YAPMA CELÂL, YAPMA NE OLUR!
Bugünkü Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji ekinde aziz arkadaşım Prof. Celâl Şengör’ün aşağıda aynen iktibas ettiğim yazısı neşredildi; önce yazı:
***
İki Korkunç Haber ve Geleceğimiz
A. M. Celâl Şengör
Bu yazıyı yazmakta zorlanıyorum, çünkü elim hiçbir şey yapmaya gitmiyor. Canım o kadar sıkkın. Karşımda yayılan Ege’nin Aristo’nun, Teofrast’ın hâtıralarıyla burada karışan o enfes manzarası bile beni tesellîye yetmiyor.
Sebebi gazetelerdeki iki haber: Üniversite giriş imtihanlarına katılan öğrencilerin yüzde elli beşi fen sorularında sıfır puan almış. Diğeri de bir grup genç Topkapı Sarayı’nda yapılan İdil Biret konserine saldırı düzenlemiş. Bu iki haberi birbiriyle ilişkisiz sananlar yanılırlar. Bunlar aynı hastalığın ârâzındandır: Cehâlet.
Birinci haber, çocuklarımızın yarısından fazlasının içinde yaşadıkları âlem ile hiçbir temaslarının olmadığını gösterir. Bunlar çevrelerinde olayların nasıl olup bittiği hakkında fikir sâhibi olmadıkları için, kendilerine bu olup bitenler hakkında anlatılan masallara inanır. Bu masallar içerisindeki kavramlar, günün birinde İdil Biret Hanımefendi gibi bir dâhînin Topkapı Sarayı gibi bir mekânda vereceği bir konserle çakışırsa, konsere, san’atçıya ve onu dinlemeğe gidenlere saldırırlar.
O kadar câhildirler ki, o mekân hakkında kendi yanlış inanışlarının bir ân için doğru olduğunu kabûl etsek bile, orada içki alışkanlığı denen hastalığın pençesine kendisini kaptırmış İslâm halifelerinin yaşadığını bilmezler. O mekânda eşcinselliğin gırla gittiğini, yeni doğmuş gayrimeşrû bebeklerin öldürülerek Harem’e gömüldüklerini bilmezler. İslâm Halifesi olacak gençlere lâyık görülen «kafes»i tek bir tânesi görmüş müdür? (Kafes diye Topkapı Sarayı’nda turistlere gösterilen iki odanın gerçek kafesle ilgisi yoktur. Gerçek kafesi sevgili arkadaşım İlber Ortaylı bizlere gösterdiği zaman dehşetten nutkum tutulmuştu).
Bu gençleri provoke eden sözüm ona gazete her gün yalanlar ve iftiralar yayınlamakta, okuyucularını sık sık suça teşvik etmektedir. Bu bir gazete değil, bir silâhtır. Ancak gel gör ki bu silâh yönetim himâyesinde pervâzısca kullanılmakta ve ülkenin adâleti buna müdahale edememektedir.
Bunun da nedeni Türkiye’de hüküm süren kavram kargaşasıdır. Demokrasi nedir, özgürlük nedir, hukuk nedir, faşizm nedir, totaliterlik nedir gibi soruların cevabını gerçekten bilen insanlar artık seslerini duyuramaz hâle geldiler. En basit bir politika kültürü, meselâ tâ Aristo’nun dikta rejimlerini sürdürmenin en etkili yollarından birinin dine dayanıp itidâl propagandası yapmak olduğunu söylediğini bildirir insana. Bu bugün ülkemizdeki iktidarın yaptığı değil midir? Yâni halkımız iki bin dört yüz yıl önce iç yüzü ortaya çıkarılmış yalanlarla yönetilmekte, buna sözüm ona entellektüel geçinen bazı zevat alkış tutmakta, bu iktidarı kimisi iyi, kimisi de en azından ehven-i şer gördüğünü yazabilecek kadar aymazlığın pençesine düşmüş bulunmaktadır.
