Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 859 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

AHMET HAKAN’IN DALAĞI, BU MİLLETİN SALAĞI

Adam yazıyor Türkiye’nin en popüler gazetesinde, Türkçe ve imlâ özürlüsü üstelik… Ayrıca, oraya ne için getirildiği ve zamanı geldiğinde de ortaya konup iyot gibi kalacağı belli. Bir Kürtçüler’e yağlamayla, bir Atatürkçüler’e nallamayla, bol bol mâzisini hor görmeyle ve önüne gelen Beyaz Türk kadını öpmekle geçiyor günleri…

Ne yazdığına bir bakalım önce (cümle içindeki paragraflarda “ işaretinden sonra büyük harfle başlanmaz ve !, ? konmaz; “adaletsizce” demek gerekir aşağıdaki cümlede. Hey gidi köşe yazarı):

***

Dinle Başbakan

SAYIN Başbakan…

Bütün şehit âileleri, kurulmuş plâk gibi, “Bir evlâdımızı şehit verdik, diğerini de vermeye hazırız” demez ki…

Bütün şehit âileleri, “Vatan sağ olsun! Allah sizi başımızdan eksik etmesin” demez ki…

İçlerinden biri çıkar, “Benim oğlum neden öldü?” diye sorar.

Bir şehit âilesi için…

“Vatan sağ olsun” demek ne kadar meşrû ise…

“Benim oğlum neden öldü?” diye sorgulamak da o kadar meşrûdur.

Ne yâni?

Oğullarını kurban vermiş anne ve babaların, aykırı bir çıkış yapmaya bile hakkı yok mudur?

Ne yâni?

Bir şehit âilesinin iki dakikalık sitemine bile katlanamayacak mısınız?

Sayın Başbakan…

Size televizyonda, “Neden aykırı çıkışlar yapan o şehit âilesini aramadınız?” diye sorulduğunda…

“Ben şimdi oturup bunları mı dinleyeceğim” dediniz.

Ben sorunuza yanıt vereyim:

Evet, dinleyeceksiniz Sayın Başbakan!

Telefon açacaksınız o şehit âilesine…

O anne ile baba telefonda size bin bir sitemde bulunacak.

“Bizim oğlumuz neden öldü?” diye soracak.

“Neden üç aylık eğitim almış bir askeri böyle bir savaşın içine sürdünüz?” diyecek.

“Neden yeteri kadar önlem alınmadı” diye sizi eleştirecek.

Ve belki de ileri gidip yakanıza yapışacak.

Bütün bunlara karşı…

Size düşen sabırdır, tevekküldür.

Size düşen “Ne derseniz deyin, başımızın üstünde yeriniz var” demektir.

Sayın Başbakan…

Şehit âileleri, “kendilerine telefon edilip gönülleri alınmayı hak etmiş cici şehit âileleri” ve “kendilerinden uzak durulması gereken ve kendilerine asla kulak verilmeyecek aykırı şehit âileleri” diye ikiye ayrılmazlar.

Şehit âilesi, şehit âilesidir.

“Vatan sağ olsun” diyen de, “Benim oğlum neden öldü” diyen de bir evlât vermiştir.

Ve bir evlât vermek, çok fazla şey vermek demektir.

Bu nedenle…

Katlanmalısınız Sayın Başbakan.

Hem yapacağınız öyle zor bir şey de değil.

İki dakika pek hoşunuza gitmeyen şeyler dinleyeceksiniz.

Bu öyle bir alışveriş ki…

Onlar bir evlât verecekler, siz de buna karşılık iki dakika sitem dinleyeceksiniz.

Oysa…

Görüyoruz ki siz, bu “adaletsiz alışveriş”e bile tahammül edemiyorsunuz.

O zaman soralım:

Allah’tan reva mıdır bu?

***

Bu bol ötüşlü kuşa zehir zemberek bir cevap geliyor ertesi gün:

Ahmet Hakan’ın dalak mevzusu

22 Mayıs 2009 Cuma 17:10

Ahmet Hakan, askerlikten yırtmak için dalağını mı aldırdı? Öyle bir olay anlatıldı ki… Üstelik eski yol arkadaşları aktardı.

