Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1147 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

KÜRT DEVLETİNE ADIM ADIM

Yeniçağ Gazetesi’nden Çetin Yetkin oldukça güzel bir derleme yapmış, önce zikredeyim:

Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye Ediliyor

Yeni Türk Ceza Yasası ve İstinaf Mahkemeleri, kamu yönetimi reformu ve Anayasa’da değişiklikleri üniter devletin tasfiyesi amacını taşıyan hukukî yapılanmalardır.

Avrupa Birliği’nin istek ve dayatmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecine girilmiş ve bu süreçte önemli bir yol da alınmış bulunuyor. Bu süreç, Anayasa maddelerinde yapılan değişikler ve çıkarılan yasalarla yapılmaktadır.

Üzerinde yaşadığımız bu topraklara “vatan” diyenler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne pahasına kurulduğunun bilincinde olanlar, bu sürecin aşamalarını büyük bir kaygıyla kamuoyunun dikkatine sunmaktadırlar. Ancak, süreç, önceden en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş sinsice bir plânın aşama aşama yaşama geçirilmesi olduğu için, bu aşamaların ayrı ayrı ele alınması kimi zaman bütünün gözden kaçmasına neden olabilmektedir. Ayrıca, özellikle Yeni Türk Ceza Yasası ve İstinaf Mahkemeleri ile ilgili yasal düzenlemeler üzerinde bu çerçevede kapsamlı olarak durulmuş değildir. Ne var ki, hukuk plânında bu amaçla gerçekleştirilenlerin tamamını hep birlikte ele almak da çok kapsamlı bir irdelemeyi gerektirmektedir. Bu nedenle, üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi amacını taşıyan yeni hukukî yapılanmanın kimi ana aşamalarını, bu bütünlüğü açıkça ortaya koyacak biçimde ele alınması daha uygun olacaktır.

Millî Çıkarlara Aykırı Düşünmek Suç Olmaktan Çıkarıldı…

3 Ekim 2001’de kabûl edilen 4709 sayılı ve “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bâzı Maddeleri’nin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” ile yapılan değişiklikler, bu konuda bir kilometre taşıdır. Bu değişikliklerin AB için yapıldığı, kanunun gerekçesinde şöyle belirtilmiştir: “Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde, ekonomik ve siyasî kriterlerin karşılanmasının, bu alanda bazı yasal düzenlemelerin yapılmasının ön şartı olarak Anayasa’da bazı değişikliklerin yapılması da kaçınılmazdır.”

Anayasa’nın Başlangıcı Felsefeye Işık Tutar

“Başlangıç” metninde yapılan değişiklik:

Anayasa’nın “Başlangıç” metninde yer alan “Hiçbir düşünce ve mülâhazanın” sözcükleri kaldırılarak yerine “hiçbir faâliyetin” kelimeleri konulmuştur. Oysa bu fıkra: “Hiçbir düşünce ve mülâhazanın”, “Türk millî menfaâtleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün tarihî ve manevî değerleri”, “Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞISINDA KORUMA GÖREMEYECEĞİ” biçimindeydi.

“Koruma görememek” hak ve özgürlüklere bir sınırlandırma olarak değerlendirildiği ve bu sebeple de bu kelimelerin kaldırıldığı, buna karşılık “faâliyetin” koruma göremeyeceği anlayışına fıkra metninde yer verilmiş olduğu açıktır. Ancak, bilindiği gibi, anayasaların “Başlangıç” bölümleri, o anayasaya, başka bir deyişle de, o devlete temel olan felsefeyi ve ilkeleri belirler, anayasa hükümlerinin yorumlanmasına ışık tutar.

Yeter ki Faâliyet Söz Konusu Olmasın!

Ne ki, bu değişiklikle ortaya çıkan sonuç: “Herhangi bir düşünce ve mülahazanın”, “Türk millî menfaatleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün manevî değerleri”, “Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞINDA KORUMA GÖRECEĞİ” olmuştur.

Yeter ki “faaliyet” söz konusu olmasın!

Anayasamız’ın herhangi bir hükmünün ulusal çıkarlarımız, devletimizin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği, Türklüğün tarihî ve manevî değerleri, Atatürkçülük, lâiklik, “düşünce ve mülâhazası ile” değerlendirilip yorumlanması başta AB olmak üzere bâzı çevreleri rahatsız etmiş olmalı ki, bu değişikliğe gerek görülmüştür.

Temel Hak Sınırı Anayasa’da Yok

Ancak, bu değişiklikle yetinilmiş değildir.

13. maddede yapılan değişiklik:

Yapılan ikinci değişiklik, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlığını taşıyan 13. maddededir. Bu değişiklikle, maddenin önceki biçiminde yer alan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyeti’n, millî güvenliğin… korunması” sınırlandırma ölçütüne yer verilmemiştir.

