Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1421 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

KÜRT DEVLETİNE ADIM ADIM

Yeniçağ Gazetesi’nden Çetin Yetkin oldukça güzel bir derleme yapmış, önce zikredeyim:

Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye Ediliyor

Yeni Türk Ceza Yasası ve İstinaf Mahkemeleri, kamu yönetimi reformu ve Anayasa’da değişiklikleri üniter devletin tasfiyesi amacını taşıyan hukukî yapılanmalardır.

Avrupa Birliği’nin istek ve dayatmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecine girilmiş ve bu süreçte önemli bir yol da alınmış bulunuyor. Bu süreç, Anayasa maddelerinde yapılan değişikler ve çıkarılan yasalarla yapılmaktadır.

Üzerinde yaşadığımız bu topraklara “vatan” diyenler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne pahasına kurulduğunun bilincinde olanlar, bu sürecin aşamalarını büyük bir kaygıyla kamuoyunun dikkatine sunmaktadırlar. Ancak, süreç, önceden en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş sinsice bir plânın aşama aşama yaşama geçirilmesi olduğu için, bu aşamaların ayrı ayrı ele alınması kimi zaman bütünün gözden kaçmasına neden olabilmektedir. Ayrıca, özellikle Yeni Türk Ceza Yasası ve İstinaf Mahkemeleri ile ilgili yasal düzenlemeler üzerinde bu çerçevede kapsamlı olarak durulmuş değildir. Ne var ki, hukuk plânında bu amaçla gerçekleştirilenlerin tamamını hep birlikte ele almak da çok kapsamlı bir irdelemeyi gerektirmektedir. Bu nedenle, üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi amacını taşıyan yeni hukukî yapılanmanın kimi ana aşamalarını, bu bütünlüğü açıkça ortaya koyacak biçimde ele alınması daha uygun olacaktır.

Millî Çıkarlara Aykırı Düşünmek Suç Olmaktan Çıkarıldı…

3 Ekim 2001’de kabûl edilen 4709 sayılı ve “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bâzı Maddeleri’nin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” ile yapılan değişiklikler, bu konuda bir kilometre taşıdır. Bu değişikliklerin AB için yapıldığı, kanunun gerekçesinde şöyle belirtilmiştir: “Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde, ekonomik ve siyasî kriterlerin karşılanmasının, bu alanda bazı yasal düzenlemelerin yapılmasının ön şartı olarak Anayasa’da bazı değişikliklerin yapılması da kaçınılmazdır.”

Anayasa’nın Başlangıcı Felsefeye Işık Tutar

“Başlangıç” metninde yapılan değişiklik:

Anayasa’nın “Başlangıç” metninde yer alan “Hiçbir düşünce ve mülâhazanın” sözcükleri kaldırılarak yerine “hiçbir faâliyetin” kelimeleri konulmuştur. Oysa bu fıkra: “Hiçbir düşünce ve mülâhazanın”, “Türk millî menfaâtleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün tarihî ve manevî değerleri”, “Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞISINDA KORUMA GÖREMEYECEĞİ” biçimindeydi.

“Koruma görememek” hak ve özgürlüklere bir sınırlandırma olarak değerlendirildiği ve bu sebeple de bu kelimelerin kaldırıldığı, buna karşılık “faâliyetin” koruma göremeyeceği anlayışına fıkra metninde yer verilmiş olduğu açıktır. Ancak, bilindiği gibi, anayasaların “Başlangıç” bölümleri, o anayasaya, başka bir deyişle de, o devlete temel olan felsefeyi ve ilkeleri belirler, anayasa hükümlerinin yorumlanmasına ışık tutar.

Yeter ki Faâliyet Söz Konusu Olmasın!

Ne ki, bu değişiklikle ortaya çıkan sonuç: “Herhangi bir düşünce ve mülahazanın”, “Türk millî menfaatleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün manevî değerleri”, “Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞINDA KORUMA GÖRECEĞİ” olmuştur.

Yeter ki “faaliyet” söz konusu olmasın!

Anayasamız’ın herhangi bir hükmünün ulusal çıkarlarımız, devletimizin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği, Türklüğün tarihî ve manevî değerleri, Atatürkçülük, lâiklik, “düşünce ve mülâhazası ile” değerlendirilip yorumlanması başta AB olmak üzere bâzı çevreleri rahatsız etmiş olmalı ki, bu değişikliğe gerek görülmüştür.

Temel Hak Sınırı Anayasa’da Yok

Ancak, bu değişiklikle yetinilmiş değildir.

13. maddede yapılan değişiklik:

Yapılan ikinci değişiklik, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlığını taşıyan 13. maddededir. Bu değişiklikle, maddenin önceki biçiminde yer alan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyeti’n, millî güvenliğin… korunması” sınırlandırma ölçütüne yer verilmemiştir.

