DARWİNİZM SAÇMALIĞI
Babası Dr. Robert Darwin yobaz bir Katolik, annesi silik, üç nesil önce Yahudilik’ten Katolikliğe geçmişler, Büyükbabası Dr. Erasmus Darwin de Kitâb-ı Mukaddes’teki Yaratılış bölümünün irrasyonel olduğunu söyleyecek kadar cesur bir mason üstâdı (bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Erasmus_Darwin).

Çocuğun adı mı: Charles Darwin.

Âilesi zengindir. Sekiz yaşındayken annesi vefat eder. Aynı sene yatılı öğrenci olarak eğitime başlar; 1825’te mezun olur, bir süre babasının yanında stajyer doktor olarak çalıştıktan sonra İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi Tıb Fakültesi’ne yazılır. Fakat cerrahlığa bir türlü ısınamaz ve derslerini boşlamaya başladı. Okulda çalışan Guyana kökenli azledilmiş bir köleden taksidermi (hayvan doldurma) san’atını öğrenir. Tabiat tarihiyle ilgilenen talebelerin kurduğu Plinius Topluluğu’na (Plinian Society) katılır. Hocası Robert Edmund Grant’ten, Jean-Baptiste Lamarck’ın evrim teorisini öğrenir ve Grant ile beraber deniz canlılarını inceleyip ortak atalardan tekâmül etme (evrimle) teorisini destekleyen homoloji (farklı canlı türlerinde aynı temel yapıya sâhip organların bulunması) örnekleri bulur. Bir başka hocasından, Robert Jameson’dan ise jeoloji ve bitkilerin sınıflandırılması üzerine dersler alır.
Oğlunun tıbbiyeyi iyice boşladığını fark eden babası, 1827’de kolundan tuttuğu gibi Edinburgh’dan alarak Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ’s College’a yazdırır ve teoloji okuyup bir din adamı olmasını ister. Darwin, teolojide tıbba kıyasla daha başarılı olsa da (özellikle teolog William Paley’in canlıların karmaşıklığını üstün zekâlı bir yaratıcıya bağlayan yazılarını pek beğenir), asıl ilgi alanı hâlâ tabiat tarihidir. Kuzeni William Darwin Fox ile beraber böcek toplamaktan hoşlanır. Böceklere olan ilgisi sâyesinde botanik profesörü John Stevens Henslow ile tanışır, onunla yakın arkadaş olur ve hem Henslow’un tabiat tarihi dersine yazılır, hem de ondan özel dersler almaya başlar. 1831’de 178 kişilik devresinde 10. olarak mezun olur. 1831 yazını, jeoloji profesörü Adam Sedgwick’le beraber çalışarak geçirir.
1831 sonbaharında Henslow, Darwin’i HMS Beagle gemisinin kaptanı Robert Fitzroy ile tanıştırır. Beagle, 1831 Aralığı’nda FitzRoy’un komutasında iki senelik bir Güney Amerika yolculuğuna çıkacaktır ve kaptan yolda kendisine arkadaşlık edecek iyi eğitimli bir tabiat âlimi (doğa bilimci) istemektedir. Henslow’un tavsiyesi üzerine FitzRoy, Darwin’i gemisine almayı kabûl eder. Pederi önce bu uzun yolculuğa izin vermezse de, kayınbirâderinin araya girmesiyle fikrini değiştirir.
Bu seyahatte, canlıların coğrafî dağılımı ve fosiller üzerine yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgilenmeye başlar ve 1838’de seleksiyon natürel fikrini geliştirir. Daha önce benzer fikirlerin “sapkınlık” olarak nitelendirildiğini ve bastırıldığını görmüş olduğundan, uzun süre fikirlerini en yakın arkadaşları dışında kimseye açamaz. Muhtemel itirazlara en iyi şekilde cevap verebilmek için araştırma yapmaya ve kanıt toplamaya başladı. 1858’de Alfred Russell Wallace’dan aldığı bir mektubu okuyunca, onun da kendisininkine benzer bir teori geliştirdiğini anlar ve nihâyet teorisini neşretmeye karar verir. 1859’da neşrettiği On the Origin of Species (Türlerin Menşei Hakkında) adlı kitabı, canlıların ortak atalardan tekâmül ederek (evrilerek) çeşitlendiği fikrinin geniş kabûl görmesini sağlar. Daha sonra neşrettiği The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Mahsus Seçilim) kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceler. The Expression of the Emotions in Man and Animals (İnsan ve Hayvanlarda Emosyonların İfâdesi) adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifâde ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koyar.