Daha bu yazı yayınlanmadan Ahmet Hakan, dünkü köşe yazısında “Sayın Başbakan” diye başlayan ve “dalak” mevzuunu şikâyet eden bir yazı kaleme almıştı. Hakan, Sabah gazetesinde bu yazının çıkacağını ve kendisine kara çalmaya yönelik olduğunu söylemişti.

Bunun üzerine, daha bir gün evvel posta koyduğu(!) Sayın Başbakanı’na bakın o yazıda nasıl yalvarıyor (21.05.2009 07:17:00):

Kendimi ihbar ediyorum

SAYIN Başbakan… Sabah Gazetesi’nde yazılan bir yazıda, bu cuma günü benim hakkımda “dalak” konulu bir yazı çıkacağının bilgisi veriliyor.

AHMET HAKAN

CNN TÜRK Tarafsız Bölge Programı Yapımcısı (MKD: Bu tipik bir gövde gösterisi, sanki ne iş yaptığını bilmiyoruz)

Belki sizin gözünüzden kaçmıştır ama Ahmet Hakan ve dalak” konusu, bugüne kadar marjinal yayın organlarında ve bâzı internet sitelerinde akıl almaz yalanlar, iftiralar ve karalamalarla gündeme getirilmiş bir konudur. Şereften, onurdan, haysiyetten yoksun gözü dönmüş kimselerin üfürdüğü gülünç ve akıl almaz iftira şudur (MKD: Bu üç kelimenin farklarına dikiz): “Ahmet Hakan, askere gitmemek için dalağını aldırdı.” İlk işittiğimde “Yok artık… Bu kadar da olmaz… Yuh!” falan diye karşıladığım ve yanıt verme tenezzülünde bile bulunmadığım bu akıl almaz iftiraya, görüyorum ki şimdi Sabah gibi memleketimizin en ciddi gazetesi de sarılacak.

Sayın Başbakan

Oğullarınızdan birinin sağlık nedenleriyle askere gidemediğini biliyoruz.

Bu konuda en küçük bir imâda bulunulmasının bile sizi nasıl çileden çıkardığının farkındayız.

Ne zaman bu konu gündeme getirilse, sinirlendiniz, hâttâ gözleriniz doldu…

“Benim evlâdımın şerefiyle, haysiyetiyle oynamaya kimsenin hakkı yoktur” dediniz.

Bu konuda yapılan haberleri ve yorumları, haklı olarak, “büyük mes’ele” hâline getirdiniz.

Şimdi soruyorum size Sayın Başbakan…

“Sağlık nedenleriyle askere gidememişler”, haklarında yapılacak karalamalardan ve tezvirattan kurtulmak için, bir “Başbakan Baba”ya mı sâhip olmalılar?

Babası başbakan olmayanlara, gidilemeyen askerlik üzerinden vurmaya kalkışmak câiz midir?

Kendiniz ve çocuklarınız için yapılmasını istemediğiniz şeylerin, başkaları için yapılmasında bir sakınca görmez misiniz?

Eğer, “Olur mu öyle şey… Tabii ki görürüm…” diyecekseniz…

Lûtfen Sabah Gazetesi’nin yönetiminde söz sâhibi olan yakınlarınızdan birine bir telefon açıp, “Böyle şeylerle uğraşmayın… Ayıptır…” falan diye uyarıda bulunun…

Sizi dinleyeceklerdir…

Sayın Başbakan…

Eğer bunu yapmayacaksanız…

Eğer bu tezvirata göz yumacaksanız…

O zaman sizden bir “vatandaş” olarak açık talepte bulunuyor ve kendimi ihbar ediyorum…

Lütfen, emrinizde olan Genelkurmay Başkanlığı’nı, Askerî Hastâneler’i ve Sağlık Bakanlığı’nı harekete geçirin…

Bundan 15 sene evvel başımdan geçen trafik kazasının araştırılmasını sağlayın…

Geçirdiğim ameliyatları, sağlık operasyonlarını incelettirin…

Askerî makamlardan bana verilen raporların tümünün yeniden soruşturma kapsamına alınması tâlimatını verin…

Ve bu çerçevede lütfen hakkımda işlem başlatın…

Yâni demem o ki Sayın Başbakan

Ya atılacak iftiraya engel olun…

Ya da ortaya atılan iddianın iftira olup olmadığının açığa çıkmasını sağlayın…

Bu da ikinci ihbar

BELKİ de…

Başbakan Tayyip Erdoğan, “Bana ne kardeşim senin hakkında atılan ya da atılacak iftiralardan… Git, çözüm yolunu kendin bul… Uğraştırma beni… Başının çâresine bak” falan diyecektir.

