KADIN SÜNNETİ ve RUM HUSUMETİ, bir de ELİF ŞAFAK MUCİZESİ
AKP milletvekili Güldal Akşit başkanlığında dün toplanan TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu, Türkiye’de, “Kadın sünneti” olduğu yolunda açıklama yapan İngiliz parlamenter Robert Kilroy-Silk’e kınama mektubu gönderilmesine karar verdi. Komisyon ayrıca, AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’e de Türkiye’deki durumu bilmesine rağmen, gerekli duyarlılığı göstermediği gerekçesiyle tepki mektubu gönderecek.
Edepsiz ve yalancı İngiliz Parlamenter Kilroy-Silk, “Türkiye’de kadın sünneti” konusunu verdiği soru önergesi ile Avrupa Parlamentosu’nda gündeme getiriyor. Bizimkiler açıklama yapıyor: “Diyanet İşleri’nden gelen cevabî yazıda, Türkiye kanunlarında ve İslâm kurallarında böyle bir uygulama olmadığı, bunun ancak İslâmiyet’ten önceki ilkel kabilelerde görüldüğü ifâde ediliyor” ve devam ediliyor: “Kadın sünneti Orta Afrika halkları arasında yaygın olarak görülmektedir. Kadınların sünnet edilmesiyle ilgili Hz. Muhammed’den, ne bir tavsiye ne bir uygulama nakledilmiştir. Bâzı İslâm ülkelerinde giderek azalmakta olan kadınlara sünnet uygulamasının kökeni İslâm öncesi geleneklere dayanmaktadır. Kuzey Irak’ta bâzı Kürt aşiretlerinde seyrek olarak görülen bu gelenek, bu kapsamda değerlendirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde kadınların sünnet edildiğine dâir resmi ya da gayri resmî bir haber intikal etmiş değildir. Ülkemizde böyle bir geleneğinin mevcut olduğu iddiaları, hayâl mahsulü olup, gerçeği yansıtmamaktadır.”
***
Orams Davası olarak bilinen Kıbrıslı bir Rum’un açtığı dava sonucunda Türk tarafını Rum yargısının egemenliğine sokan mahkeme kararı, Kıbrıs müzakerelerini özellikle mülkiyet konusunda perişan etmişti; akabinde de Gıbrıslıı Talat Pasha’daaan bir miktar toprak verileceği açıklaması arada kaynatılmıştı.
Bir baktık ki, 2008 yılı Nisan ayında Rumlar lehine karar alan Avrupa Adalet Divanı Başyargıcı Yunan Vassilios Skouris’in Rum tarafından aldığı madalya ve tatil hediyesi rüşvetleri almış.
Kısaca hatırlatayım: Her şey 1974 harekâtından sonra adayı terk eden Kıbrıslı Rum Meletis Apostolides’in 2004 yılında Kuzey Kıbrıs’ta kalan eski evini görmeye gitmesi ve İngiliz Orams Âilesi’nin arazisine villâ yaptığını görmesiyle başladı. Rum mahkemesinde toprağını geri kazanan Apostolides, davayı tazminat istemiyle İngiliz mahkemesine, ardından da Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’na götürdü. Akabinde de “Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin denetimi altında olmayan topraklarda, Avrupa Birliği müktesebatı askıya alınmıştır” maddesine rağmen, 2008 Nisanı’nda, “Rum mahkemelerinin alacağı mülkiyet, ticarî ve sosyal konulardaki kararlar bütün Avrupa Birliği ülkelerde geçerlidir” kararı çıktı.
Yâni, Kuzey Kıbrıs Türk tarafı, Rum yargısının egemenliği altına girmiş oldu.
Bu süreçte Adalet Divanı Başyargıcı olan Yunan Vassilios Skouris’in Kıbrıs Rum tarafından aldığı rüşvet ise bakın neler: 2006 yılında Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos tarafından Yargıç Skouris’e “Devlet Üstün Şeref Madalyası” verildi. En vahimi ise, davanın sonuçlanacağı Nisan ayından 2 ay önce Skouris ve âilesinin Kıbrıs’ta ağırlandı.
Hukukta yetkililerin alacağı en küçük hediyenin rüşvet sayılabildiği düşünüldüğünde, Yunan yargıcın Rum tarafından aldıkları (ki, bu işin açıklanan tarafı; bir de bunun belgesi olmayan bir örtülü ödenek kısmı bal gibi olabilir) nasıl açıklanabilir!
Eh, zamanında kendi ülkesini ABG’ye ve AİHM’ye şikâyet etmiş bakanların ve politikacı karılarının, vatan toprağını 40 seneliğine kiralamaya dâir yasa çıkaranların yönetimindeki AKP mi hakkımızı savunacak dersiniz?
***
PSÖDO-RUMÎ BİR ENTEL: ELİF ŞAFAK
Yâhu, “al oku, çok güzel ve hoş” dediler, “vallahi şimdi herkes onu okuyor şekerim” diye diye, okunacaklar listesi alt salona ulaşmışken, aldım şu pembe kitabı.
Yâni Elif Şafak’ın AŞK’ını!
Hay almaz olaydım! Kitap kat’iyetle “sâhici”değil, vahim tarih ve bilgi hataları olan, vasat bir Türkçe ile yazılmış ve zorlamalı mistifikasyonlar dolu. Şimdi tekrar okuyorum notlar alarak; alacağın olsun Azize Dostum AA! Bir yanda sırlar dünyası, öbür yanda hoppala zıppala seviyesizlikleri, bir öbür yanda da ne kadar gayrı ilmî zırvalık varsa dayatılması dalâletlerine bir de bu eklendi…
Eh, bir entellektüel olarak da üzerime düşeni yaparak, bu buğulu gözlü, kot pantolonlu romantiği mercek altına aldım.
Buyurun, İnternet [www] râzı olsun…
Elif Şafak (EŞ), 01 Ağustos 2006 Salı günü Zaman Gazetesi’nde şöyle yazmış:
Türkiye’de şaşmaz bozulmaz en yaygın ve en ucuz reflekslerden biri “bu milletin zinhar adam olmayacağını” temcit pilâvı gibi tekrarlamak ve aksini iddia eden herkesi de “romantik” ya da “saftirik” olmakla itham etmektir.