Hristiyan inanışına olan bağlılığını yitiren ve bir Agnostik olan Charles Darwin 19 Nisan 1882’de vefat ettiğinde, âilesi onu bölgedeki bir kilise avlusuna, çocuklarının mezarlarının yanına gömmeyi düşünür. Aynı düşünceyi paylaşmayan bâzıları çarçabuk harekete geçerek, önde gelen bilim adamları ve hükûmet üyelerini ikna çalışmasına girişir. Amaçları, bu kişileri bir araya getirip İngiltere’nin ünlü kilisesi Westminster Abbey’nin Başrâhibi’nden Darwin’in buraya gömülmesini rica etmelerini sağlamaktır. Başrâhip George Granville Bradley, “gerekli onayın canı gönülden verileceğini” bildirir. Böylece, 26 Nisan öğleden sonra buraya gömüldü. Tabutunu taşıyanlar arasında eski dostu botanikçi Joseph Hooker, yazılarıyla Darwin’i kendi teorisini neşretmeye yönelten genç doğabilimci Alfred Russel Wallace ve ABD’nin İngiltere Büyükelçisi James Russell Lowell da vardır. Darwin, bu kilisenin “Bilginler Köşesi” olarak bilinen bölümünde, Sir Isaac Newton’un gömülü olduğu yerin birkaç metre ötesinde ve astronom Sir John Herschel’in yanı başında yatmaktadır.

***
O zamanlar genetik, kromozomlar, mutasyonlar filân bilinmediği için, evrimin (tekâmül: evolution) tek mekanizması olarak seleksiyon natüreli (doğal ayıklanma, seçilme) görür. Parsimoni ilkesine göre de en doğruyu yapar: Bir hâdiseyi izah eden birden fazla teori varsa, en basit olanı en doğrusudur!
Nitekim seleksiyon natürel evrimin ciddi bir kısmını izah etmekte ama yetersiz kalmaktadır.
Gerisi http://www.keremdoksat.com/2009/07/28/homo-religiosus-ile-homo-mysticus%e2%80%99un-farklari/ yazımda var ama kısaca özetleyeyim:
Ta Büyük Patlama’dan insana kadar her şeyin evrimini kapsar; Darwiniyen (1850-60’larda), Mendeliyen (1900’lerde), Moleküler (1960 ve 70’lerde), Filogenetik (1970 ve 80’lerde), Genomik ve Biyoenformatik (1990’larda) mekteplerle evrimleşmiştir; hâlen alternatif transkripsiyon, alternatif translasyon ve ekspresyon, metillenme, radyasyona mâruziyet ön plândadır. Bunlar Darwiniyen paradigmanın zaaflarını kapatmaktadır. Daha yeni mekanizmaların da bulunacağı kesindir.
Yâni 1 Genom – ~ 30.000 Gen – ~ 300.000 Protein – ~ 3 000 000 Moleküler etkileşim yapılmakta; Buna göre bir genin yaklaşık 10 proteinin ve 100 kadar moleküler ilişkinin temelinde bulunduğu düşünülmekte; Beynin ve onun reseptif-perseptif-eksekütif işlevleri evrimi neo-Lamarckiyen hâle getirmekte. Evrimin temelinde nöral plastisite, onun da temelinde adaptif değişikliklere intibak etmek için yeterli evrimsel donanım var. Genomumuzun sessiz sanılan %60’dan fazlalık kısmı aslında sessiz mi? Yoksa bize evrimsel-küllî bilgiden bir şeyler mi taşıyor?
EVRENİN EVRİMİ: Katolik papazı olan George-Henri Lemaitre 1920’lerde dinî düşünceyle, Amerikalı Hümanist bir teorik fizikçi olan George Gamow 1940’larda bilimsel düşünceyle, İlk An’dan bahsettiler. Gözlem evlerinden izlenen uzak galâksilerin ışığındaki kırmızıya kayış ve fon ışınımı bunun ispatı olarak kabûl edilmektedir.
