Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1580 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

BUGÜN NELERİ ÖĞRENMİŞ OLARAK UYANDIM

Önce, dinimize dâir cehâletime devlet eliyle son verilmiş olduğunu öğrendim:

http://www.turktime.com/default.asp?page=haber&id=63509 adresinden tashih ederek (meselâ yabancı tuvalet kelimesi yerine, harsımıza uygun helâ kelimesini koydum):

ORDU VALİSİ FETVAYI VERDİ, FERMAN BUYURDU: PİSUVARLAR İTİKADA AYKIRI, KALDIRILA!

Vali Ali Kaban’ın isteği üzerine, müftülük emriyle câmilerin helâlarındaki pisuarlar, “hijyen açısından ve dinen” uygun olmadığı gerekçesiyle kaldırıldı. 18 ilçe müftülüğüne gönderilen, Ordu Müftüvekili Veysel Çakı imzalı yazıda, “bâzı câmilerimizin helâlarında bulunan ve temizliğe, sağlığa elverişli olmayan, dinen de uygun görülmeyen pisuarların kaldırılması sağlanacak…” denildi. Veysel Çakı, “Sayın Valimiz’in talebi oldu, uygun bulduk. Zâten dinen de mekruh sayılıyor” dedi. Vali Ali Kaban da bilgisi olmadan bir şey yapılamayacağını, pisuarların ‘itikadımıza ters’ olduğunu söyledi. Belediyeye âit umumî helâlardaki pisuarlar ise duruyor.

Ordu merkez ve ilçelerdeki câmilerin helâlarında bulunan pisuarlar gelen emirle söküldü. Müftü Vekili Veysel Çakı 18 ilçe müftülüğüne 20 Temmuz 2009’da gönderdiği resmî bir yazıyla pisuarların sökülmesini istedi. Bunun üzerine müftülükler hemen harekete geçerek tüm tuvaletlerdeki pisuarları söktü. Yazılı verilen emirde şu ifâdeler yer aldı:

“Câmilerimizin iç mekânlarının temiz, tertipli ve düzenli olması önemli olduğu kadar, dış çevresinin helâ ve şadırvanlarının da temiz, tertipli rahat bir şekilde kullanıma elverişli olması önemlidir. Yaz aylarında yöremizde iç turizmin arttığı, diğer illerde yaşayan vatandaşlarımızın ilimize geldiği, fındık hasat mevsimi ve Ramazan ayının yaklaştığı malûmlarıdır. Bu nedenle;

1- Tüm câmilerimizin ve özellikle yol güzergâhında olan câmilerimizin genel denetimleri yapılacak. Özellikle helâ ve şadırvanların temiz ve düzenli olması sağlanacaktır.

2- Bâzı câmilerimizin helâlarında bulunan ve temizliğe, sağlığa elverişli olmayan, dinen de uygun görülmeyen pisuarların kaldırılması sağlanacak. Yeni yapılacaklara gerekli tâlimat verilip, rehberlik ve proje desteği sağlanacaktır.

3- Merkezî câmilerimizde özürlüler için gerekli tedbirler alınacak. Özellikle helâların bir kabininin alafranga yapılması için gerekli rehberlik yapılacaktır. (MKD: Allah [cc] râzı olsun, Gâvurlar ne yapacaktı sonra; Muhterem Valimiz ne kadar düşünceli. Düşünün, kefere oturarak -affedersiniz- büyüğünü yapmaya alışmış; hele bir de obezse, bir oturdu mu daha bir kere kalkamaz alaturka helâdan. Tek derdim, ben kâfir olmamama rağmen obezim ve alaturka helâya oturursam, tekrar kalkmam için özel yardım icap eder; aşağıdan fışkıran taharet musluğu da olmayınca, haltlı kalma riski de yüksek. Acaba helâ girişlerine dinî mensubiyet aranacak mı diye endişe edecektim ki, bir ilhamla böyle bir antidemokratik şeyin Valimiz tarafından yapılamayacağına karar verdim).

4- Yol güzergâhında bulunan bütün câmiler ilçe müftüsü, vekili veya görevlendireceği görevliler tarafından denetlenecek, denetim sonuçları ekteki rapora işlenip Valilik makamına sunulmak üzere 24.07.2009 cuma günü mesai bitimine kadar il müftülüğüne ulaştırılacaktır.

VATANDAŞTAN TEPKİ

Ordu Belediyesi bünyesindeki umumî helâlar dışında, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olan kentin üç büyük câmisi (Orta Câmi, Taşbaşı, Selimiye) ile Perşembe İlçesi Mörsin Köyü Câmisi’ndeki pisuarlar söküldü. Ancak, bu uygulama umumî helâları kullanan vatandaşların tepkisini çekti. Vatandaşlar “helâ kullanımı asıl şimdi hijyenik olmaktan çıktı” diye konuştu. Orta Câmi’nin umumi tuvaletinin görevlisi Selim Yeşilçay, “Valilik ve müftülük talimatıyla pisuarlar kaldırıldı. Burada 4 pisuar vardı. Şimdi bâzı kişiler helâya girdiğinde bu duruma tepki gösteriyor” dedi. (MKD: Hani şu “büyük 50 Kuruş, Küçük 25” diye birinci elden tahsilât yapan kişi; en yakın şâhit bittabi).

‘DİNEN MEKRUH SAYILIYOR’

Ordu İl Müftüvekili Veysel Çakı, uygulamanın Ordu Valisi Ali Kaban’ın tâlimatıyla yapıldığını söyledi. Çakı şöyle konuştu: “Sayın Valimiz’in böyle bir talebi oldu, biz de uygun bulduk. Yâni sağlık açısından, hijyen açısından ayakta su dökmek, prostat kanseri gibi hastalıklara yol açıyor. Din açısından da mekruh sayılıyor. Vali Bey’in de bir tâlimatı oldu. Biz de değerlendirdik. Toplantıda görüştük ve bize âit, bizim denetimimizde olan câmilerdeki pisuarların kaldırılmasını talep ettik. Belediyeye âit, umuma âit helâlara biz karışmıyoruz” diye konuştu. (MKD: Ayakta su döken keferenin hepsi prostat kanserinden telef olacak; hârikulâde).

