POLİTİK PSİKİYATRİ GÖZÜYLE “KÜRT AÇILIMI”
Mâdem Politik Psikiyatri kişinin kendi kendine lâyık görebildiği yeni bir uzmanlık alanıdır… 20 senedir davranış bilimleri ve psikiyatri dersleri veren, vak’a tartışmaları yapan, Ağrı Psikiyatrisi’ni ilk defa Türkiye’de gündeme getirip bu konuda da bir kitap yazan, cinsel sapmalar konusunda senelerce ders veren ve Evrimsel Psikiyatri’yi de yazılı ve sözel olarak defalarca fikir beyan eden, kitap bölümü yazan bir profesör olarak… Ben de kendime Politik Psikiyatr unvanını lâyık gördüm ve adı sür’atle değişen ve ev son olarak “demokratik açılım” diye evrilen Kürt açılımı hakkındaki düşüncelerimi tamamen bilimsel olarak yazacağım.
***
Öncelikle, Kürt mes’elesi hiç yeni bir şey değildir. Bundan 80 sene önce “Türkiye’nin en büyük mes’elesi Kürt mes’elesidir” diyen rahmetli Pederim hakkında kafatasçı, faşist, ırkçı diye demediğini bırakmamıştı yurdumun entelleri; ne ilginçtir ki, şimdilerde “ulusalcılıktan” yanlarına yaklaşılmayan Cumhuriyet gazetesi, Rahmetli’ye en şiddetle hücum eden basın yayın organıydı. Hâlbuki gâyet iyi biliyorum ki, Rahmetli Pederim “bu işin tek hâl yolu eğitim seferberliğidir, aksi hâlde yolun sonu çok karanlık ve kanlı olacaktır” derdi.
Haksız mıymış?
***
Şimdi olanları özetleyelim:
Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular ve bir seri inkılâbı sür’atle devreye soktular. Bu büyük ve eşsiz mücadelenin kısaca özeti Fransız modelinden mülhem Lâiklik (sert veya net, Amerika’nın secularism’i değil), muasır medeniyet seviyesini aşarken millî bütünlüğü ve bağımsızlığı sonuna kadar müdafaa ve muhafaza etmekti. O zamanlar da İngilizler’in kışkırtmasıyla Kürtler isyan etmişlerdi ama bunlar çok net olarak bitirilmişti (Nasturi, Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanları).
Fakat müstevlîlerin, emperyalistlerin emelleri asla bitmemişti, sâdece bir müddet için (ki, bu 80 seneyi buldu) tehir ettiler.
-Halkına yabancılaşarak ve Türklüğü aşağılama derecesinde harsına da yabancılaşarak çökmüş Osmanlı Devleti’nin küllerinden bir lâik ve demokratik millî bir devlet kurulacaktı. Ümmetlikten milletliğe istihale (transformasyon) mevzû-u bahisti. Daha Atatürk hayattayken başlayan karşı-devrimcilik diyebileceğimiz süreç Millî(!) Şef döneminde silkelendi, akabinde de tamamen gemi azıya aldı.
-Feodalitenin tahribatı, eğitim ve öğretimin memleketin her köşesine uzanması sâyesinde insanların demokratlaşacak, ferdî hak ve hürriyetlerini müdrik olacak, yâni bireyleşme (fertleşme: individuition) gerçekleşecekti. Böyle yetişen fertler demokratik haklarını bilen, koruyup kollayan ve millî demokratik bütünlüklerine etnik yâhut dinî, itikadî farklılıklardan asgarî seviyede etkilenen, en azından bunları sûiistimâl eden kötü niyetli kişi veya grupların tuzağına düşmeyen yurttaşlar olacaktı.
Şimdi, Türksolu Dergisi’ndeki yazılanları iktibas ediyorum, alıp mutlaka okuyun (buradaki bilgiler ve haritalar Genel Kurmay’dan alınmıştır ve düzmece değildir):
-Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’na Kürtler Katıldı mı?
