YIKIN AĞALIĞI SEVGİLİ KÜRT KARDEŞLERİM
DÜŞÜNÜYORUM da biz Kürt kardeşlerimize siyasal haklarını vermeliyiz.
Verelim ki onlar
Cumhurbaşkanı olabilsinler,
Milletvekili, Bakan, Meclis Başkanı hâttâ Başbakan olabilsinler,
Belediye Meclis üyesi, Belediye Başkanı olabilsinler,
General olabilsinler, Jandarma Genel Komutanı olabilsinler (MKD: Genel Kurmay Başkanı da),
Oy kullanabilsinler, oy… Benim karım oy kullanabiliyor ise bir Kürt dostumuzun karısı da oy kullanabilsin.
Pardon, biz onların siyasal haklarını 1923’te vermiş miyiz? Keşke vermeseydik, bugün verip sevindirirdik.
Peki, o zaman bu açıklanmayan “paketin” içinde neler var acaba?
Allah devletimize zevâl vermesin, ben bir türlü açıklanmayan “Kürt Açılım Paketi’nin” içinde olanları tahmin ediyorum:
Önce Doğu ve Güneydoğu’da ağalık sistemi yıkılacak. Vatandaşlar ağanın köleliğinden çıkarılarak vatandaş statüsüne geçirilecek. Bu işe bir feodal Kürt Beyi olan DTP Başkanı Ahmet Türk’ün görkemli Kasrı Kanco’sundan başlanacak. Orada yaşayan köylülere Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman başarılamayan toprak dağıtımı sağlanacak. Kürt halkının vazgeçilmezi olan töre cinayetleri ve kan davası çözülecek. Kız çocuklarının okuması sağlanacak. O vatandaşlarımızı yeşil kart, çocuk parası, çiftçilik yardımı, erzak yardımı şeylerle gibi oyalayarak miskinliğe alıştırmaktan vazgeçilerek bu kaynaklar yöreye yatırım olarak yönlendirilecek.
Kürt kardeşlerimize tarihimizde 38 Kürt isyanı çıktığı ve bunların hepsinin feodal Kürt sistemini devam ettirmek için çıkarıldığı ve iki topluma da ne kadar zarar verdiği öğretilecek. Örneğin, 1925 isyanının sonunda Şeyh Sait’in sponsorları tarafından teslim edilmiş ve bunu hayatı ile ödemiş olduğu, Mustafa Kemâl’in de bunun karşılığında Kerkük’ü İngilizlere bırakmak zorunda kaldığı (daha henüz Abdullah Öcalan’ın teslim bedelini öğrenmiş değiliz) hatırlatılacak. Dersim İsyanı’nın 1930’lu yıllarda devletin elinin bu yörelere ulaşıp yol, köprü, telefon-telgraf, eğitim-öğretim ve güvenlik güçlerinin gelmesi, yâni devletin fiziksel olarak oralarda var olmasının, ağalık sistemini yerinden sarstığı için ağalar tarafından (her zamanki gibi İngiliz destekli olarak) 1937 yılında başlatılıp, önce telefon-telgraf direklerinin yıkıldığı, köprülerin uçurulup okulların ve jandarma karakollarının yakıldığı hatırlatılacak. Bunun tam da Fransızlar ile Hatay sorununun çözülmek üzere olduğu günlere gelmesinin bir rastlantı olmadığı anlatılacak.
Kürt kardeşlerimize çözümün, feodal Kürt liderlerinin peşinden giderek veya varlığını teröre ve bir terör örgütüne borçlu olan partilerde ve onu destekleyen yabancı devletlerde değil, Mustafa Kemâl’in çizdiği yol haritasından başka bir yerde olmadığı anlatılacak.
Ben aklıselîmi olan Kürt kardeşlerimin, Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda verdiği mesaja hiçbir itirazları olmadığını biliyorum. Bu ülkenin birliği, beraberliği ve refahı için tek yol haritası vardır:
Ne mutlu Türk’üm diyene.
Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ - 2009-09-01 Hürriyet
***
Belli olduğu gibi bunları ben yazmadım.
Sevgili kardeşim, dostum Prof. Dr. Birgül Sönmez hem Göğüs Kâlb Cerrahisi alanında, hem Sarıkamış Şehitleri’nin haklarının kotarılması alanlarında tam bir liderdir.
Adam gibi bir adamdır ve tam bir Atatürkçüdür.
Son günlerdeki gelişmeler hakkındaki görüşlerimi daha sonra yazacağım.
Sâdece http://forum.arbuz.com/showthread.php?t=43371 mekânından bir iktibasla yetineceğim:
***
Mehmet Ali Birand – Posta, 1.3.2008
Bugüne kadar kaç Kürt isyanı oldu?
Kürt kökenli vatandaşlarımızla ilişkimizi daha yeni yeni öğreniyoruz. Geçmiş ne öğretildi, ne de konuşulmasına izin verildi. Geçenlerde bir okurum, Osmanlı döneminden bugüne yaşanan Kürt isyanlarının listesini yolladı. Tarihimiz meğer Kürt ayaklanmalarıyla dolu geçmiş.
Kendisi istemediğinden dolayı ismini açıklamayacağım, ancak emekli bir asker olduğunu söylemekle yetineyim. Anlayabildiğim kadarıyla, Genelkurmay arşivinden yararlanmış ve son derece çarpıcı bir liste çıkartmış. Osmanlı döneminden bugünlere tüm önemli Kürt isyanlarını bulmuş. Herhâlde, daha onlarca küçük ayaklanmalar yaşanmış, ancak listelere alınacak kadar önemsenmemiştir.
Okuduğumda inanamadım.
Tarihimizin böylesine sürekli bir Kürt isyanları ve onların bastırılmasıyla dolu olduğunu bilmezdik. Zira Kürt kökenli vatandaşlarımızla ilişkiler hep tabu muamelesi gördü. Kürtler’in memnuniyetsizlikleri hep saklandı.
Aşağıda bulacağınız bilgileri kesip saklayın. Zira başka bir yerde bulamayabilirsiniz.