HER ŞEYİN TEORİSİ: Cambridge Üniversitesi’nden Profesör İngiliz astrofizikçi Hawking “sonsuz sayıda eşiz evrenler var” diyor. Evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan “Her Şeyin Teorisi”nin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna “M-teorisi” adını verdi. Buradaki “M” (magic, mysterios, mother) büyülü, esrârengiz veya her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, “hiçliği ifâde eden bir kuantumda” yoğunlaşmıştı. Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal [uzunluk, genişlik, yükseklik] boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yâni sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcuttur. M Teorisi’ne göre, evren iki boyutlu bran’larla kaplıdır. Bu bran’lar için üçüncü boyut, bran’ların frizbi plâkları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir “hiper-uzaya”, “üç boyutlu kütlecikler” hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, “dört boyutlu kütlecikler” beş boyutlu bir uzaya vs. girerler. “Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper-uzayda süzülen üç boyutlu bir bran’dan öte bir şey değil ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran’lar doğuyor”. Fizikçiler, bu olaylara kuantum fluktuasyonu adı vermişlerdir. Sürekli bir üst boyuta geçen branlar’la ilgili insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini verilebilir: Hologramlarda iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark edilir. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanmıştır. Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunur. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye âit üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normâlde görülemeyen bilgileri bâzen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmayacaktır.

Evrenimiz eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine evrenin her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalıdır. “Her Şeyin Teorisi’nin” henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtilmektedir. Formül tamamlandığında da Tanrı’nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihâî zaferi olacağını belirtir. Yâni evren zannedildiği gibi kapalı değil, açık bir sistem olabilir. Yâni, evren canlıdır çünkü negentropi yapıyor ama sonunda entropiye mağlûp düşüp bir ultra karadeliğe dönüşüp yeniden patlamak üzere kendi içine gömülüyor! Ve bu hâdise her an, her yerde olup bitmekte ama biz kendi evrenimizin gerçekliğini (reality) yaşıyoruz. Hakikat (Verity) ise tek ve yegâne Doğru olan (Truth).
Yâni yokluk yok! İnsan da bu sonsuz varoluşun bir parçası…
Yâni, Hawking’in buluşu: Yaratılış hikâyesinin sıfırıncı sâniyesine ulaşılabilecek. Hawking: Hiçlik ile Varlık arasındaki geçiş ânının aydınlatılması, “Tanrı’nın plânını” ortaya çıkarmak olacaktır”. Paralel evrenler: Evrensel bilgi zâten var ve hep olacak…
Buna tasavvufta Levh-i Mahfûz denir!
Bunlar benim sentezimdir; Şeytan’a tapmam, keçi kanı da hiç içmedim!
***
Darwin’in “evrimin izahı için bir Tanrı’ya ihtiyaç yok” demekten başka hiçbir “günahı” yoktur. Bırakın Şeytan’a tapmayı, adam “Bilinemezci” olmuş. Tamam, büyükbabası masonmuş ama Charles’in hiçbir locayla ilişkisi olmamış; zâten bir İlâhî Kudret’e (biz Allah deriz) inanmayan kişinin muntazam masonlukta yeri yoktur.
Mekândaki http://www.keremdoksat.com/2009/04/26/evrimle-din-munasebeti-hakkinda-bir-papazin-ibretengiz-aciklamalari/ yazımda da göreceğiniz gibi, din-metafizik-Ezoterizm bal gibi buluşabilir hâle geldi. Hâttâ İslâm ulemâsı da epey arka çıkmış: http://www.keremdoksat.com/2009/03/31/evrim-tekamul-fikrine-katkida-bulunan-islam-ulemasi/.
Biraz evvel Sevgili Bero Evrimsel Psikiyatri E-Grubu’na şu mesajı yolladı (kendisi Allah’a inanır, Atatürkçüdür ve Şeytan’a taptığını hiç görmedim):
“Değerli Evrimsel Psikiyatri Üyeleri,
Değil malların, canların bile parayla alınıp satıldığı bu devirde Evrim Aldatmacası kitabı neden parasız dağıtılıyor? Vural Yayıncılık tarafından basılan kitabın hiç bir yerinde basım tarihi bulunmuyor. Kaçıncı baskısı? Kaç tâne dağıtıldı? Daha kaç tâne dağıtılması hedefleniyor? Kitabın yazarı ön kapakta “Harun Yahya” (Adnan Oktar) diye belirtiliyor ve arka kapakta açıklama yapılıyor: “Harun Yahya müstear ismini kullanan yazar … ayrıca Cavit Yalçın müstear ismini de kullanmaktadır”. müthiş bir açıklama! İçinden, kitabın arkasında Bilim Araştırma Vakfı’nın bulunduğu anlaşılıyor; peki onun arkasında kimler var, kimlerce destekleniyor bu karanlık? Çıkaranların amacı ne? Kitaba karşı, evrime sâhip çıkanları “Allah’a inanmıyor” diye gösterip, Harp’te içteki imansızlara cihat açmak mı? Kitap 126 sayfa. Lüks baskısı Ankara’da (MKD: Burada da) profesörlerin odasına bırakılıyor. Sanırım aydınlansınlar diye olmalı veya Sivas’takiler gibi “aydınlatırız” diye de olabilir.
