“NE MUTLU TÜRK’ÜM” DEME AMA “BİJİ APO” DE!
Bu memlekette Ne mutlu Türk’üm diyen, bunu diyen adam gibi adama, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’e hayran, onun çizdiği yolda yürümek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni feodaliteden, dinbazlıktan, karanlıktan nura taşımaya gayret eden gerçek aydınlar hezeyanî ve muhayyel, mutasavver bir Ergenekon Örgütü’nün üyesi olmak ile suçlanarak Silivri’de alenen yargısız infaz ediliyorlar.
Ayrılıkçı Kürtçü Parti kongre yapıyor, alenen Türkiye Cumhuriyeti’ne sövülüyor, Öcalan soyadlı câninin fişleri, pankartları her yerde, “biji Apo” diye bağırılıyor. Hükûmet’ten tık yok! Kürt diye başlayıp Demokrasi diye devam eden Açılım’da saçılıp dökülüyorlar.
Ekonominin de canına okudukları için, bir zamanlar posta koydukları IMF’yi davet ediyorlar. O IMF’nin Başkanı da, Bilgi Üniversitesi denen ürkütücü yerde konuşuyor. Âniden üniversite öğrencisi ama bir de Birgün Gazetesi Editörü Selçuk Özbek adamın kafasına pabuç fırlatıyor (herhâlde “size pabuç bırakmayız” demek istiyor) ve bittabi ÖDP’li. Aynı Birgün Gazetesi’nin Genel Yayın Editörü İbrahim Aydın de eylemi kutluyor ve “pek doğru bulduğunu” anlatarak bizi nurlandırıyor. Bunlar bir süre önce çoluğu çocuğuyla yemek yerken Taraf Kâğıt Parçası yazarı birini döven gruptan!
Durun daha, ÖDP’nin Genel Başkanı Alper Taşçı da şu anda televizyonda, çok hak veriyor! “Ne yâni, adam mı öldürmüş, altı üstü pabuç fırlatmış” diyebiliyor. Şivesi de, konuşması da bozuk, Taksim’de eyleme gidiyorlarmış, fazla konuşamıyor.
Bu arada Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Hammerberg buyuruyor ki “Lozan Antlaşması’ndan bu yana işler çok değişti; azınlıklar sâdece gayrimüslümlerden ibâret değil, Kürt, Süryani, Lâz ve Alevîler de bu târif içine sokulmalı” ve ilâve ediyor: “Ne Mutlu Türk’üm dedirtmeyin”!
Hâfıza-ı beşer nisyan ile malûldür (insan hâfızası unutkanlıkla sakatlanmıştır) derler. Sistematik duyarsızlaştırma, Pavloviyen şartlandırma ve Seligman’ın köpekleri gibi biçâreleştirme yoluyla bizleri aptala çevirenler sanıyorlar ki Türk Milleti o kadar ahmaktır.
Bakın, geçen gün Bursa’da yanardağdan ilk lâvlar sızdı. Senelerdir anlatamadığımız şey olmaya başladı, iç harbe gidiyoruz. Anomi ve anarşi her yerde. Antisosyallik makbûl hâle geldi! Bu arada yeni bir psikiyatri uzmanlığı da doğdu: Politik Psikiyatri! Eğitim ve öğretimini kim verir, nerede ihtisası yapılır bilinmez ama mucidinin Prof. Dr. Vamık Volkan olduğu kesin.
Dün gece TRT 1’de Bursa’daki olaylar Bursalılar’ı zımnen suçlayarak tartışılırken, bir baktım eski asistanımız, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hâstânesi’nde “low profile” ile Başhekimlik yapıp özel bir üniversitede hocalığa terfi eden Sevgili Doç. Dr. Medaim Yanık değerli fikirlerini anlatıyor. Meğer o da Politik Psikiyatri Uzmanı olmuş. İnternete bakınca öğreniyorum ki, meğer Sağlık Bakanı’nın da danışmanıymış: http://www.tumgazeteler.com/?a=3833888. Bakın meğer neler söylemiş:
-Toplumun kamplara ayrıldığı, siyasal tansiyonun yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Bu durum, bireylerin hayatlarını nasıl etkiliyor?
