Kaçan, Kovalanır!
Uzun süredir kaçmaktaydım; ülke gündemi peşimde, ben önde nefes nefese, çünkü bir tutsa yere serecekti beni…
Önce, 19. Yüzyıl’ın Avrupalı romantik şâirleri gibi “fabrika bacalarınız, para şehvetiniz, ruh inkârına varan nihilizminiz ve ölçüsüz bir usçuluk inancıyla bilmiş bilmiş kıpırdanan kadavra bedenleriniz sizin olsun, ben artık bu oyunda yokum” dedim ve sonra, endüstrileşmenin dişini ilk gösterdiği devrin o deli şâirlerden de bedbaht bir şekilde kendi çağımın illetlerini de bir bir reddettim. “Teknolojinin yavanlaştırdığı arkadaşlıklarınız, dindar/Ateist topunuzun ortak söylemi haline gelen faydacılık esaslarınız, biyolojik bir silâhla vurulmuş gibi yer yer yok olan yahut mutasyona uğrayıp hilkat garibelerine dönüşen tüm mâneviyat kırıntılarınız sizin olsun”!
İşte böyle dedim ve yola vurdum kendimi… Ayvalık, Bozcaada, Cunda Adası, Rize, Trabzon, Edirne, Girne…
Çeşitli medya kuruluşlarında yapılan kısa soluklu stajlar, tatiller… Bir yaza sığdırılan yüzlerce yeni yüz…
Yeni dost edindim mi peki? Ne mümkün!
Ya Aşk? O nâne bu iklimde yetişmiyor; nâmüsait!
Uzun süredir kaçmaktaydım; ülke gündemi peşimde, ben önde nefes nefese… Türkiye sınırları hâricinde olmanın verdiği güvenle, Girne’deki medyana bakarak kahvemi yudumluyordum ki bir bando sesi yaklaşmaya başladı. Oturduğum yerden göremedim olan biteni, ayağa kalktım. Biraz sola kaydım, yanıma yaklaşan garsona sordum câhilce: “Nedir bu?” Bayrak töreniymiş meğerse ve haftanın iki günü yapılırmış…
Gülümseyerek oturdum yerime, bandoları oldum olası severim, bu askerî bandonun çaldığı neşeli ezgileri de keyifle dinleyecektim ama bir süre sonra tören vaziyeti aldılar, Türkiye ve KKTC bayraklarını hazırladılar, onları göndere çekerken de başladılar İstiklâl Marşı’nı çalmaya… Olamaz! Kötü bir şaka mı? Hemen doğruldum, saygı duruşuna geçtim: Yakalanmıştım işte!
Aylarca kaçtıklarım, bana hissettirmeden içime yığılmış olmalı ki, bir küçük fırsatla iki akarsu yatağı açıp süzülüverdiler göz çukurlarımdan çeneme doğru. Tören boyunca içimde başka bir marş söyleniyordu: “Hangi bayrak? Hangi istiklâl? Hangi İstikbâl? Hangi vatan? Ne fuzûli tören! Ne boş çabamız! Ne âciz varlığımız”!
Ne kadar çâresiziz baksanıza; parayla imana getirdiler yılların Hürriyet Gazetesi’ni! Girne’deyken ibretle takip ettim Ertuğrul Bey’in Umre ziyâretinin yazılı belgeselini… Üçüncü sayfa terk edilmiş bir ev; ıssız, anılarla dolu ve bu bedel az gelmişçesine sayfalarca anlatılan bir Umre seferi…
Ne oldu? Bekir Coşkun’un gidişi ve Umre belgeseli yetmemiş olacak ki, 3.7 milyar Lira cezadan kaçamadı Doğan Grubu. Belki uzlaşma sağlanacakmış, belki? Pâdişahımız demiş olmalı ki: “Umre kolaycılık, siz bir Hac’ca gidin öncelikle; Coşkun yetmez, Özdil’in de kellesini isterim; üstüne 10 tâne de bâkire kız keserseniz, bir Cuma sayısına manşetten “Canımız Başbakanımız, size hayranız. Bundan böyle ne derseniz, ne yaparsanız arkanızdayız!” sözünü girerseniz belki uzlaşabilirim!
Sevin yâhut sevmeyin, bâzı isimler belli düşüncelerin markası hâline gelir. Türkiye’de lâikliğin, “O benim cumhurbaşkanım olmayacak!” diyenlerin, göbeğini tatlı tatlı kaşıyıp “dünya yansa umurumda değil” diyen zihniyete direnişin sembolüdür Bekir Coşkun. Sel fâciasında şişerek tanınmaz hâle gelen, kaçınılmaz bir İstanbul depreminde ezilerek can verecek olan bedenlerin yanı başından değerli eşyaları, kılı kıpırdamadan çalacak nesillerin yetişmesine neden olan olaylar zincirini kırmak için çabalayan gazetecidir.
Nazlı Ilıcak, Doğan grubunu sever mi? Yanıtı belli. Ama o bile bugün “sıra bize de gelebilir” demiş, diyebilmiş…
Siz ne diyorsunuz? Sıra bize de gelecek mi?
Aman boş verin bunları; haydi göbeklerimizi kaşıyalım! Sıramız gelince de bütçemize göre Hac’ca gider, Ramazan çadırı kurar, Cemaât’e bağış falan yaparız!
Seblâ Kutsal – İstanbul – 10.09.2009

