MÜTHİŞ BİR GİTARİST: XUEFEI YANG
Dün (18 Mart 2009) MKM’de (Mustafa Kemâl Merkezi) gencecik bir klâsik gitar virtüözünü dinledik Neslim’le, Xuefei Yang’ı. 10 yaşında ilk resital ve İspanya Büyükelçisi’nin bir gitar hediye etmesi, 14 yaşında Rodrigo’nun da huzurundaki Madrid konseri. 1995’te John Williams’ın kendisini dinledikten sonra, sâhip olduğu Greg Smallman gitarlarından ikisini Pekin Merkez Konservatuarı’na hediye etmesi… Yüzlerce konser, 2000 senesinde Londra’ya yerleşiş. Aynı sene Ivor Mariants Uluslararası Gitar Yarışması’nı kazanış, 2002’de Royal Academy of Music’ten en yüksek dereceyle mezuniyet, 2005’te aynı akademiye üyelik.
Kariyer kısaca bu.
***
Önce konserin sonundan başlayayım: Attilâ İlhan Sahnesi ismi verilen salon çok serin ve resitalin ikinci kısmına elbisesinin üzerine ek bir şeyler giymek mecburiyetinde kalmış, güzel bir resitali nihâyete erdirmiş güzel bir Çinli dâhi son parçasının akabinde selâm verirken ayağa kalkan bir güruh var! “Oh” diyorum, “herhâlde çılgınlar gibi alkışlayacaklar”. Ama o ne, bu pek süslü beyler ve hâtunlar daha kızcağız sahnedeyken pılıyı pırtıyı toplayıp çıkışa yöneliyorlar
Hatırlatayım, böyle konserlerde ön sıralar VIP’ler ve büyük şirketlerin PR’cıları tarafından hemencecik kapatılır ve davetiye olarak önemli kişilere dağıtılır. Bizim gibi ortalarda veya arkalarda ayağa kalkan yok, alkışlayıp “bis” bekliyoruz, protokoldekiler kapıya gidiyor. Türkiye’de ayakların nasıl baş olduğunun hazin bir numûnesi daha…
Kızcağız gene de sahneyi teşrif ediyor ve ünlü Arjantin tangosu La Cumparcita’nın kendisi tarafından yapılmış transkripsiyonunu çalacağını duyuruyor. Ağabeylerim ve ablalarım ayakta kalıyor, bir kısmı öyle dikiliyor, bir kısmı konuşa konuşa bir yerlere oturuyorlar; cep telefonlarından konuşanları bile var. Geç virtüöz pek şirin eseri daha bitirir bitirmez aynı ayıp tekrarlanıyor! Belki de üç kere bis mümkünken, kalkıyoruz.
***
Gelelim konsere…
İki “Çince” eserle altüst oluyoruz. Biri 1958 doğumlu Huiran Wang’ın Yi Dance’ı, öbürü 1964 doğumlu Stephen Goss’un genç virtüöze ithâfen bestelediği The Chineese Garden’ın Türkiye prömiyeri, yâni ilk defa sahnelenişi. Otantik Çin Müziği, müzikten ziyâde tabiat sesleri ve mistik kokulu enstrümanlarla icra edilen atonal veya beş sesli bir şeydir. Batı klâsikleri içine nüfuz etmesi güç; nitekim iki parçada da melodiler aslında çok basit ama fonda sürekli olarak dissonan sesler ve bilhassa sağ eli alev aldıracak teknik güçlük insanı hop oturtup hop kaldırıyor! Hiçbir şey anlamakla beraber, en azından kulağa pek hoş gelen ve olağanüstü teknik ve ses kalitesiyle icra edilen bu eserleri cân-ı yürekten alkışlıyoruz.
Sonra, Isaac Albeniz’in Espana, sesis hojas de album’ü ve Seville’sini kendi transkripsiyonlarından yorumluyor Xuefei Yang. Teknik mükemmel, eşiğe değil de deliğe yönelik sonoreler hârikulâde, apuoyandolar müthiş… Ama Katalan ve İspanyol müziğini daha ziyâde İtalyan tarzında yorumluyor ve tabii ki, pek olmuyor. Ön sıralardaki güruhun buların farkında olmadığından eminim ama bu güzel ve genç Çinli dâhinin İspanyol-Katalan ruhunu henüz yeterince keşfedemediği, yeni tâbiriyle “içselleştiremediği” belli oluyor.