13. madde, temel hak ve özgürlükler için genel sınırlandırma maddesiydi. Nitekim değişiklikten önce, 3. fıkrada: “Bu maddede yer alan genel sınırlandırma sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir” denilmekteydi. Bu nedenle artık “özel sınırlandırma nedenleri” geçerli olmuş, yâni temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir maddede sınırlandırma sebebi olarak “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyet’in, millî güvenliğin….. korunması” açıkça gösterilmemişse herhangi bir hak ve özgürlüğün kullanılmasında bu ölçüt geçerliliğini yitirmiştir.

Öte yandan, bu değişikliği, başlangıç metninde yapılan değişiklikle birlikte düşünmek gerekmektedir.

Lâik Cumhuriyet Tanımı Havada Kaldı

13. maddede yapılan değişiklik: Yapılan üçüncü değişiklik, Anayasa’nın 14. maddesinde yer alan ve temel hak ve özgürlüklerin  kullanılmasının: “dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sâir herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı” ile olamayacağı hükmünün kaldırılmış olmasıdır. Oysa devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik cumhuriyete en önemli ve ciddî tehdit dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yapanlardan ve devlet yapısını bu temeller üzerinde değiştirmek isteyenlerden gelmektedir.

Bu, yaşamakta olduğumuz bir gerçektir.

Bu sebeple de, bu sınırlandırmaya yer verilmemekle “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı önleyen ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik cumhuriyet” tanımı ve ölçütü anlamını yitirmekte ve havada kalmaktadır.

Ulus, Anayasal Korunmadan Yoksun Bırakıldı

AKP’nin hazırlattığı anayasa taslağı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecinin neleri amaçlamakta olduğunu çok açık ve tartışmasız bir biçimde gözler önüne sermiş bulunmaktadır.

Anayasamız’da yapılan bu ve daha sonraki değişiklikler AB ve AKP iktidarınca yeterli görülmemiş olacak ki, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki kimi kişilere, herkesin bildiği üzere, yeni bir anayasa taslağı hazırlattırılmıştır. Bu taslağın yasalaştırılması, uygun zaman ve zeminde yeniden gündeme getirilmek üzere şimdilik askıya alınmış ve AKP, yürürlükteki Anayasa’da bâzı maddelerin değiştirilmesini planlamakla yetinmek zorunda kalmıştır. Ne var ki, bu taslak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecinin neleri amaçlamakta olduğunu çok açık ve tartışmasız bir biçimde gözler önüne sermiş bulunmaktadır.

Taslak’a egemen olan anlayış:

Taslak’ın “Genel Gerekçesi’nde” Taslak’ın AB ölçütlerine göre hazırlandığı belirtildikten sonra, 3. maddenin gerekçesinde şöyle denilmektedir: “bölünmez bütünlük ilkesi, ülkenin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğinden kaynaklanan farklılıkları dışlama ya da bastırmanın gerekçesi olarak kullanılmamalıdır”.

Bu ifâdenin ne anlama geldiğini açıklamaya gerek yoktur!

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliğinin sona ereceği düşünülerek bu Taslak’ın kaleme alındığı da 5. maddenin gerekçesinde şu sözlerle ikrar ve itiraf edilmektedir: “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin sâhip olduğu bâzı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır”.

“Başlangıç” metni artık hukuken geçersiz:

Devletin Bâzı Görevleri Budandı

Taslak’ta “Başlangıç” metni bir paragrafa indirilmiş ve bunun da Anayasa metnine dâhil olmadığı öngörülmüştür. Başka bir deyişle, bu bir paragraflık metnin de hukuken bir geçerliliği olmadığı belirtilmiştir. Hukuken bir anlam ifâde etmeyen bu kısa paragrafta yer alan bir anlatım da şudur: “…Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile ebedî barış ideâline bağlılığımızın ifâdesi olarak kabul ve teyit ederiz”.

Öte yandan 2001 değişikliğinde “düşünce mülâhaza” kelimeleri yerine geçirilen “faâliyet” kelimesi de artık böylece hukuken bir anlam ve değer taşımaz duruma getirilmiştir.

Öncelikle hukukun şu temel ilkesini burada yinelersek, taslağın ne anlama geldiğini daha iyi anlayabiliriz: Bir anayasada veya yasada yer alan bir hüküm, sonradan yürürlüğe giren yeni bir anayasada veya yasada yer almayacak olursa, artık bu hüküm yürürlükten kaldırılmış, geçerliliği kalmamış demektir. Örneğin önceki ceza yasasında suç sayılan bir eyleme sonraki ceza yasasında yer verilmemiş ise, o eylem kendiliğinden suç olmaktan çıkarılmış olur.

Bu temel ilke / kural ışığında Taslak’a baktığımızda, 1982 Anayasası’nın “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı 5. maddesi Taslak’ta 4. madde olarak yer almış, ancak 1982 metninde yer alan “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini…. sağlamaktır” kelimeleri Taslak’ta çıkarılmıştır. Açıkça anlaşılacağı üzere, devletimizin artık böyle bir amaç ve görevi, anayasal düzeyde, olmayacaktır!

Denilebilir ki, devletlerin bu amaç ve görevi zâten devlet olmalarının gereğidir, o nedenle Taslak’ta yinelenmesine gerek duyulmamıştır. Ama o zaman sormak gerekir: Önceki-sonraki yasa ilişkisinin genel bir hukuk ilkesi olduğu bilinmiyor mu idi?

