Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2618 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

AMERİKANCA ve KÜRTÇE EĞİTİM

Bugünkü gazetelerde okudum ki pek çok fakültede de aynı tatbikata geçilecekmiş. Bâzı üniversiteler ise bölünüyormuş ve öyle büyüyeceklermiş. Bir de malûm, dünyadaki ilk Kürtçe ve Kürt Kültürü anabilimdallarını biz kuracağız.

Dün İngilizce Tıp Bölümü’nde dersim vardı. “Drive and Motivation” ve “Addiction” anlattım.

İçim cız etti, her zaman olduğu gibi…

Yabancı lisan öğretmeye hiçbir itirazım yok, olamaz da! Hele bütün dünyayı kuşatan Amerikan emperyalizminin müsbet ilimde de ortalığın tozunu arttırdığı malûm. Bütün talebelerime mutlaka iyi derecede Amerikanca öğrenmelerini salık veririm senelerdir. Sırf YÖK’ün doçent veya profesör olabilmek için koyduğu kıstaslar sebebiyle değil, kendilerine saygılarını koruyabilmek üzere literatürü takip edebilmeleri için… Türkçe kaynaklar yok değil ama kısıtlı ve çoğu zaman yetersiz. Aksi de vârit tabii. Meselâ bölüm yazarlıklarını yaptığım Psikiyatri Temel Kitabı, Ağrı Temel Kitabı, önümüzdeki dönem neşredilecek olan Psikofarmakoloji Temel Kitabı gibi pek çok diğer alanda da neşriyat var. Gene de ilim geometrik hızla ilerliyor ve her gün bir yenilik karşımıza çıkıyor. Bunları internetten takip edip zamanında okumazsanız, aylar zarfında yetersiz kalmaya başlıyorsunuz. Eğer üniversitede hocaysanız bu zâten sizin baş vazifeniz ve zaruretiniz, piyasadaysanız ise mecburiyetiniz.

Buna mukabil, müstevlîlerin, sömürgecilerin lisanında eğitim (tahsil) sâdece müstemleke (sömürge) ülkelerinde mevcuttur. Sınıfta Koreli bir talebe vardı, bilmeme rağmen sordum “sizde İngilizce öğretim var mı” diye, “yok” dedi. Ne Japonya, ne Çin, ne Rusya, ne de Yunanistan İngilizce veya Amerikanca eğitim yaparlar ama talebelere bu lisanı da iyi derecede öğrenmeleri için zemin hazırlarlar.

Neden mi?

Çünkü bu tam bir kültürel ve ilmî yabancılaşmanın (alienation) ta kendisidir.

Zâten özenle ve düzenle içine edilen, kabile lisanı hâline getirilmeye çalışılan güzelim Türkçemiz yitip giderken, Amerikanca okuyup düşünen nesiller yetiştirmenin anlamı başka ne olabilir? İlk Amerikan kolejlerinin on yıllarca önce şimdiki Kürtçülük yapılan bölgelerde kurulmuş olması boşuna değildir; hazır bir taabiyyun hâsıl edip, biat etmelerini sağlamak. Bunlardan Tarsus Amerikan Koleji hâlâ ayakta; benim de hazırlık sınıfından lise birin sonuna kadar okuduğum TED Ankara Koleji, İzmir Amerikan Koleji vs. de öyle. Kızımın mezun olduğu Saint Joseph Mektebi Fransız emperyalizmine, İtalyan ve Alman Liseleri de adını taşıdıkları bir zamanlar buralara gözünü dikmiş emperyallerin mektepleridir. Allah’tan artık epey değiştiler ve misyonerlik yapılmıyor.

Eğitim, öğretim ve görgü (tahsil, tâlim ve terbiye) insanın anadilinde icra edilir, edilmelidir. Vatanın en mümbit topraklarını İsrailliler’e 44 seneliğine hibe etmeyi düşünebilen zihniyetin, neye hizmet edeceği belli olan Amerikanca ve Kürtçe eğitime cevaz vermesi boşuna değil; büyük oyunun küçük ama can alıcı bir parçası! Kendi özüne, harsına ve örfüne yabancılaşmış, Kürtleşmeye ve Amerikanlaşmaya başlamış nesiller yetiştirmek. Biliyorsunuz, yabancı lisanda yayın listesine Arapça da zımnen ilâve edildi; yâni Arabizm’e de yollar açıldı.