Sevgili okurlarım, üniversite giriş imtihanlarının sonuçları ve İdil Biret konserine yapılan saldırı Türkiye için zillerin artık en yüksek perdeden çalarak kırmızı alarm noktasına gelindiğini bildirmekte. Ayşe Arman Hanımefendi’nin 12 Temmuz’da Hürriyet gazetesinde yayımlamaya başladığı «öteki mahalle» saha incelemesi en iyimser kişileri bile derinden tedirgin etmesi gereken bir çalışmadır. Türkiye, Afganistan yolundadır; İran falan değil. Türkiye’nin genel entellektüel düzeyi İran seviyesinde değildir. Ben bunu yıllardır kendi bilim dalımın ülkemde ve İran’da başardıklarını karşılaştırarak biliyordum.
Bunun sebebi de açıktır: Türk toplumu tarihinin hiçbir döneminde bir Hayyam veya bir Firdevsî veya hâttâ bir Gazzâli çıkartamamıştır. İşe bu yalın gerçeği kabul ederek başlarsak tedaviye de başlayabiliriz. Ama hamâsînutuklarla gerçeği kapatarak, devekuşu gibi kafamızı kuma gömerek yaşamaya kalkarsak, sonumuzun pek fecî olacağı ortadadır.
Toplumumuzun 1919 yılında içinde bulunduğu ürkütücü durumu Ahmet Hâşim’in bir mektubundan sizlere bu sütunlarda nakletmiştim. Büyük şâir, Osmanlı medeniyeti yalanından bizi uyandırarak, Anadolu insanının taş devrinde yaşadığını anlatır o mektubunda. 1946’ya kadar o taş devrinden bizi çıkartmak için uğraşan, didinen, görgülü, bilgili yöneticilerimiz vardı. Elde ettikleri başarı âdeta bir mucizeydi. Bunun gerçekten böyle olduğunu bütün dünyada uygar toplumlarda duyabilir, okuyabilirsiniz.
1946’dan sonra bizi yönetenler insanlığa ihânet ettiler ve kendi menfaâtlerini milletin câhilleştirilmesinde aradılar. Bu proje ne yazık ki başarılı oldu ve 2009 yılında liseyi bitirmiş Türk gençlerinin yarıdan çoğunun en basit bir fen bilgisinden mahrum olmakla kalmadığını, bunlar arasında bir klâsik Batı müziği konserine saldıracak kadar vahşîleşmiş olanlarının da bulunduğunu görmemize kadar geldi iş.
Şu andaki yönetim, bu gidişi körüklemektedir. Okullarımız ve üniversitelerimiz ehil olmayan ellerde, gençlerimizin istikbâli, onları ateşe atmaya hazır kişilerin gözetimindedir. Bu gidişin durdurulamazsa, ülkemizin parçalanacağı, parçalanmakla da kalmayıp bize bırakılacak bölgesinde Afganistan havasının estirileceği kesindir. Artık uyanalım. Bir İdil Biret’in, bir Hâfız Paşa’nın veya bir Üçüncü Selim’in âkıbetine uğrayabilmesinin artık hiç de hayâl olmadığını Madımak’ta gördük. Bunu düşünmek bile uygar bir insanın uykularının kaçması, endişe içinde titreyip ter dökmesi için yeter de artar bile.
***
Celâl, yapma, ne olur yapma!
Ateist olabilirsin ama mukaddesata saldırırsan yanlış iş yaparsın!
Hz. Muhammed’in yalancı, geri zekâlı veya “çöl bedevîsi” (ne demekse) olduğunu düşünebilirsin ama bunu bu halka bunları yazamazsın. Biyolojik Psikiyatri Kongresi’nde, kendisinin hayatını anlatıp, hakkındaki epileptiktir, psikotiktir iddialarını bilimsel olarak çürüttüm. Kimse sövmedi veya dövmedi! Dine inanmayabilirsin ama hakaret edemezsin. Bu konularla ilgili konuşmalarımdan da hep kaçtın; slâytların kayboldu filân.
