BİJİ FENERBAHÇE
Dün Diyarbakır’da bir maç vardı; Fenerbahçe (FB) ile Diyarbakırspor (DB) arasındaydı. Oraya vardığında, FB kafilesine iyi davranıldı.
Sonra maç öncesi ısınmalarda taraftarlar Kazım’a (bu çocuğun ismi Kazım mıdır yoksa Kâzım mı hâlâ anlayabilmiş değilim) küfrettiler; o da onlara el işâreti yaptı.
Daha o dakikadan itibâren sahaya içlerinde ne olduğu belirsiz pet şişeler atılmaya, ana avrat sövülmeye başlandı; sonra bunu çakmakların takip etmesi çok mânidardı. FB’liler gerildi ve ürktü, yoğun baskı altında maç başladı. DB’liler başlarda müthiş sert oynadılar. Zâten oraya gittiğine gideceğine pişman olan hakem dörtlüsünün de eli ayaklarına dolaştı.
Ne zaman ki FB beraberliği yakaladı, terör başladı. Sahaya taş, çakmak, elma ve aklınıza gelebilecek her türlü şey atıldı! Hâttâ, Erman Toroğlu’nun cin gibi yakaladığı gibi, sahanın içinden de atıldı. Hakem dirayetini tamamen kaybetti. FB gâlibiyeti yakaladıktan sonra, stat bir arenaya dönüştü. Maçın geçici olarak durdurulmasından tutun da, tamamen iptâline sebep olabilecek ne kadar şirretlik ve rezillik varsa yaşandı ama illâki maça devam edildi.
Maç bitince FB’liler uzun süre stadı (bir saatten fazla) terk edemediler, çünkü hâdiselerin esas daniskası sokaklardaydı! Zâten hazırlıklı olarak bekleyen ve FB’nin maçta 3-1 öne geçmesinden sonra stada giremedikleri için dışarıda maçı takip eden bir grup ile polis arasında arbede başladı. Maçın bitmesiyle stattan çıkan taraftarların da katılmasıyla, gruptakiler polise taş atmaya başladı. Bunun üzerine polis gruba basınçlı su ve biber gazıyla müdahale etti. Grup, polisin müdahalesiyle Ofis semtine doğru ara sokaklara dağılırken ortalığı savaş yerine çevirdi, olaylar sırasında yaralıları toplamak için gelen bir ambulansın camlarını da kırdı ve sürekli olarak sövdü!
Yandaş medyadan hemen “hakemin hatalı yönetimi” palavraları yükseldi. Yok efendim, PKK liderinin tercihi ve bayraklarının rengi sebebiyle Diyarbakır’da provokasyon varmış, Devlet çok âciz kalmış da… Bakın bu maâlesef doğru ama bir Kürt’e “adın ne” deseniz “devlet nerede, bizi ihmâl ediyorlar” diye ezbere haykırıyorlar.
Bütün o taşlar, çakmaklar sahaya nasıl girebilmişti? Bunun tek cevabı var: Polis, oradaki halktan korkuyor ve ne üstlerini başlarını arayabiliyor, ne başka bir şey. Zâten Emniyet Müdürü de “sakın çatışmaya girmeyin, sâdece kovalayın” diye emir vermiş.
Yâni orada devlet mevlet yok!
Bütün hâdiseleri yakalayabildiğim kadarıyla dikkatle seyrettim televizyonda; olaylara karışanların hemen hepsi çocuktu, yâni 19-20 yaş altındaki delikanlılar.
Geçen gün yazdığım yazıya ukalâca tepki verip benim yalan söylediğimi imâ eden 21 yaşında olduğunu söyleyen bir psikiyatrın yazdıkları aklıma gelince, hazin hazin gülümsedim.
