Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 4767 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

PAVLOV’DAN SONRA SELIGMAN’IN DA KÖPEKLERİ

Önce, Pavlov’un köpekleri deneyini bir hatırlayalım:

Hayvana et gösterildiğinde salyası akar (şartsız uyarana verilen şartsız refleks).

 

Hayvana et gösterilirken zil sesi de dinletilince salyası akar (şartsız uyarana verilen şartsız refleks, arada eklenen şartlı uyaran). Bu yeterince tekrarlanır.

Akabinde hayvana et verilmeksizin zil çalındığında salyası akar (şartlı uyarana verilen şartlı refleks).

Eğer tekrar tekrar hayvana et verilmeksizin zil çalındığında hayvan ilgisiz kalmaya başlar (şartlı refleksin sönmesi).

Bunun önlenmesi için arada hayvana et gösterilirken zil sesi de dinletilince salyası akar (pekiştirilme).

En iyi şekilde şartlandırılmış köpekler dahi terörize olduklarında şartlı refleksler tamamen söner ve hayvan en tabiî hâline rücû eder (terörün şartlı refleksleri silme gücü).

Bütün dinî, millî ve sâir inançlarımız, âidiyet ve mensubiyetlerimiz şartlı reflekslerdir ve törenlerle, bayramlarla vs. pekiştirilmeleri gerekir. Terör ise bunları sür’atle söndürür ve belirsizlik, âidiyetsizlik zuhur eder.

Bundan istifâde eden şer odakları kendi arzu ettikleri inançları (yeni şartlı refleksleri) bütün medyada ve gösterilerle pompalayarak, yabancılaşmaya yol açarak, tam aksi inanç ve tercihlerin filizlenmesini sağlarlar.

***

Şimdi bir de 1965 başlarında Martin E. P. Seligman ve arkadaşlarının deneylerine göz atalım.

Martin Seligman

Martin E. P. Seligman

Pavlov’un tecrübelerini çok iyi bilen Seligman, biraz farklı bir deney plânlar. Herhangi bir deneye tâbi tutulmamış 24 tâne köpek alır ve onları üç gruba ayırır.

Birinci gruptaki köpeklere “kaçış grubu” adını verir, beyaz bir kabinin içerisine yerleştirilmiş bir  hamağa sarmalanmış bir hâlde yatarlarken, arka ayaklarından 500 voltluk zararsız bir elektrik şoku uygular. Bu gruptaki köpekler kabinde kafalarının bir yanındaki paneldeki  bir düğmeye basarak şoku kesme imkânına sâhiptirler. Eğer 30 saniye içinde düğmeye basılamazsa şok kendiliğinden kesilmektedir. Bu köpekler düğmeye basmayı hızla öğrenirler ve gittikçe daha az sürede düğmeye basmayı başarırlar.

İkinci grubaboyunduruk grubu” adını verir ve bunlar “kaçış grubu” ile aynı şartlar altında şoka mâruz bırakılırlar. Ancak bu köpekler düğmeye bassalar bile şok kesilmemektedir. Bu köpeklere uygulanan şok süresi kaçış grubundaki bir köpeğe uygulanan kadardır. Böylece kaçış ve boyunduruk grubu aynı sürelerde şoka mâruz kalmaktadır. Ancak, boyunduruk grubu panele bassa bile şok kesilmediği için 30 denemeden sonra paneldeki düğmeye basmaktan vazgeçer.

Üçüncü gruptaki köpekler ise “kontrol grubudur” ve herhangi bir şoka mâruz bırakılmazlar.

24 saat sonra bütün köpekleri kısa bir çitle iki bölmeye ayrılmış kapalı bir alana götürürler. Köpeklere 10 kez şok verilir ve köpeklerin bu 10 denemenin birinde duvarın üstünden karşı tarafa atlayarak şoktan kurtulacakları umulur. Öyle ya, köpeğin kaçması en beklenen şeydir. Hâlbuki köpekler öyle dururlar!

“Kaçış grubu” ve “kontrol grubu” kurtulmada hemen hemen aynı başarıyı gösterirken, “boyunduruk grubu” diğer gruplardan önemli ölçüde farklılık gösterir. Bu  gruptaki 8 köpeğin 6’sı 10 denemeden sonra bile duvarın üzerinden atlayıp şoktan kurtulmayı akıl edemez. Bir hafta sonra ise bu 8 köpeğin 5’i hâlâ 10 denemenin herhangi birinde karşıya atlamayı beceremez. Bu gruptaki köpeklerin %75’i neredeyse karşıya hiç atlayamaz, %62.5’i ise yedi gün geçmesine rağmen hâlâ başarısızlıklarını sürdürürler.

Yâni, deneyin sonuçları, tuhaf biçimde ikinci gruptaki köpeklerin çâresiz kalmayı, daha doğrusu “biçâre kalmayı” öğrendiklerine işaret etmektedir!

Seligman, bu davranışa, atalet ve hiçbir şey yap(a)mama hâiine Öğrenilmiş Biçârelik (Learned Helplessness) ismini takar (pek çok neşriyatta Türkçe karşılık Öğrenilmiş Çâresizlik diye geçiyor ama helplessness karşılığı biçârelik terimini ben tercih ediyorum).

