Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1841 defa okundu.
Bu yazi bugun 4 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

TARİHİN ARKA ORASI

Dün gece başından sonuna kadar büyük bir sabırla Murat Bardakçı’yla (MB), Pelin Batu (PB) ve bir tarih doçentinin yer aldığı programı seyrettim. Medyanın esas işlevi eğlendiricilikse, gerçekten komikler. Yok, eğer bütün bilim adamlarını sürekli olarak aşağılayarak, her şeyin en doğrusunu kendisinin bildiğini haykırıp duran MB’nın gerçekten insanlara bir şeyler öğretme amacı varsa, şu videoyu zahmet edip seyredin: http://video.haberturk.com/Video.aspx?v_ID=38744&k_A=haberturk. PB “Ameğika yapıyo, bâzı gğuplar öyle yapıyo” filân deyip masayı yumrukluyor, MB gülmekten ölüyor, o doçent de bir beyaz Türk’le dalga geçmenin fırsatını yakalamış grinin şehvetiyle (bu lâfı bilerek kullandım) bu kıza “saldırayor da saldırayor”. E be benim hanım kızım, mâdem seninle dalga geçiyorlar, çıkma oraya yâhu, bana bu muameleyi çekseler (yerse tabii) ağızlarının payını öyle bir alırlar ki, tarihe geçer (zâten bundan hemen önce de, Saba Tümer isimli edep ayarı bozuk kadının iki kâzip âlimin uçukluklarıyla reyting kaptığı ucube program yayınlanmış)! MB o doçente “sana baştan beri yapma hanımefendiye diyorum, yapıyorsun” diye gülmekten ölüyor; bu “yapma” kelimesinin elâstikiyetine dikkat. Ayıp!

Dünkü program sözüm ona Hasan Sabbah, Bâtınîlik ve genel olarak benzeri mevzular işlenecekti. Neredeee? 45 dakika tam bir geyik muhabbeti ve gene PB’yla dalga geçme muhabbeti. Ermeni mes’elesinde çok romantik olan bu şehlâ gözlü güzel kadınla kafa buluyorlar. CV meraklıları http://www.keremdoksat.com/2009/03/29/pelin-batu-hanim-kizimiz/ yazıma bir bakıversinler. Orada görüleceği gibi, ilk ve orta tahsilini Pakistan’da Beacon House Public School’da, Ankara’da Pakistan Embassy Study Group’da ve Hacettepe Üniversitesi Piyano Bölümü’nde yapmış. Liseyi Marymount School (New York 1993-1995) ve Mannes College of Music’te (1993-1995) okuyan kızımız, New York Üniversitesi’nde edebiyat, tiyatro ve felsefe tahsili gördükten sonra da Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirmiş.

Ama hiç birinden doğru dürüst anlamıyor, hepsinde yetersiz. Bugün Akşam gazetesinde röportaj yapılmış kendisiyle SEVİM GÖZAY tarafından (sevim.gozay@aksam.com.tr), imlâsını düzelterek iktibas ediyorum:

Sabah eline ilk aldığın gazete hangisi?

Radikal, hâlâ Radikal…

Nereden başlıyorsun okumaya?

Birinci sayfaya haliyle bakıyorum, ondan sonra Nedret Erdoğdu’ya dönüyorum; bulmaca (gülüyor), çok seviyorum. En sevdiğim yazar hâlâ Yıldırım Türker, yazmışsa direkt ona dalıyorum. İtiraf edeyim, alışkanlıklarına çok bağlı bir insanım ve aslında Radikal’i tamamen alışkanlıktan alıyorum. Çünkü o gazetede artık faşist diyebileceğin yazarlar da var, darbeci diyebileceğin yazarlar da, Başbakan’ın şakşakçısı diyebileceğin yazarlar da… İsmine yakışmayan şeyler var.

Başka kimleri okuyorsun? ‘Ne yazmış diye muhakkak bakarım’ dediğin yazarlar kimler?

Yok. Bir tek Yıldırım Türker.

Gerçekten mi?