O zaman işimizi sağlama alalım…

Ve bir çağrı da Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a yapalım:

Sayın Komutan

Size de kendimi ihbar ediyorum…

Lûtfen bu yazıyı ihbar kabûl edin…

Marjinal müfterilerin ve internet farelerinin ortaya attığı bu iddialarla ilgili soruşturma başlatılmasını isteyin.

Emrinizdeki ilgili kuruluşlara emir verin…

Her şeyi didik didik etsinler…

Bütün raporları hallaç pamuğu gibi dağıtsınlar…

Varsa bir sahtekârlık ortaya çıkarsınlar…

Mâdem benim yerim “kavganın göbeği”dir…

Adımın üzerinde hiçbir gölge kalmasın ki…

Darbecilerle, müptezellerle, madrabazlarla rahatça dövüşebileyim…

Yâni “kahpelik” çıksın aradan, ortalığı “mertlik” kaplasın…

Benim tek dileğim budur…

***

Ahmet Hakan, köşe yazısı ile bu yazıya engel olma niyetindeydi belki ama engel olamadı. O yazı Sabah yazarı Sevilay Yükselir’in köşesinde çıktı.

Sevilay Yükselir, “senin ağabeylerin anlattı” diyerek şu yazıyı yayınladı:

O tarihlerde İslâmcı kimliği ile öne çıkan en popüler yüzümüzdü. Hepimiz TSK nezdinde şeriat düzeni isteyen kişiler olarak görülüyorduk ama biz biraz arka plânda kalmayı başarabiliyorduk. Ahmet Hakan Coşkun’un ise hiç öyle bir şansı yoktu! Çünkü o bizim düşüncelerimize tercüman olan en önemli markamız, kamuoyuna sürdüğümüz yüzümüz, mücâhidimizdi.

Askerlik çağı gelmiş, çatmıştı. Sürekli, “gidersem bunlar benim anamı ağlatır. Beni gebertir ve yok ederler” deyip sızlanıyordu. Onu çok seviyorduk ve bizim için kendisini ateşe atan adamı yalnız bırakamazdık. Hemen plânlarımızı yaptık ve bir doktorun tavsiyesi ile Fatih’te yine bize yakın bir ismin sâhibi olduğu hastanede kalın bağırsağında problem varmış gibi gösterip ameliyat ettirdik.

Bağırsaktan biraz alındı ve oraya kelepçe takıldı. Ardından Kasımpaşa Deniz Hastânesi’ne başvurup, “askerliğe elverişli değildir” raporu aldık. Ancak o rapor üst makamlarda kabûl görmeyip, reddoldu. Elimiz ayağımız birbirine karıştı.

O arada Ahmet, yine bize en yakın isimlerden biri olarak bilinen arkadaşı Operatör Doktor Turhan Çömez’e (MKD: Hakkında “Yeni bir lider mi doğuyor” diye yazı yazdığım adam, heyhat) durumu aktardı. Çömez, “son şansın dalağını almak” deyince yeni plânlamalara girdik. Öyle ya! Dalağı almak için de bir neden olması gerekiyordu.

“Dalak alma operasyonu Çömez’in bildiği bir hastânede olacaktı. O nedenle Bandırma’yı işaret etti. Plân hazırlandı: “Ahmet arabayla Bandırma yolunda kaza geçirecek, direksiyon dalağını zedelemiş olacaktı”. Derhâl uygulamaya koyduk. Sürdüğü araç hiç olmayacak bir yerde şarampole yuvarlandı.