Atatürk şehitlere ihanet etmiş!
DTP’li Muş Milletvekili Sırrı Sakık Çanakkale Şehitlikleri’ni gezmiş ve şu açıklamalarda bulunmuş:
“Bu ülkede burada yatan şehitlerin ruhuna uygun bir cumhuriyet oluşturmak istiyoruz. Eminim ki, onların ruhu bizi izliyor. Burada şehit düşen Muşlu’su, Şırnaklı’sı, Vanlı’sı, Gaziantepli’si, İstanbul’lusu, Trabzonlu’su hepsinin ruhu bizi izliyor. Hepsi diyor ki, bizim ruhumuzun şâd olması için barışı ve kardeşliği savunun. Hepimize görevler düşüyor, Kürdüyle, Türk’üyle. Demokrasiden yana olan herkesin ortak bir vatan için ortak sorunluluklar düşüyor”.
Ne kadar güzel diyebilirsiniz içinizden, işte adam kalkmış Çanakkale Şehitlikleri’ne kadar gitmiş, orada şehitlerimiz için dua etmiş.
Ama olay elbette öyle değil. DTP’nin Çanakkale’de il kongresi varmış, Sırrı Sakık da kongre için gitmiş Çanakkale’ye, şehitlerimiz için değil!
Ama Çanakkale’ye kadar gitmişken şehitliklere de uğramış ve şehitler üzerinden bölücülük yapmaya kalkmış. Sözde, Kürtler Çanakkale’de savaşmışlar.
Sözlerinin devamında ise Atatürk’e saldırmış ve Atatürk’ün Kürtler’e ihanet ettiğini buyurmuş. Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler, Türkler’in yanında savaşmış ama Atatürk onların hakkını vermemiş. Yâni klâsik bölücü Kürtçü tezleri tekrarlamış Sırrı Sakık.
Ama Sırrı Sakık’ın bu bölücü tezlerini bugün Türkiye’de neredeyse herkes savunuyor. Kimisi hararetle, kimisi inanarak, kimisi inanmak isteyerek… En önemlisi de bu sonuncusu, Türkiye’nin büyük çoğunluğu buna inanmak istiyor. Ama büyük çoğunluk derken, kendisine Türk diyenlerin büyük çoğunluğunu kastediyoruz.
Ama tarih elbette bambaşka! Kimileri inanmak istemese de, kabûllenmek istemese de, Kürtler ne Çanakkale Savaşı’nda ne de Kurtuluş Savaşı’nda vardı.
Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler neredeydi?
Kürtler çok istiyorlarsa şunu diyebilirler: Biz Kurtuluş Savaşı’nda ve Çanakkale’de fiilî olarak bulunamadık, çünkü o dönemin koşulları uygun değildi ama o mücadeleyi cân-ı gönülden destekledik ve destekliyoruz.
Ama iş fiilî katılıma gelince, “biz aynı cephede omuz omuza Türkler’le birlikte savaştık” demeye gelince, orada durmalılar. Çünkü bu savaşlara kimler katıldı, kimler katılmadı ortada.
Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun resmî kaybı 48 bin asker.
Peki, bu 48 bin şehidimizin nerelerden gelip Çanakkale’de öldüğü biliniyor mu? Elbette biliniyor. Her bir şehidin, ana-baba adından tutun köyüne kadar kim oldukları biliniyor.
Peki, Çanakkale’de kimler şehit olmuş? 48 bin şehidin 992 tânesi Güneydoğu’dan katılmış. Yâni %2’si. Ama bu rakam da bizi yanıltmasın, bu 992 kişinin 502’si de Antep’ten katılmış.
Meselâ, Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan kaç kişi şehit olmuş?
7 kişi!
Diyarbakır’dan 49, Van’dan 36, Siirt’ten 40, Mardin’den 7 kişi.
