ÖZERK KÜRTÇE YAYINA İZİN VERİLİRKEN, ESAS YAPILMASI GEREKEN NE?
Sevgili Bingür Hocamız’ın belirttiği gibi, Doğu’nun kalkınmasını oradaki feodal düzen engeller. Yüce Atatürk’ün sağlığında, dışarıdan ve özellikle İngiltere’den kaynaklanan destekle, devamlı bir Kürt kalkışması yaratılmıştır. Dolayısıyla, devlet bunlarla uğraşırken, Batı’daki ilerleme ve kalkınma Doğu’ya taşınamamıştır. Devlet isyan bastırmaya uğraşırken, bölge halkına hizmet götürememiştir. Esasen hizmet götürülmesi de, köylünün gözünü açacağı için ağalık düzeni tarafından sürekli engellenmiştir.
1937′deki Dersim isyanı devlet güçleri tarafından çok sert bir şekilde bastırılmıştır. Tüm elebaşılar idama mahkûm edilmiş ve asılmıştır. Bu mücadelede, dağlar o kadar şiddetli bir ateş altına alınmıştır ki, 10-15 yıl dağlarda ot bile bitmediğini söylerler. Dikkat ederseniz bundan sonra, 1937 den 1984′e kadar 37 yıl ciddi bir Kürt kalkışmasına cesaret edilememiştir. Dersim son önemli Kürt kalkışmasıdır. Münferit köy sınırı çatışmaları, mera çatışmaları, dağlarda eşkıyâlık dışındaki olayları hâriç tutarsak, 1984′e kadar bir kalkışma olmamıştır.
Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım. Ülkeye bağlı Kürt vatandaşlarımız bu söyleyeceklerimden alınmasınlar. Ben uzun yıllar Ulaştırma Bakanlığı Teftiş Kurulu’nda görev yaptım. Bu bakanlık Türkiye’deki en önemli hizmet bakanlığı idi (şimdi özelleştirme adı altında, bu bakanlığa bağlı hizmet kuruluşları ona buna yok pahâsına peşkeş çekildiği için eski önemi kalmadı). Bakanlık bu bölgeye hizmet götürmek için telefon hatları çeker, tren işletir, havaalanlarını bunların seyrüsefer yardımcılarını işletir. Bölge insanı kendisine hizmet götürmek kurulan bu tesisleri tahrip eder. O zaman radyo link üzerinden haberleşme sistemleri kurulmamış, telefon ve telgraf haberleşmesi çelik ve bakır damarları olan kablolar üzerinden yapılmaktaydı. Çelik tel taşıyıcı olarak kablo içersine konulur. Bakır tel iletken olarak kullanılır. Çeliğe nazaran miktarı daha azdır. Bu bakıra tamah edenler telefon ve telgraf kablolarını keser ve çalar. Yerine göre bir köyün, bir kasabanın veya bir ilçenin iletimini felç eder. Allah’tan şimdi radyo link sistemleri devreye girdi, bu aksaklık önlerdi ama şimdi de şehirlerden uzak tepelerdeki radyo link antenlerine zarar veriliyor.
TCDD’nin Güneydoğu’ya sefere koyduğu katarlar taş yağmuruna tutulur. Her seferde 8-10 vagonun camları kırılır.
Havaalanlarını çevreleyen tel örgüleri keserek sürü sokarlar. Uçak seferlerinin güvenliğini tehlikeye atarlar. Dağlardaki sivil havacılık seyrüsefer yardımcısı cihazların üzerinde koni veya küre şeklinde parçalı olarak yapılmış “dome” tâbir edilen fiberglas koruyucu kılıflar vardır. Bunları söküp götürürler, ne işe yaratırlar bilinmez. Antenler fırtınadan hava şartlarından hasar görür, seyrüsefer yardımcısı cihaz doğru dürüst çalışmaz. Hem o bölgenin hava trafiğini, hem de o seyrüsefer yardımcılarını kullanan uluslararası transit uçak trafik emniyetini aksatırlar.
Kısacası, benim çalıştığım Bakanlık tarafından bölgeye hizmet götürülmesi için kurulan tesisler, kullanılan araçlar, bölge halkı tarafından hasara uğratılmakta idi. Biz bakanlık çalışanları bu durumun en yakın şâhitleriyiz. Bölge halkı kendi istifâdesi için yapılan tesisleri tahrip eder ve hizmeti baltalar.
Bu bölgedeki cehâletin giderilmesi gerekmektedir. Bunun başında eğitim gelir. Ancak, feoal düzen, eğitimi engeller, çünkü eğitilenin gözü açılır. Hak aramaya başlar. Bu tabii ki istenmez. İlk olarak burada etkin bir eğitim faâliyeti başlatılmalıdır. Bu konuda ağaların engellemelerinin kırılması gerekir. Eğitim yalnız okul çağındaki çocuklara değil, büyüklere de yönelik olmalıdır. Pek de kolay olmamakla birlikte, küçük çıkarlar için, devletin tesislerine zarar verilmesi hizmetin aksatılmasının kendilerine yarar sağlamayacağı anlatılmalıdır. Ayrıca bu tür hareketlerin ağır ceza tehdidi altına konulması önlenmesine yardımcı olabilir.
