Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 5028 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

BİR ALEVÎ AÇILIMI EKSİĞİMİZ VARDI!

SözTV’den öğreniyoruz ki, Devlet Bakanı Faruk Çelik, “her türlü riski alarak sorunları ötelemek yerine, sorunlara çözüm üretme arayışlarımızı sıklaştırmış bulunmaktayız” demiş., “her türlü riski alarak sorunları ötelemek yerine, sorunlara çözüm üretme arayışlarımızı sıklaştırmış bulunmaktayız” demiş.

Bakan Çelik, Rixos Otel’de düzenlenen 3. Alevî Çalıştayı’nın açılışında yaptığı konuşmada, Hükûmet olarak, ülkenin demokrasi çıtasını yükseltmek için toplumsal bâzı sorunları, demokrasi ve insan hakları temelinde yeniden ele alıp değerlendirme amacı taşıyan bir dizi girişim başlattıklarını söylemiş.

Bunlardan birinin, son günlerde kamuoyunda yoğun şekilde tartışılan, adına ne denirse densin, özelde Kürt kökenli vatandaşları, genelde ise tüm Türkiye’yi yakından ilgilendiren ve ülkenin 30 yılına mâl olan bir sorun olduğunu ifade etmiş. Diğerinin ise yüzlerce yıllık bir geçmişi olan, ihmâller ve diyalog eksikliği neticesinde günümüze kadar gelen Alevî-Bektaşî toplumunun sorunları olduğunu vurgulamış.

Devlet Bakanı Faruk Çelik, bu anlayış çerçevesinde bugün Alevî-Bektaşî vatandaşların belli başlı sorunlarının ele alınacağı 3. Çalıştayı gerçekleştirdiklerine işaret ederek, önceki çalıştaylarda da Alevî-Bektaşî toplumunun önderleriyle ve genel akademik çevreyle bir araya gelindiğini hatırlatmış.

Faruk Çelik

Devlet Bakanı Faruk Çelik, sorunların doğru algılanması ve taleplerin buna göre değerlendirilmesi doğrultusunda genel akademik çevrenin önemli katkıları olduğunu vurgulayarak, bugün de ilâhiyat alanında çalışan bilim adamlarının görüşlerine başvurulacağını söylemiş.

“İhmâller ve göz ardı etmelerin ortaya çıkardığı pek çok problem bugün neredeyse kalıcı sayılabilecek bir gerilim kaynağı olmuştur” diyen Devlet Bakanı Faruk Çelik, Alevîler’in giderek müzminleşen, yer yer içinden çıkılmaz husûmetlere yol açan sorunlarının tesbiti ve bütün bunların giderilmesi amacıyla gerçekleştirilen çalıştaylarda kayda değer düzeyde mesafeler alınmaya başlandığını kaydetmiş.

Toplumun kimlik ve beyan farklılıklarının siyasallaşmasına ayrıştırıcı düzeyde prim vermeyeceklerine dikkati çeken Devlet Bakanı Faruk Çelik, sözlerini şöyle sürdürmüş: “Farklılıklar kuşkusuz olacaktır. Farklı inançlar, farklı kültürler, farklı pratikler birbirlerine kendilerini açıklamak zorunda kalmaksızın, bir açıklamaya muhtaç kılınmaksızın yaşama hakkına sâhip olmalıdır. Şimdi hiç vakit geçirmeksizin hep birlikte sorunları ortadan kaldırmayı göze alıcı adımlara, aktivitelere ihtiyaç duymaktayız”. Alevîliğin yapısal özellikleri üzerine yapılan çalışmaların, Alevîler’in sorunları ve beklentilerine ne ölçüde cevap verdiği, var olan bilgi kirliliğini ne ölçüde bertaraf ettiğini de açık yüreklilikle konuşmak gerektiğini dile getiren Devlet Bakanı Faruk Çelik, “ilâhiyat dünyasında Alevîliğin nasıl ele alındığı, sorunların çözümü noktasında katkılarının ne olacağı, sorunu nasıl gördükleri gibi konular, bugünkü çalıştayımızın temel tartışma konuları olacaktır” diye konuşmuş.