Yaratılışçı dediğimiz dinci kesim, 1925 yılında ABD’nin Tennesee Eyâleti’nde evrim karşıtı bir yasa geçirmede başarılı oldu. Bu yasaya göre okullarda biyoloji derslerinde evrimden ve Darwin’den söz etmek yasaklanmıştı. Bu ve benzeri yasalar, 1968 yılında ABD Anayasa Mahkemesi tarafından iptâl edilene kadar birçok eyâlette yürürlükte kaldı. İptâl kararına yaratılışçılar, “biyoloji derslerinde yaratılış ve evrime eşit zaman ayrılması” şeklindeki yasaları anayasadan geçirterek karşılık verdi. Ancak, birçok eyâlette yürürlükte olan bu yasalar, 1980’li yıllarda Anayasa Mahkemesi tarafından aynı gerekçelerle yürürlükten kaldırıldı: “Evrim bir bilimdir. Yaratılış görüş ise dinsel bir görüştür. Okullarda evrim öğretmeyerek öğrencileri bilimin sonuçlarından yoksun bırakmak ne denli yanlışsa, öğrencilere bir fen dersinde dinsel bir öğreti olan yaratılışı bir fen dersi ile birlikte öğretmek de o denli yanlıştır. Dinsel bir dogma ile bilimsel bir kuram birlikte öğretilemez”.
Daha sonra taktik değiştiren yaratılışçılar, örneğin, Alabama Eyâleti’nde okullarda biyoloji kitaplarına evrimi yalanlama etiketlerinin yapıştırılmasını ve sınıflarda evrim konusu işlenmeden önce bu yalanlama etiketinin okunmasını mecburî kılan bir yasa geçirdiler. Başka eyâletlerde, düşüncelerini gizleyen yaratılışçılar, kendilerini okulların yönetim kurullarına seçtirdiler. Sonra da müfredatı değiştirmeye, yaratılışçılığı biyoloji derslerine koymaya ve evrimi müfredattan kaldırmaya çalıştılar. Bu konular sürekli dava konusu edildi ve her seferinde yaratılışçı yaklaşımlar yargı önünde mahkûm oldu.
Bu arada, ABD’li köktendinci Hıristiyan yaratılışçılarının kazandıkları en büyük başarı yerli işbirlikçileri ile birlikte Türkiye’de biyoloji derslerine yaratılış görüşünü koymak olmuştu. Bu görüşün temellerini Türkiye’de sağlamca atabilmek için defalarca Türkiye’ye gelerek halk konferansları verdiler. (ICR- Yaratılışı Araştırma Enstitüsü – bilim adamları Dr. Duane Gish ve Dr. John Morris). ABD Yaratılışı Araştırma Enstitüsü (ICR) yayın organı olan “Acts and Facts” dergisinin Eylül 1998, 27. cilt, 9. sayısında yer alan “ICR Türkiye’deki yaratılış hareketine yardımcı oluyor” başlıklı haberde ise Türkiye’de şaşırtıcı bir hareketin gerçekleştiği söyleniyor ve habere şu şekilde devam ediliyor: “Yıllardır topluma egemen olan lâiklik ve eğitimde evrimsel darbeye artık tahammül edilmeyecek. Türkiye’den Bilim Araştırma Vakfı buna karşı çıktı ve şimdi Türk halkına yaratılışa olan inançlarına sarılarak ahlâkî temellerine dönmeleri için teşvik ediyor. Yaratılışı Araştırma Enstitüsü’nden bu konuda yardım istediler ve biz de bu isteği karşıladık”.
