Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 3735 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

BİR DÂHİ DAHA ÇEKİP GİTTİ: KURTULUŞ TÜRKGÜVEN

Yaş 18, Adana’da Baraj Yolu’nda 6.5 Durak’taki Divan Apartmanı’nda ikamet ediyoruz (Adana’da Baraj Yolu’nda seneler zarfında o kadar yerleşim arttı ki, ¼ duraklar dahi teşekkül etti). Babam, Çukurova Tıb Fakültesi’nin Psikiyatri Kliniği’ni kurmuş, bir alay mücadele içinde çırpınıyor. Divan Apartmanı da Fakülte’nin öğretim üyelerinin lojmanı olarak komple tutulmuş.

Biz yedinci kattayız, en üst kat ve çatı da yok.

O zamanlar 70 kiloyum çünkü Taekwon do’daki sıkletim bu. Günlerim fakülte, dojoda antrenman yapmak ve klâsik gitar çalmakla geçiyor. Çoğu akşamı tavanda antrenman yaptıktan sonra güneşi meditasyonla batırıp, gitarımı elime alıp etüd yaparak kapatıyorum.

Karşımız açık ve başka şehirlerden gelecek dostlara “Baraj Yolu’nu bulun, birkaç kilometre gidin, soldaki yedi katlı modern bina bizimki” diye târif ediyoruz. O zamanlar öyle çünkü…

Sonra, Baraj Yolu’ndaki ikinci büyük (bizimkinin iki misli) apartmanı tutup da tam karşımıza dikiyorlar!

İyi mi?

İyi, iyi, anlatacağım…

Sür’atle doluyor binâ ve epey farklı sosyokültürel temellerden karşı komşularımızla yüz yüze bakar oluyoruz. Beşinci kattaki bir fıstıkla hafiften kesişiyoruz, arada da bizim apartmanın yanındaki bahçeli büyük evdeki güzel kıza bakıyorum. O belli ki asil bir âileden, birkaç kaçamak bakışma hâricinde gözlerini kaçırıyor. Ben de en müthiş silâhımı kullanıyorum; klâsik gitarımı alıp elime balkona çıkıyorum ve saatlerce çalıyorum. O da saatlerce bahçede oturuyor ama bir nazar bile etmiyor.

Karşı apartmanın bize göre solundaki bloktaki birinci kata yeni birileri taşınıyor. Sarışın, hafif çilli güzel bir karısı olan ben civar bir genç adam. Bir gün gene balkonda döktürürken, karşıdan çok kaliteli bir mukabele geliyor; şaşkınlıkla eğilip bakıyorum, elinde gitarıyla tipik bir Adanalı sevimliliğiyle bana bakıyor o yakışıklı, cin gibi adam. Birkaç saat apartmandan apartmana atışıyoruz (kimse de vurmuyor yâhut küfretmiyor).

Ertesi gün zıplıyorum aşağı, elimde gitar. “Merhaba, ben Kerem Doksat” diyorum, ânında sarılıp öpüşüyoruz, benden dört yaş büyük dâhi gitarist ise “ben de Kurtuluş Türkgüven” diyor. Karısı da çok şirin, hemen çaylar ve tabii ki, gitar…

Saatlerce emprovizasyon (irticâlen çalma, şimdilerde doğaçlama diyorlar) yapıyoruz. Kurtuluş aslında bir Rock ustası ama klâsik tekniği olmasa da, bir duyduğunu Rock usûlüyle bana iâde ediveriyor. Onun Rock nağmelerine de ben klâsik atıflarla mukabele ediyorum.

Öyle başlayan dostluğumuz hep sürüyor. Önce Adana’da büyük bir adam oluyor Kurtuluş… Benim Adana tarihinin ilk klâsik gitar resitalini verdiğim (dördüncü sınıftayken) senelerde Sular semtindeki gazinoda artık bir Kurtuluş efsânesi esiyor.

kurtulus.widec

Her şeyi çalabiliyor Kurtuluş ama gene biz bize takılırken “en büyük keyif seninle geçirdiğim saatlerde be kardaş” diyor, gözlerimiz doluyor. Adama Bach çalıyorum, bana Jimi Hendrixvâri bir yorumla iâde ediyor!

İstanbul’dan bir grup arkadaşım geliyor, hepsi de şimdiki moda lâfla Beyaz Türk ve Rock delisi, çoğu Boğaziçi’nde okuyor, bir kısmı Amerika’da. Toplayıp Kurtuluş’un çalıştığı gazinoya götürüyorum. Yanına gidip kısaca grubu tanıtıyorum…

Hâlâ unutamam o geceyi!

Coştukça coşuyor ve coşturuyor Kurtuluş; Jimi Hendrix’ten, Cream’den (o zamanlar Eric Clapton tek başına değil), Beatles’ten… hepimizi uçuruyor. Sonradan gülerek anlatmıştı, o gece patrondan azıcık fırça yemiş hiç Arabesk çalmadığı için!

Hep gülerdi, güleçti Kurtuluş… Hep de seviyeliydi. Çok da gururluydu, asla kimseye ezdirmezdi kendini. Mozart gibi hani…

Adana’ya sığmadı, İstanbul’a taştı. O arada benim mecburî hizmetim filân derken, irtibatımız koptu. Bir gün Boğaz’da arabayla dolanırken bir bakıyorum, sâhildeki bir mekânda KURTULUŞ diye yazıyor, şipşirin yüzü de afişlerde. Sürpriz yapıyorum, yer ayırtıp gazinoyu “basıyorum”. Özellikle en önde değil, bir arkada ve karanlıkça bir yerde mevzîleniyoruz (şimdilerde konuşlanıyoruz diyorlar).