OSMANLI DÖNEMİNDEKİ İSYANLAR:
Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul)
Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul)
Zazalar’ın isyanı (1820)
Yezidîler’in isyanı (1830-Hakkâri)
Şerefhan isyanı (1831-Bitlis)
Bedirhan isyanı (1835-Botan)
Garzan isyanı (1839-Diyarbakır)
Ubeydullah İsyanı (1881-Hakkâri)
Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre)
Bedirhan Emin Ali isyanı (1889-Erzincan)
Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin)
Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912-Bitlis)
Koşgari isyanı (1920-Koşgiri)
CUMHURİYET DÖNEMİ AYAKLANMALARI:
Nasturi isyanı (1924-Hakkâri)
Jilyan isyanı (1926-Siirt)
Şeyh Sait isyanı (1925-Bingöl-Muş-Diyarbakır)
Seit Taha ve Seit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli)
Reşkotan ve Reman isyanı (1925-Diyarbakır)
Eruh’lu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani)
Güyan isyanı (1926-Siirt)
Haco isyanı (1926-Nusaybin)
I. Ağrı isyanı (1926)
Koçuşağı isyanı (1926-Silvan)
Hakkâri- Beytüşşebab isyanı (1926)
Mutki isyanı (1927-Bitlis)
II. Ağrı isyanı
Biçar harekâtı (1927-Silvan)
Zilanlı Resul Ağa isyanı (1929-Eruh)
Zeylan isyanı (1930-Van)
Tutaklı Ali Can isyanı (1930-Tutak-Bulanık-Hınıs)
Oramar isyanı (1930-Van)
III. Ağrı harekâtı (1930)
Buban aşireti isyanı (1934-Bitlis)
Abdurrahman isyanı (1935-Siirt)
Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt)
Sason isyanı (1935-Siirt)
Dersim isyanı (1937-Tunceli)
PKK terörü (1984-1999)
KURULUP DAĞILMIŞ KÜRT ÖRGÜTLER:
MARKSİST VE LENİNİST ÖRGÜTLER
- Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)
- Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri (DDKD)
- Devrimci Halk Kültür Dernekleri (DHKD)
- Anti Sömürgeci Demokratik Kültür Derneği (ASDK-DER)
BÖLÜCÜ ÖRGÜTLER:
- Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi (TKDP)
- Kürdistan Öncü İşçi Partisi (KÖİP-PPKK)
- Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi ( TKSP)
- Rizgari Örgütü
- Ala Rizgari Örgütü
- Kawa Örgütü
- Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları Örgütü (KUK)
- Kürdistan Sosyalist Harekâtı (TSK)
- Kürdistan Sosyalist Birliği (Yekitiya Sosyalista Kürdistan – YSK)
- Tekoşin örgütü
- Kürdistan Kurtuluş Harekâtı (TEVGER)
- Kürdistan İşçi Partisi (Partiye Karkaren [işçi] Kürdistan /PKK)
ÖĞRENCİ CEMİYETLERİ:
- Kürt Teâli Cemiyeti
- Kürt İstiklâl Cemiyeti
- İstanbul Kürt Talebe Cemiyeti
BÖLGEDEKİ DİĞER KÜRT HAREKETLERİ:
IRAK
- Irak Kürdistan Demokratik Partisi ( IKDP)
- Kürdistan Yurtseverler Birliği ( PUK- YNK-KYB)
- Kürdistan Özgürlük Partisi (PÜK)
İRAN
- İran Kürdistan Demokratik Partisi ( İKDP)
- Kürt İşçileri Devrimci Örgütü (KOMALA)
SURİYE
- Kürt Sosyalist Partisi
- Suriye Komünist Partisi
AB sözcüsü Mehmet Ali Birand sonunda da tam kendine yakışır birkaç lâf daha ediyor finâlde:
“Dikkat ederseniz 1937 yılından sonra Kürt isyanları bıçak gibi kesilmiş.
Kim kestirmiş olabilir?
ATA!
Ata hangi yılda öldü?
1938!
Eceliyle mi vefat etti?
BİLİNMEZ”!
***
Bilinir AB sözcüsü Mehmet Ali Birand Efendi, bilinir.
Zât-ı âlînizin imâ ettiği gibi onu Kürtler filân öldürmemiştir, bâzılarının saçmaladığı şekilde masonlar da, başkaları da.
Karaciğer kifayetsizliğinden kaybetmişizdir Ata’yı!
Gerisi, kısa bir aradan sonra…
Hele bir haberlere göz atalım…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 03 Eylül 2009 Perşembe


Sayın Hocam ve Değerli Okuyucular,
Bu sefer gayet sâkin yazmak istiyorum.
Arkadaşlar, bizim Kürt kardeşlerimiz filân yok. Bunlar bölücü cümleler. Türk vatandaşları var. Türk vatandaşı isen Anyasamız’da yazan bütün vatandaşlık haklarına sâhipsin demektir.
Türk vatandaşları kendi çerisinde azınlıklar ile sembolik kardeş olabilir. Ama azınlıklar hâricinde TC nüfus kâğıdı taşıyan bütün insanlar Türk’tür ve aslî unsurdur. TC’ni unsurları ile sorun yaşayanlar ile devletin sorunu olması gâyet tabiidir. TC unsurlarına saygılı olun akıllı olun geri kalan her şeyi bundan sonra tartışalım.
TV kanalarında ve gazetelerdeki mevlütan takımı medya mensupları bu iş şiddetler çözülmez deyip sıralıyorlar. Böyle olmalı şöyle olmalı. Öyle olmaz arkadaş!
Ben size söyliyeyim: Teröre karşı yurt dışında ve yurt içinde en sert önlemler alınmalıdır. Satılmış medya aman yapmayın teröriste ateş etmeyin demokratik yollarla mücade edin dedikçe, bizim daha derin vuruşlar yapmamız lâzım.
Düşmana yardımcı olduğu tesbitli ülkelere misliyle cevap verilmeli.
Kültür, tarih ve sosyal konuları bizim akedemisyenlerimiz hâlleder. Bu konuda Ermenistan’dan, Yunanistan vb.’lerinden akıl alacak değiliz. Mavi kitaplarına başlatmasın onlar da.
Bölgede casusluk yapanlara ve onlar ile işbirliği içinde olanları acele yargılamalı ve ibret-i âlem olması açısından derhâl “meydan infâzı” hayata geçirilmelidir.
Demokratik açılım denen proje: Düşman ve onların işbirlikçisi olmayanlar ile oturup tartışılmalı, kendisine Kürt diyen kişileri tarih ile yüzleştirilerek gerçekleri ortaya koyulmalıdır. Çünkü TC’de casusluk yapanın cezası kesin ölümdür.
Demokratik açılım gereği bâzı vatandaşlara TC’ne düşmanca tavırların yalnış olduğu, kulaklarından tutularak güzelce anlatılmalıdır.
Eli silâhlı olan düşmanların tamamı teslim olmadıkları takdirde teker teker öldürülmeli ve öldürüldükleri yerde defin işleri de tamamlanmalıdır.
Hz. Ali’nin “hâddini aşana hâddini bildirmek, fakire elbise giydirmekten evlâdır” sözüne harfiyen riâyet edilmesi ayrıca tavsiye olunur.
