PROF. DR. MUSTAFA KEMAL SAYAR’LA YAPILAN BİR RÖPORTAJ: Cem Garipoğlu’nun Nesi Varmış…
Vatan Gazetesi’nde sevgili arkadaşım Prof. Dr. Mustafa Kemal Sayar’la yapılan bir röportaj neşredildi 21.09.2009’da. Kemal, nitelikli ve düşünen bir dimağa sâhip, mütefekkir bir adamdır. Benden bir nesil (yaklaşık 10 yaş) küçüktür (kültürel mânâda da, psikiyatri câmiası açısından da bu fark anlamlıdır). Kronolojik yaşıyla kıyaslandığında, inanılması güç sayıda kitap ve makale yazmıştır; ekserisini tamamen, bir kısmını kısmen kıraat ettim.
Çok düşünür, çok ama çok çok yazar. Abant Toplantıları dizisine iştirak edip, Türk ve Kürt gençlerinin merhamet odalarında katartik sohbetlerle ağlaşarak sarılmaları tarzında ilginç terapi teklifleri olmuştur.
Şimdi musahhihlik itiyadımı muhafaza ederek, bu röportajı naklediyorum…
***
Cem Garipoğlu bir başka insanı çok vahşice öldürüyor ama hemen teslim olmuyor. Pişmanlığını dile getirmiyor. Kendi hayatını sakınıyor. Korunmak için çok ayrıntılı, çok ince plân yapıyor. Bu kadar vahşice insan katleden biri nasıl oluyor da, kendi hayatının bu kadar değerli, bu kadar korunmaya lâyık bir hayat olduğunu düşünüyor?
Münevver Karabulut cinayeti fazlasıyla narsisistik bir cinayet. Âdeta kendine tapan, kendine âşık biri Cem Garipoğlu…
-Gençler artık iyiliğe değil, kötülüğe mi ilgi duyuyor? Onları nasıl geri kazanabiliriz?
İnsan özü itibâriyle ahlâk yönelimli bir varlıktır. Hepimiz hayatımız boyunca daha güzel olanı, daha iyi olanı arzularız. Fakat yetişme koşullarımız, beslendiğimiz kültür bizi daha kötü insanlar kılabilir. Toplumsal atmosfer, yeri gelir insanları kollektif kötülüğe doğru yöneltebilir. Gençlerle ilgili olarak şöyle bir problem var; onlar küresel kültürün etkilerini ilk hisseden grup. Bugün uyuşturucu kullanımı ilk gençler üzerinden toplumlara gidiyor ve yayılıyor. Popüler kültür bütün numaralarını gençler üzerinden çeviriyor. Tüketim kültürü daha çok gençlere oynuyor ve gençleri manipüle ederek bir ülkede kendine taban buluyor. Dünyada daha nihilist, daha materyalist bir akım var gençler arasında. 1970’li yıllarda çiçek çocukları vardı, 1980’li, 1990’lı yıllarda ise “bizim ağabeylerimiz, ablalarımız dünya için çok şeyler yaptı. Ama çok büyük bir hayâl kırıklığına uğradılar, hiçbir şeyi değiştiremediler. Biz niye dünyayı değiştirmek için uğraşalım ki!
Artık kendimiz için bir şeyler yapalım” diyen “Me Generacion” (MKD: Generation olacak), yâni “Ben Kuşağı” geldi.
-Bu kuşağın diğerlerinden farkı ne peki?
Ben Kuşağı’nın en temel özelliklerinden biri, hayatı sâdece kendisi için yaşaması, iyi ve güzel için kendisinden başka bir referans sistemini tanımaması. Yâni “eğer bir şey benim için iyiyse, iyidir” diye düşünüyor “Ben Kuşağı” mensupları. “Eğer benim rahatıma, benim keyfime hizmet ediyorsa, bana daha fazla haz veriyorsa iyidir, vermiyorsa kötüdür”. Bir toplum hizmetinde çalışmak, birisine faydalı olmak, bütün bunlar demode şeyler bu kuşağa göre. 1970’li yılların ortalarından beri Amerika’da tartışılan bu Me Generation mes’elesi biraz rötarlı olarak Türkiye’ye de geldi. Ben gençlerle çok yakından ilgilenen ve çalışan birisiyim. Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastânesi’nde Gençlik Kliniği’ni kurdum ve dört yıl boyunca şefliğini yürüttüm. Orada gençlerin en yoksulundan en zenginine kadar problemlerini birebir gözleme imkânım oldu ve bundan dolayı da çeşitli televizyon programlarında çok ciddi uyarılar yapma ihtiyacı duydum.