Bir kere grup bağlılığı yönünden etkiliyor. Bir parti kapatma sürecinde kapatılan sâdece partinin tüzel kişiliği değil. Ona oy veren, âidiyet sağlayan büyük kitlelerin de kapatılması anlamına gelir. Âidiyetiniz olan bir şeye yasak geldiğinde, size de gelmiş gibi hissedersiniz. Bu da ruhsal gerginliğe dönüşür. Olağanüstü dönemlere karşı bir dayanıklılığımız var ama psikolojimizi koruyacak düzeyde değil.
-Toplumu bu hâle getiren karar vericilerin psikolojisi nedir?
Acaba toplum mühendisliği yapanların bir sosyal zekâsı var mı? Bunlar sosyal psikolojinin kurallarını biliyorlar mı? Kitlelerin, insanların, fertlerin ruh hâllerini önemsiyorlar mı? Böyle bir bilgeliğe sâhipler mi? Doğrusu son zamanlarda cevabını aradığım soru bu. Kanaâtimi söyleyeyim. Sosyal psikolojiden anlamadıkları, bilge tutumlar içerisinde olmadıkları, insanları ve grupları çok da önemsemedikleri şeklinde.
-Bu insanların kişilik yapılarını nasıl tanımlarsınız?
Memleketin kendi gerçek sâhipleri olduğunu düşünen, kapalı bir çerçeve içerisinde bir düşünme biçimi olan, bâzı kimlikleri dışlayan, kendilerince bu toprakların bekasını devam ettirme görevi üstlenen bir yapı gibi görünüyor. Bu ülkenin seksen yıllık bir süreç içerisinde geldiği nokta belli. Çok da dünya liginde önemli bir noktada değiliz. Ülke iki ileri gidiyor, bir geri geliyor.
-Toplumsal genetiğimiz, mehter marşı ritimlerine uymayı mı dayatıyor acaba?
(Gülüyor) Sonuçta bunu yapan kafaların toplamında bir kalite aramak gerekiyor. Bana sanki bir şirket var ve bu şirketi sürekli batıran bir yönetim kurulu ile karşı karşıyayız gibi geliyor. Gelecek vizyonları yok. Şirket sürekli batıyor.
-Normâlde işten atılmaları lâzım. Neden atılmıyorlar?
Kendi çıkmazlarını göremiyorlar. Körlük içindeler. Büyük gruplarda da kalıcı, tekrarlayıcı ve kendini yanlış bir şekilde doğrulayan kapalı düşünme biçimleri oluşuyor. Kendilerini mutlak hakikatte, başkalarını düşman olarak görüyorlar.
-Düşmanı üreten ne?
Kapalı düşünme biçimi düşmanı da üretiyor. Paradigma hem iç, hem dış güvensizlik üzerine kurulu. O yüzden şirket batıyor. Hem kendi insanına güvenmiyor. Hem dışarıya güvenmiyor. Güvenebilecekleri çok az sayıda insan oluyor. Bunlar da her zaman iyi oyuncu olmuyor. Bu şuna benzer: Diyelim ki millî takımı kuracaksınız. Ama illâ târif ediyorsunuz. Şu şu düşünce biçiminde olacak. Şu şu bölgede doğmuş olacak. Şu âilenin çocuğu olmayacak. Annesi örtülü olmayacak. Böyle bir takım kurmaya kalktığınız zaman elinizde millî takımda oynayabilecek diyelim ki yüz tâne çocuğu seçecekseniz, bu kriterleri getirdiğinizde yirmi tâne içinden seçmek zorunda kalırsınız. Bu da her zaman takımı güçsüz kılar. Kötü bir takım kurarsınız. (MKD: Sevgili Medaim’in sofistike ve hakîmâne tavrıyla kastettiği şirket belli; Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu lâik, demokratik ve muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmayı isteyen Türkiye Cumhuriyeti “Şirketi”!)
-Bu derin şirket, her zaman takımı kötü seçiyor öyleyse.