Bu akşam mubârek bir akşam olduğundan, ağzımı bozmamak konusunda bir hayli çaba göstererek katkımı bitiriyorum.
Saygılarımla.
MKD: Sevgiyle Sayın SB.
Saygılar Efendim,
Yoğun gündem maddeleri arasında bâzı şeyleri unutuyorum.
Nasılsınız efendim? Sağlık ve mutluluk içinde olmanız için bu mübarek günlerde duacıyım. Aynı dualar bu mekânı paylaşan bütün dostlar için de elimizden geldiği kadar yapılmaktadır.
Yavuz Sultan Selim Han’ın Ridaniye seferi sırasında Kürtler için söylediği bir şiir internet sitelerinde yer almaktadır. Bir internet geyiği olabileceği düşüncesinden hareketle ve empati sınırlarımı da zorlayarak, incitici satırlar içerdiğinden en azından insanlık onuruna dokunacağından ben nakletmiyorum. Ancak, ilgi duyanlar için http://pirahmetlikoyu.blogcu.com erişilebilir.
Geçenlerde Vatan Gazetesi’nde F. Gülen’e yakınlığı ile bilinen Rixos Otelleri sâhibi Fettah Tamince ile bir söyleşi vardı. Bu kişi Vanlı’dır ve Kürt asıllı bir TC vatandaşıdır. Dubai’de yapay adadan oluşan 2 milyar Dolarlık Dünya Projesi’nden ada aldığı söylenmekte. Bu 2 milyar Dolarcık herhâlde servetin bir bölümü. Bunlar Koçlar’ı, Sabancılar’ı ve Aydın Doğan gibilerini yerler. O yüzdendir ki, TÜSİAD ve bu grupların sesleri çıkmıyor. Önceki yıllarda ekonomik ve siyasal olaylarda gazetelerde çarşaf çarşaf bildiri yayınlarlardı. O günlerin siyasî ve ekonomik olayları bugünlerin olaylarıyla mukayese edildiğinde solda sıfır kalırlar.
Adam övünüyormuş. Benim hanlarım, apartmanlarım, param, herşeyim var. Ben zenginim diye. Düşünür demiş: İyi, güzel, âferin de, sen bunlarla ne yapıyorsun?
Şimdi İ. Tatlıses mal varlığından büyük bir gururla bahsediyor. İyi, güzel de, sen bunlarla ne yapıyorsun? Şu Tatlıses Giyim’in imalât bölümünü Doğu’ya taşısak, pazarlama ve teşhir bölümü İstanbul’da kalsa desek nasıl olur acaba? En azından 500 Kürt asıllı vatandaş iş sâhibi olur mu?
Dubai’de yapay ada alan Rixos otelleri sâhibi mesela Fırat kenarında dünyada eşi benzeri olmayan oteller inşa etse, Doğu’nun o tarihi geçmişini ve kültürünü dünyaya tanıtsa nasıl olur acaba? Bir 5000 Kürt asıllı vatandaş iş sâhibi olur mu?
Bunları geçelim ama geçemeyeceğim birşey var.
“Erzurum Kongresi bittikten sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla, onların desteğini isterken bile, karşılığında en ufak bir imâ yollu dahi olsa Kürtler’e yönelik bir tâviz vermedi”
Maltepe Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç, Cumhuriyet’e yazdı:
Son günlerin gündem konusu “Kürt açılımı”. Hazır bir açılım söz konusu olmuşken de “nereye kadar açılalım” sorusuna verilecek yanıta ışık tutması için belli Kürt çevreleri “…zâten Atatürk de Kurtuluş Savaşı esnâsında ‘Kürtler’e özerklik’ sözünü vermişti, TBMM 10 Şubat 1922′de Kürtler’e özerklik tanıyan bir yasayı bile kabûl etmişti… En azından oraya kadar açılalım…” demeye getiriyorlar. Bu söylenenlerin birer söylenti olmaktan ileri gidebilir tarafı yoktur ve Gâzi Mustafa Kemâl, Kurtuluş Savaşı öncesinde, esnâsında veya sonrasında, en kritik dönemlerde dahi Kürtler’e böyle bir tâviz vermemiştir. 1918-1924 arası tüm gelişmeler bunun somut kanıtıdır.
Gâzi Mustafa Kemâl’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesindeki evrelerde, “Kürtler’e özerklik” anlamına gelecek bir söylemde bulunduğu hâttâ bunun eyleme de dönüşerek TBMM’den “gizli” bir yasa geçmiş olduğu iddiası, özellikle son dönemlerde çok sık dile getirilmektedir. Konunun kanıtı olarak da Gâzi’nin daha ziyâde 16-17 Ocak 1923′te İzmit’te İstanbul basını ile yaptığı konuşma ve Ahmet Emin Yalman’ın sorularına verdiği yanıtlar gösterilmektedir. Buna bağımlı olarak da, “…Kurtuluş Savaşı günlerinde Kürtler’in desteğini sağlayabilmek için bu sözleri verdi ama sonunda devleti kurunca, bu sözleri unuttu…” demeye getirmektedirler. İşin bu yanı pek fazla sesli ifâde edilmese de söylenmek istenen budur ve bu söylenenler tarihî gerçeklerle örtüşmemektedir.
Hemen belirtelim ki iddia edildiği gibi 10 Şubat 1922 tarihinde bir Meclis oturumu yoktur ki, o gün bir kanun geçmiş olsun. Bunun bir an için Meclis’te değil de, bir tasarı olarak “Vekiller Heyeti” (Bakanlar Kurulu) toplantısında hazırlanmış olduğunu farz edelim; o zaman da “…Kanun neden gizli çıkarıldı? Kimden çekiniliyordu? Kanun uygulanmak için yapılır, gizli kanun kimin ne işine yarar? Gizli olduğuna göre belli ki usûlüne uygun olarak ilân edilmemiş. Bu takdirde o metin ‘kanun’ hükmünde olur mu?” gibi birçok soruya yanıt bulmamız gerekecektir. Sonuç olarak böyle bir kanun yoktur.
Oysa İzmit’te söyledikleri son derecede açıktır ve şudur: “Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu ‘mahallî idareler’ kurulması iç ve dış siyasetimizin gereklerindendir. Kürtler’in oturduğu bölgelerde ise, hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahallî bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız…” Söylediği budur.
Aslında Gâzi, İstanbul basınıyla bu görüşmeyi 16-17 Ocak 1923 tarihinde yaparken, 20 Ocak 1921 Anayasası yürürlüktedir ve Gâzi, basın mensuplarına sâdece bu Anayasa’nın ilgili maddelerinden söz etmektedir.