Öğrenilmiş Biçârelik teorisi daha sonra duygu azalması, körelmesinin de görüldüğü depresyonu açıklayan bir model için insan davranışlarını da içine alacak şekilde genişletilir. Buna göre, depresyondaki insanlar biçâreliği öğrendikleri için o hâle gelmektedir. Depresyondaki insanlar ne yaparlarsa yapsınlar boşuna olacağını, hayatları boyunca hiçbir şeyi kontrol edemediklerini öğrenmişlerdir.

Öğrenilmiş Biçârelik pek çok şeyi açıklıyordu, fakat ardından araştırmacılar birçok kötü hayat olayından sonra bile depresyona girmeyen insanlar gibi Öğrenilmiş Biçâreliiğin de açıklayamadığı istisnalar bulmaya başladılar. Seligman, depresyondaki insanların kötü olaylar hakkında depresif olmayanlardan daha kötümser olduklarını keşfeder bunu “attribution theory” (atıf teorisinden) ödünç aldığı “açıklayıcı tarz” olarak adlandırır.

Aslında bu keşfi Aaron Beck’in Bilişsel Üçlüsü’nden (Cognitive Triad) farklı değildir: Depresyondaki insanlar hâllerini, mâzilerini ve istikbâllerini hep olumsuz yorumlarlar! Hem iyimser hem de kötümser açıklayıcı tarzların avantajları vardır. Meselâ bir buluş yapabilmek için  veya pazarlama gibi bâzı işlerde iyimser bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Muhasebecilik veya kalite kontrolü gibi işlerde ise kötümser bakış açısı gereklidir. Bâzı kişilerde ise Öğrenilmiş Biçâreliğin tam aksine, Öğrenilmiş İyimserlik de bir savunma mekanizması olarak kullanılabilir.

SeligmanÖğrenilmiş İyimserlik” isimli kitabında, insanların yeni açıklama tarzlarını öğrenerek depresyonlarının üstesinden gelebileceklerini ileri sürer. Ahmakça, âdeta otistik bir optimizmdir bu!

Öğrenilmiş Biçârelik hepimizin içinde az veya çok vardır. Hepimiz bir şeyleri def’âlarca dener, yanılır ve başaramayız. Sonra bir daha yanılmamak için, bir daha denememeyi öğreniriz. Bu sırada şartlar değişir. Eğer denersek başarılı olabilece­ğimiz bir hâle gelir ama biz ezberlediğimiz gibi yaşamaya devam ederiz. Ortam değişir ama bizim zihin haritamız değişmez. Böylece başarısızlığı öğrenmiş oluruz.

Öğrenilmiş Biçârelik ve atalet, insanın potansiyelini kendinden çalar. Hayâllerimizi yok eder. Özgüvenimizi eritir, ce­saretimizi kırar. Aslanı kediye çeviriyor. Kazanmayı değil, kaybetmeye katlanmayı öğretir. Başarısızlık bölgesi­ni vatanımız, zirveleri gurbetimiz gibi görmeye başlarız. İçimizdekini söylemeyi değil, kendi kendimize söylenmeyi öğreniriz. Sorumluluk almak yerine suçlamaya çalışırız. Başarısızlıklarımızın sorumluluğunu dışımızda ararız. Kendi ayakları üzerinde durmayı ve kendi kendine yetebilmeyi beceremeyiz. Hayatımızda bâzen mâruz kaldığımız gerçek biçârelikler ile öğrenilmiş biçârelik durumu aynı şey değildir. Gerçekten çâresiz olmadığımız hâlde, biçâre olduğumuzu sanarak, çözebileceğimiz bir sorunumuzu çözmek için hiçbir şey yapmadığımızda “Öğrenilmiş Biçârelik” yaşıyoruz demektir.

Korkunun kendisi, korkulan şeyden daha fazla zarar verir.

Öğrenilmiş Biçârelik üç şeyi zayıflatır: Akıl, istekler ve duygular!

Öğrenilmiş Biçârelik insanlarda üç önemli yetersizliğe (veya bozukluğa) neden olur:

