Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 3099 defa okundu.
Bu yazi bugun 2 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

DARBE Mİ, ALLAH KORUSUN!

Mekândaki yazıları rasgele veya sathî olarak kıraât eden ve/veya merâmımızı anlatamadığımız az sayıda bâzı okuyucularımızın, fakirin askerî darbe meraklısı veya arzulusu olduğunu zannettiğini üzüntüyle müşahede ettim. Bu vesileyle, tıbbiyede talebeyken başımdan geçen bir olayı paylaşmak isterim.

4. sınıftayım, iki sene terör belâsından fakültemden uzak kalmışım. 12 Eylül Darbesi ve yurt çapında Sıkıyönetim vuku bulmuş. Adana tekrar yaşanabilir hâle gelmiş ve ben de fakülteme dönmüşüm.

Âşığı olduğum klâsik gitarımın elimden hiç düşmediği seneler… Nihâyet, kendimin ve Adana tarihinin ilk klâsik gitar resitalini vermeye niyetleniyorum ve bu iş için de lösemili çocukların hayrına çalışan Dost Eller Kadın Organizasyonu elimden tutuyor. O zamanlar Sabancı Konser Salonu tamamlanmış değil, tek uygun mekân belediyenin konser salonu. Salon oldukça büyük ama akustik berbat, her yer gacır gucur!

Olsun, bu yola baş koymuşuz bir kere…

klâssik gitar

Önce tâ şehir dışındaki garnizona gidip Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan müsaade almak lâzım. Gidiyorum, bir çavuş ters ters bakıyor saçları ortadan ayrık, sağ elinin tırnakları uzun bu genç adama.

“Ben klâsik gitar resitali vereceğim, sizden müsaade almam icap ediyormuş” diyorum. Bön bön temâşâ eğliyor suratımı çavuş efendi, sonra içeri gidiyor. Yaklaşık yarım saat öyle ayakta bekliyorum; akabinde bir yüzbaşının yanına alınıyorum. Gene ayakta dikiliyorum, otur diyen yok ki… Herhâlde üniversite talebesi belâ demektir, militandır diye düşünüyor ki, yüzbaşı da limon görmüş gibi bir suratla dilekçeme bakıyor ve “neymiş bu resital” diyor; “toplu eylem mi, neymiş senin amacın”?

“Öhö”, “bakın ben tıbbiyede talebeyim, bir yandan iyi klâsik gitar çalarım; babam da psikiyatri profesörüdür…”!

Uzatmayayım, yapacağım şeyin hayra hizmet ve bir san’at faâliyeti olduğunu ikna edebilmek için yüzbaşıya dökmediğim dil kalmıyor. Sonunda kerhen de olsa “olur” damgasını alıyorum ve soğuk terler dökerek çıkıyorum komutanlıktan!

Konser gecesi gelip çatıyor.

Kuliste Atillâ Ağabey ve Âdil’le beraber bir duble viskiyi deviriyorum, sonra “haydi bismillâh” diye sahneye çıkıyorum.

Salon tıklım tıklım dolu. Arka taraflarda biraz boşluk kalmış, on beş dakika kala bilet fiyatlarını yarıya düşürünce, dışarıdaki üniversite talebeleri hemen alıp içeri dalmışlar, hâttâ yerde oturan birkaçı bile mevcut.

Ön sıralar protokole açılmış; herhâlde işleri çok olduğu için, ne Vâli, ne salonun baş âmiri Belediye Başkanı, ne de Sıkıyönetim Komutanı ve eşleri teşrif etmişler; onların koltukları boş.

Ön sırada ferahlık var hani…

Alkışlar, sandalyeye oturuş, ayaklığa son bir ayar.

Salonun akustiği berbat demiştik ya, havalandırma da kifâyetsiz ve içerisi biraz sıcak, tabiatıyla gitarın akordu gevşiyor. Mecburen flagello’lardan kontrolle, telleri gererek filân bir dakikaya yakın yeniden ince akort ayarı çekiyorum.

Gözlerimi kapıyorum ve başlıyorum çalmaya. İlk iki eser de anonim (bestecisi meçhûl); birincisi Re minör Pastorale, Galileo’ya âittir dense de, esası meçhûl. Onun hemen akabinde, meşhur Mi minör Romance’ı icra edeceğim. Pastorale’yi bitiriyorum, araya girecek şuursuzca alkışlara mâni olabilmek için gözlerimi hiç açmadan, kısacık bir aranın akabinde “si si si si lâ sol…” triole’leriyle Romance’a dalıyorum. Basit zannedilir ama aslında zor parçadır; apeks (sağ el dördüncü parmağı) gitara apuoyando (rest stroke) ile basarken, diğerleri ona sâkince refakat eder (free stroke).

Âniden küt diye bir kapı açılışı! “Rap rap rap” ve “klap klap klap” diye ayak sesleri, akabinde küt diye kapı kapanışı sesleri beynimi oyuyor. Gözlerimi açıyorum; meğerse Sıkıyönetim Komutanı ve Karısı salona girmişler. Tâ en arkadan öne, hiç de acele etmeden “rap rap rap” ve “klap klap klap” gelip gıcırdayan iskemlelere oturuyorlar. Göz göze geliyoruz Komutan’la, nasıl baktığımı tahmin edersiniz. Allah’tan hiç şevkim kırılmıyor, Romance’ı tekrar icra ederek konsere devam ediyorum. Vahim icra hatam olmuyor ama yorumum güzel. İlk yarı bitiyor.