Kazayı sıyırıksız atlattı ama “karnım ağrıyor” diye bas bas bağırmaya başladı. Çağrılan ambulansla Çömez’in beklediği hastâneye gitti. Bakıldı, edildi. Ve “dalak zedelenmiş. Derhâl ameliyata alıp çıkarmamız lazım” dendi. Ameliyata Turhan Çömez girdi.

“İnandırıcı olması açısından biraz şov yapalım ahâliye dedik. Hemen bir helikopterle Ahmet’i Bandırma’dan Yeşilköy’deki International Hospital Hastânesi’ne naklettik. Yeşilköy’de gelen giden ziyaretçinin hâddi hesabı yoktu. Epeyce yattı orada.

Çıktıktan bir süre sonra da TSK’nın yolunu tuttu. “Dalağım koptu. Ameliyatla aldılar. İşte filmler, raporlar” dedi. Epeyce incelediler bir bahane bulabilmek için ama yapacak bir şey yoktu. Adamın dalağı gerçekten gitmişti. Raporu verdiler ve Ahmet askerlikten yırttı”!

Sevilay Yükselir, son darbeyi şöyle vuruyor:

Hikâyeyi okudunuz. Meğerse bu hikâyeyi Ahmet Hakan’ın eski mahâllesinde herkes biliyormuş! Yâni en son öğrenen bizleriz. Anladığım kadarıyla şimdiye kadar onunla bu câmia arasında zımnî bir anlaşma varmış ve skandal yaratacak bu bilgileri kimse bizimle paylaşmamış. Ancak tesadüfen tanıştığım çok eski bir dostundan öğrendiğim ve sonrasında da başka kaynaklardan teyidini aldığım bilgilerin bir kısmını yine onun eski dostlarının ricasıyla buraya yazmadım. Gelelim benim niye bu konuyu yıllar sonra gündeme getirdiğime…

Birincisi bu olayı henüz bu hafta başı öğrendim. İkincisi her Türk erkeği için mecburi sayılan vatandaşlık görevindeki adaletsizliğin, sağlığı ile ilgili en ufacık bir problemi olmamasına karşın sağlığını bahane ederek üçkâğıtla askerlikten yırtan hâinlerin hesabını sormak için… Yüreklerimizi dağlayan şehitlerimizin kanı, gâzilerimizin şânı, milyonlarca gariban Mehmetçiğimiz’in şerefi, onuru için…

Şimdi geldik cevaplanmasını beklediğimiz sorulara…

Ahmet Hakan’a

1) Fatih’te ilk ameliyatın hangi hastânede, hangi hekim tarafından yapıldı?

2) Kasımpaşa Deniz Hastânesi Başhekimi Şerafettin Özer’i daha önce tanıyor muydun? Nereden?

3) Bandırma’da gerçekleşen ikinci ameliyat hangi hastânede yapıldı?

4) Dalağını Turhan Çömez aldı ama hangi doktorun imzası atıldı?

5) Helikopterle naklinin gerçekleşmesine kim finansör oldu?

6) International Hospital’da yatarken hangi ünlü kadın gazeteci seni ziyarete geldi?

Basın Konseyi’ne…

Sayın Başkan, yazımı Başbakan aracılığıyla baskı kurdurup sansürlemeye çalışan bu adama nasıl bir yaptırım uygulamayı düşünüyorsunuz?

Genelkurmay’a…

Sayın yetkililer, Türkiye’de kaç kişi iki farklı sağlık probleminden dolayı, “Askerliğe elverişli değildir” raporu almıştır? Bir de çok kesin olarak bilinir ki, dalak, yetişkin insanda pek bir önemi olmayan, işe yaramayan bir organdır. İnsanoğlu yaşamını dalaksız da pekâlâ sürdürebilir, iş görebilirken Ahmet Hakan’a salt dalağı alındığı için bu rapor nasıl verilmiştir? Acaba sağlık problemi yaşayan birçok Mehmetçik gibi Ahmet Hakan (AH) da geri hizmette değerlendirilemez miydi?

***

Şimdi…

Eminim ki AH bir yolunu bulup kıvırır, zeytinyağlık yapar. Yapar da, bal gibi bilir ki Devletlû’ya yalvarışı da şov ama meslek etiğine aykırı ve müthiş megalomanca!