Motivasyonel zayıflama, entellektüel zayıflama ve duygusal zayıflama: 1) Öğrenilmiş Biçârelik yaşayanlar önce tutkularını kaybederler. İstediğini elde etmenin kendi ellerinde olmadığını gören insanlar, kendi isteklerine karşı ilgisizleşirler. İsteyerek yaptıkları davranışlar azalır, mecburî oldukları için yaptıkları davranışlar artar. 2) Öğrenilmiş Biçârelik yaşayanların akılları ve düşünme yetenekleri de zayıflar. Basiretleri bağlanır. Bunun nedeni olaylar karşısında akıllarını kullanmanın sonucu değiştirmeyeceğine inanmalarından dolayı, sorunlarını çözmek için beyinlerini fazla kullanmamalarıdır. Bu yüzden davranışlarının sonuçlarına karşı özensizleşirler. Bu kişiler kendi iradî seçimlerine değer vermezler. Müebbetten hapis yatanların kendilerine “kader kurbanı” demelerinin de nedeni seçimlerinin sonuçlarını görememektir. 3) Öğrenilmiş Biçârelik durumunda yaşayanların duyguları da zayıflar. Uzun süre acı çeken, ondan kurtulmak için çaba­ladığı hâlde başaramayan insan, o acıyı kabullenir, onun­la yaşamayı öğrenir. Yaşama sevincini kaybeder. 4) Öğrenilmiş Biçârelik canlıları sâdece psikolojik olarak değil, biyolojik olarak da çökertmektedir. Bir araştırmada birer dakika arayla kafesine 5 saniyelik elektrik şoku verilen bir kobay farenin, başlarda panik olurken, sekseninci defadan sonra hiç hareketsiz şoku aldığı görülmüştür. “Acıların faresi” acılardan kurtulmak için çabalamak yerine acıyla yaşamayı öğrenmiştir. Bu deneyde 80. elektrik şokundan sonra farenin biyolojik savunma mekanizmasının bile çalışmamaya başladığı, sâdece psikolojik değil, biyolojik olarak bile tepkisizleştiği gözlenmiştir” (Mümin Sekman’a teşekkürler).

Sözün özü:

“Kanları yerde kalmayacak” deyip, Kürt Açılımı diye dayatılırken arka arkaya şehit haberlerinin gelmesi bizlere verilen elektrik şoklarıdır ve ekserimiz Öğrenilmiş Biçârelik içine, bir kısmımız da Öğrenilmiş İyimserlik içerisinde atalet ve umutsuzluğa yâhut “nasıl olsa büyüklerimiz doğruyu bilir” nev’înden ahmakça bir tevekküle düşürülmekteyiz! Hâttâ Pavloviyen şartlanmayla da bu pekişerek, “acıların faresi” hâline getiriliyoruz!

Bu açıkça bir beyin yıkama yöntemi olarak, asimetrik psikolojik hârpte gâyet plânlı olarak uygulanmaktadır.

***

Bir de Abraham Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlatayım:

En temel psikolojik ihtiyaç güvenliktir, kendini emniyette hissetmektir.

Bunu ortadan kaldırırsanız, onu üzerine inşa edilebilecek sevme ve sevilme, sayma ve sayılma, âidiyet ve mensubiyet, kendini aşma asla gerçekleşemez.

Bu zâten çoktan “başarılmıştır” ve toplumumuzun bütün bu üst kurumları çökertilmiştir. Ekonomik terör de bunu yeterince pekiştirmiştir.

***

Bir başka psikolojik kavram da çifte açmazdır (double bind): Birbiriyle zıt anlam taşıyan mesajların aynı anda verilmesi demektir ve bireysel temelde şizofreni sebebi olarak kabûl edenler vardır. Klâsik örneği suratında soğuk, hâttâ itici bir ifâdeyle çocuğuna “seni çok seviyorum” diyen anne prototipidir.

Aynı şey sosyal alanda da yapılmaktadır: Bir yandan halka tepeden bakan, hâttâ aşağılayan bâzı devlet veya Hükûmet mensuplarının, bir yandan da onları sâhiplenme ve koruyup kollama hamâsetleri eklenmiştir.

Halkın devlete, sisteme, rejime ve insanların birbirine bağlılığı alt üst edilmiş, herkes herkese şizo-paranoid bir tavırla bakar olmuştur!

***

Sonuçta Türk halkı Öğrenilmiş Âcizlik içine itilmiş, toplumu birbirine bağlayan bütün zamklar eritilmiş, bırakın yarınına, şimdisine güveni kalmamış, şaşkın ve âtıl bir hâlde ne yapacağını, kime inanacağını bilemez duruma düşürülmüştür.

Seviyesizce, hâttâ iğrenç diziler ve yarışma programlarıyla bütün ahlâkî kodları berhava edilmiş, antisosyallik ve müptezellik empoze edilerek herkes potansiyel câni hâline getirilmiştir. Tam aksine, tamamen irrasyonel dinbazlık telkinleri de “öbür medyada” sürekli olarak yapılmakta, insanlar bilime değil, safsataya itilmektedir. Kerâmetleri kendilerinden menkûl bir akım sözüm ona hocalar, “Mehdîler”, meczuplar en büyük kanallarda “Yiğitçe” câhil halkımıza yutturulmaya başlanmıştır.

Lokomotif gazetenin Genel Yayın Yönetmeni ve Dalaksız’ı durup durup da nedense bu zamanda Umre’ye gitmiş, saçma sapan tefsirler ve teferruatla en mahrem şey olması icap eden ibâdeti ayaklar altına almış, gene de patronlarını cezadan kurtaramamışlardır.

Üniter devlet korunur gözükülerek her gün hemen her kanalda Kürtçülük propagandası yapılır, aksini düşünenler de içeri atılır olmuştur.

   Buna “dur” diyebilecek Yüksek Yargı çok, TSK da epey fazla yıpratılmıştır.

       Efkâr-ı umumîyeye arz ederim!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye 09 Eylül 2009 Çarşamba

Yorum Yapın

Mesajınız