Gerçekten de 10. maddede “Türkiye coğrafî durum ve ekonomik ilişki bakımından illere, iller ilçelere bölünmüş olup, ilçeler de bucaklardan meydana gelmektedir” denilmektedir.
11. madde ise “İller, bölgesel işlerde tüzelkişiliğe ve özerkliğe sâhiptir. İç ve dış siyaset, şeriata, adalete, askerliğe âit işler, milletlerarası ekonomik ilişkiler ve hükûmetin genel vergileri ile faydası birden çok ili kapsayan hususlar müstesna olmak üzere, BMM’ce konulacak kanunlar gereğince vakıflar, okullar, eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetilmesi il meclislerinin yetkileri içindedir…” demektedir.
Bu artık anayasal bir hükümdür. Örneğin Kürt kökenli yurttaşlarımızın çoğunlukta yaşadığı bir ilde, bu il genel meclislerine seçilecek üyeler çoğunlukla Kürt kökenli olacakları için, bu yöre halkı yukarıda belirtilen konularda özerk olarak alacağı kararlar ve yapacağı uygulamalarla kendi kendilerini yönetmiş olacaklardır. Gâzi’nin söylediği budur ve sâdece budur. Bundan bir “otonomi” anlamında özerklik sonucu çıkarmak en hafifinden “yanlış değerlendirme” olur. Aksine, Ahmet Emin Yalman’ın söylediği kelimesi kelimesine şudur:
“…Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O hâlde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir demektir… Şimdi TBMM hem Kürtler’in, hem de Türkler’in yetki sâhibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yâni onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.” (Bak. Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923, Kaynak Yayınları, 1999, s.103).
Bu ifâde ne demek? Net bir şekilde, “Otonomi olmaz!” demektir.
Kaldı ki, 1923 yılına gelinceye kadar çok kritik dönemlerden geçilirken bile Kürtler’e böyle bir tâviz verilmemiştir. Örneğin Millî Mücadele’ye karşı ilk isyan hareketi, Mustafa Kemâl Paşa’nın tam da Samsun’a çıktığı günlerde, Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde İngiliz güdümünde ve desteğinde bir Kürt devleti kurmak için başlatılan Ali Batı Ayaklanması’dır (11 Mayıs-18 Ağustos 1919). Bir taraftan ülke baştan aşağı işgâl edilirken ortaya çıkan bu isyancılara en ufak bir tâviz verilmemiş, anlaşma yoluna gidilmemiş, sonunda isyan bastırılmıştır.
Gene İngiltere ve Fransa’nın kışkırtmasıyla, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurmak üzere Siverek civarında ortaya çıkan Millî Aşiret Olayı aynı şekilde zor da olsa bastırılmış ama bir tâviz noktasına gelinmemiştir (1 Haziran-6 Eylül 1920). Diğer bir aşiret isyanı Cemil Çeto Olayı’dır (20 Mayıs-7 Haziran 1920). Nihâyet tam da 2. İnönü Savaşı sürerken, Sıvas, Erzincan ve Tunceli bölgelerinde iki ay süreyle etkin olan Koçkiri Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921) bile sonucu değiştirmemiştir. Kaldı ki, bu isyanı çıkartanların amacı Zara, Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah havalisinde “özerk bir yönetim” kurmaktı. Durum son derecede kritikti. Yunan Ordusu 2. İnönü Savaşı’nı kaybetmese, Ankara yolu açılmış ve her şey bitmiş olacaktı. O yüzden Çankaya Muhafız Birliği’nin 100 kişilik kuvveti dahi cepheye sürülmüştü. Buna rağmen Batı’da Yunanla, Doğu’da Kürt âsileriyle mücadeleye girildi ama tâviz verilmedi, böyle bir otonomi kabûl edilmedi.
Erzurum Kongresi bittikten sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla, onların desteğini isterken bile, karşılığında en ufak bir imâ yollu dahi olsa Kürtler’e yönelik bir tâviz vermedi. (Bak. Orhan Çekiç, Samsun’dan Erzurum’a, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 2007).
Bütün bunlara karşılık da, Kürt Sait İsyanı ve onu ileri yıllarda takip edecekler dâhil hiçbir isyancıdan da, “…Bize Kurtuluş Savaşı esnâsında yapacağımız hizmetler karşılığı ‘özerklik’ sözü verilmişti, sonra devlet kuruldu ama bu söz unutuldu. Bu nedenle silâha sarıldık, isyan ettik…” gibi bir savunma gelmedi. Bu kadar kritik dönemlerde bu tâvizi vermeyen bir liderin, her zorluk aşıldıktan sonra 1923 yılında İzmit’te bir basın toplantısında böyle bir “otonomi”den bahsetmiş olabilmesi bütün bu açıklanan gerekçeler nedeniyle olanak dışıdır. Çünkü o liderin tek bir hedefi vardır: Tam bağımsız, egemen, çağdaş, lâik, sosyal bir hukuk devleti niteliğinde bir ulus-devlet kurmak. Yaptığı da budur ve onu bu çizginin dışında gösterecek her çaba, sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.
Efendim, bu yazıda bahsedilen ayaklanmaları listede göremedim.
Kurtuluş Savaşı’nda bile arkadan vurmuşlar.
Tarihini bilmeyenler açılımdan bahsediyorlar.
Kemâlist felsefede ben de kuruluk olduğunu benimseyenlerdenim diyen T. Akyol bile spazm çekmeye başladı.
Sn. Özal’ın açtığı yaralar gangren oldu.
Sn. Demirel’in açtığı yaralar gangren oldu. Sn. Demirel diyebilir ki: Ben ne yarası açmışım yâhu? Sn. Demirel takkeyi giyip Cuma namazına gittiğinde Hürriyet muhabirlerinin çektiği takkeli resimlerin gazetede yayınlanması plânlanıyor. İşte o takkeli resimlerden doğan eylemler bugünler de gangrene döndüler.
Sn. Özal kalkıp diyebilir ki: Ben ne yarası açmışım yâhu? Kürtler’le federasyonu tartışabiliriz sözünü ben söylemedim herhâlde. PKK için dağdaki üç beş eşkiyâ lâfını ben söylemedim herhâlde.
Sn. Özal Kurtuluş Savaşında arkadan vuranları iyi tanısaydı ve tarihi bilseydi bu sözleri söylerken biraz yutkunurdu.
Bu ülke eşkiyâ ve takke gangrenlerinin tedavisi ile zaman kaybetmekte.
SSS
MKD: Sayın MT, öncelikle sağlık konusu için teşekkürler, idare ediyoruz… Geçen gün Hürriyet’te Fatih Çekirge de kangren diyordu, doğrusu gangrendir. Hadi siz tıbbiyeci değilsiniz ama bu koca gazetenin doğru dürüst bir musahhihi de mi yok?