Zâten hür tefekküre değil, a b c d e şıklarına göre düşünmeye şartlandırılmış kabız beyinlerimiz dumurda!

Şimdi bir de Tam Gün Yasası’nı çıkarmaya hazırlanıyorlar, zorla 7 aylık rotasyon tatbikatına başladılar bile!

Bakın bir tıb dergisinde çıkan yazıya:

***

Bir üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmaktayım. Günüm sabah 8:15’ten akşam 17’ye kadar genellikle 5 dakika bile ara vermeden dolu geçmektedir. Ders, toplantı, konsültanlık gibi temel işlerimize dikkat ederek kanunların verdiği izinle 14’den sonra primli hasta bakıyorum. Baktığımız hastaların yarısı bu şekilde hasta iken, diğer yarısı da normâl hastalardır. Kapıda bekleyen güvenlik görevlisinden, yıllarca beraber çalıştığınız hemşireler, onların yakınları, üniversite öğretim üyeleri ve yakınları, başka hastânelerin zor vakaları, şehrin ileri gelenleri, milletvekilleri vb. randevu talep etmekte, çoğu zaman dinlenme zamanlarımızdan da fedakârlık ederek gerekli zamanı ayırmaya çalışmaktayım. İstisnalar dışında hiçbir hastamı sistemik muayene etmeden göndermemeye çalıştım. Bir hastaya ayırdığım süre 20 dakikanın altında genellikle olmaz. Özellikle ilk gelen ve size gönderilmiş bir hasta ise çoğu kez 30-40 dakikayı bulur. Bunca yıldır kriter olarak, hastamın odadan çıkarken aklında soru kalmamış olması ve hastalığı konusunda tatmin olmuş şekilde çıkmasını aldım. Bulunduğum yerin ve var olmamızın nedeninin hekim yetiştirmek olduğunu unutmadan, eğitim ve öğretim faaliyetlerini yapmaya çalıştım. Günlük ders ve pratikler yanında poliklinikte bulunan öğrencilerle hasta görmeye, onlarla beraber hastaları tartışmaya çalıştım. Haftanın çoğu günü ek toplantılar yaparak onlarla hastalıkları, tedavileri tartışmaya çalıştım.

Şimdi çıkarılmaya çalışılan tam gün yasası ile ek gelirimizin sâdece poliklinikte baktığımız hastalardan olması bekleniyor. Yâni günde 10-15 hasta bakacağımıza, 50-60 hasta bakmamız isteniyor. Gün içinde ders, pratik, çeşitli komisyonlar, kurullar, sınavlar, asistan ve öğrencilerin soruları, tez, akademik kurullar, hasta danışmaları, hasta konseyleri, sunum hazırlamak, araştırma plânlamak, yapmak vb. için ayrılan süre yeterli poliklinik zamanı bırakmayacağı düşünülürse (buraya öğretim üyesinin gelişmeleri takip etmek için okuması gerektiğini ve bunun için ayıracağı zamanı dâhil etmiyorum) bunun zorluğu anlaşılacaktır. Randevu usûlü çalışmak zorunda olan polikliniklerde zamanın plânlanmasının nasıl yapılacağı soru işaretidir. Bir hafta sonra görevlendirildiğiniz bir komisyon toplantısına daha önceden verilmiş 30-40 poliklinik randevusu varken nasıl katılacaksınız? Poliklinik için zamanın bulunduğu varsayılsa bile, bu durumda hastaya ayırabileceğimiz süre 10 dakikanın altında olacaktır. Bu durumda size öğretim üyesi sıfatıyla başvurmuş veya diğer meslekdaşlarımızdan gönderilmiş, genellilikle zor ve zaman alan hastalara yeterli zamanı nasıl ayırabileceğiz? Hoca sıfatıyla karşınıza gelmiş bu hastaları nasıl tatmin edeceğiz? Bu durumda öğretim üyelerinin komplike hastalar yerine daha kolay ve kısa süren hastalara yönelmesi nasıl önlenecek? Kendilerine gönderilen ve araştırılması gereken zor vak’aların teşhis, takip ve tedavileri zaman alan hastalar artık isteseler bile bir öğretim üyesine muayene olamayacaklardır. Öğretim üyesi de daha az zaman alan vakaları tercih edecektir. Hızlı hızlı hasta bakmak zorunda olan öğretim üyesi yanındaki öğrenci ile vak’ayı nasıl konuşacak? Daha çok öğrencilere kapısını kapatıp hastaları eritmeye çalışacak bir öğretim üyesi profili gözümün önüne geliyor. Üniversitelerde hasta anamnezi almak ve muayene için makûl bir süre ayırmak, dosyaya bunları yazmak ve bunların yapılmadığı birçok hastâne ile aynı kefeye konmak ne kadar doğrudur? Devlet hastanelerinde çalışan birçok uzman arkadaşımla yaptığım konuşmada öğleden sonraki hasta sayısı az olsun diye tetkik istememeye çalıştıklarını ifade ettiler. Bir üniversite hastânesinde bunu ne oranda yapabilirsiniz?