Çünkü haber okumayı seviyorum ben. Birisinin yorumunu çok da merak ettiğimi söyleyemem. Sinemada da öyle mesela… Filmi izlemediysem sinema yazılarını asla okumam. O başka birinin bakış açısı, hâlbuki benim bir bakış açım var…

‘Issız Adam’ı izledin mi?

İzlemedim.

Konsepti biliyorsun ama…

Bilmemek mümkün değil (gülüyor).

Artık bir tür adamın ismi oldu; bağlanma güçlüğü çeken, çekip giden, ilişkide kalamayan vs. adamların ismi bu. Ve yaşadığımız zamandan mı, yaşadığımız yerden mi, her ne hikmetse bir sürü kadının başı dertte bu ıssız adamlarla…

Bir sürü adamın da ıssız kadınlarla… Nostalji hastalığına tutulup da ‘eskiler çok daha güzeldi’ demek istemiyorum. Ama eskiden her şeyin çok daha zor elde edildiğini biliyoruz. Artık hepimizin hayatında iş, kariyer, ego o kadar önemli ki; karşındakine özen göstermek, itinayla yaklaşmak, birazcık incelik bile fazla geliyor gibi geliyor… Ben de bunları göremeyince kaçıyorum. Çünkü mesela bir arkadaşım vardı, inanılmaz lüks bir araba almıştı ve o arabanın hiç değerini bilmiyordu. Bilemezdi de… Çünkü onun için hiç uğraşmadı, çalışmadı. İlişkilerde de, uğraşmayınca değerini bilmemeye başlıyorsun ve o zaman kendi değerin de kayboluyor.

Peki, sen bir adama baktığında gözünden anlar mısın ıslı mı, ıssız mı olduğunu?

Hiçbir şey anlamam… Çok aptalım o konuda (gülüyor).

Hayda, niye?

Sâdece adam değil kadınlarda da, kaç defa başıma geldi. Meselâ annem, kardeşim, yakınımdaki birkaç arkadaşım hep bana, ‘insanlara çok güveniyorsun hiçbir şey anlamıyorsun’ derler. Çok direnirim, ‘yanlış biliyorsam da önemli değil ben hata etmiş olayım, kendi karakterimi bozmayacağım’ derim ama sonra onların dediği doğru çıkar yüzde 99.9 (gülüyor). Ve kendime kızarım, niye onları dinlemedim diye…

Bir erkekte seni cezbeden nedir? Ruh ikizini arayanlardan mısın meselâ?

Hayır. Öyle bir arayış içinde hiç olmadım. Beş sene önce ince ruhlu, detaylara önem veren, nârin, kırılgan, duygusal falan böyle tarifler yapıyordum… Sonra bir baktım (gülüyor)… Bunların hiçbirisi olmadı. Hâttâ olanlar çekici gelmedi. Çünkü kendime çok benzeyen birisi olunca sıkılıyorum. O yüzden artık tanım falan yapmıyorum.

Peki, ayrılınca arkadaş kalabilenlerden misin, yoksa bittiyse tam bitirenlerden mi?

Bilmiyorum, o konuda kafam karışık. İdeal olarak, arkadaş kalalım diye düşünüyordum ama…

Becerebilir misin?

Emin değilim. Düşman gibi olmak tabii ki çok kötü. Çünkü bir sürü şey yaşamışsın, niye kaçacaksın ya da kötü davranacaksın? Öte yandan bir şeyler yaşanmış ve bitmişse, niye bunu ille deşip ille arkadaş olmaya çalışacaksın? Daha öncesine bakınca çok da arkadaş kalmadığımı görüyorum ama karşılaştığımda da gayet güzel sohbet edebiliyorum.

Yolunu değiştirmiyorsun yâni…

Yok, gerek yok onlara. Ama genelleme de yapmamak lazım. Karşındakine göre değişiyor.

NE YAŞADIĞIM BENİ İLGİLENDİRİR

En son özel hayatınla gündeme geldin…  Bu olayda seni en çok rahatsız eden ne oldu?

