik düşünce ile mümkündür. Oraya kortikal lineer – rasyonel – seri işlemli mantıkla ulaşılamaz. Mistik ve meditatif disiplinlerin hepsi bu bölgeyi bombardımana tâbi tutarak düzenleyen, ayarlayan tatbikatlardır: Zikir, ritüeller, ritüelik grup aktiviteleri, bireysel veya kollektif trans hâlleri, yoga vs. Hz. Muhammed’in de, Buda’nın da, Lao Tse’nin de, makalenin başında bahsettiğim hanımefendinin yaptıkları da oraya ulaşmaktı. Bu sâyede bütün evrimsel yâni küllî bilgiyi tattılar. Ama Hakikat konuşma lisanına dökülemez ki! Hallâc’ın “En-el Hakk’ını”, hani ifâde yerindeyse Allah’ı [isteyen buna Tanrı, God, Yehova, İç Gerçeklik vs. diyebilir] târif etmek, yâni hippokampal ve üst kortikal konuşma lisanına tahvil etmek gayri mümkündür. Yaşantılar [experiences] söze dökülemez ama birer ruh hâli [psychic state] olarak yaşanabilir ancak.

Freud’un hemen hepsi Avrupa orta ilâ üst sınıfından gelen hastalarına dayanarak ve kendi annesiyle yaşadığı aşkı ve silik baba figürüne olan öfkesini inanmadığı Yehova’yla mezcedip, teorisine Oidipus karmaşası, süperego ve immatür, pasif ve mazokist kadın psişizması  olarak yansıttığı pek çok otorite ve müellif tarafından kabûl edilmiştir. Babanın ve kültürün çocuğun psikososyal gelişimindeki rolünü büyük ölçüde göz ardı etmesinde kendi izole hayatındaki çevreyi bütün dünya zannetmesinin büyük rolü olmuştur. Kendi varsayımlarını a priori doğru kabûl ederek, gözlemlerinin sonuçlarını da bunlara göre yordamak ve yorumlamak hatasına düşmüştür ki, yanlışlanabilirlik ilkesine tamamen ters düşen bu yaklaşımı psikanalizi bilim değil bir Yeniçağ dini, bir edebiyat akımı hâline sokmuştur. Çoğu kimse, Freud’un hiçbir hastasının iyileşmediğini bilmez, ama gerçek budur. Adasal’ın tâbiriyle insanı Homo sapiens sapiens olmaktan çıkarıp, Homo libidinous hâline getirmesi olmuştur. Öte yandan, gerek Freud’un gerekse takipçilerinin dinamik psikiyatrinin kurulmasında ve insanı daha iyi anlamamızda bir boşluğu doldurduğu da inkâr edilemez. Kabûl ve teslim etmek gerekir ki, insanoğlunu anlama konusunda Freud’un attığı adımın müsbet bilime birçok katkıları olmuştur. Ayrıca bir nev’î Yenidünya dini, ahlâkı veya edebiyatı, kısacası bir yeni dünya görüşü ve hayat tarzı olarak imzasını attığı da bir vâkıadır.

Bağlanma sisteminin temellerini sâdece birtakım çatışmalara indirgeyerek mes’elenin evrimsel ve toplumsal yönlerini de önemsememiştir.  Zâten daha ilk dönemlerinde havârilerinin hemen hepsiyle yolları tamamen ayrılmıştır. Vefatının akabinde kızı Anna Freud ile Melanie Klein arasındaki sürtüşme dini iki ana mezhebe bölmüş, daha sonra da yeni tarikatlar kurula gelmiştir. Hâttâ, kendi narsisizminden dolayı çok fazla çattığı narsisizm kavramını teoriyi âdeta yeniden kurarak egonun yerine kendilik [self] kavramını koyan Kohut yepyeni bir mezhep kurmuştur. Peki, zihinsizlik ve beyinsizlik tuzaklarına düşmeden bu iki paradigmayı nasıl buluşturacağız?