Yıllarca şuna inandım: Bir hastaya makûl zaman ayırarak, onun üzerinde düşünerek, sırada bekleyen, onlarca hastanın stresi olmadan ve koyduğunuz teşhis ve verdiğiniz tedavinin sonuçlarını hastaları takip ederek görüp klinisyenliğinizi geliştirebilirsiniz. Yoksa günde 50-60 hastaya bakarak gerçek hasta – âcil hasta ayırımını iyi yapabilen, probleme yönelik çalışan ve iyi bir semptomatik tedavi yapabilen bir hekim olursunuz. Bu şekilde çalışıp klinisyenliği çok iyi olan birçok uzman arkadaşımın olduğunu da biliyorum. Sâdece hasta üzerinde yeterince düşünemeden çalışmanın ayrıntıları atlattırabileceğini, hasta bütünlüğünü görmeyi engelleyebileceğini vurgulamaya çalışıyorum. Şu anda ülkemizdeki polikliniklerde bir koşuşturma içinde, zaman baskısı altında ve üzerinde pek düşünülmeden, sâdece edinilmiş ve kısa yol oluşturulmuş bazı davranış şekilleri geliştirerek hızlı hızlı hasta bakmak revaçta ve prim yapıyor. Başka bir meslek grubu var mı bu şekilde çalışan? Örneğin bir avukatın kendisine başvuran 50 kişiyi bir not tutmadan ve 10 dakikadan az zaman ayırarak dinlediğini ve önerilerde bulunduğunu düşünün, sonra o kişileri mahkemede savunması gerekecek. Kulağa oldukça komik geliyor değil mi? Neden hekimlikte böyle bir yarış, koşturma, zaman telâşı var. Sanki bu normâlmiş gibi kabûllenilmiş. Emin olun hekimlik bu değil. Ne hasta, ne de hekim memnun. Hastaya neden yeterli zamanı ayırmadığı sorgulanacak yerde, hızlı hasta bakmak, çok hasta bakmak bir meziyet olmuş durumda. Gördüğü hastayı sonraki gelişinde anamnez ve muayene bulguları yazılı olmadığı için hatırlayamayan, örneğin diyabet hastasının sadece şeker düzeyine odaklanmış, komplikasyonları, eşlik eden morbiditeleri görmezden gelen, kullandığı ilaçları bile yeterince sorgulayamayan bir sistem var. Acele yapılan işlerde hata payı yüksek olabiliyor, verilen tedaviler özenden uzak ve hekimliğin gerektirdiği meslekte uzmanlaşmanın inceliklerini taşımayan nitelikte olabiliyor.

Bizlere başvuran hastaların çoğu sanki randevu alamadığı için gelmek zorunda kalmış hastalarmış gibi gösteriliyor. Birçok öğretim üyesi için bu doğru olmayıp hastaların çoğu tercihan sizi isteyen ve özellikle size muayene olmak isteyenlerdir. Bu güne kadar randevu alamadığı için bana muayene olmak istediğini söyleyen hiçbir hastayı primli kabûl etmedim ve poliklinikte muayene olabilmelerini sağlamaya çalıştım, bâzılarına kendim baktım. Son zamanlarda gazetelerde, internette atılan başlıklar “öğretim üyelerine muayenelerde artık para ödenmeyecek” şeklinde oluyor. Bizler de neredeyse sanki aslında almamamız gereken bir parayı zorla alıyormuşuz gibi suçluluk duymaya başladık. Hasta sanki artık öğretim üyesine kolayca başvuracak ve ona yeterli zamanı ayırabilecek sanıyor.