Çalıştaya 42 ilâhiyat fakültesinden, aralarında Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, Prof. Dr. Hasan Onat, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Prof. Dr. Mehmet Erdoğan, Prof. Dr. Hayri Kırbaçoğlu, Doç. Dr. Aliye Çınar, Prof. Dr. Süleyman Uludağ, Prof. Dr. Şinasi Gündüz ile Goethe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ömer Özsoy katılıyormuş.

Öte yandan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Başkan Yardımcısı İzzet Er temsil ediyormuş. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Hamza Aktan, Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu Başkanı Saim Yeprem ile Tunceli Müftüsü Arslan Türk de katılımcılar arasında bulunuyormuş.

Devlet Bakanı Faruk Çelik’in bu konuşmasının ardından çalıştay basına kapalı olarak devam ediyormuş.

***

ABG buralardan gidici ya, 6 senedir açılmadık her şeyi açıyorlar. Emir yüksek yerden!

Toplantı mekânına da bakar mısınız: Rixos! Bu fakir devletin daha mütevâzı bir mekânı yok muydu? Açılım saçılım derken, ortalığı iyice târumar edecekler çünkü istişâre etmeyi bilmiyorlar.

Kürt Mes’elesi için Yaşar Kemal’le görüşme abukluğunu yaparken, şimdi de Alevî açılımıyla bizi perişan edecekler. Abant Toplantıları’na, bu son açılıma çağırılan isimlere bir bakar mısınız?

Yaşar Kemal

***

Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’ndan apar topar atılan Prof. Yusuf Halaçoğlu’yu bu listede görebiliyor musunuz? Hani şu “Bugün Kürt olarak bilinen, hâttâ hâttâ söyleyeyim, Alevî Kürt olarak bilinen insanlar maâlesef Ermeni’den dönmedir” diyen akademisyen…

Yusuf Halaçoglu

***

Alevî Âlemi’ni en iyi tanıyan isimlerden Rıza Zelyut var mı listede? Zelyut, Alevîler’in Kürt olmadığını iddia ederken “Ermeni dönmesi” diyen Prof. Yusuf Halaçoğlu’yu da eleştiren ve Alevî tarihini aşağıdaki gibi kaleme alan adamdır:

“Bugün resmî tarihçi Kürtçülerin de “Alevî Kürt” veya “Kürt Alevîsi” gibi terimlerle anlattığı kesim özbeöz Türk’tür. 1501 yılında, Anadolu’dan giden Türkmenler, İran’da Safevi Devleti’ni kurdular. Bu devleti daha 15 yaşında kuran Şah İsmail, Hatayi mahlâsıyla şiirler yazıp deyişler söylüyordu. O, bugün bile Anadolu Alevîleri için çok kutsal bir kişiliktir. Cem törenlerinde Hatayi’nin üç nefesi okunmazsa tören yürütülemez.

Ermeni halkı, Milât’tan öncesinden beri Kuzeydoğu Anadolu ile Kafkas hattında yaşamaktadır. En eski Hıristiyanlar’dan birisi Ermeni halkıdır ve bunlar dinlerini asla terk etmemişlerdir. Türkler bölgeyi ele geçirdikten sonra Ermeniler’le dost olarak yaşamaya başlamışlardır. Kürtler ise tarihte, adı çok az geçen bir kavimdir. Bunlar Doğu Anadolu’nun dağlık kesiminde yaşayan göçebelerdir. Bir devlet kuramamışlardır. Ancak 1514’ten sonra aşiret reisleri güç kazanmışlardır. Kürtler inanç olarak İslâm’ın Şâfii kolundandır. Tarikat olarak da büyük ölçüde Nakşibendî’liği seçmişlerdir. Bu yönüyle de Alevîler’le Kürtler arasında derin uçurum bulunmaktadır. Anadolu’daki Alevîlik özü itibârıyla Türk kimliklidir. Bu topraklardaki Aleviliğin kendisini anlatma aracı, ‘bağlama’dır. Bu saz Türk’e özgüdür. Alevîler, bağlamayı kutsamış, ona “Telli Kur’ân” denilmiştir. Kürtler’de bağlama olmadığı gibi, onun kutsanması da yoktur. Anadolu Alevîleri’nin ibâdeti olan Cem Töreni de Türkçe ibâdet biçimidir. Bu topraklarda asla Kürtçe cem yapılmamıştır. Bugün Kürt Alevî diye bilinen veya kendilerini öyle sananlar bile cemlerini Türkçe yapmaktadırlar. Sâdece bu olgu bile Kürt Alevî’nin, Türk Alevî olduğunu göstermeye yeter.