Ne vakit siyasette mikro yaklaşımların önemini vurgulayan, çözüme yönelik girişimlerde bulunan ve temelde yapıcı olan biri ya da birileri çıksa, anında yer damgayı, en iyi ihtimâlle “naif” olarak değerlendirilir. Siyasetin konuşulduğu her yerde illâ ki makro teorilerden, kallâvî genellemelerden, büyük güçlerin oyunlarından, emperyalizmin gizli tuzaklarından ve komplo teorilerinden ne kadar dem vurursanız, o kadar itibar görürsünüz. Tribünlere oynamanın en kolay yolu mümkün mertebe nüanssız ve “makro” konuşmaktır. İyiler ve kötüler, ‘bizden olanlar’ ve ‘bizden olmayanlar’ diye ayırıp insanlığı, milliyetçiliği ya da dini temel eksen yapıp, bir salvo ateşine başlar (MKD: Yâhu, salvo zâten “yaylım ateşi” demek, EŞ “bâb-ı âlî yüksek kapısı” yapmış, doğrusu “salvoya başlar” olmalıydı. Neyse, gene de PB kadar korkunç değil), hayâlî düşmanların hayâlî komplolarından bahsederek fena hâlde taraftar kazanabilirsiniz tez zamanda. İşe yarar. Korku politikasının tohumlarının tuttuğu topraklardır bunlar. Hâttâ ve hâttâ “derin” âddedilirsiniz.
Oysa insanı temel alan, bireyin acılarından sevinçlerinden, mikro girişimlerin etkisinden, küçük adımların da bir işe yarayabileceğinden söz ederseniz şâyet, alacağınız karşılık bellidir: “Geç bunları, sen de pek romantiksin”…
3-4 Haziran tarihlerinde İstanbul’da 30’un üzerinde düşünce ve kalem insanının (MKD: I ııııh; bence bunlar klavye insanı) katıldığı bir yuvarlak masa toplantısı yapıldı. Katılımcılar hayli farklı görüşlere sâhip, tamamen farklı kulvarlardan gelen; (MKD: Burada “;” kullanılmaz) ama gene de ortak dertleri olan “romantik” insanlardı. Türkiye’de süregiden hamaset ve nefret söyleminden de, artan toplumsal ve bireysel şiddetten de kaygı duyan, bunu azaltabilmek için bir şeyler yapmak gerektiğine inanan, toplumun Türk-Kürt diye kutuplaşmasını arzu etmeyen, son tahlilde hepimizin aynı gemide olduğunu savunan insanlar… Konuşma başlıkları farklı eksenlerde toplanmıştı: Kürt sorunu ve ekonomik boyut, Uluslararası Gelişmeler Işığında Bölgesel Gelişmeler, Toplumsal Af ve Olası Boyutları, Göç Mağdurları, Kadınlar, Çocuklar, Gençler…
Yoğun tartışmalarla geçen o iki günün sonrasında yaklaşık bir ay süren bir çalışmayla ortak bir metin kaleme alındı. “Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür diye öğrendik çocuk yaştan itibâren, oysa gitmeden olmaz, görmeden olmaz, insanı anlamadan, insanı temel almadan olmaz…” diye başlayan metin “Türkiye’nin bir köşesi bir başka köşesinden daha kıymetli değildir. Bir başkasının acısı beni de kanatır, beni sızlatır” diye devam etti. “Hepimiz aynı gemideyiz… Kadınlar, erkekler, Türkler, Kürtler, Alevîler, Sünnîler, göçle gelenler, işsizler, gelecekten korkan gençler, azınlıklar, şiddet mağdurları ve bilmeden şiddeti besleyenler… Hepimiz aynı seferde yolcuyuz… Bunu bilsek de bilmesek de”…
Bu memlekette bizler ne yazık ki yıllarca birbirimizin farklılıklarından korktuk. Yıllarca birbirimizin farklılıklarını hazmedemedik. Kimi zaman “türban” oldu farklılığın simgesi, kimi zaman “etnik köken”, kimi zaman “cinsiyet”… “Öteki”ni kendimize benzetmeye çalıştık ısrarla. Kendimize benzetemediğimizden nefret ettik, onu potansiyel “iç mihrak” âddettik. “Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışanlar ve yakışmayanlar” diye ikiye ayırdık insanları… Eleştirel düşünen ve konuşan herkesi damgaladık, sindirdik, uzaklaştırdık, susturduk… Sonuçta ne demokrasi arzu ettiğimiz seviyeye ulaştı, ne bizler toplum olarak siyasî olgunluğa erişebildik.
Kürt mes’elesinde kalıcı bir çözüm dışarıdan ya da tepeden gelmeyecek. İçeriden gelecek. Askerî yöntemlerle değil, sivil inisiyatiflerle mümkün olacak. Bizzat bizlerden, yani bireylerden, bireysel farklılıklarını hazmedebilmiş bir toplum dokusundan çıkacak yeni bir siyaset ve insanlık dili… Sivil toplumun farklı seslerinin “çıkar ve görüş farklılıkları” olduğu kadar, ortak bir zemini de var. Basit ama nedense hep ama hep unutulan, “romantik” diye küçümsenip susturulan ama son derece temel bir nokta: Bu memleket hepimizin. Ortak bir dil ve demokratik bir kamusal alan yaratabilmek için aynılaşmak zorunda değiliz… Farklılıklarımıza rağmen değil, farklılıklarımızla beraber buradayız, beraberiz. Bu yüzden işte bu yüzden, bu hafta basına ve kamuoyuna verilen 38 imzalı Aydınlar Bildirisi’nde, ara tonlar, köprüler ve sentezlerdir savunduğumuz. Türk-Kürt, Kemâlist-Dinci, Sünnî-Alevî… diye kutuplaşmış bir Türkiye arzu etmiyoruz.
http://www.turkbirligi.com/forum/forum_posts.asp?TID=536 adresinden kısaltarak buna sert bir cevap fışkırtılmış:
Şahısların kimliklerini açıkça deşifre ederek haklarında beslediğim düşünceleri ortaya dökmekten nefret etmeme rağmen, bu prensibimden feragat edip melun bir vatan hâinini kaleme alacağım.
Aslında bu zavallıyla beraber pek çok hâin için parmak oynatmalıydım ama olsun açılışı bu zerzevatla yapmış olayım… Kendisine “hâin” denmesinden zevk aldığını, çünkü ne kadar ona hâin denirse o kadar demokrat olduğunun yüzüne vurulduğunu açıklayacak kadar zekâ özürlü olan zâta prim verdiğim kanısına varılmamasını önemle rica ediyorum.
Gazete ve sözde feminizm ülkülü kadın haklarını savunduklarını iddia edip, aslında Kürt ve bilumum Türklük düşmanlarının borazanlığını yapan dergilerde hakkında yazılıp çizilen, kendisiyle röportajlar yapılan bu zavallı, son iki üç yılda ortaya çıkan şişirme bir varlıktır.