-Ne gibi uyarılar hocam?
Bir defa Türkiye’de nihilist bir kuşak geliyor. Ve çok kötülükle beraber geliyor bu kuşak. Kötülük yapmayı benimsemiş, içselleştirmiş bir kuşak var şu anda. Yeni neslin hepsi elbette böyle değil, fakat genelde gençler arasında kendini diğer insanlardan ayırma, kendisini gösterme gibi çok mühim bir psikolojik ihtiyaç var. Gençler anonim kalmak istemiyor. Dolayısıyla bir grup trendy giyimlere, yâni kendini marka giyinerek veya parayla var etmeye savruluyor. Bir grup madde bağımlılığına savruluyor. Yoksullardan bir grup kendini ideolojik olarak var etmek gibi bir yola savruluyor. Bâzen de çok enteresan grupçuklar meydana geliyor. Meselâ Emo’lar, Grunge’lar ortaya çıkıyor. Yâni kılık kıyâfetiyle, hayata karşı duruşuyla, hızmasıyla, piercing’iyle kendini ayrıştırmaya çalışan çocuklar…
Şimdi mes’ele, bu Ben Kuşağı’nda ve dünyanın gittiği materyalist, nihilist eksende insanlar neyin iyi, neyin kötü olduğunu sâdece kendilerini referans alarak tanımladıkları zaman toplumsal iyi kalmıyor.
-Yâni benim ve sizin için ortak bir iyi kalmıyor?
Evet. Siz başka bir iyi tanımlıyorsunuz, ben başka bir iyi tanımlıyorum. Dolayısıyla insanlar çok kolay şiddete yönelebiliyorlar. Çünkü “ben bu şiddeti uygulamakla rahatlıyorsam niye uygulamayayım? Bu bana iyi bir his veriyor” diyor. Geçen sene bir delikanlı, “liste yaptım, okulda 60 çocuğu dövdüm, 40’ını daha döversem herkes benim tek güç olduğuma inanacak” demişti.
-Ne diye gelmişti size?
Âilesi getirmişti, “başı belâdan kurtulmuyor” diye…
Şimdi bu benim çok defa yazılarımda dikkat çekmeye çalıştığım “Sosyal Darwinizm” dediğimiz toplumsal hâdisenin bir göstergesi. Sosyal Darwinizm bize şunu söylüyor: “Güçlü olan ayakta kalır. Zâlim olan mazlumu yer. Dolayısıyla şiddet gösteren gösteremeyeni pataklar. O hâlde, sen de mazlum olacağına zâlim ol. Sen de vur, sen de kır, sen de parçala! Eğer seni tatmin edecekse, cinayet bile işleyebilirsin”! Sosyal Darwinizm’de çocuklar çok fazla bencilliğe ve zâlimliğe sevk ediliyor. Meselâ gençler arasında en acıtıcı kelimelerden biri “ezik”. Çocuklar bu kelimeyi hakaret olarak kullanıyorlar bir başkasına karşı. Ve tabii ahlâk ve din anlamında bir referans çerçevesi de yok bu çocukların. Nereye yaslanacak çocuklar? Geçmişin töresine yaslanabilir, anasına babasına yaslanabilir, dine yaslanabilir, toplumun genel kurallarına yaslanabilir. Fakat bütün bunları önemsiz addediyor; “benim için hepsi değersiz” diyor. “Benim çıkarım için iyi olan şey iyidir” diyor. O zaman ne yapıyor? Kendisi için sıkıntı yaratan birisi varsa meselâ, gidip onu dövüyor, bıçak saplıyor. Çok kolayca şiddete yönelebiliyor. Yâni narsisistik bir şey var günümüzün gençlerinde, geçmişe nisbetle.
-Bunun sebepleri ne olabilir?
