BİBER
İşsizliğin özellikle üniversite mezunlarında böylesi yaygın olduğu bir dönemde iş aramak, karşılıksız bir aşkın peşinden koşmaya benziyor. Uzak yâhut yakın onlarca eş-dost-akraba derdinize ortak oluyor; bir türlü erişemediğiniz bir sevgili misâli kapı kapı dolaşarak izini sürdüğünüz iş imkânına bir an önce kavuşabilmeniz için dua ediyor, taktikler veriyor… Ama inanın, ne yapsanız olmuyor. Aptal bir âşık gibi, kendinizi ‘arzulanır’ kılabilmek için iyi özelliklerinizi sayıp dursanız, karşı tarafı ne mükemmel bir tâlip olduğunuza iknâ etmeye çalışsanız bile sonuç değişmiyor; “biz size haber vereceğiz” denilerek kapı gösteriliyor. Aşkınız, incinen gururunuzun isyânıyla gitgide takıntıya dönüşünce telefonun başında turlamaya başlıyorsunuz: “Neden aramadı? Kaç gün geçti bir haber yok. Kesin bir başkasını buldu. Ama benim ne eksiğim var ki”?
6 Ekim sabahı, yine iş görüşmesi sebebiyle IMF’nin protesto edildiği olayların göbeğine gidecektim. Anneciğim beni kapıda uğurlarken: “Aman evladım kendine dikkat et, kim vurduya gitme” deyince ona gülümseyerek: “Abartmaya gerek yok canım, iş bulma çabalarım sırasında sâdece temiz bir dayak yemediğim kalmıştı, o da olursa belki bu sevdadan vazgeçer, ev kızı olurum” diye yanıt verdim ve yola koyuldum. Görüşme her zamanki gibiydi; aslında 1-2 sene tecrübeli birini arıyorlarmış ama yine de beni görmek istemişler… İş ararken ne kadar çevre edindim heyhat! Aradıkları eleman olmadığımı az çok kestirdikleri hâlde mülâkata çağıranlardan “sizi de bir tanıyalım istedik” sözünü ne çok işittim. Bir sürü tanıdığım var şimdi orada burada. Bir sabah, huniyi kafama geçirip, “beni tanımak için yanıp tutuşmuş” bu insanların her birine kahve içmek maksadıyla uğrayıp, yüzlerinde şaşkınlıkla beliren mânevî eziyet izlerine tanıklık edesim var!
İş yerinden çıktım, derin bir nefes aldım: “Ohh mis gibi biber gazı! Ben İÜ Edebiyat Fakültesi mezunuyum, alışığımdır bu kokuya” diyecektim ama meğerse bu seferki gaz bombaları yeniymiş; atıldıktan sonra ısınıp tekrar ele alınamaz hâle geliyor, aynı anda dört deliğinden gaz salıyor, zıplaya zıplaya ilerliyormuş… Gözlerim doldu. Gazdan değil, gururdan! Canım ülkem en son teknolojiyi nasıl da yakından takip ediyor; kahraman polisin halka daha etkili bir biçimde şiddet uygulamasını kolaylaştırmak için bombanın, copun en yeni modelini tedarik ediyor! Helâl olsun!
Koşturarak kendimi metroya atmaya çalışırken, öğle yemeği için dışarı çıkıp “bol acılı hoplayan bomba” yiyen insanların konuşmalarına kulak kabartmayı da ihmâl etmedim. İşte bir misâl:
“-Amanın ne olmuş burada Fatoş?
-Ay bilmem! Bugün İstanbul’un fethi ama fetih gününde eylem yapılmazdı ki, Allah Allah”!
Gerisini izin verin hayâl gücüm tamamlasın: Akşam oluyor. İş günü bitiyor. Yukarıda diyalogunu naklettiğim kadınlardan biri evinde, sofranın önünde ayakta, yemek için son hazırlıkları yapıyor… Kocası iskemleye oturmuş, sağ dirseğini boş tabağın hemen yanına yaslamış, bir gözüyle tencereyi dikizlerken, diğer gözüyle televizyona bakıyor… Adam, elindeki kumanda ile ana haber bültenlerini öylesine karıştırırken, iki kelimeden oluşan ‘biber gazı’ tamlaması duyuluveriyor. Kadın bunu işitir işitmez, bakışlarını masadan öfkeyle kaldırıp kocasına çeviriyor; “Deminden beri bakınıyordum bir eksik var sofrada diye şimdi hatırladım; kuru fasulye pişirdim yanına biber turşusu al dememiş miydim ben sana? Yine unutmuşsun, aşk olsun!”
***
Aynı günün akşamında bendeniz bir toplantıya gittim. Gaz bombası gibi hoplaya zıplaya ilerlemek isteyen bir genç için bu ülkede hâlâ umut var mıdır diye sorgulamaktı niyetim. Eski bakan Fikri Sağlar henüz çok geç olmadığı kanaâtindeyse de, Can Kıraç ümitsiz, katılımcıların çoğu da oldukça yılgın idi, çünkü siyasetin kirli perdesini aralayınca sanılandan daha da rezil insanlara/durumlara şahâdet etmişlerdi.
Toplantı bittiğinde yine lâf çok, eylem yoktu… Sabahında kendi geleceğimin derdine düşmüş olduğum bir 6 Ekim gününün sonunda bencilliğimden sıyrılmış, eve ülkemi düşünerek (ve bu yüzden sabaha nazaran daha da dertli bir vaziyette) dönmekteydim ki bir komşuya rast geldim. Ayaküzeri lâflarken, yeri gelmiş olmalı ki bana, gençliğimin tadını çıkarmam yönünde akıl verdi. Tek bir söz çıkamadı ağzımdan… Sâdece gülümsedim!
Seblâ Kutsal – İstanbul – 07.10.2009