Tıpkı Pamuk gibi… Abuk sabuk ve edebî değeri sıfır olan kitaplarında herhangi bir fikrin izini sürmekte tahmin ettiğiniz gibi hata olacaktır. Uçuk kaçık, yaş aralığı 14 – 19 arasında gençlerin okuduğu kitaplarında, ultra hâin Orhan Pamukyan gibi zırvalayan, gâh cinsellik, gâh Ermenicilik yapan sözde yazar, herkesin, özellikle de kadın yazarların kendisini kıskandığını dile getirmiş…
Hâinlik kıskanılacak bir meziyet olduysa da bizim haberimiz yok hanımefendi! Aşk ve seks hayatını yazarak “yazar” unvanını alan bu devşirmeler ordusu, 20 yaşında seks fantezilerini yazarak “yazar” olan İtalyan fâhişesi ile çıktıkları yarışta, bâzen onu sollayacak manevralar yapmaktalar.
Kalem fâhişeliği görevini gâyet mükemmel olarak icrâ eden devşirmeler ordusunun erkek neferleri de, eşcinsel dürtülerini açıklamaktan çekinmeyerek bir sürü kitap adlı cinsel sapıklık mecmuaları neşretmişlerdi. Kürt Mungan gibi… En az on beyle beraber olarak bunları matrah bir mes’eleymiş edasıyla masaya yatıran bu sözde yazar hanımların, Türk Milleti’nin mânevî dünyasında açtığı yaraların tamiri inanın çok zordur.
Türkiye’de yazarçizer olup da cinsiyeti kadın olanların hemen hemen hepsinin ortak özelliği cinsel özgürlük, kadın hakları, insan hakları, demokrasi, hak ve özgürlükler cart curt gibi uyduruk tanımların arkasına sığınıp Kürtçülük, Ermenicilik; lâikliğin içini boşaltıp din yâni İslâm düşmanlığı yapmaktır.
Entel dantel takılan Türkiye’nin sözde kadın yazarları, kokuşmuş solculuktan da asla ödün vermezler. Solcuyuz derler, PKK’nın kucağına atılırlar. İnsan hakları için mücadeleden yanayız derler, Mao’nun şekillerini taşırlar. Âile kurumuna nefret kusar, âilesine ve millî değerlerine sâhip çıkan insanları “faşist” olmakla suçlarlar… Millet aleyhtarlığı yapanın adının başına aydın sıfatının getirildiği günümüzde, her kavramın içini boşaltmakta ve yerine sun’î virüsler enjekte etmekte üzerimize yok diye haykırıyorum.
Okumuyoruz. Okumayan ve okusa bile okuduğunu anlamayan bir millet olduğumuz için her hacıyı dedemiz sanıyoruz. Okumayan, düşünmeyen beyinler elbette solun ve Türk düşmanlığının safındakileri destekleyecektir. Kadın haklarına inanmak demek, fâhişelik yapma hakkı, fâhişeliğe teşvik hakkı demek değildir.
Lâiklik demek, İslâm ve öğretilerine saldırmak, dinsizliğe davet demek değildir. İnsan haklarını savunmak, ülkenin aslî unsurunun diline, bayrağına, vatanının bölünmez bütünlüğünü saldıranlara çiçek sunmak değildir. Hak ve özgürlükleri sahiplenmek, milyonlarca Türk’ü katletmiş, milyonlarca insanın kanını içmiş ideolojilerin çığırtkanlığını yapmak değildir. Hele hele yazar olmak, Türklüğün altını gizliden veya açıktan oymak, onun millî namusuna küfür etmek hiç değildir.
Okurlarımdan uslûbunu değiştirdiğim için özür dilerim ancak Türk Milleti’nin sırtından geçinip onların millî varlığıyla, ülkesinin bütünlüğüyle yapboz misâli oynayan şerefsizlerin ortaya dökülmesi gereklidir. Soyu Türk, ruhu Türk, ülküsü Türk olan bir vatan evlâdı olarak, şeref *****aralarını deşifre etmeyi görev biliyorum. Yukarıdaki soytarının adını yazarak kendisinin şöhret merakına âlet olmak istemediğimi de belirtmeliyim.
Böyle deyyusların adını okuyup işitip hâinlik kokan kitaplarını satın alacak Türk evlâtlarının olacağını sanmadığımdan, rahatlıkla adını geçiriyorum. Çirkefe bulaşma üzerine sıçrar der büyüklerimiz ama bu çirkefin adını geçirmesem olmazdı… Türkiye’de adlarının başına “aydın” sıfatını getirerek Türk Milleti’nin hayat hakkına, millî bağımsızlığına, vatanının bölünmezliğine, mânevî değerlerine, millî tercih ve hislerine Haçlı Savaşları yapıldığını malûmunuzdur. Aydınlık nedir? Aydın kimdir? Ne için yaşar, yaşama amacı ve ülküsü nedir?
Bu soruların cevabı bizdeki aydın geçinen ucûbeler için tek slogandır: TÜRK’E KİM DÜŞMANSA, O BENİM MUTLAK DOSTUMDUR! Aydın kavramı ile ilgili geçtiğimiz yıllarda kaleme aldığım yazımda ifade ettiğim gibi, Aydın olan, en azından Aydın olmak isteyen kişi, içinden çıktığı vatanın ve o vatanı kan bedelinde yurt yapmış sâhiplerini sevmese de sayandır. O ülkede hâkim olan etnik kökenden olmasa bile, onlara sâdık davranandır. Yok, saymıyorsa, defolup gidecek kadar yüreği olandır.
Bize düşman olup da hâlâ ekmeğimizi yiyen aydın sıfatlı köpeklerin cinsel sapıklık ve arsızlıktan başka bir diğer ortak özellikleri de, son on yılda palazlanan özel üniversitelerin her birinde bir kürsü kapmış olmalarıdır. Bilgi Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi gibi yüklü para karşılığında öğrenim yapılan okulların hepsi de Türk millî varlığına zehir kusanları barındırmakta, onlara ders verme fırsatı sağlamakta.
Malûm Ermeni Konferansı da bu özel üniversitelerin salonlarında yapılmıştı. Değirmenin suyunun nerden geldiği belli olan bu üniversitelerde ders okutan sözde aydın ve yazarlardan otuz sekizi, 31 Temmuz 2006 tarihinde evlere şenlik bir bildiri daha yayınladılar. “Bir grup şerefsiz” pardon “bir grup aydın” imzasıyla yayınlanan bildirilerde yazılan hakaretler ayyuka çıkmıştır, inmemektedir. Türk’ün adaletli kılıcının bu yezitlerin boynunda işlemesini görmek istiyorum. Ne olur artık İstiklâl Mahkemeleri kurulsun!
