TÜRKİYE İKİYE BÖLÜNECEK Mİ?
Araştırmacı Erhan Göksel, Türkiye’nin gündeminde ilk sırada yer alan Kürt Sorunu’nu anlatmış (21 Temmuz 2009 / 17:13 www.odatv.com):
1 MART TEZKESESİYLE TÜRKİYE ÖNEMİNİ KAYBETTİ
ABD için bugünkü dünyada en büyük siyasî problem, Kuzey Irak başta olmak üzere Ortadoğu’da yeni bir harita oluşturulmasıdır. Daha doğrusu, Ortadoğu’nun “yeniden-dizayn edilmesiyle”, İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. Bu proje Clinton dönenimde başlayan, Bush döneminde devam eden ve hiç değişmeyen bir siyaset anlayışının devamıdır. Bu bölge yapılandırılırken 1 Mart tezkeresi ile Türkiye eski önemini yitirmiş, Türkler değil, bölgedeki Kürt nüfus Amerika için en önemli partner hâline gelmiştir.
2012’DE MUSUL TÜRKİYE’YE BAĞLANACAK
ABD’nin bastırmasıyla olsa gerek, kısa bir süre önce bir tez ortaya atıldı. Ayrıca ABD’li önemli bir “Think-Tank” (düşünce) Kuruluşunun raporu da, 2012’de Musul’un Türkiye’ye bağlanabileceğini söyledi. Hemen arkasından geçen hafta, bu sefer bizzat Barzani’nin yakın çevresinden “Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin”, Kerkük’ün Kürt yönetimine katılması, Kuzey Irak Kürtleri’nin de Musul Vilâyeti ile beraber Türkiye’ye katılması türünden söylemler dışarıdan Türkiye’ye taşındı…
ASKERLER CESARET EDEMEDİLER
Kuzey Irak’ın (Musul-Kerkük) Türkiye’ye katılması baştan beri Turgut Özal’ın fikriydi. Benim kendisiyle çalıştığım 1990’lı yıllarda bu onun en büyük rûyasıydı. Ancak o zaman Türkiye gerçekten masadaydı ve uluslararası politikayı da kısmen yönetiyordu. Ne yazık ki, o dönemde askerler buna cesaret edemediler ve masadan kalktılar. Özal yalnız kaldı ve Türkiye ilk Irak Harekâtı’nı uzaktan izledi; sonuçta da bugünkü Kuzey Irak Kürt Devleti’nin tohumları atıldı. Bugün ise durum çok farklı… Bugün Türkiye ile ilgili aklınıza gelebilecek her türlü siyasal mücadele ve ülke içerisindeki çatışmalar “Uluslararası Siyasetin”, “Uluslararası Güçlerin” mücadelesinden dolayı ortaya çıkıyor. Ülke içindeki ulusal güçlerle onlara karşı olanların mücadelesi değil bugün yaşadıklarımız. Özal dönemi ile bugünün farkı işte budur.
BÖLÜNMENİN ÖNÜ AÇILIR
Bugün Uluslararası Güçlerce ortaya atılan bu önemli tez, yâni, Kuzey Irak ve Musul’un bize katılması tezi, bize çok sıcak görünüyor. Çok sempatik geliyor. Musul’un Türkiye’ye katılmasının bir tek anlamı vardır. O da Lozan’ın ortadan kalkmasıdır. Zâten Lozan, Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanmamıştır ve kabûl edilmemiştir. Bu konu bizim ders kitaplarımızda hiç bahis olunmaz. Bizim necip Türk medyasının da bilmediği için hiç bahsetmediği bir konudur bu. ABD, Lozan’ı ve Türkiye’nin varlığının siyasî tescilini asla tanımamıştır.
MİSAK-I MİLLÎ SINIRLARI DEĞİŞİRSE, LOZAN GEÇERSİZ OLUR
Eğer biz Musul’u alırsak, bir anlamda üniter yapımızı değiştirmiş oluruz. Özetle, biz Lozan’ı lağvettiğimiz zaman, yarın Musul ve Kerkük dâhil Kuzey Irak, Türkiye’ye katılırsa, fiilen Lozan ortadan kalkmış olur ve Lozan kalktıktan sonra da, belki bir 10 yıl içerisinde bizdeki Kürt bölgelerini de içine alacak şekilde bir parçalanmanın da önü açılır. Yâni, Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Millî sınırlarında herhangi bir değişikliğin olması demek, Lozan’ın geçersiz kalması demektir. Lozan geçersiz olursa, ilk etapta bu bir büyüme gibi görünse de, daha sonraki süreçte Türkiye’nin farklı federasyonlara ve sınırlara bölünmesinin, bu konudaki siyasî dayatmaların da önü açılmış olur.