VALİ KABAN: İTİKADIMIZA TERS

Ordu Valisi Ali Kaban da, câmilerdeki pisuarların kaldırılması ile ilgili yaptığı açıklamada, olayın gâyet normâl olduğunu söyledi. Pisuarların kaldırılmasından bilgisi olduğunu kaydeden Vali Kaban, “bilgim olmadan yapamazlar. Arkadaşlarımız dediler ki, ayakta bevl etmek, bizim itikadımızca doğru değildir. Ben de dedim o zaman kaldırın. Yâni senin itikadına ters bir şeyi kendi şeyine koyuyorsun. ‘Böyle saçmalık olmaz’ dedik. ‘Kaldırın o zaman’ dedik. Kaldırdılar yâni” diye konuştu.  (MKD: İçimi kaplayan günahkârlıktan mütevellit rektum kanseri olacağım).

GEÇEN YIL HACCA GİTTİ

Ordu Valisi Ali Kaban, geçen yıl Aralık ayında hacca gittiği için Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Ünye ve Fatsa İlçeleri’nde yapılan karşılama törenlerinde yer almamıştı. Vali yardımcılarını da karşılama töreninde göremeyen Bakan Günay, Ordu’daki karşılamada yer alan Vali Yardımcısı Turhan Çuhadar’a Vali’nin nerede olduğunu sormuş, “bilmiyorum” yanıtını almıştı. (MKD: Allah [cc] vere de, bu helâ mes’elesi hasebiyle muhterem Vali’ye bir şey yapmasalar, âmin).

***

Dün Yiğidim’in programı sâyesinde öğrendim ki, Pek Muhterem Adnan Hocamız’ın ve çocuklarının (sık sık öyle hitap etti kendilerine) derin kültürlerinden hareketle, Darwinizm meğer Pagan bir dinmiş, insanlık düşmanı masonların eliyle dünyaya yayılıyormuş. Fakir de dâhil, bütün üniversite öğretim üyelerine bedava yollanan Kutsî Kitap’taki resimlerde hiçbir yutturmaca yokmuş.

Şimdi de kara kara düşünür oldum. Evrimle ilgili pek çok şey söyleyen ve bu mekânda da bulunan İslâm ulemâsı da kâfir masonlar mıydı?

Ben Hz. Muhammed’e inanıyorum, Atatürkçüyüm ve masonum!

Bir de kalktım Evrimsel Psikiyatri’yi Türkiye’ye tanıttım.

Şuurlu olarak hiç hatırlamıyorum ama acaba loca toplantılarında farkına varmadan bana “Darwinci oool, Darwinci ooool” dediler de, ben mi idrak etmedim. Yoksa ben bir dissosiyatif bozukluk vak’ası mıyım? İşin bir başka trajikomik ciheti, Darwinizm diye bir şey yok diye biliyorum. Evrimi izahtaki ilk ciddi ilmî gayretti onunki, sonraları çok aşıldı (mekânda var). Acaba okuduğum bunca ciddi kitap ve makale hep gâvur birâderlerimin safsataları mı? Cevap “evet” de, ben nedense bir türlü inanamıyorum; basiretim bağlanmış bir kere…

Acaba Ordu Valisi Ali Kaban ve Ordu İl Müftüvekili Veysel Çakı bu mes’ele hakkında ne düşünürler? Pek Muhterem Adnan Hocamız’ın ve çocuklarının beyanları tabii ki kâfidir ama bir de onlara sorsak mı? Evrime ve reenkarnasyona sıcak bakan, bunu kitaplarında alenen yazan Prof. Süleyman Ateş, Prof. Yaşar Nuri Öztürk de kâfir ve mason mudur? Olsalar açık edemezdim ama değiller. Demek ki latent mason bunlar; yoksa değiller mi? İkisini de yakinen tanırım, eğer masonsalar ve bana bile çaktırmamışlarsa, vallahi helâl olsun!

Said-i Kürdî’nin -pardon, Nursî’nin- büyük bir müçtehit ve İslâm âlimi olduğunu da Yiğidim’in muhteşem derecede tarafsız kaldığı ve çok muvaffakiyetle modere ettiği programında tekrar dinledim. Tabii ki bilginin menbâı çok güvenilirdi: Mehdî’ye çok benzeyen ama olmayan Pek Muhterem Adnan Hocamız. İlâhî bir rötarla 2.5 saat geç teşrif etmekle bizleri saatede gark eden büyüğümüz. İyi de, bu şahsın hayatı, yaptıkları hakkında okuduğum onca kitapta anlatılanları kim uydurmuştu? Buldum, bizim kâfir birâderler!

Son olarak da, kendimi bildim bileli Allah’a taptığımı sanarken, meğer Şeytan’a tapıyormuşum. Kanal 7’de yayınlanan keçi kanı içme âyinine bizim cenahtaki üstâdlar kahkahayla gülerken hepimiz birbirimizi kandırıyoruz demek ki!

Ha, bir de, Katolik Kilisesi’nin masonlarca yönetildiğini öğrendim. Demek ki Papa da daha geçenlerde masonluğu aforoz ederken takıyye yapıyormuş.

Neyse, bu kadar psikoşok yeter.

Şimdi gâvur stili, yâni alafranga tuvaletime (pardon, helâma) bir uğrayıp, güne devam edeceğim. Evrensel ve Evrimsel En Büyük Üstâd Anton Szandor Lavey’e de dua edeceğim o arada, yâni bevl ve def-i hâcet ederken, Şeytanım bol olacak.

Şükürler olsun ki lâik, demokratik ve müsbet ilimle dolu, öyle yönetilen bir ülkede yaşıyorum.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 08 Ağustos 2009 Cumartesi

18 Yorum

mustafa terziahmetoğluAğustos 8th, 2009 18:20

İşte, bir politikacı için kaçırılmaz tarihi bir fırsat!

Anayasa’nın temel ilkesi olan 1., 2., 3. maddeleri içine sindirmiş bir Başbakan için kaçırılmaz tarihi bir fırsat!

Lâkliği benimsemiş bir Başbakan için gelecek seçimlerde oy potansiyelini üst seviyelere taşıyacak tarihî bir fırsat!