Kürtler’e toprak talep eden SÖZDE aydın ve yazarların listesi:
Prof. Dr. Ahmet İnsel (Galatasaray Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi)
Doç. Dr. Ahmet İçduygu (Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü)
Ali Bayramoğlu (Gazeteci-yazar)
Ayşe Gül Altınay (Sabancı Üniversitesi)
Ayhan Bilgen (MAZLUM – DER Başkanı)
Can Paker (TESEV Başkanı)
Derya Sazak (Gazeteci-yazar, Milliyet)
Ece Temelkuran (Gazeteci-yazar, Milliyet)
Elif Şafak (Yazar-Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi)
Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu (Bilgi Üniversitesi, Gazeteci)
Eyüp Can (Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)
Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem (Dicle Üniversitesi Hukuk Fakultesi Kamu Hukuku Bölüm Başkanlığı)
Yrd. Doç. Dr. Ferhat Kentel (Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi)
Prof. Dr. Fuat Keyman (Koç Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi)
Prof. Dr. Gencay Gürsoy (İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, TTB Başkanı)
İbrahim Betil (Toplum Gönüllüleri Vakfı Başkanı)
Kutbettin Arzu (Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı)
Mesut Öztürk (Eski Van Belediye Başkanı)
Sabih Ataç (Eski Batman Baro Başkanı)
Dr. Mesut Yeğen (ODTU Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi)
Doç. Dr. Mithat Sancar (Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi)
Prof. Dr. Murat Belge (Yazar – Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Başkanı)
Muharrem Erbey (Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Danışmanı)
Mustafa Karaalioğlu (Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)
Nebahat Akkoç (KAMER Başkanı)
Necdet İpekyüz (Eski Diyarbakır Tabip Odası Başkanı)
Osman Kavala (TESEV Yönetim Kurulu Üyesi)
Oya Baydar (Barış girişimi – yazar)
Ömer Laçiner (Birikim Dergisi Editörü)
Rojbin Tugan (Hukukçu-İnsan Hakları Aktivisti, Hakkâri)
Salim Uslu (HAK – İŞ Genel Başkanı)
Sedat Yurtdaş (DTP Başkan yardımcısı – yazar)
Sezgin Tanrıkulu (Diyarbakır Baro Başkanı)
Sahismail Bedirhanoğlu (Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı)
Tahir Dadak (Kalkınma Kooperatifi, Diyarbakır)
Tarhan Erdem (Gazeteci-yazar)
Yusuf Alataş
Zozan Özgökçe (Van Kadın derneği başkanı)
Dört başı mâmur listede geçen adlar ve konumları ibretlik…
Bu ülkede şerefsizler kadar sesi çıkmayan Türkler, yukarıdaki listede adı geçen “yazar”, “öğretim üyesi”, “hukukçu – avukat” imzalı teröristlerin taleplerine dolaylı yoldan alkış tutmaktadırlar.
Sivil toplum örgütlerinin terör örgütü PKK’yı koruyup gözeten paravanlardan ibâret olduğunu bilmeyenlere, Türk vatanını tamamen ele geçirmelerine ramak kaldığını görmeyen gözlere, görüp de görmemezlikten gelen “aman sendecilere”, sümüklü kıroların toprak, ana dil hakkı gibi isteklerle karşımıza dikilmesine çanak tutanlara bir tükürük bor***** var…
http://www.aksam.com.tr/2009/06/11/yazar/4267/aksam/yazi.html yazısında Penisçi SD daha yumuşak ama net olarak, mizah da katarak yaklaşmış konuya (kısaltarak naklediyorum):
Yılmaz Erdoğan’ın edebî ağlaması, Kürt mes’elesini çözmeye yarayacak tek bir cümle bile içermemektedir.
… Birçok ülkede benim ‘kanayan yürekli Liberaller’ diye adlandırdığım bir grup insan vardır.
Bu grubun başta gelen özelliği dünyadaki adaletsizliklere üzülmeleridir. Adaletsizlikleri, acıları arar bulur ve bunlara üzülürler.
Üzülmekle kalmaz, acılarını yüksek sesle ifâde de ederler ne yazık ki… Bu grup Liberal olduğu için her ülkede san’at çevrelerine çok yakındır ve sayıları az olsa da sesleri çok çıkar.
Şikâyetlerini de çok genel kavramlarla ifâde ederler. Şikâyetlerinin soyutlama düzeyi o kadar yüksektir ki; şikâyet her türlü somut anlamını yitirir.
San’atçı duyarlılığı da işin içine girince hâddinden fazla soyutlaşan şikâyet, içsel tutarlılığını da kaybeder…
Ülkemizde de bu tür … sayısı hayli fazladır. Bunlar ilk bakışta çok anlamlı, derin lâflar ediyor gibi görünür ama üzerinde biraz düşünürseniz dediklerinin fazla anlamı olmadığını -büyük ihtimâlle- gecikerek anlarsınız.
Ben bu olayı ‘uçurtmayı vurmasınlar’ sendromu olarak adlandırıyorum.
‘Uçurtmayı vurmasınlar’ lâfı insana üzülme hissi veriyor, Liberal’seniz bu lâfı duyunca ağlamaya bile başlayabilirsiniz. … Ama düşünmeyeceksiniz… Koşul bu; düşünmeden üzüleceksiniz…
Bu âdet bizde çok yaygın, çok hızlı duygulanabiliyoruz. Örneğin, bir töre cinayetinde kızını kıtır kıtır kesmiş bir baba ekran karşısında duygulanabiliyor, çok ağlıyor.
Bize bu âdet nereden geldi derseniz, psikologlar çocukluğumuzu irdeler mutlaka. Psikologlarda bu âdet hayli yaygın…
Çünkü bizde yemek yemeyen çocuğa ‘Afrika’daki açları düşün’ demek âdeti var nedense. Çocuk nerede olduğunu bilmediği bir yerde, başlarına neler geldiğini bilmediği çocukları düşünerek vicdan azabı çekmeyi öğrenir. Bu tipler, çocukken fazla sinir bozucu olmazlar ama Yılmaz Erdoğan’ın yaşına geldiklerinde gerçekten tahammül edilmez olabilirler. Erdoğan, Hürriyet gazetesinde yayınlanan mektubunda ‘Yalvarıyorum, genç ölümleri durdurun’ demişti. Ne kadar acıklı ne kadar duygusal bir yakarış değil mi?