Yine Anadolu Alevîliği’nin “Yedi Ulular” diye kutsadığı ozanların tümü Türk’tür. Seyyit Nesimi, Hatayi (Şah İsmail), Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Kul Himmet Türkçe yazan ozanlardır. Günümüzde bile Kürt kökenli bir Alevî ozanı yoktur. Anadolu Alevilerî’nin kutsal kişileri arasında Kürt kökenli kimse bulunmamaktadır. Kürtler’de kadının durumu ile Alevîler’de kadının durumu birbirine hiç benzememektedir. Ayrıca sivil yaşam modeli de birbirine taban tabana zıttır. Bu yüzden Anadolu’da dikkat çekecek bir kitle olarak Kürt Alevîsi veya Alevî Kürt olmamıştır. Bu terimler, son yirmi yılda ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Osmanlı zihniyetindeki resmî tarihçiler, bir taraftan Alevîler’i de Kürt göstermeye çabalayanlar, Alevî Kürt terimini icat etmişlerdir. Bâzı Alevî’nin Ermeni olduğu iddiası da tamamen yanlıştır. Çünkü Ermeni milleti, Hıristiyan olarak kalmıştır. Bunlardan İslâm’ı seçenler de çok azdır. Bu gibi Ermenilerin Alevî nüfus içinde belirleyici olduğunu düşünmek, tarihi tersyüz etmekten başka şey değildir”.

Can Dündar’ın Mustafa’sını http://yalcinmihci.yetkinforum.com/ataturk-flm-ataturk-filmi-ataturk-filmi-f2/can-dundar-in-gzl-oyunuriza-zelyut-t12.htm mekânında yerden yere vuran da odur.

***

Cem Vakfı Genel Başkanı, Alevî Vakıfları Federasyonu Onursal Başkanı, Cem Radyo, Cem TV ve Habercem kurucusu Prof. Dr. İzzettin Doğan listede mevcut mu? Levent Tenis Kulübü müdâvimidir ve bir akademisyene yakışan vakur tavrı hoşuma gider; yakinen tanışmıyorum.

İzzettin Doğan

Hani, demem o ki, Hülya Avşar’ı da çağırmış olabilirler mi (o da Levent Tenis Kulübü’nde görülür)? Önce “sana ne oluyor kadın” diye kendine çatınca korkudan perişan ettiği Ayşe Arman’la oraya renk katarlar mutlaka…

***

Geçen gün Murat Bardakçı’nın istihzasına cevap veremeyen (denize girerken giydiği şey câiz mi değil mi, cevap veremedi, sâdece kızdı, bal gibi cevap vermeliydi, demagoji yaptı), mayosuyla Rixos’ta yüzen, Yiğit Bulut’un Sansürsüz programında uyuklayıp iki çift lâf edemeyen YNÖ’nün orada ne işi var?