Çıkıyor sahneye, önce biraz “light” takılıyor, popüler şarkılar söylüyor (sesi de çok güzeldi ve üç oktavı rahatça zorlardı). Bir peçeteye “Johann Sebastian Bach’tan Bourree’yi rica ediyorum, saygılarımla” diye yazıp garsonla yolluyorum. Daha nispeten saat erken (gece 23 civârı) ve henüz yarısı filân dolu salonun. Önce peçeteye bir bakıyor, sonra çalmayı kesip bir daha bakıyor. Garsonu tembihlemişim nerede oturduğumu ve kim olduğumu söylememesi için.

Heeey, Kerem, neredesin” diye sevinçle haykırıyor.

Fırlıyorum yerimden, hasretle sarılıp öpüşüyoruz. Rock yorumla bana ânında çalıyor Bourree’yi, sonra da klâsik gitarı elime veriyor (sahneye üç gitarla çıkmıştı; biri elektro, biri akustik, biri de klâsik). Joaquin Rodrigo’nun meşhur Concerto de Aranjuez’inin Adagio’sunu beraber çalıyoruz; cadenza’da tamamen susup klâsik kültürünün güzelliğini sergiliyor (Xsuefei Yang’ın güzel ama heyecandan bir kısmını eksik çaldığı güzel bir yorumu http://www.dailymotion.com/video/xmha3_concerto-de-aranjuez-xuefei-yang_music adresinden, seyredebilirsiniz; unuttuğu kısmı ise bu büyük bestekârın kendisinden ve Pepe Romero’dan http://www.dailymotion.com/video/xob9z_aranjuez-joaquim-rodrigo-pepe-romer_life adresinden gözyaşlarıyla temâşâ edebilirsiniz). Ona kalsa devam edeceğiz ama ben tekrar yanacıklarından öpüp oturuyorum. O kadar keyifle çalıyor ki, sabaha karşı zor ayrılıyoruz.

Benim ihtisasım, askerliğim filân derken gene kopuyoruz cismânî mânâda ama hep ben onu, o da beni biliyor, hissediyoruz. Şöhretinin doruğundayken biraz unutuluyor; patronların patronajından hiçbir zaman hazzetmediği hür rûhu bâzı soytarılık taleplerine karşı çıkmış işittiğime göre.

Kurtuluş Türkgüven

Sezen Aksu’nun Keskin Bıçak şarkısıyla tekrar bir çıkış yapıyor. Görüşemiyoruz bir türlü…

Bugün gazetede bir bakıyorum ki Hürriyet’in 7. sayfasında sol altta küçük bir haber hâlinde yer almış: Bir süredir mücadele ettiği pankreas kanserine mağlûp olup, bu çile âleminden o da göç etmiş…

Yâhu, ne güzel adamdın, ne büyük san’atkârdın be Kurtuluş.

Batı’da dünyâya gelseydin dünya çapında olurdun, biliyorum çünkü seninle yaşadım musikîyi. Seni Carlos Santana’ya benzetenlere de gülerim; olsa olsa o sana benzer çünkü senin müzik dağarcığın onda yok ama onunki sende Allah’ına kadar vardı be kardaş! (Adana’daki o komşu güzel kızın da düğününe davet edilmiştik, geçen sene kız kardeşiyle karşılaştık ve sohbet ettik. Vefat etmiş kocası, iki çocuğuyla dul kalmış ve meğer bende de gönlü varmışmış)…

Bir de o hep gülümseyen güzel yüzünü unutmam, unutamam…

Hey Peder Bey, Tanju, Bobby, tavla ve muhabbete musikî de geldi, haberiniz ola!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 05 Temmuz 2009 Pazar

3 Yorum

Mustafa Fevzi DikiciMart 7th, 2011 13:12

Hocam, vallahi tüylerim diken diken oldu. Hârikasınız, gözlerimde yaşardı. İyi ki varsınız…

Mustafa Fevzi Dikici

MKD: Siz de Sayın MFD

Hakan PekHaziran 11th, 2011 20:24

Hocam,

Beni de ağlattınız yazınızla Kurtuluş’tan “Çeşmi Silâhım”ı dinlerken. Ben de Adanalı’yım, ben de 6.5 durakta oturdum ve ben de bir “die hard” Kurtuluş hastasıyım. Kurtuluş bizi çok üzdü en son “solo”su ile. Eski kasetlerim arasında, Kurtuluş ve orkestrasının çalışma yerindeki provalar sırasında kendilerini kaptırdıkları “jam session”lardan oluşan bâzı parça kayıtları var olduğunu biliyorum ve bu aralar onu arıyorum.

Saygılar.

Hakan Pek

MKD: Bilmukabele Sayın HP.

kaan kahramanOcak 21st, 2012 22:19

Müthiş bir gitaristti ve kendine haz bir tarzı vardı, herkes anlamaz; 7-8 yaşlarında tanıştım sesiyle. Karşılıklı konuşamadım yanarım ona yanarım, Allah mekânını cennet etsin…

Yorum Yapın

Mesajınız