Çünkü o belirlediği düşünme biçimleri, kendinin de önünü kapatan bir şey, bu ülkenin de. Hâlbuki Anadolu kökenli, geleneksel değerleri de olan, farklı kimliklerden de gelen ama bu topluluğa millî takımdaki gibi güç katabilecek insanlar var. Ama bunları güvenmediği için hep devre dışı bırakıyor. Devre dışı bıraktıkça da oyuncu sayısı azalıyor. Her zaman kaybeden oluyor. Umurunda değil ama. Önemli olan bu çizgideki bir takım olsun. Çünkü orada kurgusu şu: İçte ve dışta düşmanlar var. Ben bunları kontrol edersem yeter diye düşünüyorlar. (MKD: Sevgili Medaim’in Anadolu’nun bağrından çıkma olduğunu söylemeye gerek yok).
-Şirket nasıl işliyor? Meselâ yönetim kurulu nasıl oluşuyor?
Bu yapılar öyle örtülü ki, şirketin içinde olup bitenleri anlayamıyorsunuz. Dışarıdan yapılan yorumlar da ayrıntıyı bilmediğiniz zaman sizi güçsüz kılıyor. Şirket daha açık bir yapılanmada olsa hani kim yönetiyor bunları, onların kalitesini bilsek, hesaplarını açsa bize. Şu kadar gelirim var, şu kadar giderim var, vizyonum, misyonum bu, stratejilerim bu dese. Bunu yöneten insanlar daha açık ve daha şeffaf olsa diyeceğiz ki, ya öyle de şurada şurada problem var. Şimdi işin kötüsü bu şirketi çözebilmek de zor.
-O kadar da zor değil sanki hocam? Hiç mi veri yok elimizde?
Hep teoriler var. Kimi teoriler tamamen şirketin organize bir yapı olduğunun üzerine kurulu, en azından temel bir organizasyonu var. Ve etkileşimi var, hiyerarşisi var tezi üzerine. Kimi de daha kendi içlerinde ayrılıklar olsa bile yine de büyük çerçeve içerisinde bir platform gibi ortak hareket edebildikleri ipucunu elde ediyoruz. Hani futbol takımında olur ya, orta sahadaki eleman topu atacağı zaman forvetin uygun yere kaçması lâzım. Onu bilirler. Beraber çalışa çalışa. Öyle bir durum var. Duruma göre pozisyon alıyorlar. Biri hareketlendiğinde diğeri mesajı alıp o da harekete geçiyor. O yüzden hani her biri bir mekanik alt-üst ilişkisi içinde olmasa dahi bir takım gibi hareket ettikleri izlenimi var.
-Ne yapılmalı?
Daha fazla şeffaflık talep etmeliyiz. Konuşmayı hâinlik söyleminin ötesine taşımalıyız. Gündelik hayattaki küfrün siyasal dildeki karşılığı hâinliktir aslında. Hem edep dışıdır, hem uzlaşmayı ve etkileşimi bozar. Küfrettiğiniz birisiyle beraber iş yapabilir misiniz? Büyük kitlelerin asla şiddet süreçlerine katılmaması lâzım. Bâzen de bu şirketin iti ite kırdırması gibi bir felsefesi de var biliyorsunuz. Hani topluluklar arasındaki şiddet, iç enerjiyi tüketsin, birileri sürekli iktidarda kalsın. Demokratik ifâdeyi devam ettirmekten başka şansı yok bu işin.
-Şirketin bürokratları nasıl davranıyor?
Türkiye’de maâlesef birçok insan, var olan duruma göre pozisyon alıyor. Diyelim ki bir üniversite dekanı veya rektörü normâl hâlde bıraksanız, demokratik bir yönetim sergileyecek. İşini teknik düzeyde yapacak. Ama bir bakıyor burada kalmanın veya bir yere gelmenin şartı nedir Türkiye’de? Bâzı güçlere göre pozisyon almak. Bu pozisyonu alırsam gücüm yerinde kalır, devam etme olanağım sağlanır. Normâl genetiğin bozulması diyorum ben buna. Normâlde yönettiği kitle ile demokratik ilişki kuracakken, bambaşka bir insan oluyor.
-Mutasyona mı uğruyor?
Evet. Kişilik mutasyonu diyebiliriz buna. Mutasyona müsait insanlar üzerinden takım kurdukları için takım sağlam değil. Kendine güvenen, düşüncesi, birtakım değerleri olan, bunu ifâde edebilen insanlar bir toplumu yükseltir. Mutasyona uğramış bireyin bütün hareketleri aşağıya doğru ya ayrımcıdır ya adam kıymaya yöneliktir. Bu da yönetimin bütün ilkelerine aykırıdır. O yüzden üniversiteler gelişmiyor.