Eğitimin Türkçe olarak verilmesi şarttır. Devlet Kürtçe eğitim veremez. Kürtçe kurs açtıracaklarına devlet destekli Türkçe kursları açılmalı, başta kadınlar olmak üzere Türkçe bilmeyen vatandaş bırakılmamalıdır.
Bölgedeki ağaların elindeki servet o bölgeyi kalkındıracak sınâî yatırımlara fazlası ile yeter. Ama ağa sanayi yatırımı yapmaz. Sanayi yatırımı yaptığı takdirde, çalıştırdığı işçi için SSK ve vergi gibi sorumluluklar altına girecektir. Tarlada köle gibi çalıştırdığı “maraba”sı meslek veya san’at öğrenecektir. Düzenli sınâî faâliyet beraberinde sendikalaşmayı getirecektir. “Maraba”, hak arayan işçiye dönüşecektir. Onun için ağalar, o topraklarda yatırım yapmaz. Orada kazandığı ile Batı’da yatırım yapar.
Bölge halkının kalkındırılması için gerekli olan en önemli açılım ciddi bir toprak ve tarım reformu yapılmasıdır. Ağalık düzeninin bunun adına bile tahammülü yoktur. Zâten bölge milletvekilleri ya ağaların kendisi ya da ağanın akrabalarıdır. Böyle bir reforma kalkışıldığı anda hemen aleyhte propaganda başlatılır. Zâten siyasî partiler de ağalar ile yakın ilişkidedir. Zira tek tek vatandaş ile uğraşacağına, ağa ile anlaşılır. Ağa hangi partiyi işaret ederse ona oy verilir. Tabii ki ağa da oradaki feodal düzeni kıracak partileri işaret etmez.
Bir yandan bölgenin bu durumu diğer taraftan ayrılıkçıların ayrı devlet ve federasyon gibi talepleri bölgeye yatırım yapılmasını önler. Bununla birlikte yine de, devletin verdiği büyük desteklerle özellikle Gaziantep ve çevresinde küçük ve orta boy sanayi tesisleri kurulmuştur. Gaziantep diğer şehirler ile kıyaslandığında en az olay çıkan yerlerden birisidir.
Bununla birlikte, büyük sermaye hiçbir zaman bu bölgeye büyük çaplı yatırım yapmaz. Neden malını ve parasını tehlikeye atsın ki?
Bölgeyi yaşanılır hâle getirmek, yeni bir azınlık türü yaracak faâliyetle olmaz. O bölge halkına bu ülkenin bir vatandaşı olduğunu hissettirmek ve kendisine götürülen hizmeti sabote etmemeyi öğretmek gerekir. Devlete, ağasına güvendiğinden daha fazla güvenmesini sağlamak gerekir. Bunun için de tüm partilerin ağa ile ilişkilerini kesip, vatandaşla ilişkilerini sıkılaştırması gerekir. Nasıl başarılır, o da ayrı bir konudur.
Ama ne yazık ki, “Demokrasi” diye millete yutturulan bu sakat idare tarzı buna izin vermemektedir. Evvelâ, Milletvekili dokunulmazlığının derhâl kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılması ve mal beyanlarının etkin olarak kontrol altına alması gerekir. Milletvekili, asile yâni millete hesap verir duruma getirilmelidir. Şimdi tam ters oluyor. Asil, vekile hesap veriyor! Bir “sivil anayasa”dır tutturulmuş gidiyor. Hiçbir seçilmiş kendisine sorumluluk yükleyecek bir Anayasa yapmaz. Bu sebeple çözüm epeyi bir dikenli yol kat etmeyi gerektiriyor.
Sevgi ve saygılarımla…
Nejat Aksel – İstanbul – 06 Eylül 2009 Pazar
***
Sevgili Nejat Aksel Üstâdım’ı mekâna zaman zaman yaptığı güzel yorumlarından tanıyorsunuz. Bu seferki o kadar güzeldi ki, derleyip toplayıp, bir yazı hâlinde koymayı uygun buldum.
Bakın, biz bunları yazıp düşünürken, alelacele yabancı lisanda (tabii ki Kürtçe’de) ve Türkçe alt yazı şartı kaldırılarak medya yayınına izin verilmesi için “düzenlemeler” yapılıyor.
Devletlû, Karun kadar zengin Rixosçu’nun yanunda çok iyi istirahat etmiş belli ki…
Bir de durmadan “bölünme paranoyası” diyorlar ya!
Pavlov’un köpeklerinden hareketle nasıl millî reflekslerimizin kaybettirildiğini yazmıştım. Hâttâ bu yazı internette bütün dünyayı dolaşıp, bol memetik mutasyona uğrayarak bana bilmem kaç kaynaktan geri gelmekte.
Birkaç gün içinde de Seligman’ın köpeklerinden hareketle, nasıl bir “öğrenilmiş âcizlik” içerisine düşürüldüğümüzü yazacağım.
O zaman daha da iyi anlayacaksınız nasıl plânlı ve adım adım yürütülen asimetrik bir psikolojik hârple sindirilip susturulduğumuzu.
İsteyenler şimdiden derslerine bir çalışsınlar.
Şimdilik hayırlı Pazarlar…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 06 Eylül 2009 Pazar