Hiçbir zaman özel hayatımla ilgili beyânatlarda bulunmadım (MKD: Dayanamayacağım, beyanat zâten Arapça’dan gelme beyânlar da demektir, yâni hem tekil hem de çoğuldur; tıopklı İngilizce’deki fish – balık[lar] gibi). Çünkü bu benim hayatım ve kimseyi de ilgilendirmiyor. Benim için bu kadar mahrem bir şeyin insanlara böyle salata olması beni çok rahatsız ediyor. Hani hep derler ya, ’show business bu, hayatının bir parçası, buna alış’… Hâlbuki böyle şeyler olunca ben ‘doğru mesleği mi seçtim’ diye sorgulamaya başlıyorum. Çünkü hakikaten nefret ediyorum. Ben bir şey yaşamışım iyisiyle kötüsüyle, başlamış bitmiş, bunlar beni ilgilendirir. Ama gazeteyi bir açıyorsunuz ve orada dedikodu haberlerinin bir parçasısın…

Konuyla ilgili yazanlardan birisi olarak soruyorum, seni üzenlerden oldum mu o günlerde?

Hayır olmadın. Çünkü yazının niyeti çok önemli. Onu da hissediyorsun. Meselâ birkaç hafta önce bir gazetede bir yazı çıktı; kardeşimle çıplak dolaşmam güya, yok sabah kalkarım ilk iş şiir çeviririm falan… Bölük pörçük bir yerlerden alıp saldırmak çok kolay kötü niyetli olunca… İnsanı üzüyor ama sonra hatırlatıyorum kendime; bu bir köşe ve bir çöp parçası aynı zamanda. Yâni 12 saat sonra yok. Evet, artık internet çağındayız ama gerçekten kendimi eğittiğimi düşünüyorum. Daha dirençliyim.

Çok merak ediyorum; oyunculukta, öpüşme ya da yatak sahnelerinde ne hissediyor insan?

Ah, kâbus gibi! Gerçekten çok zor… Çünkü âşık olmadığın ve hiçbir şey hissetmediğin bir insanın gözünün içine bakıp; gözler hakikaten çok şey gösteriyor ve belli ediyor… Gözünün içinde şimşekler olması lazım. Öpüşürken gerçekten iyi olması, doğal olması ve içten gelmesi lazım, nasıl olacak? (Gülüyoruz)

Nasıl oluyor?

Ben genellikle gözlerimi kapatıyorum ve âşık olduğum insanı düşünüyorum. Stanislavski’nin bir tekniği vardır, eminim başka oyuncuların da çok işine yarıyordur; karşındakini başka bir insan gibi düşünmek… Başka bir resim yapıştırıyorsun ve işe yarıyor! Ama çok tercih etmiyorum o tür sahneleri.

Neden?

O ânın zorluğundan değil, profesyoneliz, yapıyoruz… İki sevgilinin hayatı anlatılıyorsa tabii ki öpüşülebilir, tabii ki bunlar sevişebilir çok doğal. Bunların sorgulanması bile çok ilkel. Ama o sahnenin bir de sonrası var, asıl can sıkıcı olan da o.

Medyada nasıl büyütüldüğü mü?

Evet. Yâni filmin tanıtımını yapmaya çalışıyorsan yanlış. Çünkü filme de yaramıyor. İnsanlar birisi öpüşüyor diye bir filme niye gitsinler ki? Hele bu çağda…

HAYATIMIZ PEMBE DİZİ

Magazinel işler yapmıyorsun, öyle davranmıyorsun ama çok sık magazin haberlerine konu oluyorsun. Neden böyle?

Hepimizin hayatı biraz ‘pembe dizi’ gibi olmuş gibi geliyor bana. Ama ben hakikaten nefret ediyorum. Tamam, işlerini yapıyorlar saygı duyuyorum ama kameraya gülümseyip, sempatik şeyler söylemek gelmiyor içimden. Sonra bakıyorum habere meselâ, yanımda kim olursa olsun ‘yeni sevgili adayı’ oluyor. Kardeşimle ilgili bile bir sürü haber yaptılar, insan o kadar zıvanadan çıkıyor ki… Geçen sene bir röportajımda saçma sapan cümleler çıkmıştı, benim imâ etmediğim, yanlış algılanan şeyler…

‘Evde çıplak gezeriz’ mes’elesi mi?