Bulut Öztürk

Malûm, Yiğit Bulut Kanal D’de spikerlik yapan Şule Bulut ile evli. Şule Bulut da Nâmık Kemal Zeybek‘in kızı. Nâmık Kemal Zeybek ile Aydın Doğan ise bacanak (şaşırmayın, Dallas’ta değiliz).

yigit bulut ve karısı

Allah selâmet versin, NKZ, Turan sevdâsına kapılmış, gerçeği değerlendirme melekesi aşırı değer verilmiş fikir düzeyinde. Ahmet Yesevî Hazretleri diye tutturmuş. YB kayınpederine soru sormak için müsaade istiyor, öbürü kızıp küsüyor, arada YNÖ şâhane rûyasından uyanıp “yâhu, Anayasa’dan Türk kelimesinin çıkarılması konuşuluyor, siz nelerden söz ediyorsunuz” diyor ama konu en can alıcı noktada iken nadasa bırakılıyor! Bu arada hangi Kazaklar iyidir geyiğiyle saatler heba oluyor. NKZ belli ki Türk İslâm Sentezi ütopyasına inanç seviyesinde takılmış ve bütün Türkler’i Müslüman yapma peşinde.

Peki, iyi de, hangi İslâm? Ahmet Yesevî’nin Alevî-meşrep olduğunu söylüyor. Osmanlı’nın Türk’ü nasıl aşağıladığı, Sünnîliğe geçerek kara-budunu nasıl tebaa hâline getirip sömürdüğü filân konuşul(m)uyor. Muhterem NKZ, siz uyuklayadurun, Fethullahçılar gümbür gümbür geliyor. Damadınızın Genel Yayın Yönetmeni olduğu kanalın arkasındaki güç Kazak Türkleri mi zannediyorsunuz? Bunlar dinî ve siyasî Kürtçülüğün devamıdır; Bediüzzaman’ı da, onun devamı olan Fethullah’ı da çok severler.

Bu YNÖ mü, bunun gibiler mi Alevîlik mes’elesini çözmekte rol alacak?

***

Bir iktibas: http://www.haber10.com/makale/10714/ adresinden (yazar Kenan Göçer, e-adres: kenangocer@gmail.com):

Akbudun-Karabudun sentezi

Öyle sanıyordum ki; 28 Şubat’tan, hemen her kesimden insan, fazlasıyla dersini almış, sözüm ona ders verme gayretinde olanların dahi, bir biçimde doğal yollarla olmasa bile, kendi dışında gelişen süreçlerin baskısı ile toplumu hiçe sayan davranışlardan vazgeçeceğini bekliyordum. Heyhat! Üzerinden on yıl gibi kısmen kısa, kısmen de uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, yine aynı heveskârlar, ellerinde artık olmayan balyozu tekrar indirmek için fırsat gözlediklerini, en ufak bir fırsatı dahi kaçırmaya tahammüllerinin olmadığı izlenimini uyandırmakta bir beis görmediler. Doğrusu bundan da pek utandıkları yok. Onların en bâriz özelliği, utanmama olsa gerek: Bir gün savaş tamtamları çalıyorlar; bir gün “başörtüsüne” özgürlük getirme iddiasında olan yasal düzenlemeyi “kaosla” özdeşleştirerek manşetlerine çıkarıyorlar; bir gün de hâlihazırda var olan baskıları azaltmak veya en azından onu konuşmak yerine, muhtemel baskıları “mahâlle baskısı” gibi korkuya dönük yeni baskı ihtimâlleri ile toplumu tekrardan yeni bir “korkular simülasyonu” ile terbiye etme aymazlığından bir an bile geri durmama cesaretini kendilerinde fazlasıyla bulabiliyorlar. Ne cesaret! Bunun karşısında olan yetkili kesim ise, kendileri korkmasa bile toplumun korkabileceğini ihtimâl dâhiline sokarak, aslında tam da onların isteklerine uygun davranmış olmuyorlar mı?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık bir omurgaya sâhip olmaya yatkınlaştığı şu dönemde, içinde bulunduğumuz süreci tersine çevirecek kim olsa, milletin hâddini bildirme olgunluğuna nihâyet geldiğini bilmeleri gerek. Dahası, milletin verdiği temsil yeteneğini bîhakkın kullanamayacak hükûmeti de bundan başkası beklemiyor.