İşte, 12 Eylül’de bir kuşağın apolitikleştirilip susturulması olabilir, o kuşağın çok büyük eziyetlere dûçar olmasını görmüş olabilir diğer insanlar, bu nedenle hemen ondan sonra enteresan bir şekilde Türkiye’de pop kültürünün büyük şahlanışı, gençlerin bu pop kültürüne çok hızlı bir şekilde eklemlenişi olabilir…
-Michael Jackson’ın ölümünden sonra intihar eden gençleri okuyunca çok şaşırdım. Bizim kuşakta böyle şeyler yoktu. Hiç kimseye tapmadım ben…
Çünkü o zamanlar insanların kafalarında dünyayı dönüştürebilecekleriyle ilgili bir ümit, bir hayâl vardı. O ümit, o hayâl yıkıldı. Dolayısıyla günümüzün gençleri sadece kendilerini dönüştürmenin peşindeler, anne babalar da sâdece çocuklarını dönüştürmenin… Proje çocuklar üretiyorlar! İşte bakıyorsunuz, ata binmeye götürüyor, oradan piyano dersine götürüyor, oradan kursa götürüyor. Çocuklara, çocukluklarını yaşamayı haram kılan, onlara sâdece proje çocuk olarak değer veren yeni bir zihniyet boy veriyor. Benim bugünlerdeki ilgi konularımdan birisi, duygusal olarak gelişmiş çocuklar nasıl yetiştiririz konusu. Çünkü proje çocuklarının mutsuz olacağını düşünüyorum. Duygusal olarak daha gelişkin çocuklar çevresel şartları çok daha iyi analiz edip ona adapte olabiliyorlar. Fakat proje çocukların o kadar çok egoları şişiriliyor ki, gerçek hayata çıktıkları zaman, kendilerinin en yetenekli, en zeki olmadığını fark ediyorlar ve büyük bir düşüş yaşıyorlar.
-Duygusal açıdan gelişmiş çocuklar nasıl?
Onlar, insanların isteklerini anlayabilen, duygularını iyi okuyabilen çocuklar. En güzel tâbiriyle, duygu okur-yazarı çocuklar diyebiliriz onlar için… Dolayısıyla çok iyi insan ilişkileri kurabilen, duygusal paylaşıma önem veren ve daha zengin hayatlar yaşayabilen çocuklar… Ben bu çocukları bir yazımda “organik ve hormonlu” diye ayırmıştım. Organik çocuk diye tanımlayabileceğim bu tarz bir çocuk, meselâ merhameti baştan bir değer olarak kabûlleniyor. Çünkü onun anne-babası çocuğuna merhameti aktarmayı önemli bir vazife olarak görüyor. Çocuğunu sâdece yarışan, bir başkasını yarışta dirsek darbesiyle saf dışı bırakacak zâlim kişi olarak yetiştirmiyor. Başka insanların da ihtiyaçlarına kulak veren, onlara iyilik etmeyi çok önemli bir görev bilen, merhameti hayatının en temel noktasına yerleştirmiş, asla bir başkasına kötülük, zâlimlik yapmayı kendine yediremeyen biri olarak yetiştiriyor…
-Öyleyse Cem Garipoğlu’nu nereye koyacağız?
Benim kanaâtime göre o da fazlasıyla narsisistik bir kişilik ve “Ben Kuşağı’nın” üyelerinden biri…
-Galiba aynı zamanda da bir proje çocuğu… Beş dil biliyor. Bu yüzden küçük yaşında yurtdışına gönderilmiş tek başına…
Evet. İşte bakın, insanları sâdece proje çocukları olarak yetiştirip, onların duygularına eğilmezseniz, onlardan soğukkanlı kaatiller de çıkabiliyor. Ben âilenin tutumunu çok yadırgadım. Yâni bu ölçüde vahşice bir cinayet işleyen bir insan âilesi tarafından tereddütsüz götürülüp emniyete teslim edilmeliydi. Vicdan sâhibi bir insan çocuğunu götürüp adalete teslim ederdi.