Görüldüğü gibi rakamlar ortada: Kürtler pek Çanakkale’ye uğramamış!
Peki, Kurtuluş Savaşı’nda durum farklı mı?
Orada da durum oran olarak aynı! Toplam 35 bin resmî şehidimiz var Kurtuluş Savaşı’nda. Bunların 685’i Güneydoğu doğumlu; oran olarak yine %2!
Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan katılım bu defa çok yüksek olmuş ki, şehit sayısı 18!
Yâni rakamlara baktığımızda görüyoruz ki, Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nda da ortalıkta gözükmüyor…
Kürtler’e kardeşlik soruları…
Ama biz yine de geçmişi çok kurcalamaktan yana değiliz. Kürtler bu rakamları unutabilirler, biz de unutabiliriz, yeter ki günümüze gelelim ve anlaşalım.
O hâlde bir de şu sorulara cevap arayalım:
Meselâ Sırrı Sakık ve diğer DTP’li milletvekillerine veya onlarla aynı yolda yürüyenlere soralım.
Âilenizde kaç kişi Çanakkale Savaşı’nda, kaç kişi Kurtuluş Savaşı’nda şehit oldu?
Şehit olmasa bile, âilenizde hiç bu savaşlara katılmış dedeleriniz var mı?
Onlar size Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı anılarını anlattılar mı?
Ve devam edelim sormaya…
Âilenizde kaç kişi şu ana kadar PKK için savaşırken öldü?
Hâlâ PKK’da savaşan akrabalarınız var mı?
Meselâ Sırrı Sakık’ın yanıtlaması çok kolay olacaktır çünkü ağabeyi Şemdin Sakık PKK’nın Apo’dan sonraki ikinci adamıydı ve şu an hapiste!
Bu arada şunu da soralım kaç akrabanız PKK davasından içerde yatıyor?
Bu soruların cevapları yeterince aydınlatıcı olacaktır elbette.
Ama mâdem yine de biz bu ülke için savaştık diyorlar, onu da kabûl edelim yalnız şunları onların ağzından duymak istiyoruz.
Evet, bunları diyebilir misiniz?
Biz Kürtler, Çanakkale’de İngilizlere karşı Türkler’in yanında savaştık.
Biz Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlar’a karşı Türkler’in yanında savaştık.
Biz Kürtler, Fransız işgâli sırasında Antep’te, Maraş’ta, Urfa’da Fransızlar’a karşı Türkler’in yanında savaştık.
Biz Kürtler, İngilizler işgâl ettiği sırada Musul ve Kerkük’te İngilizler’e karşı Türkler’i destekledik.
“Evet” desinler görelim; biz Kürtler, İngilizler’e, Fransızlar’a, Yunanlar’a karşı savaştık desinler!
Diyemezler, çünkü İngilizler, Fransızlar ve Yunanlar hemen arşivleri açar ve Kürtler’in kimin yanında olduğunu açıklarlar.
Kaldı ki “mâdem siz bize karşı savaştınız, o zaman size desteğimizi çekiyoruz” derler.
Kolay mı…
İngilizler’in, Fransızlar’ın desteğini çektiğini bir düşünün, Kürtler ne yapar!
Evet, bu soruların cevabını alabilirsek o zaman biz de Türk-Kürt kardeşliğine inanabileceğiz.
***
Türksolu Dergisi için “faşist solcular” filân diyorlar; maşallah herkes faşist bâzılarına göre. Ben Türksolu Dergisi’nin mensubu değilim, ihtiyatla okuyorum ama bu bilgiler kat’iyetle doğru. Hâttâ son “Kürdiye” istilâsı için Hangi yol haritalarının takip edildiği de gene harita üzerinde belirtilmiş: Yeni Sevr haritasında Ankara da var!
Bir de http://www.tsk.tr/8_TARIHTEN_KESITLER/8_6_Turk_Tarihinden_Anekdotlar/menkibeler.pdf adresinden PDF’i indirip okuyun. Gözleriniz doluyorsa Türk’sünüz.
