Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1587 defa okundu.
Bu yazi bugun 3 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

Bir Köpek Öldü bu Şehirde; Adı Ebru…

Ebru… Küçücük sarışın bir yavruyken kendini kabûl ettirmişti The Marmara Oteli’nin personeline. Ona birkaç zaman sonra bu ismi verdiler; Kontes, Deyzi, Düşes falan gibi yabancı kökenli, havalı bir isim değil, Ebru… Ne hoş!

Ben, Ebru ile büyüdüm denebilir. Belki on yıldan fazla bir zaman önceye denk gelir onunla ilk tanışmam. Çocukluktan gençliğe geçiş dönemimde hayatımda önemli bir sahne olan The Marmara Oteli’nin kahvesine âilece gidiş gelişlerimizden birinde farkına varıp, zevkle mıncıklamıştım şişman göbeğini.

Bir yanıyla mağrur, tâviz vermeyen, bir yanıyla da okşandıkça bu vakur hâlini an be an yitirip gevşeyen, dokunuşlara hemen değilse de biraz zaman geçince teslim olan değişik bir köpekti Ebru.

The Marmara Kahvesi ne kadar güzel, ne kadar kendine has bir yerdi, hatırlar mısınız? Yazarlar, şâirler, AKM’den çıkıp yorgunluk kahvesi içen san’atçılar, san’atseverler… Hele bir de muhteşem tramisusu! Ebru kapının önünde, ben İstanbul’un farklı farklı yerlerinde; ayda birkaç kez görüşüp, selâmlaşıp, kucaklaşarak büyüdük zâlim şehirde.

The Marmara Kahvesi’nin dekorunu değiştiler birkaç yıl önce… Mönü değişti, aşçı değişti… Güzelim, sıcacık mekân dev bir yemekhâneye benzedi. Müşteri değil, müdâvim denecek kitlesi küstü ve hâliyle de tutunamadı yeni çehresiyle. Şimdi bir zincir restoran var yerinde. Aslında hoş bir atmosferi, kötü denemeyecek yemekleri var ama ne bileyim hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık. Hele de AKM bomboş, ölü, insansız, san’atsız yatarken karşısında!

The Marmara Kahvesi yok, AKM sizlere ömür ve bugün öğrendiğim üzere Ebru’nun içi, insan tekmeleriyle paramparça… Ebru acı ve uzun bir can verme mücadelesinin ardından artık yok.

Burnum sızladı, gözlerim yandı, içim burkuldu ölüm haberini görünce. Eski bir dost gibiymiş meğer bu garip huylu, şişmanladıkça koyuna benzeyen sevimli canlı. Benim çocukluğumdu belki de ona bakınca gördüğüm; yâhut ilk gençliğe geçişteki karmaşık, yorucu ama bir o kadar da heyecan verici delikanlılık yıllarımdı bana anımsattığı… Bilemiyorum. Seviyormuşum onu. Önünden gelip geçerken; çenesinin altından tutup, yüzünü kendime çevirip boncuk gibi gözlerine baka baka alışmışım varlığına, sevmişim…

Ebru’yu bir grup insan tekmeleyerek öldürmüş; büyük ihtimâlle zevk alarak! Kaç kişiye “vahşet!” dedirtir ki bu haber? Kaçınız bir köpeğin ölürken nasıl uğuldadığını, ağladığını, inlediğini zihninizde canlandırıp üzülmeye zaman ayırırsınız? Suç sizde mi peki? İnsan olmanıza; bir şeyler hissetmenize fırsat bırakıyorlar mı?

Aylardır “kesik baş” haberiyle yatıp kalkar olduk meselâ… Önceleri yan yana durduğunda içinizi gıcırdatan bu iki kelime şimdi anlamsızlaştı, öyle değil mi? Merhumenin ne tür işkencelerden geçtiğini, nasıl kesilip biçildiğini uzun uzun anlatıp, yazıp çizdi medya. Ağzından salyaları aka aka; şiddetin pornografisini tiraja, reytinge, “tık” sayısına dönüştürdü. Bu kızın bir anası babası vardır, seveni vardır; bu ülkenin cebindeki çakısını okşayarak hayâller kuran bin türlü sapığı vardır demeden ifşa edip durdular genç kızın başına gelenleri… Yıllar yılı tecavüz olaylarını erotik bir kurguyla iyice süsleyip, fantezi vesilesi yaptıkları gibi…

Şimdi ben “Ebru’yu öldürdüler” diyorum, siz hâliyle; “kafayı köpeğe takmış deli kız” diyorsunuz bu satırları okurken… İyi-kötü, doğru-yanlış birbirine karışmışken, her şeyin içi boşalıp yeri talaşla dolmuşken, insanlar iki gram sevgiyi bedenlerinde saklayacak bir kovuk bulamadıkları hâlde bunca vahşeti ve vahşetin çekirdek çitleyerek izlenecek şekilde sunulmuş hâlini keyifle tüketirken, ben neden bahsediyorum ki!

Her şey çok fazla tekrar ediliyor; tekrarı geldikçe değerini, olumlu/olumsuz anlamını yitiriyor… Amerikan aksanlı, kırmızı rujlu, sakız çiğneyen bir ağzın dilinden her gün düşüyor şu sözcükler: “Beni seviyo musuuuuuuun?”. Yalan adamlar, yanlış bakışlarla cevaplıyor: “Seni seviyoruuuum…”. Dönüp duruyor parlak ekranda imgeler, semboller… Renk renk, sloganlarla bezeli, sığ ve tatsız yaşamlarımız kokuştukça körleşiyor burnumuz. “Ay lav yu” diye diye körleşiyor ruhumuz…

Sevmeyi bilmeyen ağlar mı bir sokak köpeğinin ardından? Ben ağlıyorum…

Peki, sevmeyi becerebildim mi lâyıkıyla? Kaçabildim mi herkesin yaptığını tekrar etmenin güvenilirliğinden? Bulabildim mi boyalı gerçekler arasından Hakikât’i?

İnanın ben de bilmiyorum…

Seblâ Kutsal – İstanbul – 02.06.2009

Yorum Yapın

Mesajınız