Eğer mevzuat değişmemişse (ki sanmam), dalağı alınmış adama askerlik yaptırılmaz, geri hizmete filân da alınmaz. Mutlaka bütün kayıtlar ve raporlar mükemmeldir (minâreyi çalan, kılıfını hazırlarmış; tam da AH’a göre atasözü).

Hâttâ bütün bunlar külliyen iftira olsun –ki, iki ameliyatın da kayıtları bulunduğuna göre, gerçekler. Sâdece tesadüfen bağırsak ameliyatı, ondan sonra askerlik yapmama kararı, sonra bunun bozulması, hemen akabinde şarampole yuvarlanan arabadan sâdece dalağı yırtılarak çıkıp, illâki sonunda “çürüğe kavuşan” bir gazeteci!

Hele bu adamın bugüne kadarki seyrüseferine bakınca

Yer misiniz!

***

Ha, efendim?

Bu milletin salağı mı?

Tamam tamam; o benim!

Boy ve kilo farkım 36 olduğu için iki sevk tehirinden sonra çürük olabilecekken, “ben kızıma şişkoluktan askerlik yapmadım dedirtmem” diye rica ederek “sağlıklı” raporu alan, “memleketin her yeri kutsaldır” diye torpil yaptırmayan ve Diyarbakır’da babalar gibi tam zaman vatanî görevini tamamlayan, bu arada stresten 240/170 mm Hg tansiyonla hastâneye yatan…

Atatürkçü ve Türk olduğunu oradaki bütün ajanların bildiği ama “Allah arkamdadır” diye gözünü kırpmadan Türk şehri Diyarbakır’a askerliğe giden… Çoluğundan çocuğundan aylarca ayrı kalan, o şartlar altında dahi bilimsel yayın yapan…

O benim işte…

   Daha nice bencileyin var.

      Helâl olsun benim AH’ıma

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 24 Mayıs 2009 Pazar

 

 

 

8 Yorum

Metin DoğanMayıs 24th, 2009 10:51

Sevgili Kerem Hocam,

Ahmet Hakan’ı pek sevmem nedense.
Düşünceleri de umurumda değil.
Ama böyle bir ameliyatı göze alacak kadar korku duyuyorsa eğer. Hemencecik yuhalamak yerine biraz düşünmemiz gerekmez mi?
Ülkemiz hakkında… İnsanlık hakkında… vs…

Hürmetler…

MKD: Tipik bir Metin Doğan yaklaşımı :) Ne demek istediğimi açayım ki, yanlış anlaşılmayayım: 51 yaşına gelmiş, askerliğini Diyarbakır’da “sıcak ortamda” yapmış, 20 senedir psikiyatri hocalığıyla iştigal eden ve Anadolu’nun ekseriyetini dolaşmış birisi olarak, behim bahsedilen şeyleri düşünmeden yazdığım vehmi! Olsun, edep dairesinde sorgulamaya devam… Bilmukabele hürmetler.

ONUR MERİÇ ERYÜREKMayıs 24th, 2009 11:10

Saygıdeğer Üstâdım,
Hârika olmuş ellerinize sağlık…
OME

MKD: Çok teşekkürler Sevgili OME.

Sevinç TartıcıMayıs 24th, 2009 19:32

Hocam birileri Ahmet Hakan’ın “cezasını kesip, kalemi kırmış” gibi görünüyor. Elbette ki ameliyat olmuş, o da kabûl ediyor. Ama gerçek nedenlere dayanan, zaruri ameliyatlar olduğunu söylüyor.

Ben ortada onun geçirdiği ameliyatları sırf askere gitmemek için geçirdğini kanıtlayacak bir belge göremiyorum. Birilerinin sözüne karşılık Ahmet Hakan’ın sözü. Onu suçlayan yer (Sevilay Hanım neyin parçası olduğunun farkında değil bence) Vakit Cenahı (artık onlar nereyi temsil ediyorlarsa). Belge de uydurulur yakında, sayısız tanık da bulunur eminim, ortalık şenlendi işe merkez bir gazeteyi, Sabah’ı da kattılar çünlü.