Kılavuzumuz maaşlı AB sözcüsü MAB olunca, belli ki burnumuz tarihe eksik dalmış. Şu isyanları doğru dürüst yollar mısınız?
SSS
Tüm detepeli “mebusları” özellikle servet beyanına çağırıyorum.Elbette akepe içinde çöreklenmiş,DOĞU illerimin kanını içen, aşiret solucanları da!
Babamın sağlığında, 1960-1970, Doğu’dan, kütlü/çekirdekli pamuk toplamaya gelen ameleye,elden geldiği kalan yemek desteği çıkılırdı. Tarlamızın bir kısmı, bir iki dönüm kadar, bostan yapılır, domates-patlıcan-biber-kabak-hıyar-taze fasulye ekilirdi. Ortalama amele kafilesi, 70-80 kişiden aşağı olmazdı. Haftada bir gün et yemeği verilir, geri kalan kuru gıda, patates/kuru soğan vs, şehirden çuvallarla çiftliğimize getirilirdi.
Zamanla gücümüz azaldı. Şimdi,toplama zamanı bir iki defa kurban kesiyoruz, arada sırada tavuk etli pataes, k.fasulye falan yapabiliyoruz.
“O zamanlar” 1 KG BUĞDAY = 3 LİTRE MAZOT alınırdı. Şimdi,yaklaşık 4 KG BUĞDAY = ANCA 1 LİTRE MAZOT.
Mucidi BÜYÜK TÜRK TURGUT ÖZAL’DIR…
(TÜRK TARIMINA ve hayvancılığına ihânet eden herkes, benim gözümde HÂİNDİR).
ŞİMDİ,
80′lerin sonuna doğru, iyi kötü Özal’a direndiğimiz günlerde, yine DOĞU’dan amele gelmiş, yanlış hatırlamıyorsam URFA veya BATMANLI idiler. Birgün, akşam üzeri, toplanan çuvalların romörklere yüklendiği esnada, elci (ameleyi getirene ELCİ denir) Mustafa çay demletti, hakiki ADIYAMAN tütününden de, İLÂÇSIZ, sardı cıgarayı, akşam serinliğinde tüttürüyoruz.
Az sonra yükleme başlayacak.
Derken, yaşı, yüzünden kesinlikle tahmin edilemeyen bir KOCA (yaşlılara hem TOROSLAR’DA hem de Doğu’da,TÜRKÇE, KOCA derler, yani ergin kişi, akıllı adam, âkil adam anlamında) fırladı önüme, birer çift çalıya benzeyen elleri ile yüzümü âdeta TAVAF ediyor, sonra ellerini dudaklarına götürüp öpüyor, KÜRTÇE bağıra çağıra bir şeyler anlatıyordu. Mustafa, müdahele edecek oldu, engelledim. Demeye kalmadı, dizlerime sarılıp, dizlerimi öpmeye durunca müdahele edip, ayağa kaldırdım.
Âniden bir ağıt, bir hoyrat eşiliğinde KIRMANCA ağlamaya başladı! Bir taraftan da ellerini beline dayamış, hafif hafif eğilip kalkıyordu karşımda. Yâni âdeta bana tapınıyordu, mübalâğa…
DAYANAMADIM…
“Mustafa, neler oluyor burada” dedim…
ÖZ CÜMLE:
Bu adam nasıl aga!
Neden bize gülüyor, biziynen çay kayfe içiyor.
Aş ekmek yiyor.
Bizim oradaki domuzlar da bu genç aga gibi, iki kollu, iki ayaklı felân. Lâkin biz onların kapısında duran kelplerin s….tığı poh bile değiliz. Bu adam nasıl agadır, bize ağnatsın…
DİYORMUŞ, AĞLAYARAK…
Evet BİRGÜL HOCA, sapına kadar haklıdır. AÇILIM KASRI KANÇO’DAN başlasın.
Dübürleri yerse tabii…
Saygılarımla.
Açılım modası üzerine…
Kabak çiçekleri gibi ortalık,
Solmak isteyenler bile açıldı.
Ağlanacak hâle hep alık alık,
Gülmek isteyenler bile açıldı.
Açılım kremdir şimdi deride,
Maskeyi attılar öte beride.
Korkaklık yüzünden biraz geride,
Kalmak isteyenler bile açıldı.
Yol haritası var daniskasından,
Hâinler yol buldu, hem de hasından.
Vatanı şak diye tam ortasından,
Bölmek isteyenler bile açıldı.
Destekler geldikçe malûm kasadan,
Liboşlar kurtuldu gamdan, tasadan.
Lâikliği tümden Anayasa’dan,
Silmek isteyenler bile açıldı.
Açılım adıyla kurdular ağı,
Düzeyleri çukurdan da aşağı.
Halkı, utanmadan elin uşağı,
Kılmak isteyenler bile açıldı.
Utanmaza tarih etmiyor tesir,
Atatürk olmasa, olurduk esir.
Sevr’i alkışlayıp, Lozan’a kusur,
Bulmak isteyenler bile açıldı.
Vurmak istiyorlar her yanımızdan,
Can koparmaktır bu, her canımızdan.
Türklüğü üst kimlik cüzdanımızdan,
Çalmak isteyenler bile açıldı.
Aydınlar! açıldı iş kolaylaştı,
Zır câhiller bile kendini aştı.
Kaç yılın Nevzat’ı bu işe şaştı,
Bilmek isteyenler bile açıldı.
Halk Ozanı Karamanlı Nevzat
Sn. Hüseyin Sungur’un yazısına istinaden,
Irak Kürtleri ve Türkiye’de ikamet etmeyen/edemeyen Kürt ileri gelenleri/burjuvası şu anda Irak’ın yapılanması için hummâlı bir çalışma ve işbirliği içinde bölgeyi parsel parsel sömürüyorlar. Bunda Türkiye’deki Kürt milletvekillerinin çok büyük gizli ortaklıkları da var. Şu anda Ocak ayında başlamak üzere ham patrol için yeni imtiyazlar verilecek. (Allocation holder) imtiyaz sâhipleri her ay milyonlarca varil petrolü inanılmaz indirimlerle çok ucuza satabilmektedir. Ayrıca, Irak için yeni alış veriş merkezleri, tahıl ithalâtı ve diğer sanayi alanları yapılanması da mevcut. Bunların tamamına yakınını Kürt Yönetimi’ne yakın ilişkileri olan kişilerce üstlenilip yapılandırıyor. Servet beyanlarını talep etmek değil, takibini yapıp ortaya çıkarmak daha faydalı olur. Ayrıca şu anda mevcut Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin ülkede bulunan Amerikan askerlerinin çıkmasını istemediklerini, hâttâ yerine İsrail askerlerinin kalmasını istediklerini çok net olarak bildiğimi söyleyebilirim. Kürt-İsrail ilişkilerinin bundan yıllar sonra Türkiye’nin başına sağlam bir çorap öreceği sanırım tartışma götürmez. İsrail’in bölgedeki amacı ve yıllara yaymış olduğu plânları belli! Bilmem anlatabildim mi?