-Sözün dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz?
Türkiyede aydınlar canhıraş şekilde bâzı şeyleri ifâde etseler bile, bunun bâzı şeylerin değişimine sebep olmadığını düşündükleri için yorgunluk içindeler. Meselâ Kürt mes’elesinde artık kimse konuşmak istemiyor bence. Açık bir aydın yorulması var. Çünkü siz emek veriyorsunuz, uğraşıyorsunuz, rapor hazırlıyorsunuz. Bunun birtakım değişimler yapmasını bekliyorsunuz. Olmuyor. Böyle olunca da insanlar ya pes ediyorlar, ya da çok keskin bir dille kavgaya devam ediyorlar.
-Bu durumda Allah derin güçlere akıl fikir versin diye dua mı etmemiz lâzım?
Derin güçlerin bilge olmadıklarını, şirketi iyi yönetemediklerini varsayarak defansta büyük açıklar vereceğini, bu işi devam ettiremeyeceklerini düşünüyorum. Daha önceki dönemlerde de benzer toplum mühendisliği girişimleri yaptılar. Ama bu hayatın doğasına aykırı olduğu için devam ettirilebilmesi mümkün değil. Zaten dikkat edin. Oyunu kesiyorlar. Ama sonrasında oyun tekrar başlamak zorunda. Siz diyelim ki bir kimliği tanımıyorsunuz. Kürt kimliğini tanımıyorsunuz. Yok dediniz. Yok oluyor mu? Kimlik yok olmaz. Siz diyelim ki başörtüsünü yasakladınız. Yok oldu mu? Olmaz. Bu toplumsal genetik dediğimiz bir şey. Bu toprakların geleneğinde bin yıldır var. Siz bunu nereden keserseniz kesin toplumsal genetik kendini devam ettiriyor. Aynen biyolojik genlerimizdeki gibi. Genetik aktarımını engelleyemiyorsunuz. Yaptıkları şey hayatın doğasına, toplumsal genetiğin doğasına aykırı.
-Hatayı nerede yapacaklar?
Bir noktadan sonra herkes “yeter be” diyecek. Bu oyun seyredilmiyor. Bu oyun bozuk. Bu takım bizim sürekli gol yememize sebep oluyor. Ekonomimiz bozulacak. Sosyal yapı bozulacak. İnsan ilişkilerindeki gerilimi uzun süreli toplumsal yapı kaldıramayacak. Ortaya koydukları şey oyuncular beceriksiz olduğu için, çünkü ülkenin gerçek kaynaklarını kullanamıyor; devam ettirilebilir nitelikte olmayacak. Ama işin kötüsü karşı taraf buna da râzı.
-Nasıl yâni?
Takım bizden olsun da, gol yesin. O zaman hâliyle soruyu sormak zorunda kalıyoruz. Ne olacak? Bu sorunun cevabı için çok uzun yıllara bakmamız gerekiyor. Ümitli olmamızı gerektiren şey, ömürlerimiz kısa ama toplumsal yaşamlar çok uzun. Bunun eğrile eğrile bir noktadan sonra sürdürülemez hâle gelmesini, bu organizasyonları yaptıklarında da sonuç veremeyecek kadar bir toplumsal değişim veya başka aktörlerin güçlenmesini ümit etmemiz lâzım.
-Ümitli misiniz gerçekten?
Kısa vâdede hayır, uzun vâdede evet. Ama bir yandan da demokratik mücadeleden vazgeçmememiz gerekiyor. Hani diyelim ki birileri oyunun kuralını değiştirdi. Oyuncuyu yasakladı, attı dışarıya. Bu sürece karşı bir ses çıkarmak gerekiyor. Siyasal iktidarların Türkiye’de geleneği, oyunu tatil ettiklerinde, derin şirketten kırmızı kart gördüklerini düşünüp, iki maç sonrasını bekleyip, takıma girme stratejileri var. İki maç sonra kırmızı kart süresi bitecek. Ve ben yeniden oyuna gireceğim. Bütün iktidarlar şimdiye kadar bunu yaptı. Burada yapılması gereken, şiddete asla müsaade etmeksizin UEFA kurallarına, bu kırmızı kart hakkına sâhip değilsiniz demek.