Yerde hızla hareket eden bir şeyden, yüksekten, karanlık ve dar mekânlardan, âni ses veya ışıktan korkma gibi davranışların tamamen evrimsel kökenli olduğunu, travmalar veya pekiştirilmelerle fobi hâline geldiğini biliyoruz. İnsanı daha iyi anlamaya ve tahlil etmeye [çözümleme: analysis] yönelirken, bütün bu natürel, nurtürel ve kültürel bağlamların dikkate alınması gerekecektir. Psikanalizde hâli hazırda nurtüre fazla önem atfedilmektedir. Çizgisel ve rasyonel KDT ve İPT terapilerin işe yaradığı kesindir; dinamik psikoterapilerin de kanıta dayalı bağlamda faydaları ortaya konmaktadır. Psikanalizin rûya, lapsus ve şakaların yorumu ve serbest çağrışım modeli filogenetik ve ontogenetik psişeye açılan ilk kapılardı. Limbik sistemi ve amigdalayı aktive edecek daha aşkın [transcendental] yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bu da sinirbilimle psikanalizin buluşup, meditatif tekniklerden de faydalanarak geliştireceği yeni terapötik yaklaşımlarla gerçekleşecektir.

Meselâ derin meditasyonda Tanrı’yla birliktelik duygusu yaşayan râhibeler üzerinde gerçekleştirilen bir işlevsel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) çalışmasında sağ medial orbitofrontal kortekste, sağ orta temporal kortekste, sağ inferior ve süperior pariyetal lobüllerde, sağ kaudatta, sol medial prefrontal kortekste, sol anterior singulat kortekste, sol inferior pariyetal lobülde, sol insulada, sol kaudatta ve sol beyinsapındaki lokuslarda anlamlı aktivasyon bulunmuştur; ekstra-striatal vizüel kortekste de aktivasyon lokuslarına rastlanmıştır. EEG çalışmalarında da deneklerin meditasyon sırasında vücutlarını daha az hissettiklerini söylemelerinden ötürü beynin bu bölümlerinin önemli olduğu, buna karşın, bu faâliyet sırasında beyin dalgaları seviyesinde bir yavaşlama tesbit edilmiştir. Beyin dalgalarını iradî olarak yavaşlatmak imkânsız olduğuna göre, bu durum bize dinî-mistik meditasyon sırasında beynin elektrik faâliyetinde bir değişiklik olduğunu göstermektedir.

Yakın geleceğin psikiyatrisinin hem nozolojisi, hem taksonomisi hem de sevk ve idare [management] plânlamasının giderek artan bir ivmeyle evrimsel donanıma göre düzenleneceği düşünülmektedir.

***

Kara câhiller “evrim bir kuramdır (teoridir), yâni ispatlanmamıştır” diyerek karşı çıkıyorlar evrime…

Lûtfen bir de http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/milenyuma-girerken-dinlerin-durumu/ makaleme göz atın.

Gene kolaylık olsun diye, http://www.keremdoksat.com/2006/08/31/bilimsel-metodoloji-nedir/ makalemi kendim kopyalayıp pastalıyorum:

BİLİMSEL METODO0LOJİ NEDİR?

Bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir. Bunın için de önce tasvir edilmesi (betimleme: description), sonra târif edilmesi (tanımlama: definition), akabinde ölçülmesi (measurement) ve nihâyette tasnif edilmesi (sınıflama: classification) gerekir. Bu şekilde elde edilen bilginin bir “bir işe yarama potansiyeli” olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin. Bu safhalardan geçmeyen bilgiler ve onların temsil ettiği varlıklar özneldir (subjective), dogmatik vasıflıdır ve bilimin târifi ve metodolojisi dışındadırlar. Bunlar inanç, îtikat veya iman konusudur; değiştirilemez, tartışılamaz çünkü aşağıda anlatacağımız şekilde sınanamazlar. Dinî, metafizik ve mistik bilgiler bu özelliktedir. Bunların bilime enjeksiyonu ancak kaos yaratır.

Daha sonra bu bilgiden hareketle bir ön fikir (assumption: zan) üretilir; yâni “zannedilir“. Bu ön fikir mevcut bulgular, teoriler (theory: kuram) ve varsayımlarla mukayese edildikten sonra bir varsayım (hypothesis) ortaya atılır. Bu hipotezi test edip geçerli (valid), güvenilir (reliabl) kılabilmek için bir araştırma deseni (design) inşâ edilir. Eğer bu iş için kullanacağımız gereçler (tool) geçerli ve güvenilir değilse, önce bunlar tasarlanıp geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılarak kullanılabilir hâle getirilir. Önceden bu aşamalardan geçmiş araçlar mevcut ise tabii ki kullanılabilir.

