ASLANIM ZÜLFÜ
Zülfü Livaneli’nin kötü bir şarkıcı ve iyi bir fırsatçı olduğunu mekâncılar eski yazılarımdan okuyabilirler. Aşağıdaki satırlar Oray Eğin’e âit; ben yazmadım yâni (musahhihlik ise fakire âit tabii):
“Leonard Cohen konserinin ikinci gecesinin en unutulmaz ânı: “Chelsea Hotel No 2’yu” söyledi. Böylece ikisi farklı şehirlerde, ikisi İstanbul’da olmak üzere toplam dört konserini izlediğim Cohen’den ilk defa bu şarkıyı canlı dinleme fırsatı buldum. Nitekim şarkı ilk başladığında da yanımdaki arkadaşımla çığlık attık heyecandan.
Arka sıramızda oturan Meral Tamer ve Osman Ulagay çiftinin Cohen hayranı olduğunu biliyordum, ama Tamer’in daha ilk notalardan hangi şarkının geldiğini çıkaracak kadar âşina olmasına şaşırdım. O da her şarkıda çok heyecanlandı…
Keşke Nuri Çolakoğlu da konserde şekerleme yapacağına bu heyecana katılsaydı…
Basında pek çok kalem Cohen’in mütevâzı tavrına duydukları hayranlığı taşıdı köşelerine. San’atçı arkadaşlarını tek tek tanıtması, vokalistler şarkı söylerken şapkasını çıkarıp onları dinlemesi. Performansı kadar Cohen’in tevâzuu da ilgisini çekmişti köşe yazarlarının…
Biri hâriç…
O kişi Zülfü Livaneli’ydi… Her zaman olduğu gibi Cohen konseri vesilesiyle de kendisini övmeyi ihmâl etmeyen, Cohen’in üzerinden kendi reklâmını yapan, Türkiye’nin en büyük megalomanı Zülfü Livaneli…
Cohen konserine gitmemiş, çünkü o giderek korkunçlaşan detone sesiyle bir gece sonra aynı yerde konseri varmış!
Provaya gitmiş ve Cohen’e Amerika’da basılan kitaplarını hediye etmiş!
Cohen’in grubundan birine hemen beraber proje yapma fikri sokuşturmuş!
Farkında mısınız, Türkiye’ye ne zaman bir yabancı sanatçı gelse illa bir şekilde Zülfü Livaneli’yle bir proje yapacağına dâir haber yayılıyor. “Türk’ün Türk’e propagandası” bu haberlerin ardı arkası gelmiyor tabii ki…
Ama Livaneli’deki “ben hastalığının” dozu yaşlandıkça giderek artıyor.
Zülfü Livaneli o gece konsere gelseydi sanatçı ve ozan olmak, kaliteli yaşlanmak ve omurgalı duruş adına çok şey öğrenebilirdi. Gecikmeli de olsa…
Umarım bugün telefon şebekesi reklâmlarına sattığı ve bir zamanlar solcu gençlerin umut çığlığı olan o besteden kazandığı para kendisinde olmayan her şeyin yeteri kadar telâfisidir”.
***
Hatırlarsanız, “Kürtleşme toplumun en alt ve sonradan görme, züppe üst gelir tabakalarından başlayacak” diye yazmıştım kaç zaman önce… Alt tabakanın durumu malûm…
Bakın,
Bir buçuk oktavı bulmayan ve ortaokul müsâmeresinde eğlendirici olabilecek kalitedeki marşımtrak bestelerini davudî sesiyle söyleyen…
Üstelik bu kadar basit melodilerde dahi detone olmayı başaran…
TED Ankara Kolejliyim deyip de öyle olmadığı fark edilen…
Üniversite mezunuyum deyip de öyle olmadığı meydana çıkan…
Kasım kasım kasılarak her şeyi en iyi kendisinin bildiğini edâsıyla, yazdıklarıyla sürekli olarak kendini öne süren…
Kimselerle geçinemeyip psödo-entellektüalizmin şâhikalarında uçan…
Kötünün beteri bir romana ve filme imza atan…
Politikada başarısız oluşunu halkın kadirbilmezliğiyle ve niteliksizliğiyle izah eden…
Memleketinde ölmeye gelen kimselerin tanımadığı bir büyük Kürt entellektüelini(!) alelacele köyünde ziyaret edip TV şovunda kullanan…
28 Şubat’ta birileri dayak yerken 10. Yıl Marşı’nı söyleyen…
Ergenekon’u çok önemsediğini söyleyen…
ZL son konserinde ne yaptı?