-Bâzı psikologlar “Anne-babayı da anlamak lâzım” diyor…
Burada çok vahşice bir cinayet var. Henüz bilmiyoruz ama muhtemelen taammüden, plânlanarak, kasıtlı olarak işlenmiş bir cinayet. Ben anne-babanın, “çocuğum kötü bir şey yapmış bile olsa, başka bir insanın canını acıtmış bile olsa, o benim çocuğumdur, dolayısıyla ona mutlaka kol kanat germem, onu korumam gerekir” anlayışının, günümüzün o narsisistik kültürünün bir semptomu olduğunu düşünüyorum. Yâni herkesin sâdece kendi kabilesi ve kendi klanı için yaşadığı, kimsenin bir başkasına hizmet etmeye yanaşmadığı, ötekinin acısını içinde duymadığı, fevkalâde narsisistik bir duruş bu. Eğer, Türkiye bu psikopatik, bu antisosyal iklimden sıçrayıp bir silkiniş yapacaksa, merhamete dönmekle yapacak bunu. O yüzden ben Merhamet adlı kitabıma, “Kalbe dönüş için son çağrı” alt başlığını koydum. Eğer merhametimiz de yoksa bir hiçiz biz. Vahşi, yırtıcı hayvanlardan hiçbir farkımız yok, bir cangıld (MKD: vahşi orman) yaşıyoruz ve ancak birbirimizi öldürerek ayakta kalabiliyoruz demektir. İşte merhamet, Münevver için merhamet duyabilmektir. Orada âilenin yapması gereken en önemli şey o büyük ıstırabı hemen hissetmek ve Münevver’in ailesiyle kendilerini özdeşleştirmek olmalıydı. Çocuklarını korumak değil… Münevver gencecik bir kızdı, âilesinin onun hakkında büyük ümitleri vardı, bu kadar vahşice katledilmesi, asla üstü örtülmemesi gereken bir olaydı. O âilenin de Münevver’i bir obje olarak, bir nesne olarak, bir yük, bir dert olarak değil, hayatını kaybetmiş gencecik bir insan, bir fidan olarak algılaması gerekirdi.
-Anne-baba çocuklarını koruyabilir belki ama dedenin, amcanın farklı davranması gerekmez miydi?
İyi ki bu konuyu açtınız. Bence Cem Garipoğlu’nun yargılanıp adalete teslim olması kadar önemli bir süreç de, baba bunu ısrarla vurguluyor ve çok doğru bir vurgu bu, ona yataklık eden, onu kollayan, adaletten kaçıran mekanizmalar her neyse hepsinin çok iyi bir biçimde cezalandırılması. İşte ma’şerî vicdan ancak böyle tam mânâsıyla rahatlayacaktır.
-Peki, Cem Garipoğlu nasıl bir kişilik?
Cem Garipoğlu, aslında zamanımızın ruhunu yansıtan bir örnek. Tahminlerime göre, çok doymuş, çok doyurulmuş, kendisine mânevî bir referans çerçevesi sunulmamış, hayatı nasıl anlamlandıracağını tam mânâsıyla kavrayamamış, dolayısıyla çok kolay şiddete yönelen, karşısındaki insanı kolayca nesneleştirebilen, onun da etten ruhtan olduğunu fark edemeyen bir kişi. Zamanımızın hastalıklı, narsisistik atmosferinin bir semptomu olarak algılıyorum onu.
-Parayla doyurulmuş çocuklarda şiddet eğilimi daha mı fazladır?
Bu işin çok parayla da alâkası yok. Önemli olan sevgiyi vermek. Sevginin yanında çocuğunuza para ve imkân da sunarsanız, problem yok.
-Cem için, sâdece parayla doyurulmuş öteki taraf eksik kalmış diyebilir miyiz peki?
Öyle mi olduğunu çok bilmiyorum.
-Küçük yaşta bir başına yurtdışına gönderilmiş, birkaç dil öğrensin diye…
Eğer bir çocuk anne-babadan yeterince şefkat, ilgi, sevgi görmeden büyümüşse, hep böyle hormonlu bir şekilde “sen iyisin, süpersin, hârikasın” şeklinde büyütülmüşse, yeri gelir, kendini ilâhlaştırır, o büyüklenme duygularının içine girer ve karşısındaki insanları da kendisine hizmet edecek zavallı objeler olarak algılamaya başlayabilir. Nitekim enteresan bir şey, Münevver’le ilgili olarak bir yerde, “o kenar mahâlle sürtüğü” diyordu. İnsan sevdiğiyle ilgili böyle konuşur mu? Ben MSN yazışmalarında o lâfı gördüğüm zaman çok şaşırmıştım. Bu çok ayıp, çok tuhaf bir şey. İnsan sevdiğiyle ilgili asla böyle konuşmaz, konuşmamalı.
-Yâni Cem Garipoğlu, Münevver’i öldürme hakkını gördü kendinde öyle mi?