Bu yasa tasarısı ile polikliniklerde fazla hasta bakmak özendirici hâle gelirse daha iyi hasta bakımı ve arşiv oluşturma adına bunları yapan tıb fakülteleri veya diğer hastâneler bir nevî cezalandırılmış olmayacak mı? Daha fazla para kazanmak için bakılan hasta sayısı kriter alınırsa, o öğretim üyesi öğrenci ve asistanlarına daha fazla zaman ayırmayı, daha uzun eğitici vizitler yapmayı nasıl düşünebilir? Düşünse bile, nasıl gerçekleştirebilir?

Bu yasa tasarısı Meclis’e geldiğine göre, tasarıyı inceleyecek komisyonlardaki milletvekillerine sesleniyorum. Bizler öğretim üyeleri (ve mesleğini düzgün bir şekilde icra eden ve ancak 35-40 yaşından sonra serbest çalışma/muayene etme fırsatı bulan uzman hekimler) olarak yetiştirdiğimiz hekimlerin kazandığının yarısı parayı kazanmak için primli hasta bakmayı çok görüyorsanız, artık söylenecek bir söz kalmamış demektir. Döner sermayeden çok daha fazlasını kazanacağımız (profesörler 14 milyara kadar gibi) sözlerinin nasıl gerçekleşeceğini, bu hâliyle bile dönmeyen bütçelerle nasıl yapılacağını lütfen bir daha düşünür müsünüz?

Yasa geçtikten sonra “ olmuyormuş” demeden, ön hesaplar, fizibilite çalışmaları yaparak lûtfen bir kez daha sorgulayınız. Tam gün çalışmaya hayır demek mümkün değil, mesâi dışı serbest meslek icrası/ hasta bakmayı kaldırmak neden gerekli? Bunları kötüye kullananları ayıklamak yerine tercihli hasta muayenelerini niçin kaldırıyorsunuz

Saygılarımla.

***

Bir tıbbiye profesörü nasıl yetişiyor, özetleyeyim.

Önce ilk ve orta tahsili bitiriyorsunuz, eğer hazırlık da okursanız, yaş 18, hâttâ 19 oluyor. Sonra ilk sınavda tıbbiyeyi kazandınız diyelim, 6 sene tahsil yapıyorsunuz. Erkekseniz kabaca 2 sene askerlik geliyor (önce veya uzmanlık sonrası), yaş 27-28. Tıbda Uzmanlık Sınavı’nı kazanıyorsunuz hemencecik (amma başarılısınız yâhu :) ) ve 5-6 sene ihtisas yapıyorsunuz (psikiyatride 5). Yaş oldu 32-33. Hep maaşa tâlimsiniz bu arada ha! Küt diye 2 sene mecburî hizmet geliyor. Yaş oldu 34-35, Dante gibi ortasındasınız ömrün ve yamalı bohçayla dolaşıyorsunuz. Bir eğitim veya üniversite hastânesinde kariyer imkânı yakalıyorsunuz. Eşeğin bile dayanamayacağı ağırlıkta çalışarak deli gibi hasta bakıyor, nöbet tutuyor ve bir de yurtiçine, dışına yayın yetiştiriyorsunuz. Ortalama bir dört beş sene geçince doçentlik için müracaat ediyor ve sınavı da güm diye başarıyla geçiniyorsunuz; yaş 39-40 oluyor. Aynı şekilde ve gittikçe tükenerek çalışmaya devam ediyorsunuz ve kadro da çıkarsa, 5 sene sonra profesör oluyorsunuz; yaş da 44-45 bittabi! Bu arada eski lise arkadaşlarınız başka şeyler okuyup köşeleri dönerken, siz hâlâ öldürmese de süründüren bir maaş karşılığında yapıyorsunuz bu işi. 5 sene daha geçiyor veeee. Nihâyet muayenehâne açma hakkınız doğuyor, yaş 49-50. Of be, artık paraya para demeyeceksiniz, ne biçim refaha ereceksiniz derken… A aaaa, “ya sev ya da terk et” yasası çıkıyor!

Şimdi neden içimin cız ettiğini anlatayım: Bu yaş meslekte kemâl ve tecrübenin en iyi oturduğu, en çok şey verilebilecek 10-15 senelik dönemin başlangıcı ve ister istemez “hoşça kal” diyeceğim. Düşünüyorum da, bizim geleneksel Cuma Vak’a Toplantılarımız 13:30-14:00 gibi başlayıp, bâzen 18:30’da biter ve asistanlarla icabında tek bir vak’a için beş saat tartışırız. Hele psikiyatri ancak böyle öğrenilir, üstâd çırak münasebeti yâni… Yerime de pek muhtemelen bir Fethullahçı veya filânca tarikattan biri geçiverecek.

