12. DALGA ASLINDA NEYİ REMZEDİYOR?
Bakın bir dostumdan ne kadar ilginç bir yorum geldi:
Bir küçük tarihî hususa dikkatinizi çekmek isterim: 12. dalganın geldiği gün, 31 Mart 1909 irticaî kalkışmasının yüzüncü yıldönümüdür. 31 Mart’tan sonra hapse atılanlardan birisi de Nurs’lu Sayit’tir (Said-i Nursî – bir zaman imzasını Said-i Kürdî diye de atmıştır).
Nurslu’nun Cumhuriyet’ten sonra yayınladığı Nur Risâlesi’nin, başkalarının yazdıklarının bir araya getirilmiş hâli olduğu iddia edilmektedir.

Said-i Kürdî…
Fethullah Gülen 18 yaşında Nur hareketine girdi.
Şu anda Amerika’da yaşıyor ve cemaâtinin üyelerinin aralarında dolaşan söylentilere göre, Başkan Clinton zamanında başlatılan bir proje ile Türkiye’de İslâm Halifesi olması plânlanmış. Aynı çevreler, Gülen’in Bildeberg’in en üst düzeylerinde yer alan birkaç Türk’ten biri olduğunu da söylüyorlar.
Gülen Halife olunca, Türkiye bölgenin en büyük gücü olacakmış. Zâten Türkiye’nin G20’de temsil edilmesini sağlayan da Gülen’miş. Bunu çeşitli Afrika ülkelerinde kurduğu okullarda yetiştirdiği öğrencilerin lobi faâliyetleri sâyesinde gerçekleştirmiş.
12. dalgada tutuklanan değerli bilim adamları ve akademisyenler, Ergenekon’un bir darbe örgütüne karşı yürütüldüğü iddiasının inandırıcılığını iyice kaybetmesine yol açacağı önceden kolayca kestirilebileceğine göre, 31 Mart’ın yüzüncü yıldönümüne denk getirilmesi bir tesadüften öte, bir manifesto niteliği taşıyor gibi görünüyor.
(MKD: Yâhu, adamlar otellerde, lokantalarda, yâni umuma açık yerlerde toplanıp istişâre etmişler. Başka masalarda da müşteriler var. AKP’li de var. Garsonlar hizmet ediyor, mangal yapılıyor, çengiler saz çalıyor. Acep dünyanın neresinde böylesine aleni gizli toplantı yapılır? Yoksa bütün o lokantaların, otellerin yöneticileri de Ergenekon örgütü üyesi, garsonlar ve çengiler de esasında ulusalcı militanlar, mangalcı da iskete, diğer masalardaki müşteri kılıklı kadınlı erkekli kişiler ise Himalâyalar’dan gelen sinsi hâinler mi? Why bae!).
Türkan Saylan ve diğer bilginlerimizin bir an önce selâmete çıkmaları dileklerimle…
***
İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı, başta Volkan Gazetesi olmak üzere bâzı basın yayın organları aracılığıyla aleyhte propagandalar gerçekleştirildi. “Mektepli subaylarla hükûmet ileri gelenlerinin kâfir oldukları, dini kaldıracakları” şeklindeki propagandaların etkisi altında kalan Taşkışla’daki Avcı Taburları, harekete geçtiler. Sultan Ahmet Meydanı’nda toplanarak, güya şeriatı kurtarmak üzere herkesi kendileriyle birleşmeye çağırdılar. Böylece 31 Mart Salı sabahı, İstanbul halkı tüfek sesleriyle uyanmış oldu.
Hamdi Çavuş, Kamacı Ustası Ârif ve bölük emini Mehmet adlı üç kişinin emrinde bulunan askerler, “Şeriat isteriz” diye bağırıyorlardı. Bunlardan bir grup Meclis’e giderek, isteklerini dört madde hâlinde bildirdiler. Ancak, istekleri kabûl edilmeyince, Meclis Başkanı Adliye Nâzırı Nâzım Paşa’yı ve İttihatçılar’ın fikirlerini yayan Tanin Gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit zannettikleri Lazkiye Mebusu Şekip Arslan Bey’i öldürdüler. İsyana bir süre sonra donanma erleri de katıldı. Harbiye Nezareti sarıldı ve bir kısım mektepli subaylar şehit edildi.