-Cumhurbaşkanı’nın yaptığı tam da bu. “Beni yargılayamazsınız” dedi. Savunma vermedi.
Aynen bu. Bir, zihinlerimizde bu kırmızı kart olayını meşrû görmemeniz gerekiyor. İki, hayır kardeşim kurallara aykırı davranıyorsun, varlığını sorgularım demek gerekiyor. Ve şapkanı alıp on sene, beş sene sonra gelmek yerine o süreç içerisine mümkün olduğu kadar şiddete mahâl vermeksizin mücadele etmek gerekiyor.
-Dengir Mir Mehmet Fırat’ın sözlerinin yarattığı travmayı nasıl değerlendirdiniz?
Fırat’ın sözleri sonrası yapılan tartışmalar sokaktaki küfürleşmenin siyasetteki karşılığı gibi. Düşünce tartışması yapılamamasının tipik örneği. Birileri sürekli savaş mâlzemesi toplamaya çalışıyor. İki yorum mümkün: Birincisi her şartta karşıt gördüğüne vur mantığının sonucu. İkincisi, kişiler veya gruplar temel düşünme biçimlerini her fırsatta besleyen algılamalara sahiptirler. Herkesi düşman görenler, karşı taraf gördükleri kişilerin veya grupların sözlerine kendi anlamlarını yüklerler. Böylece her zaman kendi kafalarındaki düşünme şemalarını beslerler. Bu durum karşıdaki kişiyi hiçbir zaman anlamamayı ve anlaşamamayı sağlar. Maâlesef Türkiye siyasetindeki bu tarz, uzlaşmanın önündeki en büyük engel.
MKD, Sevgili MY’ı çok iyi tanır. Demem o ki, Sevgili MY’ı Her Şeyden Mesûl Her Şey Bakanı yapsak, bu memleketin Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu’nu EMDR ile sağaltır mıydı? Devletlû’ya tavsiyemdir ve Sevgili MY’a kefilim; dinler veya dinlemez, onun sorunu… Sevgili Hülya Avşar’ı da Başdanışmanı olarak atarlarsa tam ve mükemmel olur. Fakir de genetikle memetik farkını anlatarak çorbaya tuz katardı hani!
***
Bu kadar korkunç durumumuzu bir Amerikan fıkrasıyla tasvir edeceğim, artık ne anlarsanız…
Bir Boeing 767 uçağının ârızasından sonra, dolu bir Virgin uçuşu iptâl edilir. Başka bir uçak için yolcular kuyruk oluşturmuşlar, sinirler bir hayli gergin bir şekilde yeni uçakta yer bulmaya çalışmaktadırlar.
Bu sırada çok sinirli bir yolcu bankoya yanaşır ve biletini fırlattıktan sonra “bu uçak ile uçmak zorundayım ve bu iş hemen yapılacak” diye bağırır. Görevli “özür dilerim beyefendi, size yardım etmeye çalışmaktan memnun olurum ama öncelikle sırada bekleyenlerle ilgilenmeliyim ve eminim ki size de yapacak bir şeyler buluruz”.
Yolcu etkilenmemiştir. Arkadakilerin de duyacağı bir şekilde, bağırarak sorar: “SİZ BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYOR MUSUNUZ”? Görevli tereddüt etmeden, gülümseyerek dâhilî anons mikrofonunu önüne çekerek “Lûtfen Dikkat, Lûtfen Dikkat” der; sesi bütün terminal binâsında net bir şekilde duyulmaktadır. “Burada, Kapı 14’te bir yolcumuz bulunmaktadır ve KENDİSİNİN KİM OLDUĞUNU BİLMEMEKTEDİR. Kendisine kimliği konusunda yardım edebilecek birisi var ise lûtfen Kapı 14’e gelmesi rica olunur”.
Kuyrukta bekleyenler gülmekten yıkılmaktadır…
Yolcu, Virgin Havayolları görevlisine pis pis bakar ve dişlerini sıkarak “fuck you” der.
Görevli, geri adım atmadan ve gülümseyerek cevabı apıştır: “Özür dilerim, ama bunun için de sıraya girmeniz gerekecek”!
Hayırlı Perşembeler…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 01 Ekim 2009 Perşembe