Kaldı ki, 1982 Anayasası’nın Taslak’tan önce yapılan değişikliklere karşın hâlâ “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması” başlığı altında ve hangi hak ve hürriyetin hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini öngören 14/1. maddesinde bulunan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü…. amaçlayan” faâliyetler sınırlandırması, Taslak’ta bu konudaki 18/2. maddeye alınmamıştır. Anlaşılan o ki, Taslak’ı hazırlayanlar, bütün hak ve hürriyetlerin vatanı ve milleti bölmek amacı ile kullanılabileceği görüşündedirler!

Tasarı Askıda ama Tehlike Geçmedi

Aynı durum, 1982 Anayasası’nın 26. maddesinde düşünce ve kanaât açıklamasına getirilen sınırlamanın Taslak’ta kaldırılmış olmasında da görülmektedir. 1982 Anayasası’nın 26/2. maddesinde şu hüküm yer almaktadır: “Bu hürriyetlerin kullanılması…. Cumhuriyet’in temel nitelikleri ve Devlet’in ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması…. amaçlarıyla sınırlanabilir”. Taslak’ta bu maddeye paralel olarak yer verilen ve “İfâde hürriyeti” başlığını taşıyan yine 26. maddede bu sınırlandırma çıkarılmıştır!
Taslak’a egemen olan ve ülkemizi karanlığa gömecek olan öteki maddelerinin üzerinde durmayacağım ama metni hazırlayanların “kadını” ne gözle gördüklerini belirtmeden geçemeyeceğim. Bakın, 46/3. maddede kadınlar kimlerle bir tutulmuş: “Küçükler ve kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar….”

Evet,  şimdilik bu Tasarı askıya alınmıştır ama imkân bulunduğunda Türkiye’nin nasıl daha da bir kara yazgı ile karşılaşacağı da besbellidir.

***

Bunları ben yazmadım.

Tezgâhı çok açık dokümante etmiş yazar, denecek hiçbir şey yok.

***

Haaa, aynı gazetede yazan bir Atatürkoid var ya, hani şu Hulki Cevizoğlu (HC).

Hepsi birbirinden seviyesiz, artık doğru dürüst konuk ve seyirci de toplayamayan TV yayınlarını deşifre ettirip, Güneşi Beklerken – Ey Türk İstikbalinin Evladı (başlık böyle, içinde Ey Türk İstikbâlinin Evlâdı denmiş, hazretin kapak ve muhteva imlâları dahi tutarsız) diye bir “kitapta” neşretmiş.

Bana sataştığı gülünç bir yazısı vardı, isteyenler http://www.keremdoksat.com/2008/12/06/hulki-cevizoglu-beni-dava-edecekmis/ adresinden bir okusun.

Utanmadan etmeden bunu zavallılık timsâli kitabın 214. sayfasına da koymuş. 17 YTL verip para kazandırdım (hicap içerisindeyim). Mağlûbiyete doymayan pehlivan misâli…

Kimden mi öğrendim? Bunu alıp da okuyup, merakla beni araştırıp takdir edip de tanışmak için mesaj yollayan bir gençten!

Yâhu, Mîrim HC, beni dava edecekseniz edin de ortalık şenlensin; tabii ki, öncelikle beni suçlayacak bir şey bulmanız icap edecek. Ne diyeceksiniz çok merak ediyorum: 1) İlmen yetersiz (sıkıysa), 2) Geri zekâlı (muhatap olduğum için sayılırım billâhi), 3) Câhil (aksini ispatlarım, yâni benimkini değil), 4) Sapık (ölürüm ayol) vs. Esas öfkenizin sebebinin sizin esrarengiz İngiltere günlerinizi bu mekânda yazmam olduğunu da pek iyi biliyorum.

Yalnız, unutmayın, elimde henüz kullanmadığım epey bilgi ve hepsi birbirinden kötü mizanpajlı, imlâlı ve malûmat hatalarıyla dolu “yapıtlarınızı” didik didik edip çıkan mâlzemeyi herkese sergilerim, tâ ilk TV’ye çıkışınızdan bugüne kadarki ettiğiniz lâfların tutarsızlığını, tasavvuf ehlini nasıl cinsel sapık diye tavsif ettiğinizi, hâlen o yazdığınız gazeteye girmek için yaptığınız pazarlığı filân “içeriden” tanıdıklarımla anlatırım. Pratikte 111’ler denen masonik organizasyondan acaba bir bağlantı çıkar mı, yazarım; bunu çok iyi bilen o cemiyet üyelerinden ve yakınınızdan bir gazetecinin de ifşâsıyla yaparım.

Sonuçta ne olur?
   Efendim?
      Sizin üzerinizden kendime şöhret mi sağlamaya çalışıyor muşum?
         Çok iyi yâhu, HA’dan daha komik!

Mehmet Kerem Doksat İstinye – 22 Haziran 2009 Pazartesi

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word