Dünyada hiçbir savaş ve çatışma, amaçları ‘mutlaka gençler ve çocuklar ölsün’ olanlar tarafından çıkarılmaz. Dolayısıyla hiçbir savaş da ‘aman gençler ve çocuklar ölmesin’ diye durdurulamaz. Bu konuda konuşmak sadece Liberaller’e biraz daha ağlama fırsatı verir ve onlara sanki bir iş başarmışlar duygusu yaratmakta kalır, o kadar…
Aslında bu kadar lâf etmenin de gereği yok. Benim bir mes’elenin anlamsız olup olmadığını anlamak için çok daha kestirme olan bir metodum var. Bir toplumsal hareketin aslında anlamsız olup olmadığına ben o hareket içinde ‘Elif Şafak var mı’ diye bakıp karar veriyorum. Bu yöntem hiç şaşmıyor. Eğer varsa o hareket anlamsız ve sun’îdir. Bugün tartıştığım konunun sadece Türkiye’ye değil tüm dünyaya âit olan bir sorun olduğunu Elif Şafak’a dünyada verilen desteğe bakarak da anlayabilirsiniz. O ne derse, dünyada onu destekleyen bir örgüt mutlaka çıkabiliyor. Yılmaz Erdoğan’ın mektubu hakkında da Elif Şafak ‘Kürt mes’elesinde önce insanî boyut önemli’ diye buyurmuş… Ne kadar önemli ve duyarlı açıklama değil mi? Sanki sorunun çözümüne ‘yöredeki Kürt sokak köpeklerinin sorununu çözerek başlayalım’ diyen var da, Elif Hanım buna karşı bir lâf söylüyormuş izlenimini veriyor.
Bu tür mes’elelerde alınan tavrı daha da soyutlaştırıp tam anlamsız hâle getirmenin en kestirme yolu ‘insanî boyut’ veya ‘insanî değerler’ şeklinde bir lâfı da işin içine sokmaktır. Neyin insanî olduğu neyin olmadığı tartışma konusudur ve felsefe bu işi çözemedi, çözeceği de yok… Çözmesi de gerekmeyebilir…
… Yılmaz Erdoğan’ın edebî ağlaması, Kürt mes’elesini çözmeye yarayacak tek bir cümle bile içermemektedir. Bunu ‘insanın insan olmasına yakışan düşünce ve duygular’ olarak yorumlayanlara açık çağrı yapıyorum: İnsanın insan olmasına yakışan düşünce ve duyguları net olarak tanımlayın lûtfen…
… Yemez mi diyorsunuz; yemiyorsa bâri sesinizi kesin de kitap yazmakla yetinin veya şiir yazın, orada ağlayın… Bâri ağlamanız san’at sayılsın. O bile değil bana göre ya; ama ne olursa olsun onları alkışlayanlar bir şekilde çıkacaktır.
***
Zaman Gazetesi’nden ve benzeri medyadan yörüngesinden fırlayarak transfer edilen Nihâl Bengisu Karaca gibi daha nice ulvîye münevverlerin, Pelin Batu’nun, Türkçe Kur’ân’dan nümeroloji yapan –maâlesef bizden mezun olmuştur– Dr. Ömer Çelakıl’ın filân yanında, bu edebî, Rumî, Batınî Liberalimiz en son nereye transfer oldu:
Habertürk’e!
Şaka gibi değil mi?
Değil değil,
siz daha neler göreceksiniz
bilirim de söylemem, siz AŞK kıraat edin…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Haziran 2009 Perşembe


Aynı tuzağa ben de düştüm. Bir güzel okudum kitabı, ama sizden beklemezdim:))) Elif ŞAFAK ile ilgili sâhicilik hususunda Pelin BATU’ya yorum yazarken beyanda bulunmuştum. Tekrarlamayacağım. İyi ki varsınız hocam. Sizi seviyoruz. Bir de mistik yaşantılar ile ilgili yazı nerede kaldı. Beni yakından ilgilendiriyor bu konu
case study olabilirim memnuniyetle sizin için. Saygılar..
Sevgili Üstâdım,
Vatan’ıma yapılan her saldırıda bu kadar aydınla(!) ne yapacağız diye kendime soruyorum.
İçimden bir ses bana hep aynı şeyi söylüyor; ”İttihat ve Terakki”.
Cânan Hanım’ı ”mistik yaşantılar ile ilgili yazı” konusunda destekliyorum.
Kardeşçe Sevgiler, Saygılar…
MKD: Bilmukabele Kardeşim
Saygılar Efendim,
Böylesine önemli bir konuyu açıklamanızdan dolayı size teşekkür ederim.
Müsaadenizle ben de bu konuların Abant Toplantıları’yla ilgili olduğu düşüncesiyle,birkaç noktayı aktarmak istiyorum.
Bir de bu Abant Toplantıları’na katılan bâzı konukların Helsinki Yurttaşlar Derneği üyeleri olması tesadüf olmasa gerek diye düşünüyorum.
Tekrar hatırlamakta fayda var mülâhazasıyla, bildiğiniz gibi 1998 yılında 1. Abant toplantısı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenmişti. Bu vakfın onursal başkanı F. Gülen’di. Bu toplantının bilimsel başkanlığını Prof. Dr. Mehmet Aydın yürütüyordu. Toplantıya katılanlar:
Prof. Ahmet Arslan
Prof. Cemal Sofuoğlu
Prof. E. Nazif Gürdoğan
Doç. Durmuş Hocaoğlu
Fehmi Koru
Hâlit Refiğ
Hüseyin Gülerce
Ali Bulaç- Aynı zamanda Helsinki Y. D. üyesi
Prof. Bekir Karlığa
Prof. Hayrettin Karaman
Prof. Mehmet Hatipoğlu
Prof. Mehmet S. Aydın
Prof. Salih Akdemir
Prof. Süleyman Ateş
Prof. Y. N. Öztürk
Prof. Ahmet Özemre
Prof. Burhan Kuzu (Raportör Osman Can’ın Anayasa maddelerinin birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmesi savına arka çıkar mâhiyette beyanda bulunmuştu).
Dr. Cüneyt Ülsever
Doç. Hayri Kırbaşoğlu
Prof. Hüseyin Hatemi
Av. Kezban Hatemi
Dr. Mehmet Ali Kılıçbay
Prof. Mustafa Erdoğan
Nâmık Kemâl Zeybek
Nevvâl Sevindi
Prof. Niyazi Öktem
Doç. Sami Selçuk
2008 Toplantısı platform başkanı Mete Tuncay. Katılanlar:
Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar
Prof. Mehmet Altan
AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt
AKP Ankara milletvekili Zeynep Dağı ve İhsan Dağı
Mit Eski Müsteşarı Cevat Öneş
Doç. Dr. Kemal Sayar
Gazeteci Ümit Fırat-Aynı zamanda Helsinki Yurttaşlar D. Üyesi
Gazeteci Cengiz Çandar
Gazeteci Ali Bulaç- Aynı zamanda Helsinki Y. D. Üyesi
Hak-İş. G. B. Salim Uslu
Diyarbakır Ticaret O. B. Mehmet Kaya
Yazar Mustafa Akyol
Prof. Mümtaz Türk’öne
Av. Rojbin Tuğan (sizin listenizde de mevcut)
Helsinki Yurttaşlar Derneği üyelerinden bâzıları:
Adalet Ağaoğlu
Ahmet İnsel
Ali Bulaç
Haluk Şahin
Mehmet Ali Birand
Murat Belge
Orhan Pamuk
Ümit Fırat
Osman Kavala
2008 Toplantısında Cengiz Çandar buyurmuş: Kürt yoğun bölgelerde Kürtçe’nin resmî dil olarak kabûl edilmesi ve hâttâ trafik levhalarındaki uyarıların Kürtçe ve Türkçe olarak birlikte yazılması gerekir. TC Kürtler’le Türkler’in ortak devleti hâline gelecek bir dönüşüm geçirmesi lâzımdır.