13. madde, temel hak ve özgürlükler için genel sınırlandırma maddesiydi. Nitekim değişiklikten önce, 3. fıkrada: “Bu maddede yer alan genel sınırlandırma sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir” denilmekteydi. Bu nedenle artık “özel sınırlandırma nedenleri” geçerli olmuş, yâni temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir maddede sınırlandırma sebebi olarak “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyet’in, millî güvenliğin….. korunması” açıkça gösterilmemişse herhangi bir hak ve özgürlüğün kullanılmasında bu ölçüt geçerliliğini yitirmiştir.

Öte yandan, bu değişikliği, başlangıç metninde yapılan değişiklikle birlikte düşünmek gerekmektedir.

Lâik Cumhuriyet Tanımı Havada Kaldı

13. maddede yapılan değişiklik: Yapılan üçüncü değişiklik, Anayasa’nın 14. maddesinde yer alan ve temel hak ve özgürlüklerin  kullanılmasının: “dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sâir herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı” ile olamayacağı hükmünün kaldırılmış olmasıdır. Oysa devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik cumhuriyete en önemli ve ciddî tehdit dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yapanlardan ve devlet yapısını bu temeller üzerinde değiştirmek isteyenlerden gelmektedir.

Bu, yaşamakta olduğumuz bir gerçektir.

Bu sebeple de, bu sınırlandırmaya yer verilmemekle “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı önleyen ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik cumhuriyet” tanımı ve ölçütü anlamını yitirmekte ve havada kalmaktadır.

Ulus, Anayasal Korunmadan Yoksun Bırakıldı

AKP’nin hazırlattığı anayasa taslağı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecinin neleri amaçlamakta olduğunu çok açık ve tartışmasız bir biçimde gözler önüne sermiş bulunmaktadır.

Anayasamız’da yapılan bu ve daha sonraki değişiklikler AB ve AKP iktidarınca yeterli görülmemiş olacak ki, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki kimi kişilere, herkesin bildiği üzere, yeni bir anayasa taslağı hazırlattırılmıştır. Bu taslağın yasalaştırılması, uygun zaman ve zeminde yeniden gündeme getirilmek üzere şimdilik askıya alınmış ve AKP, yürürlükteki Anayasa’da bâzı maddelerin değiştirilmesini planlamakla yetinmek zorunda kalmıştır. Ne var ki, bu taslak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecinin neleri amaçlamakta olduğunu çok açık ve tartışmasız bir biçimde gözler önüne sermiş bulunmaktadır.

Taslak’a egemen olan anlayış:

Taslak’ın “Genel Gerekçesi’nde” Taslak’ın AB ölçütlerine göre hazırlandığı belirtildikten sonra, 3. maddenin gerekçesinde şöyle denilmektedir: “bölünmez bütünlük ilkesi, ülkenin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğinden kaynaklanan farklılıkları dışlama ya da bastırmanın gerekçesi olarak kullanılmamalıdır”.

Bu ifâdenin ne anlama geldiğini açıklamaya gerek yoktur!

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliğinin sona ereceği düşünülerek bu Taslak’ın kaleme alındığı da 5. maddenin gerekçesinde şu sözlerle ikrar ve itiraf edilmektedir: “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin sâhip olduğu bâzı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır”.

“Başlangıç” metni artık hukuken geçersiz:

Devletin Bâzı Görevleri Budandı

Taslak’ta “Başlangıç” metni bir paragrafa indirilmiş ve bunun da Anayasa metnine dâhil olmadığı öngörülmüştür. Başka bir deyişle, bu bir paragraflık metnin de hukuken bir geçerliliği olmadığı belirtilmiştir. Hukuken bir anlam ifâde etmeyen bu kısa paragrafta yer alan bir anlatım da şudur: “…Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile ebedî barış ideâline bağlılığımızın ifâdesi olarak kabul ve teyit ederiz”.

Öte yandan 2001 değişikliğinde “düşünce mülâhaza” kelimeleri yerine geçirilen “faâliyet” kelimesi de artık böylece hukuken bir anlam ve değer taşımaz duruma getirilmiştir.

Öncelikle hukukun şu temel ilkesini burada yinelersek, taslağın ne anlama geldiğini daha iyi anlayabiliriz: Bir anayasada veya yasada yer alan bir hüküm, sonradan yürürlüğe giren yeni bir anayasada veya yasada yer almayacak olursa, artık bu hüküm yürürlükten kaldırılmış, geçerliliği kalmamış demektir. Örneğin önceki ceza yasasında suç sayılan bir eyleme sonraki ceza yasasında yer verilmemiş ise, o eylem kendiliğinden suç olmaktan çıkarılmış olur.

Bu temel ilke / kural ışığında Taslak’a baktığımızda, 1982 Anayasası’nın “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı 5. maddesi Taslak’ta 4. madde olarak yer almış, ancak 1982 metninde yer alan “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini…. sağlamaktır” kelimeleri Taslak’ta çıkarılmıştır. Açıkça anlaşılacağı üzere, devletimizin artık böyle bir amaç ve görevi, anayasal düzeyde, olmayacaktır!