Ergenekon savcılarına fırça attı ve Kürtçe olarak “yiğidim aslanım burda yatıyor” türküsünü söyledi.
Bu zât hâlâ köşe yazarı, birkaç milyon kişi de onu büyük adam sanıyor. Bunların hemen hepsi eski ve yeni “solcular”; ucuz ve müzikalitesi nâkıs, Nâzım’ın, rahmetli Uğur Mumcu’nun üzerinden prim yaparak köşeleri dönmüş ZL’yi bir ilâh gibi görüp neredeyse tapınıyorlar.
Onun da egosu kabardıkça kabarıyor (Kohutizm’e göre kendiliği şişiyor). Popülizmin dâima tribünleri doldurduğunu idrakten bî-idrak! Abraham Sweetvoice de tribünleri dolduruyor, Gülben Ergen de…
Popülizm, bir toplumun yakalanabileceği en yıkıcı, yozlaştırıcı ve en beter hastalıktır. O dönemde ne prim yapıyorsa ona oynayarak halk dalkavukluğu yapma hastalığı demektir. İdil Biret’in konser reklâmında şarap kadehi resmi var diye nümayiş yapıp, etrafı ateşe verenlere gıkını çıkarmayan polisin, acıkıp da ulu orta kebapçıya dalan Devletlû’ya “açız, sen nasıl döner yersin” diye bağıranları dövmesi popülizmdir. Açılım yapacağız diye olmayan Kürt velîlerine iâde-i itibar için oralara gidip, konuşurken söylediklerine kendisi de inanmadığı için sesi titreyen, kekeleyen her katmandan kişinin yaptıkları da popülizmdir.
Peki, senelerin Ajda Pekkan’ı, “folie d’immortalité” muzdaripi bile olsan, sen bir asker kızısın; Rojin’e sarılıp Kürtçe şarkı söyleme popülizmiyle Türk harsının yok edilmesi operasyonuna âlet olmasaydın, âhir ömründe benim ve benim gibi pek çok kişinin sevgisini kaybetmeyecektin.
Hele Sezen Aksu, tamamen kendi emeğinle müthiş bir yere tırmandın; üstelik İzmirli’sin. İzmirli Atatürkçüdür, vatansever ve yiğittir.
Ne ihtiyacın vardı?
Paraya mı?
Zâten var.
Şâna, şöhrete mi?
Zâten var.
Ama artık ciddi yara aldın.
***
Bugünlük son birkaç söz daha…
Siz şu MHP’lilerin bağırıp çağırmalarına inanıyor musunuz?
Sakın ha!
Senelerce milliyetçiliği Sünnî ümmetçiliğiyle harmanlayıp, Türklüğün ortadan kaldırılmasına hizmet eden, Atatürk’e, onun ilke ve inkılâplarına düşmanlık eden, ortalığın Nurculuk, Fethullahçılık ve diğer dinî sömürülerce istilâ edilmesine yol açan, AKP ile hemen her stratejik operasyonda işbirliği yapan MHP’liler şimdi ciyaklıyorlar.
Siz şu MHP’lilerin bağırıp çağırmalarına inanıyor musunuz?
Ben inanmıyorum.
***
Pardon, Leonard Cohen hakkındaki fikrim mi?
Besteleri Zülfü’ninkilerden iyidir, sesi de ancak onun kadar geniştir ama detone olmaz; daha ziyâde Fransız chanson’ları tarzında basit bir melodi üzerinde güzel güzel konuşan, vokal ve eşliği çok iyi kullanan, iyi derecede Amerikanca bilenler için epey felsefî mesaj veren cin gibi bir Yahudi’dir. Şarkılarının sözleri de kendine âittir, başkasının üzerinden, üstelik telif ödemeden prim yapmaz.
Ama hepsi budur. Yâni ben ve benim gibi kişiler Cohen’i araba sürerken veya muhabbet ederken, yorgun kafayı dinlendirmek için zevkle dinleriz.
Hakikaten musıkî istiyorsa kulaklarımız ve dimağlarımız, soluğu Klâsik’te (Türk ve Batı, zâten üçüncüsü yoktur) veya Jazz’da alırız.
Au revoir…
Je suis un intellectuel également…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 10 Ağustos 2009 Pazartesi