Yazar Mustafa Akyol buyurmuş: (Bundan emin değilim. Çünkü çok atmış. Belki yanlış aktarım veya sürç-ü lisan olabilir) Bütün Türkiye Kürdistan’dır. İstanbul Başkent’tir. Çünkü en büyük Kürt kenti İstanbul’dur.
Efendim, bu bilgileri internetten topladım. Bir TC Vatandaşı’nın bu sözleri söylemesi mümkün değil. Daha evvel buyurduğunuz gibi, Geyik veya Türk-Kürt kardeşliğine karşı provokasyon olabilir. Bu yüzden buna temkinli yaklaşıyorum. Benim tüylerim ürperdi.
Bir de son toplantı malumunuz üzerine Erbil’de yapılmış ve bu toplantıya F. Gülen bir mesaj göndermişti. F. Gülen’in Erbil’e ilgisi bir Kürt-İslâm sentezi bağlamında Kuzey Irak’taki oluşumu destekleyerek, Kürtler’e toprak ilhakı yaparak Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmektir. Bu bağlamda Amerika F. Gülen faktörünü kullanmaktadır. Burada K. Irak yönetimi, Amerika ve F. Gülen arasında bir denklem olduğu kanısındayım. Acaba diyorum, Gülen Türkiye’ye dönüş sürecinde “taşlar yerine oturunca” ifâdesinde gizli bir mesaj mı var? Burada en büyük zorluk Ordu gözüktüğünden son olayların bu denklemlerle bir ilgisi var mıdır?
Bu Abant Toplantıları ve Helsinki Y. Derneği üyelerinin aynı fikir platformunda buluşmaları bir tesadüf değildir. Bu önceden plânlanmış bir senaryonun etaplarının denenmesidir.
Ülke, Cumhuriyet kurulduğundan beri en büyük tehlikeyi yaşamaktadır.
Fakat farkında olmadıkları bir şey var. Ordu, hafife alınacak, küçümsenecek bir güç değildir. Ordu, ben eminim ki, dağlarda hangi koordinatlarda kaç terörist olduğu, kimlikleri, köylerdeki nüfus ve nüfus değişiklikleri, Erbil toplantıları, herşeyin takibinde ve Cumhuriyet’i, Demokrasi’yi, Lâik’liği kesinlikle ama kesinlikle koruyacaktır.
Saygılar, sevgiler, sağlıklar.
Üstâdım yazmış:
“Nâzım Hikmet vatan hâinliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hâinliğine devam ediyor hâlâ.
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hâinliğine devam ediyor hâlâ.
Evet, vatan hâiniyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hâiniyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühâlse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hâiniyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hâinliğine devam ediyor hâlâ.”
Müsaadenizle ben de bir kaç şey yazayım.
Türkiye ne demek?
Türkler’in Vatanı!
Atatürk kim?
Onu da Neyzen Tevfik üstâdımızdan okuyalım: (son dörtlük yeterli)
“İşgâldeki hâli sakın unutma,
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın amma,
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.”
Şu çelişkiye bakınız.
Türkiye’de Türk’üm demek suç.
Varoluşumuzu Tanrı’dan sonra borçlu olduğumuz Ata’mıza bağlı olmak suç.
Vatanseverlik suç.
Emperyalizme kuklalık etmemek suç.
Ak Parti (neresi Ak’sa) dememek suç.
Yazmak, okumak, haykırmak, tepki göstermek suç.
İllâ AKP’nin nohutunu, kömürünü, makarnasını alıp bir köşeye mi çekileceğiz?
Fethullah gibi ABD’nin kucağına mı oturacağız?
Mayın Tasarısı’na evet mi diyeceğiz?
İktidarın gözüne girmek için Amerikancı-Liberal mi olacağız?
Anti-milliyetçi mi olacağız?
Bunların hepsi suçsa,
Ben de idamlık mahkûmun arkadaş.
Kocaman saygılar, sevgiler.
MKD:
Değerli Hocam,
Evet yorumumuz var ama görünen o ki solcuların tahakkümüher yerde hâkim.
Nâzım Hikmet gibi bir hâini bize vatansever diye dayatanların daha dün ellerinde orak çekiçli bayraklarla nasıl sivil/memur katledip devrim yapmaya çalıştıklaırnı herhâlde yakında kimse hatırlamayacak?
Tekrar söylüyorum, vatanı sevmeyi Stalin dalkavuğu bir komünistten öğrenecek değiliz! Milliyetçiliği de KGB’den maaşlı İP ahfâdından, “silâhlı propagandacı” kaatiller ordusundan öğrenecek değiliz.
Solcu olmak ağzına geleni söylemek için yeterli herhâlde?
Burada alenî hakaretleri dahi yayınladıktan sonra solun etiksizliğini, oportünizmini, iki yüzlülüğünü ortaya koyan bir yorumu kaldırmanız, kusura bakmayın şık olmamış. Elbette bu mülkün sâhibi sizsiniz ve buradaki yazıları da komünistleri aşağıladığı mülkiyet hakkınıza istinaden modere ediyorsunuz.
Bu hakkınızı savunan ideoloji de bize milliyetçilği marksit Lâtin Amerika milliyetçiliği üzerinden öğretmeye kalkanların ideolojisi değil, Liberalizm’dir.
Nâzım Hikmet vatanın ne olduğunu bilseydi, 2. Dünya savaşı’nda ölenleren fazlasını kendi topraklarında katleden bir ruh hastasının kanatları altına sığınmazdı, lûtfen iraz insaf.
MKD: Önceki “yorumunuzu” içerisinde küfür ve hakaret olduğu için sildim. Bunu ise nispeten ölçülü olduğu için hiç ellemeden koyuyorum ama söylediklerinize katılmıyorum. Sanki herkese düşman gibisiniz. Nâzım (Nazım değil) hakkında bu mekânda benim değerlendirmem var; okuyabilirsiniz. Dünyanın gittiği yön de Mustafa Kemâl Atatürk’ün tatbik ettiği ekonomik modele doğru, bilmem farkında mısınız? Kapitalizmin başı olan ABD’de bugün devlet müdahalesi pek çok sosyalist ülkeden fazla. İfrat da, tefrit de yanlıştır.