Denilebilir ki, devletlerin bu amaç ve görevi zâten devlet olmalarının gereğidir, o nedenle Taslak’ta yinelenmesine gerek duyulmamıştır. Ama o zaman sormak gerekir: Önceki-sonraki yasa ilişkisinin genel bir hukuk ilkesi olduğu bilinmiyor mu idi?

Kaldı ki, 1982 Anayasası’nın Taslak’tan önce yapılan değişikliklere karşın hâlâ “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması” başlığı altında ve hangi hak ve hürriyetin hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini öngören 14/1. maddesinde bulunan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü…. amaçlayan” faâliyetler sınırlandırması, Taslak’ta bu konudaki 18/2. maddeye alınmamıştır. Anlaşılan o ki, Taslak’ı hazırlayanlar, bütün hak ve hürriyetlerin vatanı ve milleti bölmek amacı ile kullanılabileceği görüşündedirler!

Tasarı Askıda ama Tehlike Geçmedi

Aynı durum, 1982 Anayasası’nın 26. maddesinde düşünce ve kanaât açıklamasına getirilen sınırlamanın Taslak’ta kaldırılmış olmasında da görülmektedir. 1982 Anayasası’nın 26/2. maddesinde şu hüküm yer almaktadır: “Bu hürriyetlerin kullanılması…. Cumhuriyet’in temel nitelikleri ve Devlet’in ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması…. amaçlarıyla sınırlanabilir”. Taslak’ta bu maddeye paralel olarak yer verilen ve “İfâde hürriyeti” başlığını taşıyan yine 26. maddede bu sınırlandırma çıkarılmıştır!
Taslak’a egemen olan ve ülkemizi karanlığa gömecek olan öteki maddelerinin üzerinde durmayacağım ama metni hazırlayanların “kadını” ne gözle gördüklerini belirtmeden geçemeyeceğim. Bakın, 46/3. maddede kadınlar kimlerle bir tutulmuş: “Küçükler ve kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar….”

Evet,  şimdilik bu Tasarı askıya alınmıştır ama imkân bulunduğunda Türkiye’nin nasıl daha da bir kara yazgı ile karşılaşacağı da besbellidir.

***

Bunları ben yazmadım.

Tezgâhı çok açık dokümante etmiş yazar, denecek hiçbir şey yok.

***

Haaa, aynı gazetede yazan bir Atatürkoid var ya, hani şu Hulki Cevizoğlu (HC).

Hepsi birbirinden seviyesiz, artık doğru dürüst konuk ve seyirci de toplayamayan TV yayınlarını deşifre ettirip, Güneşi Beklerken – Ey Türk İstikbalinin Evladı (başlık böyle, içinde Ey Türk İstikbâlinin Evlâdı denmiş, hazretin kapak ve muhteva imlâları dahi tutarsız) diye bir “kitapta” neşretmiş.

Bana sataştığı gülünç bir yazısı vardı, isteyenler http://www.keremdoksat.com/2008/12/06/hulki-cevizoglu-beni-dava-edecekmis/ adresinden bir okusun.

Utanmadan etmeden bunu zavallılık timsâli kitabın 214. sayfasına da koymuş. 17 YTL verip para kazandırdım (hicap içerisindeyim). Mağlûbiyete doymayan pehlivan misâli…

Kimden mi öğrendim? Bunu alıp da okuyup, merakla beni araştırıp takdir edip de tanışmak için mesaj yollayan bir gençten!

Yâhu, Mîrim HC, beni dava edecekseniz edin de ortalık şenlensin; tabii ki, öncelikle beni suçlayacak bir şey bulmanız icap edecek. Ne diyeceksiniz çok merak ediyorum: 1) İlmen yetersiz (sıkıysa), 2) Geri zekâlı (muhatap olduğum için sayılırım billâhi), 3) Câhil (aksini ispatlarım, yâni benimkini değil), 4) Sapık (ölürüm ayol) vs. Esas öfkenizin sebebinin sizin esrarengiz İngiltere günlerinizi bu mekânda yazmam olduğunu da pek iyi biliyorum.

Yalnız, unutmayın, elimde henüz kullanmadığım epey bilgi ve hepsi birbirinden kötü mizanpajlı, imlâlı ve malûmat hatalarıyla dolu “yapıtlarınızı” didik didik edip çıkan mâlzemeyi herkese sergilerim, tâ ilk TV’ye çıkışınızdan bugüne kadarki ettiğiniz lâfların tutarsızlığını, tasavvuf ehlini nasıl cinsel sapık diye tavsif ettiğinizi, hâlen o yazdığınız gazeteye girmek için yaptığınız pazarlığı filân “içeriden” tanıdıklarımla anlatırım. Pratikte 111’ler denen masonik organizasyondan acaba bir bağlantı çıkar mı, yazarım; bunu çok iyi bilen o cemiyet üyelerinden ve yakınınızdan bir gazetecinin de ifşâsıyla yaparım.