Tabii bu bir cinnet ânı mıydı, taammüden girişilmiş, plânlanmış bir cinayet miydi bilmiyorum. Fakat narsisistik bir cinayet, çünkü öldürdükten sonra hemen teslim olmuyor. Pişmanlığını dile getirmiyor. Kendi hayatını sakınıyor. Bir başka insanın hayatını çok vahşice yok ediyor, bir başka insanı katlediyor, fakat kendi hayatını çok kutsal, çok dokunulmaz, çok önemli buluyor. İşte o yüzden narsisistik.
-Aslında cinnet geçirip kaatil olan pek çok kişinin hemen teslim olduğunu biliyoruz…
İşte burada kafa karıştıran, mide bulandıran şey de bu kişinin kendisini korumak için çok ayrıntılı, çok ince bir plân yapabilmiş olması. Bu kadar vahşice insan katleden biri nasıl oluyor da, kendi hayatının bu kadar değerli, bu kadar korunmaya layık bir hayat olduğunu düşünüyor? Fazlasıyla narsisistik bir cinayet. Âdeta kendine tapınan, kendine âşık biri Cem Garipoğlu…
-Hocam, Münevver Karabulut cinayetine toplum neden bu kadar ilgi gösterdi? Bu cinayeti diğerlerinden ayıran neydi?
Bu cinayette zengin oğlan-fakir kız hikâyesi vardı ama onun ötesinde biz bu cinayette, imtiyazlı kesimlerin cezalandırılmayacağı, bu kesimlerin bir yolunu bulup mutlaka kanundan kaçabileceği yolundaki o yıllanmış inancın test edildiğine şâhit olduk. İnsanlar bunun tersinin gerçekleşmesini çok istediler. Bu kez bu önyargıyı, bu yenilmişliği, bu yılgınlığı tersine çevirmek istediler. Türk halkı o yüzden bu cinayeti çok sâhiplendi. Aslında basını da, polis teşkilâtını da itekleyen bu oldu.
-Basına da reyting getirecek bir konuydu tabii…
Doğru. Fakat toplumsal düzeyde çok büyük bir baskı oluştu. Bu işi neticelendiren yine toplumun ma’şerî, yâni kamusal vicdanıdır. Toplumun o genel havasıdır, herkesin Münevver ve Münevver’in âilesiyle kendisini bu kadar kolay özdeşleştirmesi ve mazlumun hakkını arama konusunda gösterdiği gayrettir.
-Ya Münevver’in babasının çabaları?
Muhakkak katkısı oldu. Fakat asıl mes’ele onun bu feryadının halk tarafından işitilip, benimsenmesiyle ve insanların adaletin tecelli etmesi konusunda yaptığı baskıyla oldu.
-Peki, insanlar ne öğrendi bu cinayetten? Biz biraz daha merhametli bir toplum olabilecek miyiz?
Toplum bir defa merhametsizliğin galip gelmeyeceğini öğrendi. Merhametsizliğin üzerinde hangi rütbe olursa olsun, o merhametsiz kişi hangi imtiyazdan yararlanıyor olursa olsun, onun eninde sonunda adalete hesap vermek zorunda olduğunu gördü. Bu, insanların içindeki incinmişliği onardı. Bu, milletin terapi olduğu bir süreçtir ve bence çok mühim bir süreçtir. Bu cinayet sonrası kaatilin cezalandırılacak olması, insanlar üzerinde sağaltıcı, şifa verici bir etki yaptı. İnsanlar dediler ki, “evet adalet tecelli edebilir. İnsanların imtiyazları onları adaletin kılıcından korumaz”.
-İnsanlar üzerinde iyileştirici bir etki yaptı dediniz…
Evet. Cem Garipoğlu’nun yakalanması âdilce bir yargılanma süreci içinde hak ettiği cezayı bulacak olması, toplum üzerinde adalete olan inancı pekiştirici, kolluk kuvvetlerine olan inancı pekiştirici ve devletin insanlar arasında düzeni eşitlikle ve adaletle sağlayan bir organizma olduğuna yönelik inancı pekiştirici bir işlev gördü.