Böylece ABD’li köktendinciler ve yerli işbirlikçileri, 1985 yılında Türkiye’de, ABD’de başaramadıkları toplumsal dönüşüm projesini yürürlüğe koydular. Bunda da kısmen başarılı oldular diyebiliriz. Çünkü millî eğitimimiz, Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” yolundan saptırıldı ve Türkiye, evrimi ve bilimi benimseyen ülkeler arasında sonuncu sıraya yerleşti.
The Economist’in 19 Nisan 2007 tarihli sayısında, ABD kaynaklı bilinçli tasarım ve yaratılışçılık düşüncesinin nasıl dünyaya yayıldığını anlatan bir makale yayınlandı. Dünyanın dört bir köşesinde, Katolik ve Protestan ruhanî liderlerin, Müslüman din adamları ve cemaâtlerin yaratılışçı, bilim karşıtı “sözde” bilim adamlarının yürüttüğü tartışma ve çabaların anlatıldığı makalede, Adnan Oktar ve yandaşlarından da epeyce söz ediliyor. Adnan Oktar, evrim karşıtı uluslararası tutuculuğun çoktan en önemli figürü hâline gelmiş. Adnan Oktar’ın “Yaratılış Atlası’nın” Fransızca olarak binlercesinin Fransa’da dağıtılmış olması The Economist’te böyle bir makalenin yayınlanmasını tetikleyen en önemli gelişme olmuş. Makale, tek işi Harun Yahya imzalı kitapları basmak olan yayınevinin, Arapça, Urduca, Bahasa (Endonezya’nın resmî dili), Rusça ve başka pek çok dilde neşrettiği kitapların, Müslüman ülkelerde çok geniş bir izleyici kitlesi olduğunu belirtiyor. The Economist yazarının izlenimlerine göre, tüm dünyada popüler İslâmî web siteleri okurlarına önemli bir referans olarak Adnan Oktar’ı gösterirken, Türkiye’de samimi Müslümanlar dâhil olmak üzere çok geniş bir kitle, Adnan Oktar’ın “genç kadınlara düşkünlüğünden ve milliyetçi sağa politik yakınlığından” rahatsızlık duyuyor, ayrıca aşırı gösterişli ve şatafatlı tarzının dindar kesimler için bile câzip olmaktan uzak olduğunu kaydediyor.
Görülüyor ki, yaratılışçı çabaların son yıllarda Türkiye’de yoğunluk kazanması tesadüfî değil. Türkiye’deki gelişme de sâdece ülkemizin iç şartlarının ortaya çıkardığı, sâdece ülkemize özgü bir durum değil. Egemen politik güçlerin yaygınlaştırmaya çalıştığı evrimle bağlantılı akılcı düşünce ve bilim karşıtlığının Türkiye ayağı olduğu gözleniyor. Daha çok ABD’nin yeni hegemonya savaşı sürecinde, “Ilımlı İslâm” adı verilen ABD’nin çıkarlarına bağlanmış bir ehlîleştirilmiş İslâm hareketi yaratma projesinin parçası olarak, “yaratılış hareketi” İslâm ülkelerine ihraç edildi. Bunun için de en uygun şartların bulunduğu ülke olarak Türkiye seçildi. Türkiye’deki “yaratılış hareketi”, sadece BAV ve Harun Yahya ile sınırlı değil. Bizzat iktidardaki Hükûmet de bu tartışmanın ayağını oluşturuyor. Millî Eğitim Bakanlığı yaratılışçı ve akıllı tasarımcı tezlerin okullarda okutulmasına çalışıyor, akıllı tasarımın müfredata alınmasını tavsiye ediyor; bununla kalmıyor, evrim okutan öğretmenlerin sürgün edildiği haberleri basında çıkıyor: Bilime karşı savaşan ve evrimleşemeyen bir bakanlık!
“Evrim Karşıtlığı” bilim ve lâiklik düşmanlığında bir doruk noktasıdır”.
***
Özetlersek:
-Darwinizm diye bir inanç sistemi yoktur; Charles Darwin evrimin izahında önemli katkıları olan bir âlimdir, hepsi bu! Dolayısıyla, Şeytan’a tapan birilerinin bu dini yayması şaka olarak âddedilebilir ancak! Doğrudur, Darwin “Türkler’in aşağılık bir ırk olduğunu” söylemiştir. Gelgelelim, bunu Osmanlı da, Marx da söylemiştir. Aksine düşünen, Türkler’i sevecenlikle kucaklayan bir tek Batılı büyük adam vardır: Mason Kardeşim Mozart. Merhumun Şeytan’a taptığını kimse ne duymuş, ne yazmış, ne de iddia etmiştir!