Sonuçta ne olur?
   Efendim?
      Sizin üzerinizden kendime şöhret mi sağlamaya çalışıyor muşum?
         Çok iyi yâhu, HA’dan daha komik!

Mehmet Kerem Doksat İstinye – 22 Haziran 2009 Pazartesi

8 Yorum

hüseyin sungurHaziran 22nd, 2009 23:49

Vakit, gece yarısını tam kırk dört dakika geçiyor.

Bırak Hüseyin artık okumayı, bırak artık iki satır da olsa yazmayı diyorum! Dedemi düşünüyorum, amcası Gafur Efendi’yi. Yüz yıl öncesi Tarsus’un en önemli zenginlerinden ….. Efendileri. O zaman KAÇ KAÇ devri. Çukurova Fıransız işgâlinde! Mersin – Tarsus karayolu üzerinde, muazzam bir çiftlik ve arazileri var bu ….Efendilerin… Ne yapıp yapıp satarlar bu çiftliklerini! Ne mi yaparlar çiftlik parasını! Fâize, repoya, tahvile falan yatırmazlar efendiler.

NAMRUN YAYLASINA çekilen, direniş kuvvetleri olan ÇETECİLERİN, silâh-cephâne-üst baş-yiyecek ihtiyaçlarına harcarlar, son kuruşuna kadar.

Evet, son kuruşuna kadar!

Sonra, rahmetli RÂSİM DOKUR BEY geliyor aklıma. Bir OSMANLI BEYEFENDİSİ. Mısır’da, İngiliz mektebinde mensucat mühendisliği tahsil etmiş. Çok varlıklı. Gelir, Tarsus’a, O ZAMAN kocaman bir dokuma fabrikası kurar. Pamuk ekimini teşvik eder, çırçır ve dokuma fabrikasında, kaput bezi-üniforma bezi dokur ve KUVVAYI MİLLİYE güçlerine gönderir, SÜREKLİ.

Cumhuriyet kurulur, KEMÂL PAŞA HAZRETLERİ, Ankara’ya çağırır RÂSİM BEY’İ… “Râsim Bey, borcumuz neyse, yaz faturanı da, ödeyelim” der…

RÂSİM BEYPaşam, ne borcu, siz cephede vuruştunuz, biz de bez dokuduk, hepsi bu, ziyâde olsun ikramınız olan kahve için” der ve izin ister!

Fıransız eziyet etmesin diye, TARSUS’u boşaltıp, NAMRUNA’A KAÇARLAR. Çukurova tarihinde, bu yayla göçüne KAÇ KAÇ DENİR.

Anamın küçük amcası DELİ MUSTAFA, Yemen GÂZİSİDİR. Bozgunda, haftalarca çölleri, yayan vaziyette yürüyerek, MERSİN’e gelmiştir. HATÇE YENGEM, “Mustafa’nın botları,sıcak ve terden DERİSİNE YAPIŞMIŞTI, günlerce ılık tuzlu su yaptım, falçata ile derisini de keserek, anca çıkarabildim EVLÂTLARIM” diye anlatırdı çocukken MERSİN’in FINDIKPINARI yaylasında.

Hep diriyiz ve diri kalacağız…

Saygılarımla, iyi geceler…

MKD: Dostlukla…

mustafa terziahmetoğluHaziran 23rd, 2009 12:58

Saygılar efendim,

Bu sabah Kanada’da yaşayan bir arkadaşımdan aldığım iletiyi paylaşmak istiyorum. Başlık: Avrupa Birliği’ne ne yapsak alınmayacağımızı ilân ettiler.

Sevgili kardeşlerim,

Bugün öğlen yemeğinde BBC’nin “Hard Talk” adlı programında Alman iç işleri konuşuyordu.

Mülâkat yapan spiker su suâlleri sordu:

Türkiye’yi niye içeri almıyorsunuz?
Sizin istediklerinizin hepsini yerine getirdiler.
Obama bile sizlere gelip Türkiye’yi birliğinize alın dedi.

Alman Bakan’ın cevabı:
Onlar Avrupalı değil.
Hiç bir şekilde Avrupa Birliği’ne giremezler.
Onları dost tutup her türlü yardımı yaparız ama AB’nin içine almayız.
Topraklarının bir kısmı Avrupa’da diyorsunuz; Rusya’nın yarısı Avrupa’da, onlar bile Türkiye’den önce gelir ki, bu imkânsızdır.
Adamın tüm Türkler’e mesajı “Havada bulut sen bunu unut” oldu.

Sevgili kardeşlerim, siz bu haberi hâlâ AB’ye gireceğiz diye yalaklananlara yollayın.