Lâik bir ülkede Devlet’in valisinin dinî vecibeleri insanlara zorla kabûl ettirmeye çalışmasından, dinî vecîbeleri insanların ortak kullanım alanına sokmasından, dinî vecibeleri kamu alanına sokmasından dolayı görevinden alınması Başbakan’a büyük bir avantaj sağlayacaktır.

Hadi bakalım, göreyim seni Sn. Başbakanım! Eğer bunu gerçekleştirirseniz, size gelecek seçimlerde oy vermeyi mutlaka gündemime alacağım. Buna benzer iki hareket daha çekin, oy benden kesin!

Eğer bunu gerçekleştirmezseniz, kendime hemen bir tahta kaşık alacağım. Çünkü bundan sonra gelecek adım, metal kaşıkla yemek yemek yasaktır. Aynen 4. Murad zamanındaki Kadızâdeler gibi. Onlar da Peygamber sünnetidir diye tahta kaşıkla yemek yenmesini İSTERUZ! demişlerdi.

Ordu ilini ziyaret edecek yerli yabancı bütün turistlere duyurudur.

Yanınıza tahta kaşık ve pisuarlarınızı almayı unutmayın!

mustafa terziahmetoğluAğustos 8th, 2009 19:29

Düzeltme: Kadızâdeler, Peygamber zamanında kaşık olmadığını ve elle yemek yenmesi gerektiğini söylediler. İnsanın sinir sistemi allak bullak olduğundan söylemek istediğini farklı ifâde ediyor. Özür dilerim.

Turistler sâdece pisuvar alsınlar.Tahta kaşıktan kurtuldular.

İsterlerse bulundurabilirler. Ne olur ne olmaz. Belki yeni bir hijyenik uygulama olarak, metalden imtina edilerek tahtaya geçilebilir.

SSS

MKD: :) SSS

Mehmet S. İzliAğustos 8th, 2009 22:14

Değerli Dostum,

Ayakta etmek itikata aykırı da, her kuytu yer ve duvar kenarları neden idrar kokar?

Sayın Valim. Yoksa doğru anlatamıyor musunuz geri kalmaya giden yolu…

Diye sormak geliyor içimden de…

Saygımla.

MKD: Onlar Şeytanî kokular :) SSS

Ekmel BircanAğustos 9th, 2009 10:58

Değerli Dostum,

Bir anımı yazmak istedim. 1994-95 yıllarında Antalya’ya ilk Rus gruplar inmeye başladıklarında, özellikle kültür turlarına büyük ilgi gösteriyorlar ve de özellikle 1 gece konaklamalı Pamukkale turuna katılıyorlardı. Cuma Gidiş Burdur üzeri, C.tesi dönüş Korkuteli üzeri oluyordu. Kadını fazla olan 6-7 otobüslük katılımlar oluyordu ve yolda Câmi ziyaretini dönüşte Korkuteli’nde yol üstündeki küçük ama çok sevimli, az sayıda da olsa çinili bir câmisi ve dünya tatlısı bir imamı vardı. Ank. İlâhiyat Fak. mezunu Mesut Hoca (27-28 yaşlarında) gelişimizi dört gözle bekler olmuştu… Ben câmi için 100′er adet şalvar ve başörtüsü alıp koliyle hediye ettim, etek veya şort ile olan bayanlar câmi girişinde şalvarı geçirip öyle giriyorlardı ve hiç sorun olmuyordu. Çıkışta ise bıraktıkları bahşiş ciddi rakamlar tutuyordu. Zamanla câmiye giren bayan sayısı azalmaya başladı, havalar ciddi ısındığından yolda sürekli bir şeyler içiyorlardı ve her molada WC gereksinimi duyuyorlardı. Câmi WC’si ise alaturka olduğundan şalvarı sıvayıp yapamadıkları için şalvar giymekten kaçınmaya, şalvar giymeyince de câmi avlusuna bile girememeye başladılar. Mesut Hoca durumu Belediye Bşk.nı’na iletmiş, bahçeye hiç olmazsa 2 göz alafranga WC yapılmasını istemiş… Asena âşığı başkan hem isteği geri çevirmiş, hem de Mesut Hoca’yı böylesine dinimize aykırı isteklerde bulunduğu için bir dağ köyüne sürdürmüştü. Mesut Hoca istifa edip acentamızda Arap turistlere rehberlik yapmaya başladı ve arada slayt gösterileri ile de Ruslar’a câmide birlikteliğin ruhunu anlatıyordu. Hep düşünmüşümdür; pisuar başında bir yerlerini elle tutarak ihtiyaç gideren erkeklerin bu davranışı dinen kabûl edilmiyor ama kadın olsun erkek olsun herkesin bir taraflarını elleyerek yıkamaları çok normâl oluyor!!!

MKD: Dünya tatlısı Ekmelim, yâhu, gene kopardın beni :) SSS.

Fuat UlusAğustos 9th, 2009 11:27

Daha inancımızın câhil-cühelâ elinde kalmadığı ve yaşamımın ilk 29 senesini dekatlarca önce geçirdiğim memleketimizde bile genelde “alaturka” tuvalet, özelde de câmi-mescit yerlerindeki izlenen tuvalet bakımı, kendini bilen inanç sâhibânını üzecek kapasitedeydi. Bir kere burun deliklerini kapatacak derecede kuvvetli olan idrar kokusunun kol gezdiği, suların bâzen akıp bâzen akmadığı, girişin devamli para ile olduğu, para karşılığında da ne bir sabun, ne kolonya, yalnız bir kuru kâğıt veren “tuvalet bakıcısı” her zaman alayla konu edilmişti. ABD’de 38 senedir çalışma sebeplerimi sıraladığımda, en sonuncusunun da “temiz ve güzel tuvaletlerin” olması bâzilarını şaşırtabilir. Gelin görün ki, ABD’de bir kere her yer ve zamanda ihtiyacınızın karşılanacağı tuvaletler oraya buraya serpilmiştir. İçlerinde ne koku vardır ne de bir pisliğe rastlanır. Bedavadır! Devlet, orayı temiz tutma ve ihtiyacı olanlara hizmet vermede kusur edenleri hemen işten çıkarmakta ve yerine hijyeni sağlama görevini bir gurur vesilesi yapan işçileri kullanmaktadır. Bir kere yaşlananların, artritli olanların, beden zayiflığında bulunanların, zâten alaturka tuvalete nasil eğileceğini, çömeleceğini merak etmekteyim. Makalede geçen kararı, dolayısı ile, üzülerek karşılamaktayım. Temizliğin dinsel inançla, Atatürk ile, masonlukla ve diğer demografik etkenlerle ilgisi yoktur. Temizlik, Tanrı’nın insanlara verdiği bir hediyedir. Bu hediyenin kıymetini bilmeyenler sosyo-siyasette neye gönül verirlerse versinler, yaşamlarını insan gibi sürdürmekten uzak olacaklardır.