(MKD: Şimdi, Kemal tanıtılıyor):
Ruha iyi gelen kitaplar yazıyor…
Kendi tanımıyla “zihin bilimi” profesörü…
1966 yılında Ordu’da doğdu. Hacettepe (İngilizce) Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Uzmanlık eğitimine 1989-1995 yılları arasında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda devam eden Prof. Dr. Kemal Sayar, Vakıf Gureba Eğitim Hastânesi ve Çorlu Asker Hastânesi’nde psikiyatri uzmanı olarak çalıştı. 2000-2004 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2002’de Kanada Mc Gill Üniversitesi Transkültürel Psikiyatri Bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak çalıştı. Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastânesi’nde Gençlik Kliniği’ni kurdu ve dört yıl boyunca yöneticiliğini yaptı. Hâlen Fatih Üniversitesi’nde öğretim üyesi… Bu arada, ruha iyi gelen çok sayıda kitap kaleme aldı: ‘Ruhun Labirentleri, Merhamet, Yavaşla ve Her Şeyin Bir Anlamı Var’ bunlardan sâdece birkaçı…
***
Sevgili Kemal’in bu röportajı benim açıkçası çok canımı sıktı. Şimdi bana kızacak, biliyorum ama kabûl ederse, ağabeyce (abice değil) tenkitlerim olacak: Muayene etmediğimiz, yakinen tetkik etmediğimiz, üstelik de topluma mâl olmuş böyle vak’alar hakkında yorum yaparken çok ihtiyatlı davranmamız icap eder. Hâttâ amacı aşan beyan suç dahi teşkil edebilir. Muayene ederseniz de, zâten konuşamazsınız.
“Kuşak” değil, “nesil” demeliydin, çünkü konnotasyonlar pek mühimdir. Cangıldaki narsisistik (röportajda narsistik diye geçiyor) ve hormonlu proje, kendine tapınan gencin cinayeti… Çok acele etmişsin Kemal, dost acı söyler. Hele konuyu götürüp 12 Eylül’e bağlaman da garip; genel geçer olarak değil, bu vak’a bâbında çok garip. Yok, oğlan kendine âşıkmış, yok o bir semptommuş (olsa olsa sign yâni alâmet/belirti olur; semptom sübjektif şikâyettir)… Sevgili Kemal, belli ki medyadan duyduklarından daha fazla hiçbir şey bilmiyorsun. Âile seni dava etse hangi bilimsel referansla cevap verebilirsin? Ne biliyorsun bu çocuğun şizofren yâhut hezeyanlı bozukluk vak’ası olmadığını? O zaman da, 12 Eylül bu delikanlıyı delirtti filân mı diyeceksin? Ayrıca algıyla (reception) idrak (perception) farkı da güme gitmiş.
Her uzatılan mikrofona, her çalan telefona cevap vermemelidir bir psikiyatri uzmanı… Öyle yapıp yapmadığını bilmiyorum ama bu röportaj maâlesef bir numûne…
Sosyal Darwinizm safsatası çoktan (yaklaşık 10 senedir) tarihe karışmış bir saçmalıktır. Çünkü evrimsel psikoloji ve psikiyatri Darwin’i çoktan aşmıştır; bunu ayrıca yazacağım (aslında yazmıştım da, inşallah mekâna tekrar yüklenecek, âmin).
Üstelik Sevgili Kemal insanı bir tabula rasa olmaktan da çıkarıp, “insan özü itibâriyle ahlâk yönelimli bir varlıktır. Hepimiz hayatımız boyunca daha güzel olanı, daha iyi olanı arzularız” gibi âdeta ilâhî bir ifâdede bulunmuş. Natür-Nurtür-Kültür üçgeninde, genetik özellikler bağlamında, böyle bir a priori ortaya koymak bilimsel değil, kutsal olur. İnsan dünyaya tertemiz değildir, “temiz” ve “kirli” pek çok eğilimle gelir…
Sevgili Kemal, sen ki Cloninger’ın 4 Mizaç (Huy) ve 3 Karakter ölçeği’nin Türkçe’ye tercüme edilmesi, geçerlik ve güvenilirlik çalışmasını yapan iki gruptan birinin başısın. Bunları bilmemen mümkün mü? Zannediyorum belli bir süre dünyaya tek pencereden bakarken, bir nev’î paradigmatik zihnî şartlanma teşekkül ediyor ve zihin bilimi profesörlüğünün de endâzesi kaçıyor.
Ha, kıskandım da mı yazıyorum?
Bu cinayet hakkında benimle yapılmak istenen 20’yi aşkın röportaj teklifini “ancak her şey açığa çıktıktan sonra yapabilirim” diye geri çevirdiğimi de belirtmek isterim.
Mehmet Kerem Doksat – Çeşme – 21 Eylül 2009 Pazartesi