Baş koyduğu yoldan dönen bu adama bir ders verilmek isteniyor belki de. Yoldan dönmeyi aklından geçirebilecek genç yoldaşlara ibret olsun diye.

Böyle olaylar olmuyor mu? Anlatılanlar öyle inandıcı bir senaryonun parçası oluyor, öyle su götürmez kanıtlar ortaya atılıyor, öyle insanlar şâhitlik ediyor ki ikna oluyoruz. Sonra, çok sonra olayların aslında bambaşka hesaplara dayandığını, suçlamaların gerçek olmadığını öğreniyoruz. Bâzen kaza denen şeyin aslında kaza olmadığını öğrendiğimiz gibi.

Bunları yazdım ama. Elbet iddia edemem. Sâdece ne vakit insanlar “vatan hâinliği” veya “onursuzluk”la itham edilseler, aklıma hep Tim Robins ve Jef Biridges’in “Arlington Yolu” adlı filmi geliyor. Bir de Ergenekon. Tezgâh diye bir şey vardır Hocam. Tezgâhı hazırlayan kılıfını uydurur.

Metin Bey’e yazdığınız alt notu okudum. Ne olur bu yazdıklarımı kişisel algılamayın. Bunun sizin yazınızla ilgisi yok. Benim bu suçlamaya inanmam için daha fazla kanıta ihtiyacım var.

Muharrem YILDIZMayıs 24th, 2009 21:36

Kerem Hoca,

Ahmet Hakan’ı severdim. Yine hayâl kırıklığına uğradım. Böyle kişiler niye hep ön plânda? Birileri bunların yıldızını parlatmadan önce kişilik testinden geçirmeli. Böyle kişiler rol modeli kişiler. Bu çok önemli.

Bir de siz iyi bir psikiyatristsiniz. Başbakanımız hakkında Yalçın KÜÇÜK’ün “Sara nöbetleri geçiriyor.” tezi için gözlemleriniz nedir?

MKD: Sayın Muharrem Yıldız, Yalçın Küçük’ün tıb doktorluğu veya nöropsikiyatri uzmanlığı olmadığına göre, ya bu iddiayı bir yerden duymuş ya da -maâlesef pek çok konuda olduğu gibi- yüksekten uçuyor. Ben Devletlû’yu muayene etmedim, nöbetini de müşahede etmedim. Bu nöbetlerin mâhiyetini ve mekanizmasını bilemiyorum.

Metin DoğanMayıs 25th, 2009 18:22

Sevgili Kerem Hocam,

“Hemencecik yuhalamak yerine biraz düşünmemiz gerekmez mi?” şeklindeki cümlemden “düşünmeden yazıyorsunuz” gibi bir anlam çıkacağını fark etmemiştim özür dilerim.

“Hemencecik yuhalamak yerine biraz hoşgörmemiz/haklılık payı bırakmamız gerekmez mi?” demek istediğimi fark ettim… Umarım bunda da bir falso yoktur :)

***

“Canavarlık içermesi” hâriç, her siyasî fikrin saygın olduğuna inanıyorum.

Çünkü

I ) Her fikrin temsil ettiği bir hakikât vardır. Yâhut hakikâtten bir pay içerir.

II) Varoluşun belirsizliği/bilenemezliği karşısında hiç bir fikir mutlak bir şekilde doğrulanamaz veya yanlışlanamaz… FAKAT zamana uygunluktan söz edilebilir.

***

Hayata ve fikirlere karşı temel yaklaşımımı yukarıda ifâde etmeye çalıştım. Umarım edebilmişimdir… Sevgili Kerem Hocam bu yaklaşımda yanlış olan ve doğru olan kısımlar konusunda beni/bizi aydınlatabilir misiniz?

Teşekkürler, hürmetler…

MKD: Sevgili Metin Doğan, tatbikatta “canavarca” olmayan bir tek siyasî fikir söyleyin, kulunuz olayım (ben de ara sıra mahâlle ağzı kullanıyorum gâliba). Selâmlar…

Emrah ŞELİMANMayıs 26th, 2009 22:25

Hürmetler Hocam,

Ben yandaş medya olduğu ve tescilli soyguncu Melih GÖKÇEK’in Ankara’da beleş dağıttığı bir gazete olduğu için Sabah’ı okumuyordum.