-Evrimin olduğunu inkâr etmek ahmaklıktır. Yaratılışçılar denen grup türlerin Allah “ol” deyiverince bir anda zuhur ettiğini iddia etmektedir ki, bu saçmalık sünnetullaha (tabiat kanunlarına: doğa yasalarına) aykırıdır. Allah’a inanan bir evrim bilimci olarak, bu sürecin O’nun yarattığı tabiat yasalarına göre ilerlediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bilim adamları da bunları araştırırlar.
-Birçok ara tür vardır (sırf hominidlerin ve Homo türlerinin hayat ağacı bunun numûnesidir). Aslında bunlara ara tür demek bile hatadır; her tür bir türdür, o kadar. Kafadan bacaklı, popodan burunlu sözüm ona ara türlerin olamaması, dolayısıyla da fosillerinin bulunamaması kadar tabii bir şey olamaz çünkü bunların var olmaları, kendi habitatlarında hayatta kalabilmeleri mümkün değildir.
-Genetik havuzda yeterli birikme ve moleküler, filogenetik, genomik ve biyoenformatik etkiler, alternatif transkripsiyon, alternatif translasyon ve ekspresyon, metillenme, radyasyona mâruziyet ile yeni türler kısa bir zaman diliminde belli bölgelerde tekâmül etmektedirler (evrilmektedirler).
-İşin daha da ilginç yönü, evrimin bilimsel olarak izahı keşfedildikçe, bir finalitesi (gâiyeti: sonuçsallığı, hâttâ teleolojisi (erekselliği) olduğu iddiaları ortaya çıkmaktadır.
İki müstear isimle muazzam kitaplara imza atan Mehdi olmayan ama aynen oymuş gibi olan ama bunu söylemeyen Pek Muhterem Büyük Üstâdımız Adnan Oktar’a derin hürmetlerimizi sunuyorum.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Ağustos 2009 Çarşamba


Bu Adnan Oktar kitabı (Harun Yahya) yıllardır bedava dağıtılır, okul önlerinde özellikle. Ben ne zaman ülkemi ziyarete gelsem bir yerlerde bu kitabı görür sinirlenirim. En son geldiğimde yine gördüm, “bu kitap hâlen mi dağıtılıyor” diye çok üzüldüm. Bu nasıl bir sermaye ve enerjidir ki yıllardır bitmedi. Ben lisedeyken (1992-1995) her yerde vardı, yıl 2011, hâlen devam ediyor bu cehâlet numûnesi. Bu insanların bu akılsızlıkları toplumu zehirliyor, olan evrime falan olmuyor. Evrimsel düşünceyi reddetmek yerçekimini reddetmekle eşdeğerdir. Hiçbir biyolojik, tıbbî bilim yoktur ki evrimsel yaklaşımına bir kocaman bölüm ayırmasın. Bu insanlar rüzgâra karşı tükrük yarışı yapmaya çalışıyorlar. Sonucu da işte Türkiye’nin geldiği hâl. Adnan Oktar gibi câhil tarikat liderleri emperyal güçlerle bir olup ülkeyi bu hâle getirdiler. Bilimde gerilemiş, bilimler akademisi üyelerini hükûmetin atadığı, evrimin 2011′de hâlen tartışıldığı, akademide performans sistemi uygulayan, psikiyatriye uydurma diyenlere destek çıkan bilim teknik dergilerinin olduğu (Orhan Bursalı) bir ülke. Rüzgâra karşı tüküren bir nesil! Öyle olsun. Ne diyelim. Bizlere yapacak bir şey bırakmadılar. Türk genci evrimi bilmiyormuş, psikiyatriye küfrediyormuş, bale izlerken başını öne eğiyor, Arto’yu, Seda Sayan’ı sanatçı sanıyormuş. Dünyânın da çok umrunda… Bilimden, evrimden, san’attan anlamayan bir ulus yaratmaya çalışıyorlar ki bilimi ve san’atı üreten değil, üretenlerin esiri olalım diye. Olduk mu yoksa, gâliba olduk artık.
Tam şehitlere ağlarken, bugün de Van’da deprem oldu bir sürü insan öldü.
Ağla Sevgili Memleket (Alan Paton)