Selâm,
Niyazi

Bu yaşıma geldim, bir ayağım çukurda, bu AB ne menem şeydir? Bir türlü kafam basmıyor ve bu işe yatmıyor. Allah rızâsı için, emaneti teslim etmeden önce birisi şunu bana anlatsın. Vallahi, gözlerim açık gidecek. Birileri millî gelirimiz 10 bin Dolar diye hava atıyordu. Şu anda 4 bin Dolar’ın üstünde ise ispatlayanın alnından öperim. Bizdeki millî gelir dansöz gibi. Devamlı kıvırıyor. Bir aşağı, bir yukarı. Salla babam salla. AB’de millî gelir kıvırmıyor. AB’de millî gelir kıvırırsa halk birilerini kıvırır, dörde katlar, APS ile mecrâsına geri gönderir. Danimarka’da 60 binmiş. Şimdi bu adamlar, biz bu parayı yiyemiyoruz, buyrun sofraya mı diyecekler? Yâhu, bir kurban kesme problemini bile hâlledemedik. Etraf savaş alanına dönüyor. Bir sürü şövalye ellerinde bıçaklar, kan gölü. Âcil servisler müteyakkuz durumda.

Almazlar!!! Çünkü AB bir Hristiyan Kulübü. Şu anda bu birliğe üye ülkelerde milliyetçi akımlar ön plânda.

Hem niye alsınlar canım? Ülkenizde yolsuzlukla mücadelede mesafe alamadınız. Her türlü rüşvet, irtikap, nüfuz ticareti sizde. Önce kendinizi temizleyin diyorlar. Nitelikli sahtekârlık sizde diyorlar. Belgeler, mahkeme kararları gönderiliyor. Gerisi cart curt.

Adam Japonya’da sular kesildi diye intihar etti yanlış hatırlamıyorsam.

Bu adamların bize vereceği bir şey yok. Bütün olay bizim kafamızda biter. Eğer biz istersek toplumsal, hukuksal, ekonomik ve bütün alanlarda Avrupa normlarının üstünde bir Türk normu vâzedip, bunu uygularsak, Avrupa gelip sizi birliğimize almak istiyoruz, lûtfen kabûl buyurunuz efendim der. Ben de o zaman bir şeyler derim ve ilâve ederim. Arkadaş git savcılıktan, muhtardan belgelerini tamamla, ben seni Türk Birliği’ne istersem alırım derim. Tabii önce berbere gönderirim. Sünnet olsunlar diye.

Tarım bitti. Hayvancılık bitti. Sanayi fason sanayi. Bu kadar üretim yapıyoruz. NEREDE BU PARALAR YÂHU? 100 MİLYARIN ÜSTÜNE ÇIKAMIYORUZ. İhracat da kıvırıyor. Ama ithalât nazardan saklasın, o kıvırmıyor. Ben kötü bilançosu olan bir tüccar arkadaşımı niye işime ortak alayım? Böyle bir mantık var mı?

Bu işin bir boyutu. Başka bir boyut var. Yazar o boyuta değinmemiş.

Bana göre bu tezgahta Din var. Birileri AB’ne giremeyeceğimizi bildiği hâlde, bu birlik üzerinden Anayasa’da değişiklikleriyle, ekonomik ve siyasal kriterler, yol haritası, süreç falan filân kıvırmalarıyla Lâik Cumhuriyet’in temeline dinamit koyup Din Devleti oluşturmaktır. Zâten Din Devleti oluşturulduğunda bizi AB’ne almalarına lüzum yok ki, onlar burada olacaklar. Kardeş kardeş oturacağız.

Niye TCK 163. madde kaldırıldı. Şemsettin Günaltay bile çileden çıkmıştı. Bu madde onun zamanında kabul edildi. Diğer kısmını Prof. Dr. Zeki Hâfızoğulları’ndan okuyalım.

Gerçekten, 431 sayılı Hilâfeti Kaldıran ve Osmanlı Hânedan’ını Türkiye Devleti’nin topraklarının hâricine çıkarılmasını düzenleyen Kanun, 1. maddesinde, “Halife ‘hâl’ edilmiştir. Hilâfet Hükûmet ve Cumhuriyet mânâ ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan, Hilâfet makamı mülgadır” hükmüne yer vermiştir. 429 sayılı Şer’iye ve Efkâf ve Erkân-ı Harbiye Umumiye Vekâleti’nin İlgâsına Dâir Kanun, 1. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti’nde muamelâtı nasa dâir olan ahkâmın Büyük Millet Meclisi ve onun teşkil ettiği hükûmete âittir” demektedir. 1924 Anayasası’nın 1. ve 26. maddelerini kaldıran/değiştiren 1928 tarih ve 1222 sayılı Kanun, çok doğru olarak, “Türkiye Devleti’nin dini İslâm’dır” ve “ahkâm-ı şer’ iyenin tenfizi” hükümlerini Türk Hukuk Düzeni’nden çıkarmıştır. 1340 tarih ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu, Devlet’in “dinî eğitim” yapmasını tamamen yasaklamış, Devlet’in sâdece “din eğitimi” yapmasına veya “din eğitimi” yapılabilmesine izin vermiştir.