Diyarbakır nüfusunsun %60’ından fazlası 20 yaşın altında, kalanlar da yenilerini katmak için habire konunun üzerinde çalışıyorlar. Bunların tamamına yakını işsiz ve antisosyalleşmişler çünkü görgüleri o, yarınları yok ve her şeye karşı öfkeliler + Türk düşmanı edilmişler. Kan davasıyla, çocukların top kavgası sebebiyle birbirlerini öldürmedikleri zaman, kendilerinden olmayanı, bilhassa da Türkler’i mahvetmeye hazırlar, bilenmişler!
***
Tam bunlar gündeme güm diye düşmüşken, TSK muhtıra netliğinde ve sertliğinde tepkisini verdi. Aynen (imlâsına, koyu rengine filân da dokunmadan aktarıyorum) http://www.tsk.tr/10_ARSIV/10_1_Basin_Yayin_Faaliyetleri/10_1_8_Mesajlar/2009/30agustos_zafer_bayrami_mesaji_25082009.html:
GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ’UN
ZAFER HAFTASI MESAJI
( 25 Ağustos 2009 )
Ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen bağımsızlık mücadelesinin son halkası olan Büyük Zafer’in 87′nci yıl dönümünü kutlamanın coşkusunu yaşıyoruz.
Zafer Haftası, 26 Ağustos 1922 günü sabahı KOCATEPE’den yapılan topçu ateşleriyle başlar ve 9 Eylül günü Türk Ordularının İzmir’e girişi ve İzmir’in kurtuluşu ile sona erer.
ATATÜRK, Büyük Taarruz’u ve Büyük Zafer’i şu şekilde anlatır:
“Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin neticeli ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yön vermekte kesin tesirli böyle bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı.”
Büyük Taarruz ve Büyük Zafer, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimine yol açan devrimin başlangıcıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yoksul bir halktan hem bir ordu hem de bir millet yaratarak gerçekleştirdiği bu inanılmaz devrim, Türkiye Cumhuriyeti’ne laik, sosyal, demokratik ve hukuk devleti niteliklerini kazandıran bir devrimdir.
Bu eşsiz zaferi kazandıran ve devrimi geçekleştiren başta Başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK ve kahraman silah arkadaşları olmak üzere bu mücadelede hayatlarını kaybeden ve bugün o eşsiz zaferin kazanımlarını yurdumuzun her karış toprağında canlarını vererek koruyan aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Anayasa’nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3′üncü maddesinde ifade edildiği gibi “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” Türk Silahlı Kuvvetleri, ATATÜRK tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa’nın 3′üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir.
Ülkelerin ve milletlerin bütünlüğünün korunmasının bir bedeli vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri; bu bedelde kendisine düşen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içerisindedir.
Bugüne kadar bölücü terör örgütü ile mücadelesinde 5003 evladını şehit veren Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa ve yasalar çerçevesinde, bölücü terör örgütüne karşı bugüne kadar dünyada eşine hiç rastlanmayan bir başarı ve özveriyle yürüttüğü mücadeleye bundan sonra da artan bir kararlılıkla devam edecektir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, güvenlik alanının dışında kalan ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda da devlet tarafından gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğuna inanmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu konularla ilgili görüşleri bilinmekle birlikte, emsalsiz Büyük Zaferi kutladığımız bu hafta münasebetiyle, bu konulara ilişkin düşünce ve duruşumuzun bir kez daha ifade edilmesinde yarar görülmektedir.
Türk Silahlı Kuvvetleri;
- Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.
- Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.
- Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.
- Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.
- Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.
- Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri olan laiklik, demokrasi, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine yürekten bağlılığı, üstün disiplin anlayışı, köklü gelenekleri, itidalli ve kararlı yaklaşımı, hepsinden önemlisi Türk milletinden aldığı güçle dün olduğu gibi bugün de ve yarın da üstlendiği her görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir.
Şüphesiz ki; “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye’dir.”
Türkiye Cumhuriyeti, bulunduğu hassas coğrafyada birlik ve ülkesine sadakat içinde vatanını ve milletini seven insanlarıyla çağdaş toplumlar arasında hak ettiği yeri almalıdır.