Gözlerimin önüne odamı boşaltacağım ve zimmetli birkaç eşyayı ve bilgisayarımı (ki, onları ben aldırdım aslında) teslim edip, birkaç kişiyle öpüşüp fazla da vedâlaşmadan bizim o tarihî binâmıza son bir kere şöyle bir bakacağım sahnesi geliyor.

Birkaç damla gözyaşı…

***

Geçenlerde sevgili dostum ve tanıdığım en düzgün gazetecilerden biri, adam gibi bir adam olan Can Ataklı ile Hânedan Lokantası’nda denizi de temâşâ ederek uzun bir yemekli sohbetimiz olmuştu; 23.05.2009’da Vatan Gazetesi’ndeki köşesinde konuştuklarınızı şöyle özetlemiş:

Amaç halkı kendinden nefret ettirmek

Atatürk’ü, Cumhuriyet ve ilkelerini, çağdaşlığı, hukuk devleti ve demokrasiyi yok etmek için uzun süredir savaş verenler, 19 Mayıs’ı bahane ederek kin ve nefretlerini daha da artırdılar.

AKP yandaşı medyadaki kalemşorlar Atatürk’ün Samsun’a 19 Mayıs’ta çıkmadığından bugünün bayram ilân edilmesinin saçmalığına, Atatürk’ün Anadolu’ya aslında İngiliz ajanı olarak çıktığından 19 Mayıs’ların şehvet içinde kutlandığına kadar neler yazmadılar.

Peki, nedir buradaki sinsi amaç?

Geçenlerde sevgili dostum Profesör Kerem Doksat’la birlikteydik. Psikiyatrlığın yanı sıra, bu tıp alanından yola çıkarak ülke sorunlarına da çözümler arayan Doksat, “bütün amaç halkı kendinden nefret ettirmek” dedi.

Doksat’a göre bir ülke halkının duygularını bozmak, aklını karıştırmak için yapılacak işlerin başında “demokrasi ve özgürlükler adına, kendisiyle yüzleşmesi gerektiği” fikrini aşılamak.

Buradan yola çıkan Doksat “örneğin, Ermeni’leri kestiğimizi, Kürt’lere zûlmettiğimizi, tarihimizin aslında başarılarla değil barbarlıklarla dolu olduğunu söylersiniz. Bunu da bilimsel bir kılıfa sokup güya tartışıyormuş gibi yaparsınız” dedi.

Doksat şunu söyledi: “Bir bakıyorsunuz tüm televizyonlar ve gazeteler aynı anda Ermenilere soykırım uyguladığımızı anlatmaya başlıyor. Batı bunun üzerine harekete geçip ‘tarihinizle yüzleşin, gerekirse özür dileyin’ diyor. Birileri çıkıp özür diliyor. Ardından Kürt’lerin ezildiği söyleniyor. Çözüm açılımlarından söz ediliyor. Ne olup bittiğini anlamayan toplum bu konuda ikiye bölünüyor. Söylenen sözlerin belli bir mantık içinde olması ve söyleyenlerin tanınmışlığı kafaları iyice karıştırıyor. Bu psikolojik hârbin en önemli kuralıdır.”

Profesör Doksat artık sıranın Atatürk’e geldiğini ve sistemli biçimde Atatürk’ün yıpratılmak istendiğini belirterek, şöyle dedi: “Atatürk’ün annesinden, hastalığına, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmasından, yaptığı devrimlere kadar her şey aşağılanmak ve aslında Türkiye’yi geriye götüren unsurlar olarak gösterilmek isteniyor. Türk halkı bütün bu konularda uyanık olmalıdır. Çünkü bu sinsice oyunların amacı halkı kendinden nefret ettirmek, ardından da belki işi toprak verdirmeye ve Türkiye’yi küçültmeye kadar gitmektir.”

***

   Bugünlük bu kadar dostlar…

      Şehitlerimizden, Devletlû’dan, Gülümüz’den bahsetmeye elim varmıyor.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 29 Mayıs 2009 Cuma

2 Yorum

Hasan İlhanAralık 22nd, 2010 10:38

Sayın Hocam

Ankara’da yayınevim var. Makalelerinizi konu olarak sınıflandırıp, tamamını bir seri kitap olarak basmayı ve herkesin satın alabileceği şekilde mâliyetine satmak istiyorum.