Zerre kadar Kürt milletvekillerinin Türkiye’ye olan bağlılıklarına veya kardeşliklerine inanmıyorum. Kürt arkadaşlarım hâttâ akrabalarım var. Hiçbiriyle sorunum yok, sorun cehâlet içerisinde yaşam süren Kürt vatandaşların her zaman ki gibi kandırılmasıdır. Eğitilmiş bir Kürt vatandaşı Mustafa Kemâl Atatürk çizgisinden asla şaşmaz çünkü anlar ki doğru olan yol, halkını yüzyıllardır cehâlet içinde bırakanların değil, Mustafa K. Atatürk’ün yoludur.
Saygılarımla
İlke B. Ertugan
MKD: Teşekkürler Sayın İBE.
“Reis-i Cumhur Atatürk’ün umumî hâllerindeki vahamet, dün gece saat 24.00′te neşredilen tebliğden sonra, her an artarak bugün, 10 İkinci Teşrin 1938 günü, saat dokuzu beş geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terk-i hayat etmişlerdir.
Müdâvim tabipler: …
Müşâvir tabipler: …”
Saygıdeğer Hocam,
Bu Ata’nın doktor raporu.
Ayrıca Dr. Fissenger (Ata’nın doktorlarından) Ata’nın karaciğer rahatsızlığının sâdece içki içenlerde olmadığını, beslenme bozukluğu ve konstipasyonla da şekillenebileceğini, içki içmeden bu hastalığa yakalanan onlarca hastası olduğunu Ata’nın Genel Sekreteri Hasan Rıza’ya söylemiştir.
Bâzı yobazlar çok içki içtiği için bu hastalığa yakalandığını söylüyorlar ya, bu onlara tâbir-i câiz ise “kapak” olsun.
Hocam, Ata’yı masonların öldürmüş olabileceği şeklinde görüş ileri süren kitaplardan birini okumuştum.
Ata’nın doktorlarından Prof. Dr. Mim Kemâl Öke’nin mason olduğunu ve ölümünde yanlış tedavi yaparak rol oynadığını söylüyordu. Sebep olarak ise Ata’nın mason localarını kapattırmış olmasını gösteriyordu.
Ne dersiniz?
Saygılar, sevgiler.
MKD: Sevgili Emrah, bu saçmalıkların hepsinin cevabı HKMBL Resmî Web Mekânı’nda mevcut. En yakın mesâi arkadaşları (Hasan Âlî Yücel ve daha niceleri), ideologu (Ziya Gökalp) hep masondular. O dönem bütün benzeri cemiyetler kapatılırken, sâdece masonluk kayırılsa olmazdı. Bunları doğru olarak anlatan kaynaklar kifayet eder. SSS.
Sayın Hocam ve sevgili takipçileri, nâçizâne bir harf hatasını belirtmek istedim. “Prof. Dr. Bingür Sönmez”
Saygılarımla…
MKD: Yâhu, nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum… Sevgili Bingür’ü gönül lisanıyla, tabii ki sehven, öyle anmışım. Hemen düzelttim. Müteşekkirim Sayın Sedef Yolgeçenli…
Estafurullah Hocam, ne demek!
Bu tür bir parmak sürçmesi durumunu her an, her yerde hepimiz, yapıyoruz.
Sâdece öyle kalsın istemedim.
İyi akşamlar, iyi hafta sonları dilerim.
MKD: Bilmukabele Sayın SY.
Sayın İlke B. Ertugan arkadaşımızın yaklaşımı verdiği bilgiler gerçekten çok değerli.
Benzer vizyondan hareket ile Mersin serbest bölgede Barzani ve Talabani ortaklığındaki yaklaşık 156 şirketin araştırmasını yapmış idim. Bilinenin aksine, özellikle Rus petrol şirketleriyle ortaklık oranı ABD’lilerden daha fazla olduğunu müşahede ettim.
Tabii ki düşman ile işbirliği yapan milletvekillerininde direkt ve dolaylı ortaklıkları mevcut. Bu adamlar bu işleri nasılsa yapacaklar. Bâri göz önünde yapılsın deniliyor zannediyorum.
K. Irak’ta belli bir süre ben de bulundum. Orada Türkiye’nin etki odağını arttırması için kesinlikle ticarî ve sosyal projeler üretmesi lazım. Bir süre bâzı arkadaşlar ile K. Irak’ta savaşta yaralanan Türkmenler’e tıbbî yardım projesi yaptık. Tabii ki oradaki (sivil) Kürtler’e de yardımcı olduk. Birçok doktor arkadaş ki, bunların çoğunluğu (biraz evvel okuduğum kadarıyla taşlanan) masonlardan oluşuyordu. Süleymaniye ve Kerkük’teki ticarî hayata Türkler ne kadar girerlerse o kadar gücümüz artar.
Arkadaşlar, Nahçıvan bölgesinde küçük çocuklarda damak yırtıklığı ve tavşan dudaklık sık görülen bir hâdise. Böyle çocuklara âileleri sâhip çıkmıyor, çoğu kendi kaderine ölüme terk ediliyordu. Ben biliyorum, çok değil, bundan 3-4 yıl önce Türk masonlardan bir kısmı çok büyük mâliyetler olmasına rağmen Nahçivan’a gitmiş, bütün tıbbî mâlzeme ve doktorları organize ederek, pek çok çocuğu tıbbî müdahale ile hayata döndürmüştür.
Ayrıca, yine Türk masonları, ABD’de bütün ülkelerin Büyük Üstâd seviyesinde katıldığı bir toplantıda, Türk masonluk tarihini anlatırken, bütün ülkelere şan ve şeref ile Yüce Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet unsurları içindeki mükemmeliyet konusunda sunum yapılmış, katılımcıların her birisine üzerinde Yüce Atatürk’ün resminin bulunduğu hediyeler sunulmuştur.