İstanbul’daki ayaklanmayı haber alan Selânik Redif Tümeni’ne bağlı subaylar ve ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa derhâl harekete geçtiler. Daha sonra “Hareket Ordusu” adıyla anılan bu ordu 22-23 Nisan gecesi İstanbul’a girdi.
24 Nisan’a kadar devam eden ayaklanmalar bastırıldı ve hemen ardından, 25 Nisan’da Örfî İdâre (Divan-ı Harb-i Örfî) tesis edildi.
Nurslu Sait 1 Mayıs 1909’da tutuklandı.
“İrticaiyyun Tâifesi”, “Volkancılar” gibi isimlendirmelerle anılan kişilerin yargılanmasına başlandı. 31 Mart sanıklarını yargılamak üzere bir Harp Divanı kuruldu. Harp Divanı isyana bir şekilde karışmış kişileri yargılayacaktı. Tutuklananlar bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampusu’nda bulunan “Bekir Ağa Bölüğü” denilen yerde tutuluyordu.
Nurslu Sait, Divan-ı Harbi Örfî’de yargılanması sırasında yaptığı etkili savunma neticesinde beraât etti. Kendi anlatımıyla “bu dehşetli mahkemede idamını beklerken” beraât etti ve mahkemeye teşekkür etmeyerek oradan ayrıldı. Beyazıt’tan Sultanahmet’e kadar, arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcut olduğu halde, “zâlimler için yaşasın cehennem! Zâlimler için yaşasın cehennem” nidâlarıyla ilerledi.
***
Bakın, resmî ve tahrif edilmiş rakamlarda bile bugün itibârıyla üç milyondan fazla kişi işsiz. Ben buna kafadan iki milyon ekliyorum, eder beş milyon. Neden mi? Pek çok kişi (bu iki milyon benim tahminim, Allah bilir çok daha fazladır) herhangi bir sağlık güvencesi olmaksızın (sigortasız vs.) çalışıyor ve işveren istediği anda onları kapının önüne koyabilir. Hastalansalar, herhangi bir sistemden faydalanamıyorlar. Gelirleri de genellikle çok düşük olduğu için, yediklerinden içtiklerinden ve asgarî eğlencelerinden, hâttâ elektrik kullanımından tasarruf etmek için çabalıyorlar. Bu da asgari insanca haysiyetlerini, kendilerine saygılarını zedeliyor. Bedava muayene emreden Devletlû’nun bunun nasıl olacağı ve yazılacak ilâçları farkr-ı zaruret içerisindeki vatandaşın nasıl temin edeceği hakkında hiçbir plânı programı yok!
Bir de işli işsizler var. Bunlar bir işi olan, güvencesi de olan ama kazançları sefâlet veya açlık sınırının altında kalan yâhut standartlarını kaybettikleri için ikinci iş yapmak zorunda kalanlar… Çocuklarını bir kolejde veya pahalı bir okulda tahsil ettirirken, “düz okula” almak, mutena semtteki evlerini yok pahasına satıp varoşlara veya uzaklara taşınmak zorunda kalanlar… Artık onlar da ikinci iş bulamıyorlar, zâten birinci işi olmayanlar o kadar çok ki!
Konunun başında anlattıklarımla bunların illî râbıtası (nedensel ilintisi) nedir mi?
Arz edeyim: Bu cemaât artık çeteleşti, otonomi (muhtariyet: özerklik) kazandı ve devlet târumâr hâlde. Ayrılıkçı Kürtçü Parti “sîne-i millete dönmekten” filân bahsediyor.
Açlık + ekonomik terör + devlet terörü + ayrılıkçı ve dinci terör + galeyana gelmeye her anlamda hazır hâldeki, en temel güvenlik duygusunu kaybetmiş bir halk + zapt edilmesi imkânsıza yakın derecede tırmanan ulusal/millî isyan = KAOS, korkunç günler.
Gülümüz, Devletlûmuz, Baby Face Minister of Foreign Affairs’imiz ise Azeriler’i aşağılıyor, küstürüyor, tarih kitaplarında tahrifat yapıyorlar.
KKTC’deki beni de şaşırtarak sevindiren millî uyanışı, seçim sonuçlarını dahi doğru okuyamıyorlar.
Hâlâ teğetten meğetten bahsediyorlar.
Hâlâ ABG’nin arkalarında olduğunu sanıyorlar.
Yâhu, Allah aşkına demokrasi içerisinde hâl yolunu hayata geçirin!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 21 Nisan 2009 Salı