Evet. Hâlâ bunu duyuyorum ve insan deliriyor.

Nereden çıkmıştı o?

Kardeşimle çok yakınız, birbirimize karşı çıplak olabiliyoruz tarzında bir şey, o hâle geldi.

Kaza yani?

Evet. Gerçi ben buna alışığım, yıllardır bu işi yapıyorum ve kaç defa bu tür şeyler geldi başıma… Tamam, kaza olur ama bunu bir sene sürdürmek ne?

Hadise ile ilgili olarak da ‘Popo sallayan kadın görmekten sıkıldım’ demiştin, değil mi?

Ona da üzüldüm. Çünkü ben kimseye lâf atmayı seven biri değilim özellikle. Reha Muhtar’ın programına katılmıştım ve orada çıktı…

‘O kendi poposuna baksın’ diye karşılık verenler oldu, kıskançlıktan söylemişsin gibi?

Sanıyorum medyada ‘polemik olmazsa yoksun’ gibi bir durum var. Köşe yazarları başkalarına lâf atarak köşelerini koruyorlar. San’at câmiası içinde olanlar birbirlerine lâf atarak var oluyorlar ve bâzen istemeden de olsa böyle şeyler oluyor. Ki programda da söyledim, özellikle Hadise’ye asla saldırmak istemezdim, bence çok profesyonel ve başarılı. Ama biz Eurovision’u neden bu kadar ciddiye alıyoruz ve millî gurur mes’elesi hâline getiriyoruz? Benim dert edindiğim oydu. İkincisi, müzik kanalları… Bakıyorsunuz hepsi aynı. Popo sallama meselesi oradan çıktı zâten. Aynı dans figürleri, aynı kıyâfetler, aynı tipler…

Âilen nasıl tepki gösteriyor magazinel konularla ön plânda olmana? ‘Boş ver üzülme’ mi diyorlar, yoksa bir şeyler yapıp düzeltmeni mi istiyorlar?

Onlar benden çok daha rahatlar. Çok şanslıyım. Çünkü ben çok kafaya takıyorum ama babam da, annem de ‘Boş ver, bu yarın çöp olacak’ diye bakıyorlar. Öyle de zâten… Bu kadar çok dert varken, insanların bu kadar çok mes’elesi varken, benim uyduruk haberimle mi ilgilenecekler? Böyle bakmak, bunu unutmamak lâzım.

Bâzen programda düşüp bayılacak gibi oluyorum.

Tarih programı nasıl gidiyor? Mutlu musun Murat Bardakçı’yla?

O kadar çok didişiyoruz ki…

Masaların üzerine tırmandığını gördük…

Evet, söylemeyeceğini söylediği bir şeyi birden söylemeye kalkınca delirdim tabii. Önemli bir şey değildi ama tarih öğrencisi olarak karizmamı yerle bir edeceğini düşündüğüm için durdurmaya çalıştım, başarılı da oldum. Ama konunun bu kadar da uzayacağını tahmin etmiyordum. (Gülüyor)

Herhâlde senin o hâlin hoşlarına gidiyor?

Hep bu olur, âilemde de olur. Çocukmuşum gibi davranılır, koskoca kadınım ama hangi düğmeye basınca nasıl tepki verebileceğimi bildikleri için sanıyorum, insanlar zevk alıyor beni sinirlendirmekten.

Yeterince konuşabiliyor musun programda?

Oraya girerken şunun farkındaydım; ben edebiyat doktorası yapıyorum, edebiyat mastırı yaptım. Tarih okudum ama tarihçi değilim. Hiçbir zaman da tarihçi olma iddiam yoktu. Bende programa devam etme güdüsünü kamçılayan şu; tarih bana göre, şu tarihte şu olmuştur değil. Çünkü onu açarsınız kitaptan öğrenirsiniz. Herhangi bir lise öğrencisi de bunu yapabilir, tarihe meraklı herhangi biri de yapabilir. Benim derdim bakış açısı.