Türk Tarihini yeniden gözden geçirmeli

Kendimizi eğer gerçekten Türk tarihinin içinde ve onun yapıcısı olarak görüyorsak, egemen yönetici kesim, yâni Türk aristokrasisi (ak-budun) ile yönetilen kesim, yani halk (kara-budun) arasındaki mesafenin büyüklüğünün, eninde sonunda devleti çöküntüye götürdüğü, tarihimizi bilenlerin malûmudur. Yine de ilâm etmeyi şu dönemde hayatî derecede elzem görmekteyim.

Anadolu Selçuklu Devleti’ne kadar Türkler, çoğunlukla konar-göçer bir hayat sürüyordu. Sayıya gelmeyecek kadar da olsa bu hayatın tipik örneği, el’ân Toros Dağları’nda devam ediyor olsa gerek. Türk göçebeliğinin özgün yanlarından biri de, yerleşikliğe oldukça yatkın olduğudur. Tarihsel süreç içerisinde söz konusu konar-göçerliğin çoğunlukla hiçbir baskı olmadan, doğal olarak kendiliğinden yerleşikliğe ve şehirliliğe doğru kayması açık biçimde görülür. Fakat konumuz bu değil.

II. Kılıçarslan’ın (1155–1192) Bizanslılar’a karşı kazandığı Miryakefalon (1176) savaşı, Türkler’in Anadolu’da kalıcılığını sağladığı kadar, ak-budun kara-budun açısından da dönüm noktasıydı. Göçer nüfus çoğunlukla merkezin (Selçuklu Devleti) menfaâtleri ile aynı iken, söz konusu savaştan sonra devlet, ekonomik sebepler başta olmak üzere başka bâzı sebeplerden dolayı da seçimini yerleşik hayattan yana koymuştu. İtaât eden göçerleri ordu içinde istihdam ederken, itaât etmeyenleri uçlara yönlendiriyordu. Bu dönemde uçlar denetimden çıkmış, göçerler (Türkmen, Yörük) ayaklanma eğilimine girmiş ve merkez de onlara çok acımasız davranmıştı. Sebep basitti: Kendisi de göçer olan Selçuklular, tercihlerini bir dönem sonra yerleşiklerden yana kullanmış ve milleti nezdindeki durumu “hâin” olmuştu. Türk Tarihi’nin en büyük isyanı sayılan Babaîler İsyanı işte bu dönemde (1239–1240) olmuştu. İsyan, birçok okumaya açık olsa da temelinde sosyal ve ekonomik rahatsızlıkların yattığına kuşku yoktu (1). Yersiz ve yurtsuz bir halk, isyan etmişti… Göçebeler yerleşik topluluklar üzerinde egemenlik sağlasalar bile bunun uzun ömürlü olma ihtimâli yoktu. Yerleşiklerle kaynaşmanın sonucunda, göçebelerin eski siyasal yapısı her geçen gün biraz daha yerleşikler lehine değişiyordu. Göçebeler, yerleşik hayattan ürkmüşler, bu düzeni benimsememişler, daha önceki idarelerin dışladığı yerleşiklerle hemen kaynaşıveren ve yerleşikliğe meyleden beylerine çok öfkelenmişlerdi. Aksakallıların ve ozanın yerine şehrin kadısının sözünü dinlemek istemiyorlardı (2).

Selçuklu ak-budunu, isyan eden kara-budunu güçlükle bastırdıktan 3–4 sene sonra Moğollar’a (Kösedağ Savaşı, 1243) yenildiler…

Şunu hemen belirtmeliyim ki, burada vurgulamaya çalıştığım şey, göçerliği/göçebeliği yerleşiklikten üstün veya aşağıda göstermek değil. Anlatmak istediğim, dönemin en büyük Türk organizasyonu olan Selçuklu Devleti’nin, halkın sosyal ve ekonomik yapısını âniden dönüştürme gayretinin, kendisinin de sonunu getirdiğidir. Gündelik dil ile söylersek; “halkı kendine küstürmüştür”.