Aziz Türk milletinin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm mensuplarının Zafer Haftasını en içten dileklerimle kutlarım.
***
Bugüne kadar Millî Mutabakat Hükûmeti kurulsun ve yurt çapında Olağanüstü Hâl ilân edilsin diye yırtındım durdum.
Korkarım konu o noktayı aşmıştır.
Türkiye çok kanlı ve kaotik bir iç harbin eşiğindedir.
Diyarbakır’daki hâdiseler tamamen bir “tatbikattan” ibârettir. O delikanlılar İntifada’daki gibi tamamen mücehhez, gaz bombasına ve biber gazına karşı ıslak mendilleriyle, taş ve sopalarıyla hazır gönderilmişlerdir. Polis de “aman olaylar büyümesin” diye sâdece kovalamıştır.
Bakın, gâyet koordine ve plânlı bir şekilde aynı zamanda çıkarılan yangınlarla Türkiye’nin akciğerleri yakılıyor; olaylar gene hemzaman olarak patlatılıyor. TC Üniversiteleri’nde Kürt Kadını Hakları Konferansları yapılıyor.
ABG sıkıştı, bir an önce “işin bitmesini” bekliyor. İmralı’daki câni iyice pervâsızlaştı, Bölücü Kürtçü Parti de artık hiç çekinmeden, milletvekili seviyesinde bölücülük yapıyorlar.
***
Çok Yakında Verilecek Kritik bir Mesajla Türkiye’nin Dört bir Yanında Başlayacak Kürt Kalkışması Karşısında ne Olacaktır?
Adana ve Mersin zâten bitmiştir; Güneydoğu fiilen Kürdistan olmuştur; İzmir, İstanbul, Samsun, hâttâ Kayseri dâhil olmak üzere, bütün büyük kentler Kürt kuşatması altındadır ve bunların yaşadıkları bölgelere polis, hâttâ jandarma bile girememektedir.
Bu olduğunda, tıpkı Diyarbakır’da olduğu gibi, atılan taşlar yerlerde kalacak ve Devlet korkak tavşan gibi pısacak ve tırsacak mıdır?
Bakın, Türkler mazotlu motor gibidir. Osmanlı’nın mirasçısı olmanın da getirdiği bir rehavetle + satın alınmış ve yandaş medyanın dayatmasıyla hâlâ kardeşlik, sevgi, kaatil analarıyla şehitlerinkinin öpüşmesi palavralarıyla uyutulmaya kalkılmaktadır. Ergenekon korkusundan, elindeki en ufak silâhvâri şeyi bile denize atmış olsa da…
Aç, fakir ve perişan hâle getirilmiş olsa da…
Aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, kıymetli her şeyi peşkeş çekilmiş olsa da…
Tutuştu mu fena yakar.
Jet yakıtı hâlini alır!
O zaman ne Hükûmet kalır, ne de halkı uyutanlar.
Mecburen TSK yurt çapında olaya el koyar, aksi mümkün olmayacak bir şekilde totalitarizm gündeme gelir…
Dünya üzerimize çullanmaya kalkar…
Biz, gene de ayakta kalırız…
Birilerinin dediği gibi, biz Yugoslavya değiliz…
Ama bu sarsıntıyı hâlletmemiz ve altından sağ sâlim çıkmamız çok büyük maddî mânevî kayıplara, kurunun yanında yaş yanmalarına mâl olur.
Yazık olur!
Derhâl, bugün, yarın birbirinize “namussuz, uluyan köpek, ahlâksız” filân demeyi kesip gereğini yapınız!
Bu, vatanını ve milletini, onu teşkil eden bütün alt unsurlarıyla beraber seven bir davranış bilimcinin, bir mütefekkirin, bir bilim ve gönül adamının haykırışıdır…
Her nereye, ne kadar ve nasıl ulaşırsa…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Ağustos 2009 Salı