Ama iyi ki sizi okuyorum!

Ahmet Hakan’ın yazısını okumuştum ve ne yalan söyleyeyim, inanmış ve ona acımıştım.

Eğer gerçek yüzü bu ise ve yazılanlar doğru ise, sizin tâbiriniz ile,

HEYHAT!

Burası Türkiye!

Kocaman sevgiler saygılar…

MKD: Bilmukabele Sayın Emrah Şeliman

Metin DoğanMayıs 28th, 2009 23:58

Alıntı :

“MKD: Sevgili Metin Doğan, tatbikatta “canavarca” olmayan bir tek siyasî fikir söyleyin”

Sevgili Kerem Hocam, bakın buldum :)

*** TÜRKİYE HAKİKATİ ***

Hangi hükûmet başta olursa olsun, tarih boyunca bizim dış politikamızda ben samimiyet bulunduğuna inanıyorum. Batı’yla, Rusya’yla, Kafkasya’yla, Ortadoğu’yla olan ilişkilerimizde biz kimden negatif bir talepte bulunmuşuz? Birileriyle iyi olup da birilerinin aleyhine sonuçlar elde etmeye ne zaman çalışmışız?

Tersine, hep bizden bir şeyler istenmiştir. Biz güçlü olmak, gelişmiş bir ülke olmak isterken; birilerinin aleyhine bâzı etkiler, üstünlükler, kazançlar elde etmeyi düşünmemişizdir hiç. Güçlü olursak dindaşlarımıza, soydaşlarımıza yardımda bulunma arzularımız yükselir. Âdeta jest yapma fırsatları ararız. Güçlü olursak, demokratik ideâllerin de baş belâsı olan sömürülere, oyunlara karşı çıkma niyetlerimiz canlılık kazanır. Ne olur başka? Birilerinden toprak mı isteriz, birilerinin kuyusunu mu kazarız, birilerinin huzurunu mu bozarız? Böyle bir şey söylenebilir mi? Hayır.

Peki, bizim için böyledir de, başkaları için böyle midir? Farz-ı muhâl, Ermenistan çok güçlense, İsrail’in seviyesine ulaşsa neler yapmaya çalışır? Belki söylemem doğru değil ama, nazarî bir varsayımdır diye hoş görülebileceğini umuyorum: İran, büyük bir nükleer güç olsa, zihnimizde bâzı endişeler belirir mi, belirmez mi? Ama biz büyük bir nükleer güç olsak, hiç bir komşumuz ve dostumuz bundan endişe duymaz. Sâdece kıskanır, belki hasetlenir!

Yanlış mı bu söylediklerim?

İçte birbirimize oyun oynarız ama, âleme karşı sâhiden samimiyizdir. İçimiz dışımız birdir.

Tayyip Erdoğan’ın ABD ile gizli görüşmeler ve pazarlıklar yaptığı falan söylenir. Bırakınız Erdoğan’ı, ben Kenan Evren’in bile bu türlü görüşmeler yapmadığına ve “vallahi, billahi yok böyle bir şey” diyerek ettiği yemine inanıyorum. ABD’nin müdahalesi öyle olmaz zâten; trafik ışıklarını biçimlendirmesiyle olur.

Biz gizli görüşmeler ve pazarlıklar yapmayı, fıtraten bilmeyiz ve beceremeyiz. Gizli kalması gereken bilgiler ve görüşmeler bile uzun müddet öyle kalamamıştır bizde.