Benim de dinimize hürmetim sonsuzdur ve lâik bir Atatürk çocuğuyum. Bununla beraber, Darwin felsefesine de dâima saygi duymuşumdur. Çocukluğumdan beri düşünür dururum, acaba bir su manzarası bizleri neden huzura kavuşturur, suyun karşısında neden mutluluk duyarız, tansiyonumuz iner, pikniklerimizden tutun da ev satın alma mahâllerine kadar niye oturumumuzu “su yanında,” göl kıyısı, deniz manzaralı, ırmak yanı seçeriz diye… Acaba, bu bağımlılık sudan gelmemiz-çıkmamız dolayısı ile bir özlem sergilenmesi midir?

Makalenin sonunda “karşılamaya gelmemek” yüzünden duyulan endişenin belirtilmesinin, yine benim ABD’de bulunmamın sebeplerinden biri olması okuyucuları şaşırtmamalıdır. Burada, yöreye gelen bir devlet, hükûmet büyüğünü “karşılamak” âdeti bulunmamaktadır. Başkanlar bile geldiğinde vali, kaymakam veya nâhiye müdürünün “karşılamaya gitme mecburiyeti” diye bir sorumluluğu veya zorluğu yoktur. Bu bize maâlesef Osmanlı Devri’nden kalma bir âdettir.

Saygı ve sevgilerimle,

Dr. Fuat Ulus

MKD: Sevgili Meslekdaşım Dr. Fuat Ulus, öncelikle merhaba. Kültürler arası farklılılar ayrı bir mevzu tabii de, 1) İlk Türkiye’yi teşrifinizde size Türkçe yazan bir bilgisayar klâvyesi hediye etmek istiyorum; oralarda bulamayabilirsiniz, burada ölüsü yirmi otuz USD filân. 2) ABG’de bâzı bölgelerde bu ahlâk biraz bozulmuş: APA toplantısı için gittiğimiz San Francisco’da şehir turunda uğradığımız Twin Peaks tepesindeki otomatik helâya :) ücreti sokete atmadan girmeniz mümkün değildi. Ben de -üzerinize âfiyet-, fena hâlde sıkışmıştım. Eh bozuk para da yok! Meret 20 hâttâ 10 USD’yi kabûl etmiyor, illâki bilmem kaç Cent istiyor, otobüsümüzün Filipino şoföründen borç aldım da, altıma etmekten güç belâ kurtulabildim. Allah’tan def-i hâcet değil, sâdece bevl ihtiyacım vardı çünkü oturak minnacıktı!

İlk burayı teşrifinizde sizi hasretle bağrıma basacağım çünkü artık tanıyorum ve gerçekten seviyorum.

SSS

mustafa terziahmetoğluAğustos 9th, 2009 15:58

Saygılar Efendim,

Bu mekânı sık işgâl etmekten rahatsızlık hissediyorum. Fakat olaylar karşısında herkes gibi duyarlılığım üst noktalara tırmanıyor. Bu yüzden belki 2 aydan fazla TV’nin düğmesini çevirmedim. FA ve MB gibi haberleri sizden öğreniyorum. Çünkü o anda sâkinleşmek için üzüm suyuna sarılıyorum. Ondan uzaklaşmak için, en iyi yol hiç seyretmemek. Mekâncılardan bu fazla işgal için özür diliyorum. Bu yazımdan sonra bir müddet çekileceğim.

Bu haberi okuduktan sonra, hızımı alamayarak, daha evvel bu mekânda bir vesile ile belirttiğim gibi, kavramlardan yola çıkarak, ”yolsuzluk, siyasal yozlaşma” olguları üzerine küçük bir gezinti yaptım. Pisuvar hikâyesi bana başka bir bakış açısı sağladı. Konunun içeriğini salt dinî vecîbeler açısından ele almak, bana bâzı hususları göz ardı etmek gibi geliyor.

Konu ile ilgili olarak Sn. Prof. Dr. Coşkun Can Aktan’ın bir dergide yayınlanan söyleşisine ve ayrıca diğer bilimsel makalelerine ulaştım. İlgi duyan arkadaşlar için http://www.yerelsiyast.com/pdf/aralık  2007  den erişilebilir. Konu “Siyasal Yozlaşma ve Patronaj”. Kısaca temâs edip aktarıyorum.
Bizdeki gibi “spastik demokrasiye” sâhip, demokrasinin temel değerlerini benimsememiş ülkelerde yolsuzluklar ve patronaj kaçınılmazdır.

Siyasal yozlaşma denen olguyu ise şöyle tanımlıyor. Siyasal yozlaşma, siyasal karar alma mekanizmasında rol alan seçmenlerin, politikacıların, BÜROKRATLARIN (burada konumuz bürokrat olduğu için büyük harfle yazdım), çıkar ve baskı gruplarının “özel çıkar” sağlamak amacıyla toplumdaki mevcut hukukî, DİNİ, ahlâkî ve kültürel normları ihlâl edici davranış ve eylemlerde bulunmalarıdır.

Şimdi, çıkar ve baskı gruplarına taze bir örnek olarak bu günkü Vatan Gazetesi’nde Toprak Holding’in tüm mal varlığına el konulmasıyla ilgili haberden bir bölümü aktarıyorum. Burada konu Halis Toprak’ın özel hayatı veya ekonomi alanındaki faâliyetleri değil.

