BURUK BİR DOĞUM GÜNÜ
Dün, yâni 5 Ağustos’ta 52 bitti, 53’e girdim; annemin de bugün 87’i bitti, 88’e adım attı. Yâni Aslan Burcu’yuz ama yükselenimi, sağımdan solumdan geçenimi filân bilmiyorum. Kadim misterler astrolojiye büyük önem verirlerdi ama günümüzde kıymet-i harbiyesi kalmadı. Sâdece ümit ve vaât ticareti için bir meta. Eh, insanlardaki büyüsel düşünce de asla kaybolmayacağına göre, astroloji de ölmeyecektir. Hâttâ bir de kuantum astrolojisi filân türedi ya, biçârelikten gülüyorum artık…
Dostlar, kardeşler, arkadaşlar… Epey arayıp kutlayan oldu. Sâdece sevenleri tarafından aranan cinsten bir şahsiyet yapım olduğu için, bu beni gerçekten sevindirdi. Benim muhitimde sâhici insanlar vardır; öyle olmayanlara zamanla uzaklaşırlar, daha doğrusu, karşılıklı uzlaşarak uzaklaşırız. Sevmediğim bir insana riyakârca sarılabilenlerden değilimdir yâni; tabii ki toleranssız hiç değilim ama herkesi neyse o olarak kabûl edip mesafe ayarı yaparım, sonradan üzülmemek için…
Her yitip giden ilişki, bozulan bağlılık sarsar beni.
Keşke azıcık antisosyal olabilseydim…
Harbî, hasbî ve doğrucu başı olmamayı becerebilseydim…
Neyse, biz ise Neslim’le ekmek parası peşindeydik. Zâten oldum olası doğum günü kutlamalarını sevmem pek. Tamam, seven ve sevilenlerin bir araya gelmeleri, bağlılıklarını perçinlemeleri için güzel vesilelerdir de, belki de varoluşçu tarafımın yüklediği hayatı, hayatımı ve hayatları anlamlandırma arayışımdan mıdır nedir, doğmamın nesinin kutlandığını asla anlayabilmiş değilimdir. Daha önce de bahsettiğim gibi, Hz. Mevlânâ’nın ölüm gününün kutlanması (hani şu bizim icâdımız olan ismiyle Şeb-i Arûz) çok daha mânidar ve hoş gelir bana. Bir düşünün, tarihe mâl olmuş pek çok insanı doğum günlerinde değil, ölüm günlerinde yâd ederiz.
Doğduğumuzda bir ham taşızdır, yontulup yontulmadığımıza, gök kubbe altında bir sadâ bırakıp bırakmamış olmamıza, o sadânın da hoşluğuna veya nâhoşluğuna göre anılır veya kaybolur gideriz. Ne güzel demiştir Bâki (Mahmud Abdülbâki) meşhur Gazel’inde:
“Zülf-i siyâhi sâye-i perr-i Hümâ imiş
Iklim-i hüsne anin içün pâdisâ imiş
Bir secde ile kildi ruh-i âftâbi zer
Hak-i cenâb-i dost aceb kîmyâ imiş
Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
Görmez cihâni gözlerimiz yâri görmese
Mir’ât-i hüsni var ise âlem-nümâ imiş
Zülfün esîri Bâkî-i bîçâre dostum
Bir mübtelâ-yi bend-i kemend-i belâ imiş”.
Onun eserlerini de besteleyen Buhurizâde Mustafa Itrî Efendi’yi (aslında Itrî, mahlâsıdır) tanımayan yoktur; sâzendeden ve hânendeden kaç cini bilirsiniz?
Ben bu çile âleminden göçtükten sonra arkamdan beni anan, hayrına dua eden kaç kişi kalır, doğum günümün değerinin ölçütü odur; onu da şimdiden bilemem ki… Sahih midir değil midir bilmem ama Hz. Muhammed’e atfedilen “hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışın” mesajı muazzam da, çalışmanın kalitatif (nitel, keyfî) buutundan bahsetmiyor.
Niçin, neden ve nasıl çalışacağımı anlatmıyor bana yâhut ben anlayamıyorum…
Mütedeyyin ırgatın açlık sınırında maaşla çok çalışıp, mezarına yer bulunamadığında ananı da çıkmaz, soranı da; hâlbuki o hep namusuyla çok çalışmıştır ama bıraktığı eserin cini olarak kalacaktır; kimse onun işçilik ettiği binanın duvar işçisini yâd etmez, mimarını hatırlar. Peki, belki de sefih bir mahlûk olan o mimar mı daha lâyıktır anılmaya, yoksa beş vakit namazında, olmayan hâline şükrederek, soğanı ekmeğe banarak yaşayıp göçen emekçi mi?
Meselâ Richard Wagner’i düşünün; müthiş bir narsisizm, panseksüalite, ahlâksızlık, dolandırıcılık, dostlarının karılarını kızlarını ayartmak, ırkçılık… Ne ararsan var! Ama bir Tannhäuser’i dinledikten sonra iki saat kendinize gelemezsiniz. Peki, eserlerini seslendiren orkestra cinlerini kim hatırlar?
Hitler deyip de başka söze ne hâcet. Peki, onun uğruna hayata veda eden on bir on iki yaşında asker cinlerin cenazelerinin yerini bilen var mı?
***
Adlarına lâf ettirmediğim, ettirmeyeceğim iki Mustafa var: Muhammed ve Kemâl olan. Hani bugün savcılığa “onlara hakaret” suçlamasıyla ifâde verdiğim. Birincisinin eserini din faşizmine tahvil ettiler, ikincisini ise korkak, alkolik, fobik diye bizden soğutmak için uğraşıyorlar! Ama bunları yapanların ifâdesi alınmıyor…
Birincisini kandillerle, ikincisini saygı duruşuyla ilelebet yâd edeceğiz inşallah. Çünkü büyük eserler bıraktılar.
***
Ben daha ne yaptım ki?
Benim doğum günümü değil de, ölüm günümü ileride hatırlayan olursa, işte bu kutlanmaya eğer.
Bundan böyle doğum günümü kutlamayacağım.
Anlamsız çünkü…
Tabii ki bu söylediklerim tamamen kendim için muteberdir, bir felsefe filân değildir ve kimseleri de bağlamaz.
Herkese selâmlar…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 06 Ağustos 2009 Perşembe