LOZAN TÜRKİYE’NİN YEGÂNE TEMİNATIDIR
Bugün Türkiye’nin bölünmesini engelleyen en önemli şey Lozan’dır. Lozan, Türkiye’nin varlığı ve bütünlüğünün yegâne teminatıdır ve Amerika dışında, bütün devletlerin, uluslararası platformda “siyaseten mutabakatla” kabûl edilmiş bir antlaşmadır. İlk anda bize çok sıcak gelen bu Kuzey Irak “ilhakı”, aslında Türkiye’nin parçalanmasının pratik ve en etkili yoludur. Böyle bir gelişme ile Türkiye büyük bir tehlikenin içine girmiş olur.
TÜRKİYE LOZAN’I KENDİ ELİYLE LAĞVEDERSE, YOK OLUP GİDER
Türk Milleti ve necip Türk Medyası, maâlesef gerçekleri iyice anlayamaz hâle geldi. Bundan 2 ay önce Nisan ayında ABD Başkanı Obama geldi. Biz onu, bir demokrasi havârisi edâsıyla izledik. Meclis’te bir konuşma yaptı. Açıkça Başbakan ve Milletvekillerinin gözü önünde, Türk siyasetine ABD’nin buyruklarına âdeta dikte etti. Ermeni mes’elesi ile ilgili açıkça “Ermeni Soykırımı” dedi. “Patrikhâneyi açacaksınız” dedi. “Ermenistan sınır kapısını açacaksınız, Kıbrıs Rum Kesimi’ne limanlarınızı açacaksanız” türünden sözler söyledi. Koskoca Türkiye önünde bunları âdeta dikte etti; medya ve milletvekillerimiz de bu konuşmayı ayakta alkışladı.
TÜRKİYE’DEKİ SİYASÎ MÜCADELE ULUSLARARASI GÜÇLERİN PLÂNLARIDIR
Şurası iyi anlaşılmalıdır: Bu ülke içindeki siyasî mücadele, artık “Ulusal Siyaset’in” mücadelesi olmaktan çıktı, dışarıdaki güçlerin, yâni “Uluslararası Güç Merkezleri’nin” Türkiye üzerindeki plânlarının, hesaplaşmalarının mücadelesi oldu.
EKİMDE YENİ KRİZ DALGASI GELİYOR
Kısacası Türkiye bugün, Turgut Özal’ın moda tâbiriyle bir “transformasyonun” öncesindedir. Hatırlarsanız bundan 15 gün önce “Ekim ayında dünyada ikinci büyük bir ekonomik kriz dalgası geliyor ve bu kriz Türkiye’ye yansıyacak” demiştim. Türkiye iktisadî bir buhrana doğru hızla sürükleniyor. Uluslararası Güçlerin Türkiye üzerine mücadelesine bir de ekonomik buhran eklendiğinde, gelecek transformasyon (dönüşüm) (MKD: istihâle, hâlden hâle geçme), Türkiye’deki bütün siyaseti, AKP, MHP, CHP dâhil mevcut siyaseti silip süpürecektir.
ABD, TÜRKİYE’NİN ZAYIFLAMASINI İSTİYOR VE YENİ MUHATAP ARIYOR
Amerika’nın Türkiye’ye bakışını iyi okumak gerekir. Son zamanlarda şunu görmeye başladım: Amerikalılar, Türkiye’de yeni bir muhatap arıyorlar ve bugünkü siyasî çıkmazın üstüne iktisadî buhran da eklendiğinde, çok kolaylıkla Türkiye’de bir muhatap bulacaklardır. Kimsenin bundan kuşkusu olmasın.
Sürekli konuşuyoruz, “Tencere sürekli fıkırdıyor, henüz kaynamadı”. Yok, Musul mes’elesi, yok Anayasa değişikliği, yok Ergenekon, yok asker-sivil yargı mes’elesi, bütün bu konularda konuşulanların hepsi aslında tâli, izâfi sorunlardır; yâni ikincil mes’elelerdir. Türkiye’nin birinci mes’elesi iktisadî mes’eledir. Yâni Türkiye’nin “varlık” mes’elesidir. Ne yazık ki, hiç kimse asıl mes’ele ile ilgili değil.
“TRANSFORMASYON” ÖNCESİ DÂİMA EKONOMİK KRİZ OLUR
Her buhran, arkasından bir “Transformasyonu” da beraberinde getirir. Bir “Dönüşümün” olabilmesi için öncesinde bir buhran yaratılması gerekir. 1958’de devalüasyon oldu, 1960’ta da devrim (darbe) oldu. Unutmayalım, 1980’de de devalüasyon oldu, bunu da askerî darbe izledi.