Şimdi Azerbaycan bizden kuşkulanıyor ve hata ediyor. Türkiye oyun bilmez, hiç bilmedi. Öcalan’ı teslim ettiler, Ecevit “niye teslim ettiler acaba?” diye sordu! Hâlbuki vaktiyle Öcalan’ı besleyen bâzı komşularımızın hep gizli uzlaşmaları, oyunları, manevraları vardı. Öcalan’ın niye teslim edildiğini onlar bizden daha iyi bilirler. Böylesine saf, âdeta safdil bir dış politika samimiyetimiz vardır. Vaktiyle Cezayir’i desteklemediğimiz yalandır; fiilî, somut, silâhlı yardımlarımız oldu. Bizim Batı’yla iyi olmamız, bütün dostlarımızın, kardeşlerimizin lehine sonuçlar verir, vermiştir. İnsanı çürüten, bitiren, helâk eden tepkiselliklere iltifat etmeyişimiz, zaman her gün teyit ediyor ki, doğru olan bir yol tercihidir. Türkiye, hâl-i tabiîsi ile, demokratların, inananların, iyi insanların dostudur. Başta İnönü’ler, Ecevit’ler olsa da öyledir; Demirel’ler, Özal’lar olsa da öyledir, şimdi de öyledir.

Cihan Harbi’nde Almanlar bizim müttefikimizdi. Halkımız da Almanlar’a sempati duyuyordu. Ama, o harbi kazansaydık Almanlar’ın ne yapacakları pek belli değildi! İnönü “gidici değillerdi” demiştir meselâ ve bu söz boş bir söz değildir. Yâni, Birinci Dünya Savaşı’nın gâlipleri olsaydık, belki de bu defa Alman işgâli altında kalacaktık! Çünkü Almanlar’ın savaşı araması ve istemesi, Osmanlı’nın dağılmak üzere olmasıyla yakından ilgiliydi ve bir paylaşım hesabı bütün Batı’da vardı. Batı öyledir. O kıyamet çalkantısından bir Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkması, aklın alacağı şey değildir ve Allah’ın bir lûtfudur. O oyunlara, o saflıklarımıza, o ihanetlere, o vicdansızlıklara rağmen öyle bir sonucun doğmasına rasyonel bir izah getirmek kolay değildir.

Azerbaycan Parlamentosu’nda konuşan Tayyip Erdoğan’ı dinlerken şu cümle döküldü dudaklarımdan: “Şu dünyanın insanları, insancıkları, şu Türkiye hakikatini birazcık olsun anlayamadılar”. Bu cümlemin milliyetçilikle hiç mi hiç alâkası yok. Bu sâdece, vicdanî, kalbî, insanî bir duyarlılık.

Ahmet SELİM

***

Şaka bir yana, ben yazıyı beğendim ve belki bizim için yorumlarsınız diye alıntıladım. Teşekkürler, hürmetler…

MKD: Sevgili Metin Doğan, pek hoş ve sanırım inceden inceye halkımızın saftrikliğiyle dalgasını geçen bir değerlendirme. Bu millet (her ne kadar kendidisinin dünyanın en büyük ve kadim milletlerinden biri olduğunun hâlâ farkında değilse de) 17 devlet kurmuştur. Sâdece, gereksiz yere fenâlık etmek bizim töremizde yok. Hitler ise asla o hârbi kazanamazdı; her iki Dünya Hârbi’nin de ABG + İngiltere + Siyonizm (kısaca DDD) tezgâhı olduğuna ciddiyetle kanaât getirdim epeydir. Nereden mi? Sonuçlarına bakarak! Hürmetler…

Metin DoğanHaziran 1st, 2009 16:40

Sevgili Kerem Hocam,

“Her iki Dünya Hârbi de ABG + İngiltere + Siyonizm (kısaca DDD) tezgâhı idi” şeklindeki kanaâtinizi duyunca sormak istedim :

Cumhuriyet’in kuruluşu ingiliz projesi idi” iddiâsı hakkındaki kanaâtiniz nedir?

(Yanlış anlaşılmasın. Öyle bile olsa cumhuriyetimiz değerinden bir şey yitirmez. Neticede bizim Cumhuriyetimiz, bizim devletimiz…. Cuk oturan bir örnek değil belki ama şöyle bir misâl geldi aklıma. Şu an benim oturduğum evin ne projesi, ne mütâyitliği bana ait değil. Ama ev benim. Ne mimar ne mütâyit zırnık hak iddia edemez…)

Sevgiler, hürmetler…

MKD: Sevgili Metin Doğan, çok basit. Atatürk onların bütün dengelerini ve plânlarını târumar edip rezil etmiştir. Bu kadar basit. Maâlesef gerisi gelemedi!

Bilmukabele….

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word