İkinci yarıda Franz Joseph Haydn’ın iki minüetini büyük üstâd A. Segovia’nın transkripsiyonundan yorumluyor ve hazdan gözlerim doluyor. Aynı kaliteyi Enrique Granados’un Valses Poetricos’unda da görüyoruz. “E, neden Albeniz’i yorumlarken bu rubatoları, bu hafif ponticelloları, puan d’orgları kullanamadın güzel kızım” diye geçiyor içimden…
Akabinde Giulio Regondi’nin muhteşem Nocturne-Reverie Op. 19’ini tek kelimeyle muhteşem şekilde icra ediyor; zâten baştan da söylüyor “bu benim favori parçamdır” diye.
Nihâyette Klâsik Gitar’ın Chopin’i diye tanınan Francisco Tárrega’nın virtüözleri bunaltmak için bestelediğini düşündüğüm çok zor ama iyi icra edilirse de muhteşem olan Carnival of Venice’ini çalıyor ve koltuğa yapışıyorum; sâhip olduğum CD’lerdekiler de dâhil, işittiğim en güzel yorum.
Bütün konser boyunca sâdece üç cızırtı, onlar da çok belli belirsiz. Kaynayan tek nota yok. Her iki el de makine gibi, sanırım meşrebi icâbı çok romantik ve duygusal Xuefei Yang. Bu kızın on sene sonrasını tahayyül edemiyorum.
Daha durun, Cumartesi de Japon viyolonist Midori’nin konserine gideceğiz, onu da yazarım. O da çok güzel ve bir dâhi. Sâdece yorumu ele alabilirim çünkü keman tekniğine vâkıf değilim. Xuefei Yang’ınki ise neredeyse ilâhî düzgünlükte ve güzellikte. CD’lerini EMI’den bulabilirsiniz.
Bekliyoruz, güruh önce çıkıyor.
Benim kulaklarımda ise hâlâ Venedik Karnavalı çalıyor…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Mart 2009 Perşembe


Değerli Ustam,
Herzamanki muhteşemliğin, yorumun ve satırların…
Eline, aklına, duyguna ve pırıl pırıl yüreğine sağlık.
bende cd leri var. Ama şu an kahroldum çünkü maâlesef konserinden haberim yoktu bir, iki olsa da sanırım bilet bulamazdım…
Sana ve hemşireme gıpte etmedim dersem yalan..
Son cd’si yok sanırım Türkiye’de bildiğim iki cd’si var yanılıyorsam affet…
korkunç özlemle
Kardeş saygı, saygı ve sevgilerimle
Kuthan SAVAŞÇIN Kardeşin
MKD: Canım Kardeşim, çok teşekkürler ve aynı hasretle. Ben de başka CD’lerinden bîhaberim. Maâlesef arka sıralar bomboştu. Malûm, televizyonda maç vardı
KSS
Kadının tanrısal dünyaya getirme yetisini, hisleri ile muazzam bir rota tutturabilme şansını (biz erkekler anlayamasakta), elinin değdiği herşeyi akıl almaz şekilde değiştirebilme gücünü erkeğin matematiksel analitik zekası nın sonucu olan yaşamda ki domainan unsurlarına değişen ve erkeği kadın ile eşitlemeye çalışan grubun içinde biri değilim. İkisinin de var ettiklerinin tadına ayrı ayrı varmaya çalışıyorum.
Bu güne kadar Paco De Lucia, Aldi Meola, John Mg Lughen, Joe satriani, Steve Vai bla bla dinlerken. Bir anda hiç farkında olmadığım boyut açtınız hocam beynimde. Bir kadının herşeye kattığı o ilginç tadı, farklılığı gitar virtiözlüğünde de nasıl meydana getirdiğini gösterdiniz.
Ben bir kadının parmaklarının gitarın üzerine bu kadar yakışacağını hiç düşünmemiştim.
Bir erkek gitarına kadını gibi davranır. Bebeğim der, aşkım der. Onunla cinsel bir ilişkisi vardır. Onun klavyesine dokunduğunda bir tatmin hisseder diğer eli ile gitarın kıvrımları kadın belinin hissini uyandırır. Ve nihayet ona hükmetmek ister. Tüm virtüözleri izlerken bunu fakrına varırsınız. Sonra gitarı kılıfına koyup kaldırırlar. Onun incinmesi, zarar görmesini istemezler bazen bu yüzden saklarlar.