’Gür ve Çalık’a devir’

Toprak Holding A. Ş. Hukuk İşleri Grup Başkanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada da, TMSF’nin, Toprak Grubu’na âit iki hafta önce el koyduğu iki şirketten sonra, geri kalan 20 şirkete daha “hukuksuz” bir şekilde el koyduğu ileri sürüldü: TMSF’nin şirketlere el koymasının amacı, iş adamı Remzi Gür’e 140 milyon lira ekspertiz değeri olan İstinye Aslanlı Köşk’ü 23.8 milyon liraya, 153 milyon lira ekspertiz değeri olan Toprak Center’ı Çalık Grubu’na 88 milyon liraya devrinin sağlanmasıdır. Bahse konu 2 gayrimenkûlün tapuları hâlen Halis Toprak ve Toprak grubu şirketlerinin üzerinde bulunmaktadır. Bu davalarımızı şirketlerimize haksız şekilde el koyarak geri çektirmeye zorlayarak tapu devirlerini gerçekleştirmek istemektedirler.

Burada bahsedilen Remzi Gür, AKP’ye ve Başbakan’a yakınlığı ile tanınan bir işadamıdır. 27 Mayıs 2008 tarihli haber.

ANKARA – Başbakan’a yakınlığıyla bilinen işadamı Remzi Gür’ün, Abdullah Gül’ün aday olduğu cumhurbaşkanı seçiminde TBMM Genel Kurulu’na girip oy vermesi için eski CHP milletvekiline rüşvet teklif ettiği iddiasıyla açılan dava sonuçlandı. Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın bugünkü duruşmasına, iş adamı Remzi Gür’ün avukatı Bülent Hayri Acar, davaya müdâhil olarak katılan Mehmet Yıldırım ve avukatı Şevket Şahap İnce hazır bulundu. Duruşmada AK Parti Ankara Milletvekilleri Salih Kapusuz sanık tanığı olarak dinlendi.

Bu duruşmada 10 ay hapis cezasına çarptırıldı ve cezası ertelendi.

Şimdi bu iş adamı bütün bunları niye yapıyor? Bir de fütursuzca yapıyorlar. Yâhu böyle bir mantık olabilir mi? Rüşveti rakibin olan CHP milletvekiline teklif ediyorsun. Çıkar sağlama güdüsü gözlerini karartmış. Bir diğeri Şaban Dişli, 1 milyon Dolar’ın altına imzasını atıyor. Böyle bir saflık var mı?  Rüşveti her ikisi de belgelendiriyor.

Çalık Grubu’ndan bahsetmeme gerek yok. Herkes biliyor zâten.

Prof. Aktan devamla, siyasal yozlaşmada öne çıkan vurgu noktası misâllerde olduğu gibi “özel çıkar” sağlamaktır (ben Remzi Gür’ün terör olaylarında şehit düşen asker ve polis bütün emniyet güçlerinin çocuklarına eğitim desteği verseydi veya diğer eğitimi destekleyen kurum ve kuruluşlara yardım etseydi buna “özel çıkar” diyemezdim). Yâni kamusal çıkar özel çıkara kurban edilmektedir. Siyasal yozlaşma ile Demokratik kurumlar da zaman içinde işlerliğini kaybederler. Bu durum “Çıkar ve Baskı gurupları Demokrasisi” yani adına Plütokrasi dediğimiz siyasal bir yozlaşmanın sonucudur. Siyasal yozlaşmanın hâkim olduğu devlet düzenini “kleptokrasi “olarak adlandırıyor.

Ne dersiniz efendim, bu kleptokrasi bana pek yabancı gelmedi. Bunun “kleptomani” sözcüğünden gelme ihtimali var mı?

Patronaj, siyasal süreç içerisinde siyasi partilerin iktidara geldikten sonra kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan ”ÜST DÜZEY BÜROKRATLARI” (burada konumuz bürokrat olduğundan büyük harfle yazdım), görevden almaları ve bu görevlere yine siyasal yandaşlık, ideoloji, nepotizm (torpil, akraba, eş dost kayırmacılığı, bu eylem yalakalar için geçerli. Siyasal iktidara yalakalık yapanlar nepotizm ile ödüllendirilirler.) gibi faktörler esas alınarak yeni kimseler atamaları yaygın bir durum arz edebilmektedir. Bu duruma literatürde “patronaj”denmektedir.

19. YY’da ABD’de uygulanan “spoils system” patronajın güzel bir örneği. Bu sistemde, her seçim sonucu memurlar yerlerini, seçimi kazanan siyasi partinin memurlarına bırakmaktadır. “GANİMET SİSTEMİ” olarak adlandırılan bu sistemde, memuriyet siyasal iktidarın yandaşlarına dağıttığı bir ganimet olarak düşünülmekteydi. 1831 yılında New York Senatörü William C. Marcy senatoda söylediği ”siyasî savaşta yenilenler görevlerinden çekilmelidir; ganimet savaşı kazananın hakkıdır” sözü ganimet sisteminin esasını ortaya koymaktadır.

Başka bir makaleden aldığım bir formülü de aktarıyorum.

YOLSUZLUK= TEKELCİ YAPILAR (herhâlde bunun siyasi alandan, ekonomik alana kadar büyük bir açılımı var) + TEK BAŞINA KARAR ALMA YETKİSİ(Bürokrat eylemi) + HESAP VERMEME (Bürokrat eylemi).

Şimdi ben kendim için söylüyorum. Eğer ben böyle bir süreç içinde devletin valisi olsaydım, Ganimet Sistemi çerçevesinde, valilik ile yetinmeyip, gözlerimi daha uzaklara dikerdim. Uzaklarda neyi görürdüm? Milletvekilliği, Bakanlık, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı gibi makamları görürdüm. Niye göremeyeyim? Benim başım kel mi? Evet kel ama lâf gelişi işte.