İki sebeple yapmamalısın: 1) Ayıptır; 2) Haklı olduğun hâlde kendini haksız duruma düşürüyorsun; 3) Boktan Medya yazımda bahsettiklerimden bu yaptığının hiçbir farkı da yok maâlesef!
Türkiye, iki bin (bin olmasın, tarih bilgine ne oldu?) dört yüz yıl önce iç yüzü ortaya çıkarılmış yalanlarla yönetilmiyor. O zamanlar ortaya çıkan dinin ve onun muazzez peygamberinin söylediklerinin hatalı ve insanların işlerine geldiği gibi yaptıkları tefsirleriyle yönetilmeye çalışılıyor.
Türk’ü, Türklüğü aşağılayarak ne elde ediyorsun, anlayamıyorum. Bu gidişle kendi gölgenle dövüşeceksin. Kaç kere temâsa geçtim, bir türlü bir araya gelemedik.
Tarihin her devrinde, her medeniyetinde ve idâresinde homoseksüalite var olmuştur, pek muhtemelen de olmaya devam edecektir (bkz. Cinsel Sapmalar yazım). Koskoca Osmanlı’yı buradan mı vurmak istiyorsun? Perestişkârı olduğun Batı’nın tarihinde ne rezillikler olduğunu acaba sen biliyor musun?
Peki, sen nesin, Hotantolu mu? “Hepimiz dönmeyiz” misin (öyle bir şeyler de yazdın)?
Eminim ki seni Tarihin Arka Orası’na da dâvet ederler; sen de dezinhibe bir vaziyette bunları haykırmaya devam edersin.
Kendi mazîsinden bu kadar bîhaber, halktan bu kadar kopuk, ilimperest ve sürekli olarak âidiyetine, mensubiyetine küfreden bu adam sen değilsin, olamazsın!
İnan ki çok endişe ediyorum senin için.
Ben seni dost gibi severim, bilirsin…
Yapma Celâl’im, yapma; n’olur yapma!
Burası ABG değil, sen de Richard Dawkins değilsin!
Hele Turan Dursun hiç değilsin ve inanmadığın Allah seni korusun, olmamalısın!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 24 Temmuz 2009 Cuma


Öyle güzel yazmışsınız ki, üstüne söz söylenmez, var olun Kerem Bey.
MKD: Siz de Sayın MÖ.
[...] ziyâde usûlle ilgilidir hepsi: http://www.keremdoksat.com/2008/02/01/celallenmenin-zamani-mi/, http://www.keremdoksat.com/2009/07/24/yapma-celal-yapma-ne-olur/. Aynı üslûp sorunsalı (problematik) aşağıdaki yazısında da var ve bütün toplumu [...]
Elinize sağlık Kerem Bey,
Ama biz Türk milleti olarak Celâl Şengör’ün bu tip açıklamalarına alıştık galiba
. 30.000 kişinin öldüğü bir depremin sonrasında “orgazm” olduğunu söyleyen ilginç birisi… Böyle bir tarzı tercih ederek bilim insanı unvanını gölgeleyen bilimsel açıdan da yanlış açıklamalarla halkı terörize eden bir kişi.
Marmara depremi “9.5″ büyüklüğünde olacaktır diyecek kadar bilimsellikten kopmuştu bir zamanlar. O dönemde annem gibi post-travmatik stress bozukluğundan şikayetçi bir çok insan vardı etrafımda. Hoca da sağolsun bu açıklamalarla travmayı derinleştiriyordu.
Marmara’da onun dediği gibi kırılabilecek tek bir fay olmadığı gibi, olsa bile o uzunluktaki bir fay 9.5 magnitüde ulaşacak bir yırtılma oluşturamaz. Bunu bu işten azıcık anlayan biri bile söyleyemezken, yüzlerce makalesi olduğunu, bir o kadar atıf aldığını söyleyen bir Jeoloji Profesörü bunu nasıl söyleyebiliyor? Kendisini şahsen tanıyıp da bunları sormayı, sohbet etmeyi çok isterdim…