Bana izin verir misiniz?

Hasan İlhan
Alter Yayıncılık

MKD: Sayın Hİ, bu konuda bana verilmiş bir söz var, yakın zamanda neticesini göreceğim. Çok teşekkür ediyorum, sizinle her hâlükârda temâsa geçeceğim. Lûtfen bana doksat@superonline.com ve doksat@tnn.net adreslerine e-mesaj yollar mısınız?

resulAralık 11th, 2011 09:42

Sizi okudugum zaman Italyanin musolinisini,Almanyanin hitlerini hatirliyorum.Merak ediyorum Kurtlere ve kurtceye neden bu kadar dusmansiniz.Bu cok savundugunuz idelojisine hayran kaldiginiz Ataturkunuzun, Anadolu tporakalrinda,yasayan halklari,kirima ugratmaktan baska bir icraati olmamis,sizin ve sizin gibilerine’de bu irkci idelojiyi savunmak kalmis. Irkci soven temellere dayali bir ulus insa etmek icin silah ve zor kulanarak yer yer katlimalar yaparak ve tarihin hic bir doneminde, at sirtinda oradan oraya isgaler yaparak,dunya halklarina bilimden ,kulturden ,sanattan hic bir katkisi olmayan bir irk Turk irki yaratma cabasina girmis, bu konudanda basarili olmamissiniz, ancak zor ve guc kulanarak basarili oldugiunuzu sanmissiniz “Eğitim, öğretim ve görgü (tahsil, tâlim ve terbiye) insanın anadilinde icra edilir, edilmelidir”. bunu siz soyluyorsunuz Kurtler ve Kurtce soz konusu oldugunds neden bu kadar soven irkci olmayi terci ediyorsunuz,genleriniz,irkci soven olmayami kotlu. “Kendi özüne, harsına ve örfüne yabancılaşmış, Kürtleşmeye” diyorsunuz . Size,Kurtsun dense bunu hakaret kabul edersiniz anlasilan,sizin babaniz ,dedeniz,bu ulke enperyalizme karsi savasarak kazanildiginda asker kacagi olarak savasin bitmesini beklemislerdir belkdei,savas bitikten sonra ortaya cikmislardir.Ama kurtler bu topraklarda esit ve kardesce temsil edilmek vadiyle olumune savasmislar,sizin ve sizin zihniyetinizdeki o donemin yoneticileri,verdikleri sozlerden,cok ucuz ve basi bir bicimde cark ederek,asimlasyoncu bir politika izlemisler ve etnik olarak Kurtleri,inanc olarak Kizilbaslari yok etmek,Turkluk icinde eritmek istemislerdir.Kurtlerin Kurtlesmesine gerek yok onlar Kurt,sayin “prof”senin degisime ugraman gerekiyor,insanlara ve insanlarin irkina saygili olmayi bilmen gerekiyor,insana ve insanlarin ait oldugu irka saygili olmak bir erdemdir ,bunu iyi bilenlerdensiniz,ama, gozunuzu irkci duygular karatmis,dogrudan ve adaleten uzklasmayi bir marifet olarak kendinize amac edinmissiniz.Sizi bir tv progaminda izledim,Dersimdeki katliamla ilgili bir yaziniz tartisiliyordu,okudum yazinizi,hayretlere dustum bir insanin katliam ve yok etmekten bu denli pervasica bas etmesi ve soykirim savunucusu olmasi hele unvanida prof’sa bu ulkede ki milyonlarca cahil insanlara nasil bir ornek teskil edecegini dusunmek bile istemiyorum. Oyle cok uzuluyorsunuzki,neden o zaman coluk cocuk herkesi oldurmediler,oldurselerdi simdi bunu tartisacak kimsede olazdi bicimindeki yazinizi bir ibret yazisi olarak herkesin okumasini cok istiyorum ,ancak,cok kotu ornek teskil edeceginden umarim kimse okumaz. Sayin “prof”siz ve sizin gibi dusunenleri inanin kimse cidiye almiyor.Sizin gibi kafa tascilar tarihin karanlik koselerinde halklarin vijdanlarinda mahkum olmuslardir.Siz insana degil, hayvana yani sadece sana ait olan kopegine sevgini verebilirsin.

MKD: Hiç dokunmadım.

Yorum Yapın

Mesajınız