Evet, bu arada ben süper bir kelimw. Bu kel kafa ile uzaklara yatırım olarak (ne olacak, insan hayatında bir iki senenin ne önemi var? Şunun şurasında seçim dediğin ne ki? Göz açıp kapayıncaya kadar geliveriyor) siyasal iktidarın ideolojisi kapsayan eylemlerde bulunurdum ve bu eylemlerden olan rantlarım seçimlerde bana bir köşe kaptırabilirdi. Hayat dediğin şey ne ki? Zâten bir köşe kapmaca. Köşeyi kapta, nasıl kaparsan kap. Misâl verelim. Eğer benim yandaşı olduğum siyasal iktidar ideolojisi, elle yemek yemeği içeriyorsa, bir talimatname ile bütün lokantalardaki kaşık ve çatalları kaldırtırdım. Yatırıma bak! Kesin 7. Bölge’den milletvekili adayı olurdum. Sâdece ben değil, sülâlemin hayatı kurtulur. Bir de bir yakınıma haber uçururdum. Bak oğlum, şimdi bir tâlimatnâme yayınlıyorum. Yemekler elle yenecek. Kâğıt peçete ve sabun tüketimi artacak. Sen hemen bir dükkân aç. Bak ortağız ha! Bir de gelecek seçimlerde bana maddî olarak destek olacaksın ha! Bir taşla iki kuş buna denir.

Ne dersiniz efendim, bu projem tutar mı?

“Bir ülkede yalakalığın getirisi dürüstlüğün getirisinden fazla ise o ülke batar.” Demiş Montesquie. Halt etmiş. Fransa’da söylemiş. Burası Türkiye!

Son bir sorum var efendim!

Şimdi ben bu yalakalık kafasıyla ülkedeki açılımlarda üstün bir görev anlayışı ile etkin bir rolü üstlenebilir miyim?

Yapmayın Efendim!

Saçılım, dağılım gümbür gümbür geliyor. Artık bu açılımı takip edecek boşalımı hüzünle bekliyorum gibi hüzünlü şarkı söylemenin ne âlemi var. Şunun şurasında millete elle yemek yediriyoruz. Lokantalar bulaşık derdinden kurtuldu. Biz de köşe olacağız.

Not: T. Akyol tatilden döndü. Sn. Gül ile Güneydoğu’ya uçtu.

SSS

mustafa terziahmetoğluAğustos 9th, 2009 16:19

Ek: Yazıma Cumhuriyet’te Sn. Prof. Emre Kongar’ın yazısından bir bölüm ekleyecektim. Unuttum. Şimdi ekliyorum. Hocamız olayı sonuç bölümünde sadece medya açısından değerlendirmiş. Bütün kesimleri kapsayabilir.

Rotterdam’lı Erasmus

Desiderius Erasmus, bir din adamı, bir düşünür, bir yazar…

1469’da doğmuş, 1536’da ölmüş…

Deliliğe Övgü, döneminin egemen düşünce biçimi olarak Hıristiyanlığı, egemenleri eleştirdiği bir kitap…

Dostu ünlü İngiliz din adamı, hukukçu, düşünür Thomas More’a adanmış…

Erasmus, kitabını More’u eğlendirmek için bir haftada yazdığını belirtiyor.

Bu arada Thomas More’un ünlü “Ütopya” adlı kitabın yazarı olduğunu ve VIII. Henry’nin karısını boşayıp, genç Ann Boleyn ile evlenmesi sırasında çıkan kilise savaşlarında Vatikan’ın yanında durduğu için idam edildiğini de anımsatalım.

***

Erasmus, kitabında, “Deliliğe” bir kişilik verir ve onu konuşturur.

Aslında Hıristiyan bağnazlığını ve kralların baskısını eleştirmektedir “Delilik”.

Yaklaşık beş yüz yıl önce bakın “Delilik” neler diyor yöneticiler için: “Ülkesinin dümenine geçen insanın, kişisel işlerini bir yana bırakıp halkın işlerine bakması ve sâdece halkının refahını düşünmesi gerekir; gerek kendi koyduğu gerekse uyguladığı yasalardan bir gıdım sapmamak, üst ya da alt kademedeki her memurun dürüstlüğüne şahsen kefil olmak zorundadır. Bütün gözler onun üstüne çevrilecektir, bu yüzden ya uğurlu bir yıldız gibi lekesiz bir ahlak sahibi olacak ve insanlığı büyük kurtuluşa kavuşturacaktır ya da ölümcül bir kuyrukluyıldız gibi en büyük belaları sürüyüp beraberinde getirecektir”.

Ne dersiniz, bizim bugünkü yöneticilerimiz “uğurlu bir yıldız” gibi sorunlarımızı mı çözüyor, yoksa “uğursuz bir kuyrukluyıldız” gibi en büyük belaları sürüyüp beraberlerinde mi getiriyor?

Çiğdem Dürüşken’in Türkçesi’yle Kabalcı Yayınevi tarafından yayımlanan kitaptan aldığım yukardaki bölüm, bizim bugünkü yöneticilerin beş yüz yıl önceki sözlerden bile pek nasiplenmediğini gösteriyor galiba…

***

Erasmus’un dalkavuklar için söylediği şu sözler ise beş yüz yıl geriden sanki günümüzdeki yandaş medya mensuplarını anlatıyor: “Peki ya o saray avenelerine ne demeliyim? Çoğu sâdece yaltakçı, köle tabiatlı, ahmak ve değersiz yaratık olduğu hâlde her şeyin ön sırasında yer almaya bayılır… Kral’a efendimiz diye hitap edebildikleri, onu üç beş kelimeyle nasıl selâmlayabileceklerini öğrenebildikleri, yüce ekselânsları, lordumuz ve majesteleri gibi nezaket ifâdelerini yerli yerinde kullanmayı bilebildikleri için, kendilerini dünyanın en şanslı insanları sayarlar. Utanç duygularından mükemmel derecede soyundukları için güle oynaya yaltaklanabilirler”.

Nasıl, Erasmus bizim bâzı köşe yazarlarımızı tam târif etmiş değil mi?

Ayşenur VuralAğustos 9th, 2009 19:15

Öncelikle tuvalet câmiye âit, bir dine mensup kişilerin ibâdet yerine yâni.

Lâiklik işte burda başlıyor; bence eğer olaya vali karışmamış ve bu dine âit kişiler buna karar vermiş olsalardı sorun yoktu. Arkadaşlar genelde buna değil de, kaldırılmasına odaklanmışlar. Eğer bu dine mensup kişiler dinimize göre büyük abdestler ayakta ve pisuarlara yapılmalıdır deyip, bunu sahih kaynaklarca doğrulayıp, “tüm alafranga ve alaturka tuvalerler kaldırılıp sâdece pisuvarlar kalacak” diye bir karar alsalardı bile buna GERÇEK LÂİKler destek vermeliydiler.