“Evet, Türk yöneticileri ve halkı kent hayatında yer alıyordu ama bu, yöneticilerin kent hayatına verdikleri önemden ziyade siyaset etme ve egemenlik usulüyle ilgiliydi. Kentlerde sürdürülen hayatta, Türkler kadar daha önceden beri buralarda yaşayanlar, Moğol ve Harezmliler’in baskısıyla İran’dan gelen aristokratlar ve kentliler de rol oynuyordu. Kentlerdeki esnaf yaşamı, daha ziyâde Grek ve Ermeni esnafla, İran’dan gelen kentlilerin etkileşimi sonucu oluşmuştu. Zaman içinde İranî unsurlar özellikle kültür alanında belirleyici olmaya başlamışlardı. Başta Mevlânâ Celâleddin-i Rumî gibi din büyükleri ve aydınlar olmak üzere, saray çevresi ve aristokratlar Farısî yazıp konuşuyordu; kent halkı bile Farısî biliyordu. Fars kültürüne kapılmanın etkisi, Kılıçarslan’ın oğullarından başlayarak sarayda çocuklara Farısî (Acemce) adlar konulmasına neden olmuştu. Büyük Türkmen Oğuz kitleleri kentlerin dışında yaşıyor, dolayısıyla kent toplumunun ve kültürünün de dışında kalıyorlardı. Ancak gerek Selçuklular’ın iskân siyasetinden, gerekse Türkler olarak ikinci plânda kalmaktan hiç hoşnut değillerdi ve sürekli isyan ediyorlardı. Zor kullanmak dâhil her yola başvuran Selçuklular, gerektiğinde aşiret reislerine resmî unvanlar veriyor veya onları saray hizmetlerine alıyorlardı. Ama başarılı olamadılar, üstelik devlet yönetimi giderek Fars (Acem) etkisine girdi. Dolayısıyla Türkmen-Selçuklu gerilimi devamlılık kazandı. Tüm bunlar olurken uç bölgelerinde göçerlerle yerli halk arasında yepyeni bir ilişkiler ağı kuruluyor, bir “uç hayatı” hâttâ bir “uç dili” ortaya çıkıyordu” (3). Görüldüğü gibi, kara-budunun kapıldığı psikolojik atmosfer, “ikinci plâna itilmek”.

Oysa devlete düşen, bu duyguya yol açıcı söylem ve eylemlerden kaçınmaktır. Selçuklular, bundan kaçınamadığı için, büyük isyandan birkaç yıl sonra yıkılarak, bir kent dili değil de uç dili konuşan uçlarda bir beylik, yıkılan devlet onurunu tekrar diriltmek için “dile gelmiştir”.

Osmanlı Beyliği’nde de başlangıçta çok canlı bir konar- göçer hayat hâkimdi, kısacası göçebeydiler. Osmanlılar ancak Orhan Bey zamanında yerleşikliğe geçmeye başlasa da, Bursa’nın fethinden (1326) dört beş yıl sonrasında bile göçebelik sürüyordu. Oysa bir koca imparatorluk at sırtında fetih olunabilir ama at sırtında yönetilemezdi. Yönetim için düzenli vergi gerekli idi, düzenli vergi de yerleşikliğe dayanıyordu. Böylece Osmanlılar da göçebelikle bağlarını kopardı ve göçerleri yerleşik düzene geçirip tebaa hâline getirmek için ağır vergiler konuldu.