ABD’nin uluslararası siyasette son 60 yıldır, yâni II. Büyük Savaş’tan beri uyguladığı “stratejik” ve “diplomatik” bir yol vardır; “ABD Müesses Nizamı” için genel kural şudur: Uluslararası mücadelede en önemli müttefikinizi, en önemli partnerinizi, onun elinin en zayıf olduğu anda yakalamanız gerekir. Amerikan Diplomasisi, yâni Dış Siyaseti bu teorinin üzerine kuruludur. Çünkü karşınızda müttefik olarak partneriniz olan kişinin elini zayıflatırsanız, onunla istediğiniz şartlarda ortaklık yaparsınız; yâni özetle onu yönetirsiniz. Önümüzdeki yakın dönemde yaşayacağımız, iktisadî krize eklenmiş, hemen onun arkasından gelecek bir siyasî krizde, ABD “yeni bir rejimin” önünü açacaktır. Bu rejimden kastım kesinlikle “darbe” değil.
Evet, ABD’nin geçmişte Türkiye’deki en büyük partneri Ordu olmuştur. Ancak bugün TSK’nın çok zayıf bir noktaya düşürülmüş olması da, ABD’nin düzenlemeye çalıştığı yeni “transformasyon” için hiç de rastlantı değildir.
EN BÜYÜK PARTİNİN YÜZDE 20 OY ALDIĞI, KOALİSYONLARLA YÖNETİLEN BİR ÜLKE, ABD İÇİN EN KOLAY YÖNETİLECEK ÜLKEDİR
Ekim-Kasım’da Amerika’da ve Küresel Kapitalist Dünyada başlayacak ikinci iktisadî krizin Türkiye’ye yansıması ilk dalgadan daha büyük olacak diye iddia ediyorum. Çünkü AKP Hükûmeti durumun farkında bile değil; âdeta birileri iş dünyasının, medyanın ve Hükûmet’in de gözünü bağlayıp, manipüle ediyorlar diye düşünüyorum. Kasım ve Aralık’ta bu kriz Türkiye’ye yansıdığı zaman, örneğin önümüzdeki Haziran’da, yâni 6 ay sonrasında Türkiye’de bir seçim olsa, AKP dâhil hiçbir partinin yüzde 20 alamayacağını görebiliriz. 4 partinin yüzde 20 ile seçim kazandığı ve iktidara ortak olduğu bir koalisyon, bir “Süper Güç” için en çok istenen durumdur. Böyle bir koalisyon ABD tarafından çok kolay yönetilecek “güçsüz” bir koalisyondur. Böyle koalisyonla yönetilen bir ülkede ayrıca, siyaset dışı “Güçler” de yeniden güçlenir ve Hükûmet üzerinde bir baskı gücü olarak devreye girer.
Bu nedenle Türkiye için maâlesef önümüzdeki dönemin son derece sıkıntılı geçeceğini düşünüyorum. ABD’nin Türkiye’deki güç merkezlerine güçlerini kaybettirerek, ülkenin en zayıf düşürüldüğü noktada, Türkiye için plânladığı “transformasyonu” dayatabileceğini söyleyebilirim.
Tüm bunlar, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilebilmesi için, ABD’nin başlıca düşmanı olan “İran – Hizbullah – Taliban” üçgeni ile “Centcom” denilen Çin’den Türkiye’ye kadar uzanan bu bölgedeki tüm ABD karşıtı akımlar ve ayrıca Çin’in müttefiklerini zayıflatmak adına yapılıyor.
Bütün bu coğrafyada yakın gelecekte dönüştürülecek (transformasyon) müttefik olan Türkiye’ye, ABD tarafından bir dominant rol biçiliyor.
Altını çizerek söylüyorum, ABD’nin, Ortadoğu’da Türkiye’ye atfettiği birinci öncelik, Kuzey Irak’ta kurulacak bir “Kürt Devleti’ne”, Türkiye’nin asla gölge etmemesi görevidir. Amerika için Türkiye’ye atfedilen ikinci önemli rol ise, soğuk savaş dönemindeki “müttefiki Türkiye” gibi, her dediğini yapacak yeni bir rejimin önünü açmak olacaktır.
***
Erhan Göksel’in tesbitlerinde iştirak etmediğim yönler var, başta da Özal hikâyesi!