Arkadaşlar, Türk masonları milliyetçidir. Dünyada Büyük Üstâd iken şehitlik mertebesine ulaşan ilk ve tek Büyük Üstâd da Türk’tür. İsmi Sait Faik Paşa’dır. Ayrıca Aslen Kürt olan ama Türk milliyetçiliğine gerçekten büyük ilham veren Ziya Paşa’nın da mason olduğu gerçeği karşısında, bilgi eksikliğinden dolayı masonluğa çamur atan arkadaşları düşünmeye ve araştırmaya davet ediyorum. Atatürk’ün silâh arkadaşlarının %90′ı da masondur. Cemal Paşa, Dr. Nâzım, Hasan Tahsin diye bilinen Recep Oğlu Osman Nevres ve Teşkilât-ı Mahsusa’yı kuran birçok isimin yine bu cemiyet ile bağı vardır (bu bilgilerin tamamı belgeye dayanır).
Vatansever olmayan, bilakis vatan hâini olan mason varsa, bu insan müsveddesinin masonlukla da ilgisi olamıyacağı gibi (düşünce bazında), katli vâciptir.
“Yıkan” değil, “kuran” Türk masonlarına güvenim tamdır.
Saygılarımla.
Bayrak
MKD: Sayın Serdar Bayrak, klâvyenize sağlık.
Sn. Nevzat Dağlı’nın yazısına istinâden,
Her sabah almış olduğumuz gazetelerde ve akşam seyrettiğimiz haber programlarında Kürt açılımı, Ermeni açılımı konuları dışında bir şey bulamaz olduk artık. Konuyu fazla uzatmadan sizlerle bir de madalyonun diğer yanını paylaşmak istedim.
Türkiye dış politikası (politikasızlığı) sebebiyle ekonomik olarak dışa bağımlı bir ülkedir. Hâttâ bu bağımlılık o kadar keskin bir durumdadır ki, çoğu zaman siyaset arenasında canımızı acıtacak derecede yaralar bizi.
Ermenistan’la aramızda yaşanan gelişmeler sonunda takip ediyorum da, hepimiz bir sinir harbi yaşıyoruz doğal olarak. Peki, bu durumu Türkiye avantajına döndürecek bir atılım yaparak değiştirmek mümkün mü?
Bence mümkün! Nasıl?
Ermeni diasporasının Ermenistan üzerindeki gücünü bitirmek ve Ermenistan politikasına yön vermesini sonlandırmak için sınır kapıları açılır açılmaz Türk mallarının ivedi olarak Ermenistan pazarına sokularak, önce Ermeniler’i Türk ağız tadına alıştırmak doğru olur diye düşünüyorum. Ermenistan’ı ekonomik olarak Türkiye’ye bağımlı yapabilirsek, diasporanın ülke üzerindeki etkisi yıllar içinde azalacaktır. Bunun için önce Ermenistan’ın yeniden yapılandırılması için Türk firmalarının hızla ülkeye hâkim olması gerekir. Yıllardır beyinlerine diaspora tarafından ince ince Türk düşmanlığı işlenmiş bu bir zamanların dost halkına tekrar birlikte yaşayabileceğimiz vurgusu yapılabilir. Kısa vâdede değil belki ama orta/uzun vâdede anayasalarında bulunan Türkiye karşıtı her madde teker teker çıkartılabilir. Ekonomik olarak bağımlı bir Ermenistan modeli diasporanın ellerindeki tek koz olan “sözde Ermeni soykırımının” da değerini kaybetmesine sebep olacak, hâttâ kurulacak bir komisyon ile de tamamen unutulmasını sağlayacaktır. Bankacılık sistemine, Ermeni telekomuna yapılan akıllı yatırımlar bu süreci çok daha hızlandıraktır. Ticaret ağının Türkiye ile geliştiğini gören Ermenistan’da oluşacak yeni burjuva sınıfı bu sürece emin olun katkıda bulunacaktır. Sanırım Türkiye’deki Kürt burjuvazisi ne demek istediğimi çok net anlamıştır. Onlar çoktan Türkiye’nin ticaret kapasitesini kavramış, bu çarka bir diş olmuş durumdalar. Bu yüzden de mevcut üniter yapının bozulmadan bu çarkın devamı için ellerinden geleni yapıyorlar, biliyorlar ki bölünmüş Türkiye’de ticarî kazançları asla bu seviyede olamayacak.
Şimdi sizce biz madalyonun hangi tarafına bakmalıyız?
Saygılarımla,
İlke B. Ertugan
Değerli Üstâd,
Sevgili Bingür hocamızın belirttiği gibi, Doğu’nun kalkınmasını oradaki feodal düzen engeller. Yüce Atatürk’ün sağlığında, dışarıdan ve özellikle İngiltere’den kaynaklanan destekle, devamlı bir Kürt kalkışması yaratılmıştır. Dolayısıyla, devlet bunlarla uğraşırken, Batı’daki ilerleme ve kalkınma Doğu’ya taşınamamıştır. Devlet isyan bastımaya uğraşırken, bölge halkına hizmet götürememiştir. Esasen hizmet götürülmesi de, köylünün gözünü açacağı için ağalık düzeni tarafından sürekli engellenmiştir.
1937′deki Dersim isyanı devlet güçleri tarafından çok sert bir şekilde bastırılmıştır. Tüm elebaşılar idama mahkum edilmiş ve asılmıştır. Bu mücedelede, dağlar o kadar şiddetli bir ateş altına alınmıştır ki, 10-15 yıl dağlarda ot bile bitmediğini söylerler. Dikkat ederseniz bundan sonra, 1937 den 1984′e kadar 37 yıl ciddi bir Kürt kalkışmasına cesaret edilememiştir. Dersim son önemli Kürt kalkışmasıdır. Münferit köy sınırı çatışmaları, mera çatışmaları, dağlarda eşkıyâlık dışındaki olayları hâriç tutarsak, 1984′e kadar bir kalkışma olmamıştır.
Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım. Ülkeye bağlı Kürt vatandaşlarımız bu söyleyeceklerimden alınmasınlar. Ber uzun yıllar Uluştırma Bakanlığı TeftişKurulu’nda görev yaptım. Bu bakanlık Türkiye’deki en önemli hizmet bakanlığı idi (şimdi özelleştirme adı altında, bu bakanlığa bağlı nizmet kuruluşları ona buna yok pahâsına peşkeş çekildiği için eski önemi kalmadı). Bakanlık bu bölgeye hizmet götürmek için telefon hatları çeker, tren işletir, havaalanlarını bunların seyrüsefer yardımcılarını işletir. Bölge insanı kendisine hizmet götürmek kurulan bu tesisleri tahrip eder. O zaman radyo link üzerinden haberleşme sistemleri kurulmamış, telef
MKD: Gerisini bekliyoruz Sevgili Üstâdım.