Araştırmanın geçerliliğini ve güvenilirliğini en önemli olarak belirleyen hususlardan bir tânesi de tarafsızlık (non-biasedness) ilkesidir. Hipotezimizi sınamak istememiz, araştırmamızın veya deneyimizin tarafgir olmasını asla gerektirmez, hâttâ doğrusu olmamasıdır. Bu sebeple de, deseni hazırlarken yanlış pozitif (false positive) veya yanlış negatif (false negative) sonuçlardan bizi koruyacak bütün bulaşıklıklardan (contaminations) arınmış olmalıyızdır. Sonucu bu yönlerde etkileyebilecek bütün hâricî veya dâhilî etkileri olabildiğince asgarîye düşürmemiz gerekir.

Daha sonra araştırma veya deney yapılır. Sonuçlar dünyaca kabûl görmüş istatistiksel analizlerden geçirilir. Bunu yaparken şuûrdışı veya şuûrlu tarafgirlikten kaçınmak için konuya kör (blind) bir istatistikçi tarafından da sonuçlar gözden geçirilir.

Yayın aşamasında, sonuçların anlamlılığı (significance), bunun derecesi ve varsayımın haklılık derecesi tartışılır. Çalışmanın kısıtlılıkları (limitations) varsa (yeterince örneklem olmaması, kaçınılmaz bulaşıklıkların muhtemel etkileri vs.) bunlar dürüstçe belirtilir.

Daha sonra bu yazı güvenilir ve hakemli bir dergiye gönderilir. Hakemlerden gelen eleştiriler sebebiyle gerekirse defalarca gözden geçirilir (revision).
Sonunda da yayınlanır. Buna rağmen ciddi eleştiriler gelebilir ve teyit çalışmaları (replication studies) yapılmadıkça 1. dereceden kanıt olarak kabûl edilmez. Buna kanıta (delile) dayalı bilim (evidence based science) denir.

Ve…. Bunca zahmetle elde edilen bilgi daha yayınlandığında eskimiştir ve yeni bilgilerce çürütülecek veya değişecektir.

Bu da Sir Karl Popper’ın ortaya koyduğu yanlışlanabilirlik ilkesinin (falsifaibility principle) vazgeçilmezliğinin bir göstergesidir.

Tabii ki bütün bunlar somut sistemlerle uğraşan doğabilimlerinde, tıpta, biyolojide, jeolojide vs. daha bir geçerlidir. Anlam sistemleriyle uğraşan teorik fizik ve matematik gibi bilimlerde işler daha da karışır ve devreye diyalektik mantık, puslu (fuzzy) mantık ve Heisenberg’in belirsizlik ilkesi girer. Kuantum araştırmalarında ise uçuş serbestçedir ama önce bütün temel bilgilere ileri derecede vâkıf olmayı gerektirir.

Tarih bir bilim midir dersek, dâima gâliplerin yazdığı bilgiler yumağından bîtaraf hakikati yakalamak çok zordur. Soykırım “keşifleri”, çeşit çeşit icatlar göz önüne alındığında, tarih aslında ideolojidir; dolayısıyla da bilim değil bilgidir. Bu bilginin ne kadar nesnel (objective), ne kadar öznel (subjective) olduğu tam bilinemez.

Peki, psikiyatri bilim midir? Biyolojik, psikofarmakolojik, sinirbilimsel, deneysel psikolojiden mülhem alt dallarıyla bir bilim dalı olduğu kesindir. Buna karşılık, yanlışlanabilme ilkesine ters düşen ve varsayımlarını a priori doğru kabûl ederek sonuçları ona göre yordayan (prediction) psikanalitik ve sâir teoriler bilimsel değildir; bilimselleşmek için bilimsel olan dallarla işbirliğine giderek doğru iş yapmaktadır. Klinik psikiyatri ise yanlışlanabilme ve gelişebilme ilkelerine uyduğu için bilimseldir.

Parsimoni İlkesi Nedir?

Eskiden “postüladan tasarruf kâidesi” de denen parsimoni (parsimony) ilkesi, “birkaç kabûl edilebilir izah varsa, en basit olanı en doğrusudur” düsturudur. Bu ilkenin güçlü yanı gereksiz ve fuzuli araştırmaları ve ayrıntıda boğulmayı önlemesi, zayıf yanı ise komorbiditeyi göz ardı etmesidir.
Peki, Bir İnsan Hem Bir İnanca (Dinî, İdeolojik veya Mistik) Sâhip Olup, Hem de Bilim Adamı Olamaz mı?