Seni rahatsız eden bir yapı yok programda…

Yok ama izleyenler olsun, arkadaşlarım olsun misyon edinmiş vaziyetteler. Sanki ben ezilenleri temsil ediyormuşum gibi bir durum var (gülüyor).

Yönetmeni eleştiriyorlar, seni az gösteriyormuş.

Öyle mi?

Evet, hayranların çok şikâyetçi…

Onu bilmiyorum. Çünkü kendimi seyretmiyorum. Zâten program 4-5 saat sürüyor, ertesi günü pestilim çıkmış vaziyette uyuyorum. Dolayısıyla ne kadar görünüyorum ne kadar görünmüyorum bilmiyorum. Ama belki bu yönetmene güzel bir mesaj olur.

Geçen gün Cem Mumcu senin hakkında, ‘Pelin ister, program biterdi’ demiş. ‘Şimdi sabahlara kadar süren bir program yapıyor, nasıl dayanıyor bilmiyorum’ diyor. Doğru mu bunlar? Kaprisli miydin o programda?

(Gülüyor) Kapris değil hakikaten… Program erken başlıyordu ve birkaç saat sonra hâlâ ne konuşacaksın? İnsanlar da sıkılıyor diye düşünüyorum ve evet uykumun da geldiği doğru. Saatlerce canlı yayından sonra saat 01:00 olmuş, yeter, herkes evine gitsin… Şimdi tarih programını soracak olursan, dünyada herhalde örneği yoktur; 5-6 saat süren canlı yayın. Bâzen sabaha karşı düşüp bayılacak gibi oluyorum gerçekten ama zorluyorum. Aslında şaşırıyorum kendime, ne kadar dayanıklıymışım…

***

Okudunuz değil mi? Bir psikiyatr olarak bana her şeyi söylüyor ama etik açıdan, hiçbir yorum yapamam.

Dün gece gördüğüm birkaç şeyi daha yazayım: Artık kimselerin doğru dürüst Osmanlıca ve Türkçe bilmediğini hemen her fırsatta dile getiren (tabii, bu arada, tek bilen de o kalıyor) MB inanılmaz Türkçe hataları yapıyor: “İzahatlarda” bulunacağını söylüyor, hâlbuki kelime zâten çoğul. Ânında cebine mesaj yolluyorum, gık yok! Ama, akabinde doğru kullanıyor. Farsça diyor, gene mesaj yolluyorum “ya Farisî ya da Acemce demek gerekmez mi diye”, tık yok! Bunun gibi niceleri… PB’nun bilgi ve Türkçe hatalarından hiç bahsetmeyeceğim, o zaman bu yazı bitmez; keza o doçentin de… Kendisi akademisyen olan bir adamın bütün akamediaya hakaret edilirken orada otuz iki dişini göstererek oturmaya devam etmesini hazmedemiyorum!

Sürekli olarak ulemâya saldırmayı gene devam ettiriyor MB; Ermeni Komisyonu Başkanı bir profesör varmış, zamanında ölen Ermeni sayısını çok düşük söylemiş. Kendisi sorunca da “muhabir çarpıtmış” demiş. “Ben tarihçi değil gazeteciyim” diye kükreyen MB tam üç kere adama ekrandan hakaret edip, “yiyorsa buraya gelirsin” diyor (‘yiyorsa’yı ben ekledim ama üslûp bundan da daha kötüydü) ve ekliyor: “Ben gazeteci arkadaşlarıma lâf ettirtmem”! Şimdi açmayayım bayramlık ağzımı…

Hülâsası, MB artık Engin Ardıç’ı da sollamış durumda.

   İlber Ortaylı’nın konuşma üslûbunu megalomanca bulurdum,

      Artık kendisinin ne kadar müeddep bir bilim adamı olduğunu düşünmekteyim.

         Bu program da gittikçe reyting kaybedip, bir süre sonra tarihin arka orasına gömülecek!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 10 Mayıs 2009 Pazar

Yorum Yapın

Mesajınız