HEINZ KOHUT ve YİĞİT BULUT
Heinz Kohut, 1913’te doğup, bendeniz 24 yaşındayken (maâlesef tanışamadık ama pek çok eserini okudum), 1981 senesinde vefat etmiş olan, psikanaliz tarihinde çok büyük yeri olan bir şahsiyettir. Viyana Üniversitesi’nde tıbbiye okumuş ve nörolog da olmuştur. Zengin bir Yahudi âilesindendir. 1939 yılında Nazi baskıları sonucu göç ederek Chicago’ya yerleşir. Chicago Psikanaliz Enstitüsü’nün göze çarpan üyelerinden biri olur ve başlarda geleneksel psikanaliz kuramının güçlü bir yandaşıdır.
Sonraları, Freud’un İd, Ego ve Süperego kavramlarına karşı çıkarak kendi fikirlerini geliştirmeye başlar. İşin temelinde de, bir makalesinin Psikanaliz Dergisi’nde reddedilmesinden sonra duyduğu öfke yatar.
Dürtülere odaklanan geleneksel psikanalize karşı, Kohut’un kuramı (Kendilik Psikolojisi: Self Psychology) büyük ölçüde, iniş çıkışlı kişilerarası ilişkilere vurgu yapar. Kohut, Kendilik Psikolojisi kuramını geliştirerek yapılandırır ve “Kendiliğin Analizi: Narsisistik Kişilik Bozukluklarının Tedavisinde Sistematik Bir Yaklaşım” adlı kitabında bu fikirlerini yayınlar. Ona göre kendilik-nesne ilişkisi ihtiyacı çocukluk döneminde sona ermez, bütün hayat boyunca devam eder. Kohut’un kuramı psikanalitik uygulamalara ve dinamik yönelimli psikoterapilere büyük katkılar sağlar ve Psikanaliz Dini’nin şimdilik en son büyük mezhebini teşkil eder.
Şimdi okuyucu sanacak ki ilmî bir makale yazacağım.
Yok, yok. Çok daha basit bir şeye işaret etmek için bu girişi yaptım.
İster Freud gibi “grandiyöz Ego” kavramını, ister Kohut’un “inflated self” (şişmiş-kabarmış kendilik) kavramını kullanalım, istersek tasavvuftan demlenerek nefsi kabarmış diyelim (Elif Shafak’tan özür dileyerek), böyle psişik yapıya erkekli kadınlı sâhip muhteşem bir medya kuruluşu var malûm.
Konuklarıyla dalga geçen, tarihin arka orasından yalan yanlış şeyler anlatıp akademiayı aşağılayan, canlı sohbetlerde sürekli olarak argo kelimelerin kullanılmasının şart olduğu, edep ayarı bozuk sunucusunun bozuk Türkçesi’yle uçuk kaçık programlarıyla milleti eğlendirdiği malûm medya kurumu.
Vatan’da ve Doğan Grubu’ndayken yazılarını ve konuşmalarını dikkatle takip ettiğim sarışın, mavi gözlü, yakışıklı, çok hızlı tedailerle çok hızlı konuşan ama iç tutarlılığını hep koruyan, uzun vâdede de kesinlikle milliyetçi mukaddesatçı cenahtan siyasete koştuğundan emin olduğum bir delikanlı var: Yiğit Bulut.
Malûm gruba transfer olur olmaz onun da ayarlarına bir şeyler oldu! Eğer öyle olmak aralarındaki sözleşmede bir ön şart değilse, havasından suyundan bulaştı herhâlde.
O efendi, sevimli ve karizmatik yiğit gitti, saldırgan, sürekli olarak “ben” diyen ve sarkastik bir koç geldi…
Yiğidim, dostum (henüz tanışamadık ama bir yazısında benden iktibasla böyle bahsetmişti), sen uzun vâdeli oynuyorsun; mesai arkadaşların ise ömürlerinin akşamındalar.
Bir “murâkabe-i nefs” eyle, Ego’nu veya Kendiliği’ni şöyle bir gözden geçir, azıcık gazını al, havasını azalt.
Cân-ı yürekten bir “dost” ikazıdır bu.
Yoksa “win win” değil, “lose lose” olacaksın.
Yanındakilerin küpü de dolu, siyaset niyetleri de yok, olamaz da zâten. Halktan bu kadar kopuk ve bîhaber insanlardan siyasetçi olmaz. Ama sen şimdiden reyting canavarı uğruna itici ve sevilmeyen bir nesne olursan, istikbâlde dumura uğrarsın.
ABG’de 100 değil 20 USD’a satılan ve Çin’den 1 TL’ye mâliyetle getirtilebilen “havada dönen küre-i arzlar” gibi promosyonlarla şimdilik esen rüzgârı bir gün tükenince pat diye kapatılıverecek yâhut el değiştirebilecek malûm kurumdaki “ağabeylerine” benzeme.
Allah aşkına!
Benden söylemesi…
“Win win or lose lose”
It is your choice my man!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 30 Haziran 2009 Salı