Kuşkusuz TCK’nun kaldırılan 163. maddesi düzenlenişi biçimiyle inanç ve ifâde hürriyetini kısıtlayan, Anayasa’nın 2. maddesinin içeriğini oluşturan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. ve 10. maddeleriyle çelişen bir hükümdü. Esasen TCK’nun kaldırılan 163. maddesi o günün siyasî iktidarlarınca Türk Halkı’na atılmış tâbir-i câizse “en büyük kazık” olmuştur. Ancak, TCK’nun 141. ve 142. maddeleriyle karşılaştırılarak kaldırılmış olması bugün giderilmesi mümkün olmayan bir yanlışlığı da beraberinde getirmiştir. Gerçekten, bu değişiklikle, devletin “maddî düzeni” şiddete dayalı olarak değiştirmek isteyen teokratik devlet kurmak yanlısı kökten dinci hareketler yüreklendirilmiş, böylece Anayasa’nın 14. maddesine aykırı olarak “demokratik toplum düzeni” savunmasız bırakılmıştır. Devlet’in terörde tercihe hakkı yoktur. Terörle Mücadele Kanunu’nda, tartışılan hususlar olmakla birlikte, “ırkçı terör” yasaklanmış, ancak “dinci terör” düzenleme dışında bırakılmıştır. Biz öyle sanıyoruz ki, inanç, düşünce ve ifâde hürriyeti tüm boyutları ile en “kâmil anlamında” gerçekleştirerek, demokratik toplum/hukuk/devlet düzeninin artık “yakın tehlike” doğurduğunda kuşku bulunmayan “dinci terörün” tüm tezâhürlerine karşı toplumun korunması bir zorunluluktur. Bu konuda, doğru, kalıcı, ihtiyaca uygun bir düzenleme yapmak yerine, TCK’nun 312. maddesi hükmüne sığınmaya kalkışmak, ne uygun ne de yeterli bir çözümdür.

Sonra bu ülkenin Dışişleri Bakanı, Avrupa Parlamentosu’nda “ülkemde azınlıklar gibi ben de inanç hürriyetimi yaşayamıyorum” diye ülkesini şikâyet etmedi mi?

İşte, Avrupa bu yüzden bizi almaz. Niye alsın ki? Yâhu, bu adam kendi ülkesini şikâyet ediyor. Yarın bir gün bunlar içimize girerse vay hâlimize. O zaman onlar bizim içimize girmeden biz onların içine girelim. Bu iş nasıl olacak? Uzaktan elma şekeri gösterelim. Gerekli normlar hazırlansın. Sonra bam diye otururuz. İşte o yüzdendir ki, dini referans alan partileri ve eğilimleri kullanacaklardır. Bunun için gerekli serumu da hastaya veriyorlar.

Zâten bu Medeniyetler İttifakı falan filân bu eksende. F. Gülen Dinler Arası Diyalog ekseninde Papa görüşmeleri falan filân.

Bütün bunların altında Din Devleti oluşturulması yatıyor. Yazar doğru başlık koymuş ama sonuç ve hedefi belirtmemiş.

Saygılar, sevgiler, sağlıklar.

MKD: Çok teşekkürler…

furkan yahyagilHaziran 23rd, 2009 14:08

Lale Sarıibrahimoğlu, Can Dündar ve Hulki Cevizoğlu’nun sır dolu İngiltere günleri… Bu üçlünün Özal tavassutuyla ingiltere’ye gönderildiklerini yazmıştınız ama keşke biraz daha yazsaydınız, ihtiyaç var çünkü, belli…

Böyle zigzaglı geçmişe sâhip olanlar, ortadan kaybolup boyunlarını büksünler demiyorum ama hiç olmazsa biraz edepli olsunlar.

Her şeye efelenen bir “dalak” var hani… Şecaat, kahramanlık, yiğitlik makamından konuşuyordu ama bunun askerden kaytarmak için çevirdiği dolapları öğrenince milletin nutku tutuldu; hâlâ utanmadan yazabiliyor.

Hey benim güzel memleketim…

mustafa terziahmetoğluHaziran 23rd, 2009 17:09

Saygılar Efendim,

Bu AB’ne katılım süreci, uyum yasaları, Anayasa değişiklikleri şu kavramlarda vücut bulabilir mi?

1-Cassandra Sendromu: İleri sürüldüğünde başkaları tarafından inanılmayan, sonrasında gerçekleşerek insanları şaşırtan kötü ve üzücü olaylar için kullanılan bir terim imiş. İnsanlardaki kötü haber ve olayları gözardı etme isteğini ve sonrasında gelen reddetme gözardı etme eğilimini gösteren sendrom,adını mitolojideki geleceği görme yetisi verilen, ancak hiçbir zaman doğru söylediğine inanılmayan Cassandra’dan almış.