Alkışlar… Antrakt.

İkinci yarıda daha da kendimden emin bir şekilde çıkıyorum sahneye, gözüme ilişiyor ki “rap rap rap” ve “klap klap klap”lar gitmişler. Yüzümün akıyla resitali bitiriyorum, son parça da ünlü Katalan besteci Isaac Albéniz’in Leyenda’sı. İlk olarak 1892’de Juan Bta. Pujol & Co. tarafından neşredildiğinde “Preludio” da denmiş. Bol Endülüs nağmeleri ile süslü bu muhteşem esere Alman yayıncı Hofmeister, 1911’de İspanyol Süiti’ni neşrederken Asturias adını vermiş (yâni ünlü komünist mütefekkir ile sâdece isim benzerliği var). Orijinali sol minör ve piyano için ama Andrés Torres Segovia’nın hârikulâde transkripsiyonundan sonra bütün dünya bu eseri gitarla tanıyor. Benim icra ettiğim de o versiyon ama itiraf edeyim ki, artık pak az virtüöz bunu çalıyor, başka transkripsiyonları tercih ediyorlar. Çünkü Segovia’nın benimkinin yarım misli uzun sağ başparmağına göre yaptığı “uyarlamadaki” rubato’ları ondan başkası onun gibi çalamamıştır. Kimse de sağ elini onun gibi oturtamaz gitara; sanki gitar için hayırlı bir mutasyonla teşekkül etmiştir elleri, parmakları. Seyretmek isterseniz http://www.youtube.com/watch?v=9efHwnFAkuA adresine giriniz…

Alkışlar ve bis.

Kendime âit acayip zor ve sofistike bir bestemi çalmak sûretiyle, ikinci bir bis’e set çekiyorum…

Kuliste öpücükler, çiçekler… Suâl eğliyorum “rap rap rap” ve “klap klap klap”lara ne oldu diye. Konseri kesip, ayağa kalkarak kendisine saygılarımı ve teşrifi için teşekkürlerimi sunmadığım, bir de pis pis baktığım için çok kızan “rap rap rap”, “yürü, gidiyoruz” demiş “klap klap klap”a ve antraktta salonu terk etmişler.

İşte, faşizm en hafifinden budur arkadaşlar! Ben onu istemiyorum, hiçbir totaliter rejimi de!

Ama bir etnik ve birtakım dinî sektler demokrasinin canına okuyorsa, ne kadar Atatürk ilke ve inkılâplarına gönül vermiş aydın maddî mânevî cebir ile içeride tutuluyorsa… Bunun o dönemden hiç farkı yoktur.

12 Eylül sonrası ile bugünlerin ne farkı var Allah aşkına!

***

Aydın deyince, aydınlanmış, nura kavuşmuş yâni münevver insan anlaşılır. Aydın sâdece entellektüel değildir; entellektüel ham bilgi taşıyıcısıdır. Aydın ise bunu ilhamla, hikmet ve irfanla süslemiş, hayata dâir belli kanaâtleri, tercihleri ve bir duruşu olan kişiye denir. Gerçek aydın, sırf muhalif olmak için her bir halta bulaşıp karşı çıkmaz.

Şimdi gelin, bir de http://www.metacafe.com/watch/2036311/baskin_oran_ataturku_tanrilastirdik/ adresine girip, Baskın Oran isimli profesöre bakın, söylediklerini ibretle dinleyiniz. Kelime ve mantık oyunlarıyla, megalomaniyi dahi sollayarak Atatürk hakkında neler dediğine bakınız (Can Dündar da mânevî orgazm içerisinde bittabi) Niccolè de Bernado dei Machiavelli ile Atatürk’ü benzetmesine dikkat ediniz.

Bu zâtın da arasında bulunduğu bir grup “aydın” (Ufuk Uras, Ahmet İnsel, Sezgin Tanrıkulu, Aydın Engin, Oya Baydar, Mithat Sancar, Cengiz Algan, Mebuse Tekay - hani Cumhuriyet gazetesinin, İstanbul Barosu seçimlerinde alenen ve hararetle desteklediği Baro Başkan Adayı hanımefendi), Mardin’deki açıklamaları dolayısıyla, Askerî Ceza Kanunu’nun 148. maddesine muhalefetten, Orgeneral İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundular biliyorsunuz. 148. madde, askerin siyasî demeç vermesini veya yazı yazıp, siyasî telkinde bulunmasını cezalandırıyor. Bu maddenin bir benzeri, İç Hizmet Kanunu’nda (madde 43) mevcut.

İyi de, Orgeneral İlker Başbuğ feodaliteyi eleştirmiş ve yangına körükle gidenleri ayıplamıştı; “bunun neresi siyasî demeç” demeyin, “aydınlar” öyle diyorsa, öyledir… mi?

Yok, hayır!

Her fırsatta Cumhuriyet’e, Atatürk’e, Türklüğe ve Yargı’ya, Ordu’ya söven, yapmadığımız hâttâ bize yapılmış jenosit için özür dileyen, sözüm ona Diyalektik Materyalizm dinine mensupmuş gibi gözükseler de, ortam olsa ona da saldıracak bu güruh aydın maydın değildir. Olsa olsa karanlık olurlar, karanlıklar

Bakın bugün Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin doğum günü.

   Beyniyle, gönlüyle, ruhuyla apaydın bir sûfînin, gönüller sultanının dünyayı teşrif edişinin yıldönümü.

      İhvanla…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 30 Eylül 2009 Çarşamba

Yorum Yapın

Mesajınız