Turgut Özal Kürt’tü ve “Kürtler’le federasyonu konuşabiliriz” diye durduk yerde konuşan da oydu. Büyük bir heyecanla Türkiye’nin operasyona bulaşmasını isterken, TSK’nın korktuğundan dolayı değil, bugünlerde başımıza geçirilen külâhların o zaman olmaması için ihtiyatlı davranmasıdır. TSK stratejik sebeplerle ABG ile ortak hareket etmiştir ama özünde Atatürk’e, onun “ya istiklâl ya ölüm” düsturuna, ilke ve inkılâplarına bağlıdır. Bu sebeple de sürekli olarak yıpratılmak için uğraşılmaktadır.
Daha sonrasında, bugünkü Hükûmet’i kurdurup, Jet Fâdıl operasyonuyla da Devletlû’yu Başbakan yaptıran DDD (ABG + WASP + Siyonizm) hârpsiz ve TBMM kararıyla ABG işgâline girmesi için uğraşmış ama beklenmedik bir millî refleksle bu reddedilince, zâten çoktan hazır olan Kürt kartını floş royal şeklinde masaya rest çekerek koymasıdır.
Erhan Göksel’in Nisan ayında ABD Başkanı Obama geldi. Biz onu, bir demokrasi havârisi edâsıyla izledik. Meclis’te bir konuşma yaptı. Açıkça Başbakan ve Milletvekillerinin gözü önünde, Türk siyasetine ABD’nin buyruklarına âdeta dikte etti. Ermeni mes’elesi ile ilgili açıkça “Ermeni Soykırımı” dedi. “Patrikhâneyi açacaksınız” dedi. “Ermenistan sınır kapısını açacaksınız, Kıbrıs Rum Kesimi’ne limanlarınızı açacaksanız” türünden sözler söyledi. Koskoca Türkiye önünde bunları âdeta dikte etti; medya ve milletvekillerimiz de bu konuşmayı ayakta alkışladı tesbitlerine tamamen katılıyorum. Bir de ilâvem var: Obama, ABG’nin ilk Yahudi Başkanı’dır.
ABG kendi iç dinamiklerini dengede tutmak ve ekonomik açıdan ayakta durabilmek için dünyada olabildiğince bol hârp çıkarmak, ucuz tutulan USD üzerinden silâh satarak Vaât Edilmiş Topraklar’ın peşinden koşmak durumundadır.
Bakın Vatan gazetesinden Necati Doğru ne yazmış:
“Kimseyi incitmek, suçlamak, yaralamak istemiyorum; bu yüzden açık uçlu soru hâline getirip, “Açılım yapmak ABD kuklası olmak mıdır?” diye soruyorum.
Hüküm vermiyorum.
Açılım eşittir ABD kuklalığı.
Bunu söylemiyorum.
Benimki sâdece merak!
Sâdece gerçeği arama!
Ne kuş ne deve!
Ne kum ne kafa!
Ne kafayı kuma gömme!
1 milyon sivili öldürdükten sonra ABD ordusunu tam Irak’tan çekmeye karar verdiği sırada “Türkiye’de açılım rüzgârı estirmek” Ortadoğu’da ABD kuklası olmayla ilgili olabilir mi? Abdullah Öcalan, PKK’yı 25 yıl önce kurdu, 25 yıldır PKK arkasına ABD, AB desteğini aldı, Türk Ordusu ile savaşıyor.
Bağımsızlık istiyor.
PKK’lılar ve terörist örgüte yandaş olanlar Türkler’le bir arada, aynı ulus devletin içinde “tek bayrak-tek millet-tek devlet-tek ordu” şemsiyesi altında yaşamak istemiyorlar. Bu arzu ve isteklerini gerçekleştirmek için dağa çıktılar. Türk askerini öldürdüler, kendileri de öldüler.
25 yıldır savaşıyorlar.
AKP de 7 yıldır iktidar.
7 yıldır “açılım” düşünmedi.
Tam ABD ordusu Irak’tan çekilme kararı aldığında, “analar ağlamasın nutukları atıp ve ağlayan Arınç Baba taklidi” yaparak açılıma geçtiler.
Bu bir tesadüf müdür?
Vicdanın sesi şöyle diyor:
7 yıldır niçin açılmadınız?
7 yıldır analar ağladı.
Siz ağlamadınız.
Ağlayan anaları seyrettiniz.