Neden solu eleştiriyorum? Çünkü bu gün başımıza belâ olan şeylerin hepsi solun ahlâk dışı, şiddete eğilimli siyaseti yüzünden meydana gelmiştir.
Bahsettiğiniz adamların da çoğu sol kökenlidir, dikkat buyurursanız.
Bunlar hem âile bağlarını dahi reddedip hem de bugün Albayrağımız’ı ellerine alıp da “Türk olmak suç mu?” diyebiliyorlarsa ya cidden ahlâk diye bir şey bilmiyorlar ya da idoelojileri tarafından kurulmuş otomatlardan ibâretler, işlerine geleni hiç bir vicdanî rahatsızlık duymadan yapabiliyorlar.
Bakınız, Hocalı katliamıyla ilgili Azeri öğrencilerin siyasaldaki toplantısını basan serseriler de solcu; hepsi de “Hepimiz Etmeniyiz, hepimiz Kürdüz!” diye bağırıyorlardı. Aynı serseri güruhu aynı edepsizliği ODTÜ’de de yaptı, Azeri öğrencileri taşladı!
“Nâzım Hikmet vatana ihânete devam ediyormuş!” Evet ediyor! Yazdıkları hâlâ bu milletin evladının beynini zehirlemeye devam ediyor! naızm Türklük’e okadar meraklıydı neden petrolü için işgal edilen Azerbaycan’ın hangi emperyalist emellerce sömürüldüğünü hiç yazmadı? Neden Orta Asyada Çin ordusunu durdurmuş Osman Batur gibi bir babayiğidi övmedi de, komünist Çin ve Rus emperyalizmine karşı suskun kaldı? O yiğit ki kolları ve kulakları kesildikten sonra idam edildiğinde Türk olmanın gururunu taşıyordu, Nâzım Hikmet alçağı mı öğretecek bize Türklüğümüzü, el insaf!
MKD: Ölçünüz çok kaçıyor, biraz insaf!
Dünyanın gittiği ekonomik model konusu çok tartışmalı hocam.
Yaşanan ekonomik buhranın serbestlikten değil, düzenlemecilik/ müdahaleciikten kaynaklandığı ve bunun domino etkisiyle büyüdüğü aklı başında ekonomistlerce gösterildi. Finans piyasasında devlet müdahalesinin, fâizlerin doğal seviyesini çarpıtması yüzünden nasıl “kredi genişlemesine” sebep olduğu, olacağı 20 yüzyılın başlarında Mises tarafından gösterilmişti. “Mises de kim?” derseniz, kendisi Avusturya’yı 1. Dünya savaşı sonrası hiperenflasyonundan kurtaran dâhi ekonomisttir.
Yani? Ekonomi devletin akil adamlaırnın şekillendirebileceği basit bir kurgu değil, dolayısıyla Mustafa Kemâl’in zaten icat etmediği sözümona” karma” ekonomi gibi sosyalizm tonlu modeller insan eyleminin tabiatına aykırı olmaları hasebiyle kökten yanlıştırlar. Liberalizm “karma ekonomi” gibi içten çelişkili modeller üretmez, önermez; o sâdece fiyat arz ve taleple endoğal halinde nasıl meydana gelebiliyorsa öyle gelişmesinin en sağlıklısı olduğuınu savunur. Yâni? Serbest piyasadaki serbest mübadeleler ile.
Özür dileyerek dünyanın gittiğini söylediğiniz yöndeki ekonominin anlamı ise piyasanın “aklının ermediği” fiyat mevzuunun âkil adamlarca düzenlenebileceğidir. İmdi. Öyle bir tek adam bulmalısınız ki demir fiyatlarının “âdilce” ayarlamasını yaparken aynı anda çimento, kum, kireç vs fiyatlarını da buna göre ayarlamalı ve herkese bu âdilce fiyatları emretmeli.
Peki, Mises nasıl olup da Avusturya’yı bataktan kurtarmıştı? Çünkü o işin tabiatına dönmesi gerektiğini, enflasyonun, ekonominin tabii işlemi olmadığını hatırlattı da ondan. Yâni? Hiç bir insan aklının tek başına yetemeyeceği karmaşıke konomik düzenin kendi tabiatına dönmesine izin verilmesini sağladı.
Herkese de düşman değilim, sâdece etiği kendi tekellerine alıp da ona buna kara çalıp hakaret eden, beraat etmiş insanları bile “kaatil” diye alenen etiketlemekte beis görmeyen, sevmedikleri herkese “faşist” diyebilen ölçüsüz solculara kızgınım (ölçülü bir sol bulursanız lütfen bana da bildirin…).
Nâzım (adıyla ilgili herhangi bir imlâ endişesi taşımıyorum) da onlardan biriydi ve kusura bakmayın karaktersiz bir adamdı. Güce tapınıyordu ve İspanya’da faşizme karşı savaşanları kaderlerine terk edebilecek kadar kalleş bir adama, Stalin’e sığındı.
Çin, Kore’yi işgâl ederken, bizim askerlerimize hakaret etti. Böyle bir adamdan insanlık ve vatanseverlik öğreneceğiz, öyle mi? Kore harbi’nin Komünist Çin emperyalizminden kaynaklandığını söyleyecek kadar dürüst olamıyorlarsa, Türk solcuları’da Mao gibi bir kaatille aynı suçun ortağı demektirler.
“Herkese düşmanlık”? Özür dilerim hocam, sol herkes mi?
MKD: Demagojiye cevap vermem ama efendi(ce) yorumu koyarım.
Saygılar efendim;
Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında 4 üniversiteli kızla yaptığı söyleşi halen hafızalarda tazeliğini korumakta.Ama tekrar hatırlamakta bir sakınca yoktur.
-Humeyni’yi seviyor musun?
-Evet seviyorum ve saygı duyuyorum.
-Atatürk’ü seviyor musun?
-Bu ülkede Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecek ise ben sevmiyorum.
-Atatürk olmasaydı burada belki İngilizler vardı.
-İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zâten mes’ele bu.
-Ama Atatürk vatanı kurtardı.
-Vatanı Atatürk değil, Sütçü İmam kurtardı.
Sn. Çelik, Nâzım Hikmet’in hangi yazdıkları bu milletin evlâdının beynini zehirlemeye devam ediyor?
Yukarıdaki söyleşide yer alan kızlarımızın beynini Nâzım Hikmet mi zehirledi?
Bana bir tâne vatan evlâdı gösterin ki, Nâzım Hikmet’in yazdıklarından dolayı İngiliz Sömürgesi olmayı tercih edecekler.