II. Mehmet (Fâtih Sultan) devrinden itibâren Osmanlılar da, yerleşik hayattan yana tavır alarak, göçer Türkmenler’le aralarının açılmasını göze aldılar. Çandarlı Kara Halil Paşa yerine Rum Mehmet Paşalar, Zağanos Paşalar kaim oldu. Hocası Akşemseddin’in yazdığı bir mektupta, diyor Erol Göka, Fâtih’i “…amma Türkman’dan gâfil olmayasız. Anın da ipin salıvermeyisiz, bilmiş olasız” diye ikaz etmesi pâyitahtta Türkler’e karşı gelişmekte olan olumsuz tavrın tipik bir işaretiydi. II. Bayezid’in göçebe bağımsızlığını önlemek üzere yaptığı düzenlemeler, I. Selim (Yavuz) tarafından kararlılıkla uygulanacaktı. Ancak göçebeler, daha dün seçimle işbaşına getirdikleri beylerin pâyitahta yerleştikten sonra nasıl böyle birdenbire kendilerine yabancılaştığını anlayamadılar, bu düzenlemeleri benimseyemediler, giderek bir sorun kaynağı hâline geldiler, ayaklandılar, Sultanları’nı terk ederek kendilerine Şah aradılar. Türkmen boylarının bâzıları geriye, Doğu’ya doğru yeniden göçe koyuldular.

18. yüzyıldan itibâren Yörükler ve Türkmenler devlet katında tekrar itibâr kazanmaya başlayacaklardı. Çünkü II. Viyana Kuşatması’nda, Avusturya ve müttefikleri ile yapılan mücadelelerde ağır kayıplara uğrayan devlet, kayıpları telâfi etmek için Anadolu’daki aşiretlerden de istifâdeye karar vermişti. Tıpkı Büyük Selçuklular’ın çökmeye yüz tuttuklarında kendi akrabalarına ve atalarına dönme çabasıyla Sancar, Tuğrul gibi adlar alması gibi Osmanlı da Türk kökenlerini hatırlamıştı: Yörükler, yâni savaş deposu!

Türkler, yönetim siyaseti kadar yönetim aygıtına sâhip değildi. Bu eksikliğini gidermek için, doğal olarak çevre kültürlerden faydalanmaktan da hiç yüksünmüyordu. Hiçbir millette olmadığı kadar aşırı güvenleri vardı. Orhun Anıtları’nın yazıcıları bile Çinli idi.

Cumhuriyet’in ilk zamanları dâhil kalem erbabı hiç Türk’lerden olmadı.

Yeni bir senteze doğru…

Fetihleri biz yaptık, ama onları yazacak birilerini bulduk, devşirdik. Karşılaştığımız büyük uygarlıkların kültür ve dillerine ve yönetici tabakanın onlara olan meyline rağmen kültürümüz ve dilimiz bugüne kadar yaşayabilmişse, göçebe Türk’ün sözlü kültürünün payı büyüktür, diyor yine Göka Hoca. Hiçbir komplekse kapılmadan kendisinde olmayanı derhâl alan ve yerine göre fazlalıklarını da fazla düşünmeden bırakarak yola devam ederek bugüne gelen varlığımız, bundan sonra da var kalmaya/olmaya/yaşamaya devam edecek mi sorusu, günümüzün en yakıcı sorusudur.

Cumhuriyet tecrübemiz, Türk tarihinin doğal olarak en olgun yanıdır. Ama “doğal olarak”, olmayabilirdi de. Olmayabilirdi, çünkü rüştünü ispatlamamış daha bir sürü millet var çağımızda; olabilirdi, çünkü geçmişten ders çıkarmak, insan fıtratına daha uygundur. Artık hemen her alanda düşünen, yazan ve yapan insanlarımız var. Fakat bunu, yönetici kesimin (ak-budun) görmesi lâzım. Görmesi lâzım ki, kendine güveni gelsin. Görmesi lâzım ki, güvenli birinde olması gereken iradeye sâhip olsun. Yâni idare ve irade tek elde bulunabilsin.

Yukarıda hem Selçuklu ve hem de Osmanlı tarihinin işlevsel kısa okumasını yapmamızın bir sebebi vardı. Kara-budunu savaş deposu olarak görenler, eninde sonunda sonlarını da görmüş oluyorlardı. Fakat denenmişi tekrar denemekten başka bir şey yapamadılar: İhtiyaç duydukları yönetim aygıtlarını (diğer milletlerden memur ve zihniyet devşirme) kara-buduna rağmen kullanmak. Onlarda eksik gördüğümüz tek şey, sentezleyememe olsa gerek. Bugüne kadar süregelen “yerleşik–göçebe” temelli ayrımın, bugün yerleşik zihniyet ve dinamik (bütüncül-sosyolojik) düşünme temelli ayrıma dönüştüğünü sanırım tekrar altını çizmem gerekecek.