Xuefei Yang’ ı seyrederken bir kadının yumuşaklığını, sakinliğini, nezaketini hemen görüyorsunuz. O düzen, tertip ve yaptığı şeyi önemseme de kendini hemen belli ediyor. Örneğin Joaquín Rodrigo konçertosunu dinledim senfoni orkestrası ile birlikte çalıyordu. Bir kuğu gibi başladığı parçaya (glisendolar bile dın dın şeklinde net çıkıyor vııyy olmuyor) ilerki bölümlerde erkekler arsında klavyeyi ifal etme denir. Şimdi sanatçı kadın olunca buna ne diyebilirz bilmiyorum ama. Ben bir kadının ihtirasını, güce karşı duyduğu karşı koyamadığı aşkı, insan evriminde kadının varlığını sürdürebilmek için erkek otoritesine karşı ürettiği en büyük savunma silahı olan entrikayı parçanın her yerinde ki tavırlarında görebiliyorum.
Kendisini çok yakından takip edeceğim sayenizde hocam.
Hep söyleriz Türkiye’de burjuva sınıfı yok, çünkü yerleşik aristokrasi yok Osmanlıda ki Saray hayatını saymazsak. Zengini burjuva sanıp en ön sıradan bilet ayırırsanız. Hayatında o an dinlediği müziğin temeli olmadığı için 5-10 dakika içinde sıkılacak esneyip gerinmeye başlayacaktır. Tabi bu sadece aristokrat olmak ile ilgili değil müziği sevmek ile de ilgili. Müziği eğlence aracı yada sanat olarak görüp görmediğiniz ile ilgili.
Bir ufak anımı anlatmadan gçemeeyeceğm. Paco De Lucia Türkiye’ye gelmişti. Ben o zaman yeni gitar öğreniyordum. 10 yıldan daha fazla oluyor belki, isedeydim sanırım. 100$ gibi bir fiyatı vardı sanırım o zaman ki kur ile. Para bulamadım. Uğraştım ettim ama olmadı. Çok üzülmüştüm. En son babama söyledim çıkardı zınk verdi, İnanamadım. Koşa koşa otobüse gittim. Başlamasına 15 dk kala vardım. Direkt gişeye gittim. Parayı uzattım, Paco De Lucia konseri bilet dedim. Görevli “tüm biletler satıldı delikanlı” dedi O an bir türk edesaı ile “bilet kalmadı mı” dedim. Görevli kaşlarını kaldırarak “kalmadı” dedi. Bende gayri ihtiyari “hiç mi kalmadı” dedim. Kafasını salladı. Sonra banka oturup saatlerce zırıl zırıl ağlamıştım. Hiç bir zaman öyle konserlerde VIP olamadım ama önceleri en arkalardan sonra orta ve önlerden yer bulabilecek bir hayatı kurabilmeyi başardım.
MKD: Sevgili Kaan Özsayıner, c’est la vie:))
Merhaba,
Çok güzel bir konuya değinmişsiniz inceden. San’ata ve müzisyenlere karşı hafife alma yaşanmakta ülkemizde. Ben de gitar çalmaya çalışıyorum. Müzik sonsuz derinlikte okyanus gibidir. Gitar çalmayı öğrenebilmek için ise ömür yetmez. Gitarla uğraşan üstâdların da belirttiği gibi çalışmak, çalışmak, hiç durmadan çalışmak gereklidir. Yıllar sonra bir de bakarsınızki hâlâ öğrenilmesi gerekenler çok fazla detay var ve siz daha başındasınızdır. Ayrıca parmaklar tembelliğe çok çabuk alışırlar, çalışmayı bıraktınız mı parmaklarınızın kıvraklığını kaybedersiniz.
Bu kadar zorlanarak, emek vererek kazandığınız beceri toplumda değer görmez. Çalgıcı olarak adlandırılırsınız bir anda.
Umarım san’ata ve sanatçıya gereken değer bir gün verilebilir ülkemizde. Gitar, gâvur icadı ve serseri işi olarak görülmekten çıkar.
Saygılarımla.
MKD: Teşekkürler Sayın Adaşım.