Eğer ayakta işemenin câiz olmadığı sahih kaynaklarca sabitse, bence de kaldırılmalı yada istenirse kaldırılabilmelidir bence.

Benim ABD’de bulunmama ve Türkiye’de bulunma nedenim böyle bir geleneğin torunu olmam…

MKD: Acaba arada ne miktar gaz çıkarmak câizdir diye de din ulemâsına suâl edilmeli; hâttâ ses ayarı da araştırılmalı!

A.Günay BircedAğustos 9th, 2009 21:35

sayın Dorsat,
Benim , elli yıllık bir cahil mühendis olarak ,vardığım kanaat şudur:
iyi ve muteber bir siyasetçi seçimden önce sadece yalan söyler;seçildikten sonrada sonrada sadece menfaatini kollar.
Yani pissuvarları kaldırmak kim bilir hangi hesaplara dayanmaktadır ki,din, iman da rahatça bu dümene katıla.
Analizinizde boş yere etik,felsefe falan aramayın,becerebilirseniz hesaplara bakın (minaraeyi çalan tabiki kılıfını hazırlamıştır)..
KSS
A.G.Birced

Mehmet FuatAğustos 10th, 2009 06:39

Bir Müslüman’ın alâmet-i farikası, yalan söylememektir. Onun için çok sayın vali ile müftünün “prostat kanseri, sağlık, pis koku” gibi gerekçeleri öncelikle hekimlere bırakmalarını, açıkça ve mertçe “bizim inandığımız dinde ayakta tebevvül etmek günahtır” demelerini beklerdim. Neyse, onları tenkit etmek bana düşmez. Ama onlara yine de inançları doğrultusunda yardımcı olmak istiyorum:

1- Bütün Ordu şehrinde, vilâyet ile müftülük binaları başta olmak üzere, bilumum pisuarlar dernal kaldırılmalıdır.
2- Herkes oturarak, daha doğrusu çömelerek def-i hâcette bulunmaya mecbur edilmelidir.
3- Tuvalet kâğıdı ve suyla taharet de ne demek oluyor? Millet kıçını taşlara sürerek temizlemelidir.
4- Önümüz Ramazan. Lokantalardan millet oruçluyken çıkan kokular, orucun sıhhâtını bozmaktadır. Bütün lokantalar Ramazan boyunca Ordu Vilâyeti sınırları dâhilinde kapatılmalıdır.
5- Ayakta işemek prostat kanseri yaparsa, ayakta yiyip içmek dahi yemek borusu ve mide kanseri yapar. Bunlar dahi yasaklanmalıdır.
6-O masa ve sandalyeler de ne demek oluyor? Bunlar külliyyen bid’attır. Herkes yer sofralarından yemek yemelidir.
7- Bu çağda telefon, makam arabası kullanmak da ne demek oluyor? Bunlar dahi bize ters düşer. Müftülük ile valilikten başlanarak bütün devlet dairelerine at veya daha iyisi sünnet vechile deve alınmalıdır!
8- Devlet daireleriyle mekteplerdeki masa, sandalye ve sıralar da ne demek oluyor? Bunların hepsi toplanarak yakılmalıdır!
9- İlgililer belki açıkça beyan etmemişler ama bu tavır ve fiillerinin arkasında, Peygamberimiz’in oturarak tebevvül ettiği hakkındaki Buhari ve Müslim’de kayıtlı hadis bulunmaktadır. Peki, o zaman o hadisin hemen üstündeki “Peygamberimiz’in, hem de bir sahabi ile beraber, bir çöplükte, ayakta tebevvül ettiği” hakkındaki hadisi ne yapacaksınız?
Bence o hadisi de sansür etmek yâni yırtıp ortadan kaldırmanız gerekir!
İyi ki M.me Roland bu devirde, aramızda yaşamıyor. Eğer yaşasaydı, “Ey hürriyet! Senin adına ne cinayetler işleniyor!” haykırışını, İslâm’a adapte ederek söyleyecekti!

Mehmet ÖztürkAğustos 10th, 2009 08:23

Henüz ona sıra gelmedi demezseniz, Ordu Valiliği’nin bahçesine bir “develik” (deve bağlama yeri) inşa edilmesini talep ediyorum.

Yanlış anlaşılmasın, bu “kutsal” hayvanla işe gelip gitmek isteyenlerin ihtiyacı karşılansın diye söylüyorum.

MKD: Sevgili Mehmet Öztürk, o işi havaalanlarında yapıyorlar da, uçan deve henüz tekâmül etmedi :)

Gökhan DericiAğustos 10th, 2009 09:47

Bu haber sevgili gelişmekte olan ülkemizdeki alafranga helâların da geleceğini çok yakından ilgilendiriyor. Bu konuda alafranga helâ sâhiplerinin yıllarca birlikte mutlu mesut yaşadıkları helâlarını kaybetme tehlikesi içinde oldukları gibi bir sonuç çıkarılabilirmiş gibi görünse de, konuya bir de başka açıdan bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Umumî helâlardaki alafranga helâlara zâten alaturka helâ mumelesi yaparak kişilik karmaşası yaratıyorduk. Baskı altındaki alafranga helâların, kendi kimliklerini bulabilmesi için bu tür uygulamalarla tekrar kendilerini gerçek bir alafranga helâ olarak hissedebilmelerine yardımcı olunabilir ve topluma tekrar kazandırılabilirler. Sonuç olarak kendilerini hak edenlerin kullanabileceği yerlerde tesis ve istihdam edilmeleri sağlanabilir.
Demokratik, lâik, ve sosyal bir hukuk devleti olduğumuzu belirten Sevgili Başbakanımız bu ilkelere sadakatten kaynaklandığını iddia ettiği bu tür girişimlerin demokratikleşme sürecine yapacağı çok önemli katkıları takdir edecektir.