Buradan bakınca, orada hata olarak gözüken şey eksikliği giderici yönetim aygıtlarının kara-budunla sentezini yapamama olarak târif edilebilir. Fakat şimdi kartopu gibi yeniden tanımlanmış da olsa Türkiye Devleti (ak-budunu), bugünkü dünyada yeni ve yine bir tarih yapmak -ve bu sefer yazmak da- istiyorsa -ki istiyor, istemesi lazım- devlet ve millet kaynaşmasını bir an önce başarmalıdır. Bu kaynaşmanın önündeki engelleri temizlemek için milletin (kara-budunun) zaman kaybına tahammülü yoktur. Kara-budunun bugüne kadar kendini seçimden seçime hatırlanan seçmen (=savaş deposu) olarak görülmeye isyanı fark edilmelidir. Bugüne kadar seçtiği yöneticilerin kendini unutuvermesini, diğer seçimlere kadar benzersiz sabrıyla ve oylarla göstermiştir. Seçtiği yöneticilerin devlet katında neden çark ettiklerini de, son on yılda çok iyi anlamıştır. Sanki verilmiş son kredidir gibidir. Hükûmetin, kendisine karşı konuşlanmış cuntacı medya karşısında atacağı her geri adım, savaş deposunun isyanını, pardon seçmenin elindeki kâğıtların, belki de akıl dışı bir şekilde kullanımının da önü açılmış olacaktır.

Kim bilir, bekli de her şeyle beraber, en nihâyetinde kimliğini yeniden hatırlamış ve yeniden kurgulamış Türk Milleti’nin dünyaya sesini duyuracak, onun “mutlak ötekisi” olan Batı’nın küresel zûlmü karşısına dikilecek ve refahın dünya ölçeğinde yeniden âdil olarak paylaşımını sağlayacak, Ahmet Özcan’ınTeolojinin Jeopolitiği” (4) ve İhsan Eliaçık’ın teorisini çattığı “Adalet Devleti”nin (5) masaya yatırılıp aydınların ve hâlâ kaldıysa üniversitelerin tartıştığı bir Türkiye’ye doğru hızla evrileceğiz.

1) Prof. Dr. Ahmet Y. OCAK, Babaîler İsyanı, Dergâh Yay. 2. bas. İstanbul 1996, s.151. Prof. Dr. Osman Turan da (Selçuklular Zamanında Türkiye, İst. 1971) aynı görüştedir.

2) Doç. Dr. Erol GÖKA, Türklerin Psikolojisi, Timaş, İstanbul 2008, s. 81.

3) Göka, a.g.e. s. 83.

4) Ahmet ÖZCAN, “Teolojinin Jeopolitiği”, Bakış Yay. İstanbul 2005

5) R. İhsan ELİAÇIK, Adalet Devleti, Bakış Yay. İstanbul 2003.

***

Türk’ün kendi içindeki sorunsalları çözmesi için uğraşmak icap ederken, “yandaş” veya “uykulu” birtakım adamlar Rixos’ta toplanıp Alevî mes’elesini çözecekler ha?

Şehitler kara-budundan, enteller ak-budundan, Alevîler kara-burundan, Nakşîler Sarayburnu’ndan, Fetocular Teksas’tan…

   Olmayan millet yaratıldı: Kürtler.

        Türk’ün özü son 1000 seneye düşürüldü.

               Müslüman olmayan Türk olmaz dendi.

                      Şimdi de Alevî mes’elesini çözecekler. Peki, onlar Budist mi?

                           Kendi tarihinden bîhaber, romantik veya eksantrik adamlarla…

Mehmet Kerem Doksat İstinye – 19 Ağustos 2009 Çarşamba

Yorum Yapın

Mesajınız