Tabii ki olabilir. Dünyada geçmişte ve hâlde bunun pek çok örnekleri mevcuttur. Muhtemelen artarak da olacaktır. Önemli olan sapla samanı karıştırmamayı, bilim adamı kimliğiyle (scientist identity) kendini aşan kimliğini (self-transcendent identity) karıştırmamaktır. Dinî-mistik ritüelik davranışlar tâ hayvanlar âleminden insan türüne kadar devam eden bir süreklilik gösterirler. Kurumsallaşma ve bilinçli inanç (iman) ise Homo sapiens sapiens‘te gerçekleşmiştir. İnsan türü kendini aşmaya muktedir hâttâ mahkûm olan tek türdür. Adam gibi adamlar hem ilmi hem de imanı aynı yürek ve dimağda taşıyabilirler ve asla ikisinin de mutaassıbı olmazlar.

“En doğrusu, halen en doğru bildiğimizi yanlışlayacak yeni varsayımlar yaratmaktır”. Sir Karl Popper

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir”. Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk.

“İlim Çin’de de olsa, gidip alınız”.Hz. Muhammed Mustafa.

***

Yâni bilimsel düşüncede her şey bir teoridir.

Darwin evrimin temel mekanizmalarından sâdece birisini bulmuştur: Güçlü olanın ayakta kalması ve doğal ayıklanma. Günümüzde alternatif transkripsiyon, mutasyonlar, metilasyon, radyasyon etkileri, genetik havuzdaki (epi)kritik patlamalar gibi başka mekanizmalar da keşfedilmektedir.

Yâni istediğiniz kadar inkâr etmeye çalışın, evrim inkâr edilemez bir hakikattir. Teoriler de onun nasıl gerçekleştiğini çözmek için imâl edilir. Darwin de büyük iş yapmıştır.

Türkiye inanılmaz bir taassup ve cehâlet batağına sürüklenmekte!

Yârın öbür gün bir ilâhiyat profesörüşizofreni, bipolar hastalık filân hep palavradır. İhlâs ve imanla bunlar aşılır, yeterince dua edin yeter” diye kitap yazarsa (ki, kadını dövmenin helâl olduğunu yazan bir tânesini alenen akladılar), bütün psikiyatri eğitimini ilga mı edeceğiz?

Hâttâ, “hayır, şer hep Allah’tandır, her şey kaderdir” düsturunu fatalist bir tefsirle, bâtınî muhtevasını görmeksizin aynen kabûl edersek, bütün müsbet ilmi inkâr mı edeceğiz?

***

Bilim, sürekli olarak kuşkulanmak ve araştırmaktır.  Bakın http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=28253 adresinde ne var:

Nükleer fizikçi Oğuzkan Bölükbaşı’nın tesbitleri (28. 02. 2007)

Bugünlerde basın elli üçüncü yaş günü dolayısıyla Başbakanımız’a ayrı bir yer veriyor. Başbakanımız’a nice uzun sağlıklı ömür dilerim. Bu arada merak ettiğim bir konu vardı, Başbakanımız’ın mezun olduğu üniversite hakkında bir araştırma yaptım, benim sonuçlarım aşağıdadır, yanlışımın varsa düzeltilmesi arzusu ile paylaşıyorum.

“İSTANBUL – 1954, Ahmet – Tenzile – Marmara Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi – İngilizce – İktisatçı – Özel Sektörde Müşavir ve Üst Düzey Yönetici, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı – Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı – Başbakan – Evli, 4 Çocuk” diyor meclis kayıtları Recep Tayyip Erdoğan için.

Bir yaşam öyküsünde “1973 yılında Marmara Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’ni kazandı” deniliyor.

Marmara Üniversitesi’nin web sitesine girdiğinizde, üniversitenin kuruluşu hakkında şu bilgiye ulaşıyorsunuz “Marmara Üniversitesi’nin bugünkü temel karakteristiği 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’nda öngörülen amaç ve ana ilkelere uygun olarak Ulu Önder’in öngördüğü, çağdaşlaşma öncüleri arasına katılmış, demokrat, eşitlikçi ve dinamik bir yükseköğretim kurumu düzeyine ulaşmasıdır. 20.07.1982’de 20 profesör, 31 doçent, 32 yardımcı doçent olmak üzere toplam 83 öğretim üyesi, 197 öğretim görevlisi ve yardımcısı, 280 öğretim elemanı ile ise başlanmış” diyor ve devam ediyor.