Değerli Üstâdım,
Dün her nedense site ile bağlantımda bir sorun vardı. Bir kesilip bir bağlanırken yazı tamamalanamadan, siteye gitti. Sonra tekrar bağlanma imkaânı olmadı ve tamamlayamadım. Devamı şimdi…
kurulmamış telefon ve telgraf haberleşmesi çelik ve bakır damarları olan kablolar üzerinden yapılmaktaydı. Çelik tel taşıyıcı olarak kablo içersine konulur. Bakır tel iletken olarak kullanılır. Çeliğe nazaran miktarı daha azdır. Bu bakıra tamah edenler telefon ve telgraf kablolarını keser ve çalar. Yerine göre bir köyün, bir kasabanın veya bir ilçenin iletimini felç eder. Allah’tan şimdi radyo link sistemleri devreye girdi, bu aksaklık önlerdi ama şimdi de şehirlerden uzak tepeledeki radyo link antenlerine zarar veriliyor.
TCDD’nin Güneydoğu’ya sefere koyduğu katarlar taş yağmuruna tutulur. Her seferde 8-10 vagonun camları kırılır.
Havaalanlarını çevreleyen tel örgüleri keserek sürü sokarlar. Uçak seferlerinin güvenliğini tehlikeye atarlar. Dağlardaki sivil havacılık seyrüsefer yardımcısı cihazların üzerinde koni veya küre şeklinde parçalı olarak yapılmış “dome” tâbir edilen fiberglas koruyucu kılıflar vardır. Bunları söküp götürürler, ne işe yaratırlar bilinmez. Antenler fırtınadan hava şartlarından hasar görür, seyrüsefer yardımcısı cihaz doğru dürüst çalışmaz. Hem o bölgenin hava trafiğini, hem de o seyrüsefer yardımcılarını kullanan uluslararası transit uçak trafik emniyetini aksatırlar.
Kısacası, benim çalıştığım Bakanlık tarafından bölgeye hizmet götürülmesi için kurulan tesisler, kullanılan araçlar, bölge halkı tarafından hasara uğratılmakta idi. Biz bakanlık çalışanları bu durumun en yakın şâhitleriyiz. Bölge halkı kendi istifâdesi için yapılan tesisleri tahrip eder ve hizmeti baltalar.
Bu bölgedeki cehâletin giderilmesi gerekmektedir. Bunun başında eğitim gelir. Ancak, feoal düzen, eğitimi engeller, çünkü eğitilenin gözü açılır. Hak aramaya başlar. Bu tabii ki istenmez. İlk olarak burada etkin bir eğitim faâliyeti başlatılmalıdır. Bu konuda ağaların engellemelerinin kırılması gerekir. Eğitim yalnız okul çağındaki çocuklara değil, büyüklere de yönelik olmalıdır. Pek de kolay olmamakla birlikte, küçük çıkarlar için, devletin tesislerine zarar verilmesi hizmetin aksatılmasının kendilerine yarar sağlamayacağı anlatılmalıdır. Ayrıca bu tür hareketlerin ağır ceza tehdidti altına konulması önlenmesine yardımcı olabilir.
Eğitimin Türkçe olarak verilmesi şarttır. Devlet Kürtçe eğitim veremez. Kürtçe kurs açtıracaklarına devlet destekli Türkçe kursları açılmalı, başta kadınlar olmak üzere Türkçe bilmeyen vatandaş bırakılmamalıdır.
Bölgedeki ağaların elindeki servet o bölgeyi kalkındıracak sınâî yatırımlara fazlası ile yeter. Ama, ağa sanayi yatırımı yapmaz. Sanayi yatırımı yaptığı takdirde, çalıştırdığı işçi için SSK ve vergi gibi sorumluluklar altına girecektir. Tarlada köle gibi çalıştırdığı “maraba”sı meslek veya san’at öğrenecektir. Düzenli sınâî faâliyet beraberinde sendikalaşmayı getirecektir. “Maraba”, hak arayan işçiye dönüşecektir. Onun için ağalar, o topraklarda yatırım yapmaz. Orada kazandığı ile Batı’da yatırım yapar.
Bölge halkının kalkındırılması için gerekli olan en önemli açılım ciddi bir toprak ve tarım reformu yapılmasıdır. Ağalık düzeninin bunun adına bile tahammülü yoktur. Zâten bölge milletvekilleri ya ağaların kendisi ya da ağanın akrabalarıdır. Böyle bir reforma kalkışıldığı anda hemen aleyhte propaganda başlatılır. Zâten siyasî partiler de ağalar ile yakın ilişkidedir. Zira, tek tek vatandaş ile uğraşacağına, ağa ile anlaşılır. Ağa hangi partiyi işaret ederse ona oy verilir. Tabii ki ağa da oradaki feodal düzeni kıracak partileri işaret etmez.
Bir yandan bölgenin bu durumu diğer taraftan ayrılıkçıların ayrı devlet ve federasyon gibi talepleri bölgeye yatırım yapılmasını önler. Bununla birlikte yine de, devletin verdiği büyük desteklerle özellikle Gaziantep ve çevresinde küçük ve orta boy sanayi tesisleri kurulmuştur. Gaziantep diğer şehirler ile kıyaslandığında en az olay çıkan yerlerden birisidir.
Bununla birlikte, büyük sermaye hiçbir zaman bu bölgeye büyük çaplı yatırım yapmaz. Neden malını ve parasını tehlikeye atsın ki?
Bölgeyi yaşanılır hâle getirmek, yeni bir azınlık türü yaracak faâliyetle olmaz. O bölge halkına bu ülkenin bir vatandaşı olduğunu hissettirmek ve kendisine götürülen hizmeti sabote etmemeyi öğertmek gerekir. Devlete ağasına güvendiğinden daha fazla güvenmesini sağlamak gerekir. Bunun için de tüm partilerin ağa ile ilişkilerini kesip, vatandaşla ilişkilerini sıkılaştırması gerekir. Nasıl başarılır, o da ayrı bir konudur.
Ama ne yazık ki, “Demokrasi” diye millete yutturulan bu sakat idare tarzı buna izin vermemektedir. Evvelâ, Milletvekili dokunulmazlığının derhâl kürsü dokunulmazlağı ile sınırlandırılması ve mal beyanlarının etkin olarak kontrol altına alması gerekir. Milletvekili asile yâni millete hesap verir duruma getirilmelidir. Şimdi tam ters oluyor. Asil, vekile hesap veriyor! Bir “sivil anayasa”dır tutturulmuş gidiyor. Hiçbir seçilmiş kendisine sorumluluk yükleyecek bir Anayasa yapmaz . Bu sebeple çözüm epeyi bir dikenli yol katetmeyi gerektiriyor.
Sevgi ve saygılarımla, Üstad.
MKD: Pek Sevgili Nejat Üstâdım, bu yorumlarınızı bir yazı hâlinde toparlayacağım. SSS.