MKD: Helâlar üzerindeki zulma son verilip, tuvaletler derhâl recmedilerek, harsımıza dönülecektir, söz!

Şafak KayhanAğustos 10th, 2009 13:48

Artık topluca uçmaktayızdır; üstelik konmasını bilmediğimiz halde.

Şafak KayhanAğustos 10th, 2009 17:40

SOSYO-ANESTEZİ

Anestezi veya narkoz hastanın cerrahî müdahale esnasında ağrı duymaması, cerrahın da müdahalesini daha uygun şartlarda yapabilmesi için gerekli bir tıbbî uygulamadır. Komplo teorilerinden hiç hoşlanmam ama sanırım topluma bir cerrahî müdahale yapılacağı zaman bir anestezi rutini gündeme geliyor:

1. Gelecek umudunun yok edilmesi: Bir veya birkaç yakın tarihli kıyamet tarihi tayin edilir (2012, 2150 vs.). Bu tarih dinî ve din dışı argümanlarla desteklenir. Dinî argümanlar hadislere dayandırılır. Hadislerin sahih, gayri sahih olup olmadıkları veya mevzû olup olmadıkları konusunda âlim, câhil, dinli-dinsiz bir takım zevat arasında hararetli İlm-i Hadis tartışmaları yapılır. Kıyamet alâmetlerinin hangilerinin tahakkuk ettiği derinlemesine etüd edilir.

Bu tartışmalar, pozitif bilimin özellikle astronominin (yoksa astroloji mi demeliydim) bulgularıyla (son zamanlarda Pop-Kuantum da ek imkânlar sunuyor) desteklenir. İleri teknolojinin ve bilimsel araştırmaların bulguları tefsir ve tevil yoluyla dinselleştirilir. Modern ve post-modern mitler (uzaylılar, ufolar gündeme gelir). İlginç bir şekilde enkarnasyon öyküleri artar.

2. Mehdi(ler)in tezâhürü. Mehdilik iddiaları artar. Mutlaka bir veya birden fazla mehdî veya Kurtarıcı çıkar ortaya. Mehdilik kurumu enine boyuna tartışılır. Mehdinin fiziksel özellikleri en ince ayrıntılarına kadar târif edilir.

3. Her türlü mistik anlayış popüler hâle gelir. Mistik açıklamalar, rasyonel açıklamaları bastırır. Dinden hazzetmeyenler için, mistik yaşantıyı deneyimleyecekleri seküler veya light seçenekler oluşur.

Bu arada günlük yaşamdaki artifakt ve semboller üzerinden “hocam, tuvalette sakız çiğnemek câiz midir” nev’inden derin(!) fıkhî tartışmalar yaşanır. Tartışmalar, nassların (nass olmayanlar da çoğu kez nass kabûl edilerek) lafzî yorumu üzerinden ve Aristotelyen mantıkla yürütüldüğü için asla çözüme ulaşılamaz. Toplum “sakız”ı dinî sembol kabûl edip lânetleyenlerle, sakız çiğnemenin fer’î bir mes’ele olmadığını, itikadî bir mes’ele olarak kabûl edilmesi gerektiğini, sakız çiğnemeyi câiz görenleri mürtet olduğunu söyleyenler arasında ikiye bölünür.

Korkunun, kinin ve düşmanlığın her çeşidi içimizi derinden ve acımasızca kavrar. Birey kendini hiçbir bakımdan güvende hissedemez. Bu uygulamalar, insanların dünya gezegenine oriyantasyonunu bozan birkaç şiddetli olayla desteklendikten sonra, artık Hasta (toplum) ameliyata hazırdır.

Toplum olarak, ameliyat masasından genellikle sağlam organlarımızdan birini kaybetmiş vaziyette kalkarız; üstelik ameliyat sırasında içimizde bir pens veya tampon unutulmuştur.

MKD: Muhteşem… SSS.

hüseyin sungurAğustos 10th, 2009 23:04

Muhterem Şafak Kayhan,

Sizi saygıyla selâmlıyor ve mekânımıza hoş geldiniz diyorum.

Hocam, Şafak Bey ilkin yazıyor, yanılıyor muyum acaba?

Saygı ve sevgi dileklerimle

MKD: Bildiğim kadarıyla öyle… SSS

Ayşenur VuralAğustos 10th, 2009 23:07

“Acaba arada ne miktar gaz çıkarmak câizdir diye de din ulemâsına suâl edilmeli; hâttâ ses ayarı da araştırılmalı! ” demişsiniz evet eğer o dine ait sahih kaynaklarca doğrulannırsa olabilir ne sizi ne beni ilgilendirir (sizin yada benim özgürlüğümü kısıtlamıyorsa ki bu örneğinizde kısıtlamıyor) burada mantığa bakılmaz evrensel bir doğru onların dinine ters olabilir laiklik bunun için var olmalı zaten bence. Kimse dini vecibelerini sizin yada evrenin mantık çerçevesine oturtmak zorunda deği.l Kendi ulemâları câiz der yada tam tersine hükmeder sizde uzakten saygı duyarsınız, duymalısınız.
Laiklik özgürlük işde bunların garantisi olmalı bence…

Ayşenur VuralAğustos 10th, 2009 23:15

Okuyunca yazdıklarımı, yazdıklarımda birkaç yazım yanlışı gördüm. Hocam sizden ve okuyucularınızdan özür dilerim (işde değil işte gibi…)

Fuat Ulus [MFU]Ağustos 16th, 2009 22:14

Degerli Kerem Hocam,

APA toplantisina katildiginizda San Francisco’da basiniza gelene uzuldum. Inanin ki 38 senelik “Yeni Dunya” yasamimda benim, ailemin veya misafirlerimizin basina geldigini duymadigim bir olay :-(

Turkce klavye icin simdiden tesekkur ediyorum. Bu sene degisik sebeplerden dolayi Turkiyeye gelemedik ama ilerde geldigimizde artik mutlaka bir cayinizi icmek icin rahatsiz edecegim.

Mamafih, Turkiye ziyaretini beklemiyor ve simdi, Atlantigin ote tarafindan, uzanarak sevgiyle kucakliyorum :-)

Fuat [MFU]

MKD: Dört gözle bekliyorum Sevgili MFU.

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word