Yâni 1973 yılında üniversite sınavına girilerek kazanılacak bir Marmara Üniversitesi yok. O hâlde, niçin Sayın Başbakan’ın hayat hikâyesini yazan ve yazdıranlar böyle davranıyor.

1973 yılında üniversite kazanamayanlar, o zamanın küçümsenen ve para verilerek kayıt yaptırılan okullarına giderlerdi veya İktisadî Ticarî bilimler Akademileri’ne.

Bir ara özel yüksek okullardan mezun olanların diplomaları bile kabûl görmedi, o okullardan mezun olan mühendisler mühendis odalarına alınmadı.
Başbakanımız İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi mezunu da olabilir, belki oraya kayıt olmuştur. Ankara’da hiçbir yeri kazanamayanlar “Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ne” kayıt yaptırırlardı, bu akademi de sonradan yâni seksen sonrasında “Gazi Üniversitesi İktisadî ve İdarî İlimler Fakültesi” oldu ama eski mezunların diplomalarında Gazi adı yoktur ve onlar akademi mezunudur.

Sayın Başbakan 1977’de mezun olduğuna göre, mezun olduğu sırada da Marmara Üniversitesi ortada yok.

2547 sayılı yasa ile 1980 yılından sonra üniversitelerin sayısı artırılmaya başlandığı sırada, eski özel okullar bu üniversitelere bağlanmaya başladı, Ankara’da Yükseliş vb. okullar Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ne bağlandı, ama eski mezunlara Gazi diploması verilmedi, çünkü onlar Gazi’nin ekolünden yetişmemişlerdi. Büyük bir ihtimâlle Sayın Başbakan’ın diplomasında da Marmara Üniversitesi yazmıyordur, ama okulu Marmara Üniversitesine bağlanmıştır veya Marmara Üniversitesi olmuştur.

Ankara’da Yükseliş Mühendislik’ten mezun olanlara sorduğunuzda “Gazi mühendislikten mezunum” diyorlar, çünkü yükselişten mezun olanlara hâlen mühendis gözüyle bakan yoktur. Eski özel okulların öğrencilerine yüksek okul mezunu gözüyle bakılmaz, bu onlarda bir kompleks yaratmıştır ve okulları nereye bağlanmışsa oradan mezun olduk derler.

Devlet yıllar sonra bu okullardan mezun olanları yüksek okul mezunu saydı ve memurin kanununda ilgili kademeleri hak ettiklerini varsaydı. Bu da büyük haksızlıklar yarattı. Meselâ 1973 yılında en baba üniversitelerin kimya, biyoloji bölümlerini kazananlar ile kazanamayıp parayı bastırıp neredeyse kolayca mühendis olanlar arasında devlet kadrolarında, kadro derecesi ve yan ödemeler konusunda farklılıklar oldu. Adına mühendis denilenler nereden mezun olduklarına bakılmaksızın kimyacı ve biyologlardan bir derece üste alındılar. Türkiye’de yapılan işe değil diploma unvanına para ödendiği için bu haksızlık süregelmektedir.

O dönem Akademi mezunları da üniversite mezunu olmadıkları hâlde “Gazi’den” veya “Marmara’dan mezunuz” demeye başladılar. Yâni onlar varken, var olmayan üniversitelerden mezun olduklarını söylediler.

Diyeceğim o ki, Başbakanımız üniversite mezunu değildir, özel yüksek okul veya akademi mezunudur. Kendisine yağ çekmek isteyenler hayat öyküsünü bu şekilde aktarmışlardır. Tabii ülkemizde kraldan çok kralcı vardır ki Başbakanımız’aİngilizce biliyor” yazmışlar. İmam hatip mezuniyetinden dolayı Arapça biliyor olmasını beklerdim.

Üniversitelere kızgınlığı bundan dolayı olmasın Sayın Başbakanımız’ın? Bence Sayın Başbakan durumu düzelterek, nereden mezun olduğunu söylemelidir.

***

Nükleer fizikçi Oğuzkan Bölükbaşı’nın tesbitleri 28. 02. 2007 tarihli, suâlleri de!

Siz herhangi bir yerde cevabını gördünüz mü?

Nedense aklıma erenlerden Yûnus Emre geldi:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Hani…
   Bu hususta da bir teori geliştirilse
      Buna da TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisinde yer verilse
         TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Ömer Cebeci, o bölümünün iptâlini sağlar mıydı?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 10 Mart 2009 Salı

Yorum Yapın

Mesajınız