Acaba bizim siyasîlerde ve halkın büyük bir kesiminde Cassandra sendromu mu var?

Acaba “Allah Kerim yâhu!” sözcüğü bizde bu sendromun var olduğunu mu gösteriyor?

2- Ben bilmiyordum. Bu gün öğrendim. İng.’de “to tantalize”, boşuna umutlandırarak eziyet etmek, bir şeyi gösterip vermeyerek kışkırtmak, eziyet etmek anlamında. Bu fiil Yunanca’dan geliyormuş.

“Zengin bir kral olan Tantalus, Zeus’un öfkesine hedef olunca, sonsuza kadar meyve yüklü ağaç dallarının altında çenesine kadar su içinde ayakta durmak cezasına çarptırılmış. Su içmeye veya dallardan birşey yemeğe kalkınca sular ve dallar geri çekiliyormuş. Bu mitolojik olaydan türeyen bir fiil.
Acaba bizim Zeus Avrupa Birliği, bizi Tantalus gibi ayakta durmak cezasına mı çarptırdı? Anayasa’da değişiklik onların istediği yönde bile olsa, meyveler ve sular çekilecek, yine ayakta bekleyeceğiz. Kıbrıs sorunu, Ermeni, Kürt sorunu, hepsinden ibranâme bile alsan,ayakta, meyvesiz, susuz Tantalus olacağız.

Cinsel anlamda ise “to titillate” “coquettish behavior” kavramları bu fiil çerçevesinde. Bir koketin önde gelen niteliği “titillation without gratification” uygulaması yâni gösterip -kışkırtıp yaya bırakması!

Acaba bizim AB, “TITILLATION WITHOUT GRATIFICATION” MI yapıyor? Yâni “coquettish behavior”mı sergiliyor?

Yazar, bir de örnek vermiş “having been tantalized by Porsche cars for years, finally I broke down and ordered one last week”.

Ben de şöyle desem örnekleme iyi olur mu acaba?
“having been tantalized by EU for many years, finally I broke down and entered into it”.

Saygılar, sevgiler, sağlıklar

MKD: Muhterem Efendim, bizimki Ghumbur Ghumbur Geliyoring You Ahmacks Syndrome, âcilen tedavisi icap ediyor!

Yusuf KARGINOĞLUHaziran 23rd, 2009 18:16

Hocam baştan söyleyeyim, sitenizi hergün takip etmeme rağmen yine de kısaltmalarınıza yetişemiyorum (HA, HC, HCÖ, AA,…) :D .

Çetin Yetkin’in ellerine sağlık, bize farkettirilmeden yapılan değişiklikleri gözler önüne sermiş, ancak etrafıma baktığımda ne bunları umursayan insanlar görebiliyorum, ne de bu konuda herhangi bir fikri olan birilerini… Yoksa bilerek mi farketmek istemiyoruz? Belki de…

Emrah ŞELİMANHaziran 23rd, 2009 20:31

Saygıdeğer Hocam,

Madem konu BOP uğruna çıkarılan kanunlardan açıldı,

Müsaadenizle ben de bir yazı iktibas etmek istiyorum.

http://www.odatv.com/Siyaset/iste_akp_eliyle_cikarilan_uc_onemli_yasa-16632.html

Bir de anekdot:

Fethullah’ın arkasında ABD’nin olduğu âşikârdı ama bu kadar da teşhir edeceğini doğrusu tahmin etmezdim.

Hürriyet gazetesinden Tolga Tanış, Fethullah Gülen’nin ABD’de oturduğu evi(!) ile ilgili bir yazı yazmış.

Bir de resim var.

“Kamp” denilen alanın girişinde bir bayrak göndere dikilmiş.

ABD bayrağı.

Geçen gün bir arkadaşımla Fethullah’ı tartışırken,”Cemaât’in arkasında Allah var” demişti.

Ben de kahkaha atmıştım.

Haksız değilmişim.

“Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En iyi tarikat medeniyet tarikatıdır” Mustafa Kemâl ATATÜRK.

Yürekten saygılar, sevgiler.

MKD: Sevgili Emrah Şeliman, kader hayır ve şer, her şey Allah’tan değil mi ;-)

Ali AydınHaziran 24th, 2009 12:24

”ATATÜRKOİD” Mİ ???

YAAAAAAA HOCAM GÜLMEKTEN YIKTINIZ BENİ…

Gerçekten o tip insanlardan bolca var memlekette. Bu kadar iyi tanımlandırılamazlardı inanın hocam :)

NEBAHAT ÇEVİRMEHaziran 25th, 2009 11:53

Kimden mi öğrendim? Bunu alıp da okuyup, merakla beni araştırıp takdir edip de tanışmak için mesaj yollayan bir gençten!