Bu söyleşinin aktörleri olan kızlarımızın beynini zehirleyenler mi bize öğretecek Türklüğümüzü?
Emperyalizme karşı olmak, bağımsız olmak, sömürüyü kabûl etmemek ve bunu bir yaşam onuru olarak insanlara telkin ve tavsiye etmek, beyin zehirleme midir?
Bu kızlarımıza bu telkinleri solcular mı veriyor?
“Kanlı mı olacak, kansız mı?”
“Minâreler süngümüz, kubbeler miğferimiz, câmiler kışlamız, mü’minler askerlerimiz” diyenler solcular mı? Bu sözler mi öğretecek bize Türklüğümüzü?
Bütün şiddet melodileri Nâzım Hikmet eserlerinde mevcut, değil mi?
Nâzım Hikmet 10.01.2009 tarihli R. Gazete ile Türk Vatandaşlığına geri alındı.
Vatan hâinliği kavramının ne olduğunu zaman bize daha iyi gösterecek!
Kavramların oluşmasına ve oturmasına en büyük yardımcı, zamandır.
Siz, burada Nâzım Hikmet hakkında yazılan bir şeyi niye solcuların tahakkümü olarak değerlendiriyorsunuz?
Bu çok yüzeysel bir yaklaşım. Fikirleri tahakküm olarak tanımlayan bir zihniyet, tahakkümün potansiyel üretim merkezidir.
Saygılar, sevgiler, sağlıklar
MKD: Teşekkürler…
Değerli Hocam,
“Demagoji” nitelemenizi esefle karşılıyorum. Burada gâyet ciddi şekilde iktisat felsefesinden bahsediyoruz. Daha evvel de Marx’ın tırnakları bile olamayacağı Bawerk, Menger, Mises gibi adamlardan bunların iktisadın tabiatına dâir fikirlerinden ve bunların iktisada kazandırdığı terimlerden, kavramlardan bahsettik.
İktisadın üzerinde durduğu “değer” kavramının kökeninin nasıl gün ışığına çıkarıldığından bahsettik. Ekonominin nasıl bir insan eylemi olarak incelenmesi gerektiğinden bahseden Mises’ten bahsettik.
Burada Nâzım’ın “vatanseverliği” ile miliyetçiliğimiz üzerine ipotek koymağa kalkan arkadaşımız ne yazmış?
Ekonomik faâliyetin etikle ve hürriyetle ilişkisine dâir ne söylemiş? “Amerikanın kucağına oturmak” diye argo cıvıklıklara girerken bize “doğru ekonomi” anlayışı hususunda ne gibi bir yol göstermiş de biz “demagoji” yapmışız?
Vatanı nasıl seveceğimizi bize söylemiş.. Kimin ağzından? Uygulandığı her yeri kan gölüne çeviren bir ideolojinin sözde şairinin ağzından! İnsanlık dışı bir ideolojiyi savunmak vatanseverlik ve cidiyet ama milletin her bir ferdinin hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarını hem etik hem faydacı anlamda savunmak ve bunu sağlayacak liberal demokrasi ideâlini savunmak “demagoji” öyle mi?
Gerçekten üzüldüm, saygılarımla…
MKD: Sapla samanı karıştırıp, üzerine de bol kin kusuyorsunuz. Nâzım’la ilgili yazımı hâlâ okumadığınız da belli. Nedir bu dizginsizce öfke?
Sayın Terziahmetoğlu,
Kimi kiminle mukayese ediyorsunuz? Benneyi savunmuşum, kimi savunmuşum?
Ben size sorayım bu memlekette Nâzım’ı sevmemek hüriyeti var mı? Adamın ne şiiri eleştirilebilir ne ahlâkî tutarsızlıkları, yapmayın Allah aşkına!
Ya kusura bakmayın ama sizinkisi asıl demagojini dik âlâsı, ben ne diyorum, siz ne diyorsunuz?
Evet! Türkiye’de sol bir entellektüel dikta var ve buna muhalefet edemezsiniz! Ettiniz mi derhâl üzerinize saldırılır, görmediğiniz hakaret kalmaz!
Yakusura bakmayın ama Sayın Terziahmetoğlu benim söylediklerimden haberiniz yok, ben de cidden sıkıldım.
MKD: Sanırım bu kadarı yeter; ben de sıkıldım. Sanırım sekterliğe muhalif bu mekândaki son sekterliğiniz bu olacak! Burası kindarlığın sofrası değil. Tutturmuşsunuz Nâzım diye, sanki bu memlekete ihâneti o soktu. Sol dikta tesbitiniz doğru ama bu üslûp, bu öfke burada yer almayacak. Saygılar…
İşin ilginç yanı onlar ve biz şeklide ayrılma noktasında başlıyor. Bu ülkede okuyan ve sesini çıkaran ne yazık ki onlar. Onlar ki ev ödevini çok iyi çalışmış ışık saçan evlerde eğitilmiş neferler. Heryerde ve her mevkideler.
Parasız öğrencilere aş ve eğitim şansıyla başlayan bu yolculuk bugünün tohumlarını bundan yirmi yıl öncesinde atıldığını düşündürüyor. Bunun karşısında durmak, dur! demek ancak okumakla mümkün.
“Kaç kişi Çanakkale Savaşı’nı biliyor?” diye sorsam alacağım cevabı biliyorum. Bilinen bilgi o denli sığ ki. Bizi biz yapan bu savaşı öğrenmekle ve öğretmekle başlamalıyız işe. Ancak o zaman bugünü ve geleceği anlayabiliriz. Kimbilir bir umut bu gidişe dur deriz.
Geçmişi olmayan toplumların geleceği de olamaz… Ama bu geçmiş kitapların tozlu sayfaları arasında kalırsa birileri Ermeniler’i öldürmüşsünüz der. İnanırsınız… Hâttâ işi biraz daha ileriye götürür teröristi şehit diye gömmediğiniz için sizi suçlu ilân eder. Hakkaten ya dersiniz. Yakın bir gelecekte liderlerini de hapisten çıkarıp milletvekili yaparlarsa hiç şaşrmayın. Hâttâ onlara kalsa her şehri üniter yapı içinde 80 ülkeye böler, her biri ayrı lisan konuşsun derler. Onları bir iki ülke kesmez çünkü.
Acı olan, Çanakkale’de ölen 90.000 adam boşu boşuna öldüler. Gerek yokmuş bu ülkenin kurtarılmasına. O batmak konusunda kararlıymış çünkü. Çanakkale bu batışı sâdece 95 yıl geciktirdi o kadar.
Atatürk’ün emanetini ne de güzel koruduk… Hepimize tebrikler…