Tam ABD ordusunu Irak’tan çekerken şimdi siz “analar ağlamasın… Anaların gözyaşlarına ve evlât acısına artık tahammülümüz yok…” diye kendi grubunuza nutuk söyleyip, kendi kendinize ağlamalar yapıyorsunuz. Tam ABD ordusu Irak’tan çekilirken sizdeki evlât acısına dayanma tahammülü de bitti! Gerçekten bu nasıl bir tesâdüftür? ABD ve İngiltere Irak’ta bir kukla hükûmet yarattılar. Bir yeni Irak Ordusu kurdular. Bu orduyu silahlândırdılar. Kuzey Irak’ta da, Türk Ordusu’nun subaylarının başına çuval geçirip, Barzani Peşmerge Ordusu’nu eğittiler. Oraya her zaman çok sayıda asker indirebilecekleri üsler kurdular. Irak petrolünün yüzde 75’ini ABD ve İngiliz şirketlerinin hâkimiyetine verdiler, yüzde 25’i de Iraklı Arap yönetimi ile Kuzey Iraklı Kürt yönetimine bırakma cömertliğini(!) gösterdiler. Kukla yönetimleri kullanarak ve Irak’ı da bölerek Irak halkının yeraltı zenginliği olan petrole el koymuş oldular.
100 yıl önceki emperyalizmdir.
100 yıl önceki sömürgeciliktir.
Sömürgecilik 100 yıl önce insanlık önünde mahkûm edildi. 100 yıl önce bir ulusun yeraltı ve yerüstü zenginliklerine orduları kullanarak silâh zoruyla el koymak, en büyük insanlık suçu ilân edildi. 100 yıl sonra bugün ABD ordusu Irak’ta bir kukla Arap Hükûmeti ve bir kukla Kuzey Kürdistan Yönetimi bırakıp fakat ülkenin tek zenginlik kaynağı petrolüne el koyarak geri çekiliyor. Ve bizim “sömürgeciliğe ve emperyalizme başkaldırarak” kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Irak’taki yeni hükûmetin Başbakanı Maliki’ye “Irak’la dost değil aynı zamanda ortağız” diye mesaj götürüyor. Türkiye Cumhuriyeti, Irak’ta “ABD şirketleri adına petrolü beklemeye memur edilmiş hükûmete ortak” ilân ediliyor.
Tesadüfe bak!
Benimki sadece merak!
Sâdece gerçeği arama!”
***
İnanın ki bu memleketin insanları o kadar ahmak değil, hem de hiç değil. Bu nedenle Türkiye için maâlesef önümüzdeki dönemin son derece sıkıntılı geçeceğini düşünüyorum. Sayın Erhan Göksel’in ABD’nin Türkiye’deki güç merkezlerine güçlerini kaybettirerek, ülkenin en zayıf düşürüldüğü noktada, Türkiye için plânladığı “transformasyonu” dayatabileceğini söyleyebilirim sözleri doğru da, bu müdahale zâten çoktan başlamadı mı?
Neymiş, TSK silâh bırakacakmış, PKK da buna mukabele edecekmiş. Devlet bütün imkânlarıyla oraya yatırım yapacakmış (aynı lâfları Baykalma da söylüyor) ve şefkat gösterecekmiş. Bölücübaşı da tecritten kurtulacakmış. Yurtdışındaki Kürtler’e vatandaşlık yolu açılacakmış. Şehit analarıyla kaatil anaları öpüşeceklermiş (bizim Mustafa Kemâl Sayar’ın “şefkat odaları” teklifi kadar romantik ve trajikomik). Kendi lisanlarında eğitim ve öğretim yapabileceklermiş, miş miş de miş miş…
İmralı’daki ne dedi?
“Fikir değiştirdim, TC kalsın, biz burayı ele geçiriyoruz zâten”. Özeti bu değil mi?
İçişleri Bakanımız “açılımla” ilgili olarak Yaşar Kemal’le görüştü! Hani şu Demirciler Çarşısı Cinayeti cânisi olan, Gülümüz tarafından veren ödülü cebe atan, Kürtçü kişi! Neden meselâ gelip benimle konuşmuyor? Terör Okulu’nda çok ses getiren 1.5 saatlik konferans verdim; yazıp konuştuklarım Devlet’in malûmu. Aritmetik uzmanı Vamık Volkan’ı ABG’den getirin de, haydi bir de benimle konuşun. İnanın ki çok rasyonel şeyler söyleyeceğim.
Bu mekânda yazamadığım ama devletime söyleyebileceğim çok şey var.
Ama sizin niyetiniz gerçekte ne?
İşte, bütün mes’ele bu!
Olmak veya olmamak, işte bütün mes’ele…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 18 Ağustos 2009 Salı
Not: Kapıcıya (pardon, apartman görevlisine) tâlimat verdik; Haberkürt’ü zâten kesmiştik, onun kötü bir versiyonu olan Akşam’ı da almayacağız artık. Merak edince aç SKYTÜRK’ü, bol bol seyret Dilipakları filân. Oray Eğin’i de internetten okurum nasıl olsa…