MERHABA KEREM HOCAM,

MERHABA SİTENİN TAKİPÇİLERİ…

Kimden mi öğrendim? Bunu alıp da okuyup, merakla beni araştırıp takdir edip de tanışmak için mesaj yollayan bir gençten!

Evet efendim, KEREM HOCAM’ın yukarıda sözünü ettiği GENÇ bendenizim. Hulki Cevizoğlu’nun kitabını okuduğumda ilk iş HOCAMI araştırmak oldu. SİTE SÂKİNLERİNE VE TÜM KİTAP DOSTLARINA hâddim olmayarak bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Elinize bir kitabı aldığınızda, ki bu çok sevdiğiniz ve güvendiğiniz bir isme âit olsa dahi, o kitapta karalanan veya övülüp arş-ı âlâya çıkarılan isimleri mutlaka araştırınız. Başka kaynaklardan da araştırınız. Kitap dediğiniz nedir ki… Oturup ben de yazarım. Ama bilginin genel geçerliliği güvenirliliği olması gerekmez mi? GEREKMEZ! Kişi sâdece kendi öznel yargılarını yazdıysa kendi egosunu tatmin etmek amacıyla yazdıysa objektif degilse elbette ki gerekmez. OKUR OKUR SONRADA AAAA BU ADAM (bahsi gecen adam) meğer böyle böyleymiş dersiniz. Şahsım adına diyebilirim ki, bir kitabı elime aldığımda mutlaka kitapta adı gecen şahısları araştırırım. SORGULARIM. Kitab-ı MUKADDES BİR KİTAP, (HOŞ KUTSAL KİTAPLARA DA İNANCIM YOKTUR YA) gibi okumam… Çok rica ederim sizler de öyle yapınız.

BİLGİSAYARLA KLAVYEYLE ARAM PEK HOŞ DEĞİLDİR. Dolayısıyla yazımda pek çok imlâ hatası bulabilirsiniz bunun için gözleri yazıma değen herkesten samimi bir şekilde özür dilerim. ANCAAAAK, yazımda MÂNÂ HATASI YOKTUR!

Ben NİĞDE’DE YAŞIYORUM. Kitapçının olmadığı, halkının yarısından fazlasının pardesülü türbanlı olduğu bir bozkırda. erkekleri son derece tutucurur. Kahvehâneye, birahâneye ve kerhâneye giderler. Kadınlar başlarını öyle sıkı bağlamışlardır ki, seslenseniz gövdeleriyle size dönüp bakarlar zira boyunlarını öyle bir sıktırmışlardır ki, başlarını çevirmeleri imkânsızdır artık!

En vahimi de, ÜNİVERSİTE AÇTIKLARI BU BOZKIRDA BİR KİTAPÇI, TEK BİR KİTAPÇI YOKTUR! Ben kitaplarımı Adana’dan, Mersin’den getirtebiliyorum. Bizim buralarda SÂDECE BİR TÂNE KİTAPÇI VAR, O DA SÂDECE NUR CEMAÂTİ’NİN KİTAPLARINI SATAR. Ders kitaplarımız bile Ankara’lardan getirtilir kargoyla… ÇOK ÇOK ACI… Param var ama okuyamıyorum, çok şükür internete…

KEREM HOCAM’ı araştırdıktan sonra bir pazar sabahı kendisine mesaj çektim, kendisini çok takdir ettiğime dâir.

Neden mesaj? Konuşma engelli miyim? Yoo ne münasebet! KORKTUM. OLUR HA AKSİ BİR ADAM ÇIKAR, TERSLER, BENİ RAHATSIZ ETMEYİN KARDEŞİM der.

TAM TERSİ OLDU!

GÖZÜNÜ SEVEYİM UYGARLIK SENİN!

Mesajımın akabinde kendisi de teşekkürlerini selâmlarını iletti…

NASIL HEYECANLANDIM NASIL MUTLU OLDUM ANLATAMAM.

BU KADAR BÜYÜK BİR BİLİM ADAMINDAN BANA MESAJ GELİYOR. Haaa, demek ki neymiş, büyük bilim adamlarını büyük kılan onların meslekî başarıları ama aynı zamanda GÜZEL BİR KÂLB İMİŞ…

Canım Hocam,

HEM MESAJIMA CEVAP YAZMA İNCELİĞİNİZ HEM DE SAYFANIZDA BENDEN SÖZ ETME GEREĞİ HİSSETMENİZ BENİ ÇOK ÇOK MUTLU ETTİ…

İstabul’a geldiğim vakit mutlaka size uğrayacağım. Kıymetli vaktinizden bir çay molası çalacağım (bu arada GENÇ demişsiniz ama lûtfetmişsiniz… Nerdeeee… Yaş 30 oldu eferdim).

SAYGI VE SEVGİLERİMLE….

MKD: Sevgili Nebahar Çevirme, mutlaka önceden randevulaşalım ki, çayımızı keyifle ikram edelim. Yürek dolusu sevgiler… Bu arada, ben imlâ hatası görmedim ;-)

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word