Asimetrik ve Gayrinizamî Psikolojik Hârp
Önce http://www.odatv.com/Medya/basbug_genelkurmayda_psikolojik_harbe_nasil_maruz_kaldi-16671.html adresinden iktibas:
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, odatv’nin uzun süredir gündemde tuttuğu “Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne (TSK) karşı psikolojik harp yürütülüyor” tesbitini ilk defa dile getirdi.
Başbuğ, TSK’ya karşı “medya aracılığıyla” ve “yıkıcı” psikolojik harekât yürütüldüğünü söyledi. Bu “asimetrik harekâttır” dedi.
Ama Başbuğ kendi düzenlediği basın toplantısında farkında olmadan psikolojik harekâta maruz kaldı.
Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Abdulkadir Selvi şöyle bir soru sordu: “Bir önceki basın toplantısında demokrasiye ve hukuka inancı olmayanların barınamayacağını belirttiniz. Bu süreç içerisinde sizin şahsınıza yönelik değerlendirmeleri oldu. İstifalarınızı isteyen çağrılara da muhatap oldunuz. Bu sizi incitti mi düşünceleriniz nelerdir”?
Başbuğ, yüzünü ekşiterek tek cümle ile cevap verdi: “Hiç kaâle bile almadım”.
Şimdi adım adım gidelim.
Yeni Şafak’cı Selvi’nin konu ettiği kişi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dı. Baykal, fotokopi darbe belgesiyle ilgili açıklamalarda bulundu. Bu doğru. Hâttâ öyle şeyler söyledi ki bazı haberler “Başbuğ’a istifa imâsı” başlığıyla yayınlandı.
Peki, Baykal, Başbuğ’dan istifasını istedi mi?
Hayır.
“Baykal, Başbuğ ve istifa” kelimelerinin yan yana geldiği ilk haberlerden birinde (17 Haziran tarihli) Baykal şöyle konuşuyordu: “Eğer Albay Çiçek’in hazırladığı yönünde bir durum ortaya çıkarsa, Genelkurmay Başkanı o zaman gereği neyse onu yapmalı. En azından çıkıp kamuoyundan bir özür dilemeli; değil mi”?
Yâni fotokopi belge gerçek çıkarsa, “Başbuğ, gerekeni yapmalıydı”.
Peki; belge gerçek çıktı?
Yine hayır.
Hâttâ Başbuğ “belge sahtedir” demek için bu basın toplantısını düzenledi.
Bu durumda Başbuğ’nun istifasından söz etmek anlamsız değil mi?
Abdulkadir Selvi böyle yapmadı. Sorunun giriş cümlesini hatırlayalım: “Bir önceki basın toplantısında demokrasiye ve hukuka inancı olmayanların barınamayacağını belirttiniz. Bu süreç içerisinde sizin şahsınıza yönelik değerlendirmeleri oldu”.
Baykal’la, “bir önceki basın toplantısında demokrasiye ve hukuka inancı olmayanların barınamayacağını belirttiniz” cümlesinin ne ilişkisi var?
Çünkü Başbuğ’un “barınamaz” dediği kişiler, “hukuk dışı yollarla giren” askerî kişilerdi.
Peki, Baykal’ın ifâdesi “eğer Albay Çiçek’in hazırladığı yönünde bir durum ortaya çıkarsa, Genelkurmay Başkanı o zaman gereği neyse onu yapmalı” cümlesinden mi ibâretti?
Yine hayır.
Baykal, yukarıda sözünü ettiğimiz haberin devamında şöyle konuşuyor: “Eğer belge sahte ise bu durumda da Ergenekon çöker”…
Gerekçesini de şöyle dile getiriyor: “O durumda (belgenin sahte olması durumunda), bugüne kadar emniyetinden bakanlıklara kadar Fethullah Gülen örgütlenmesinin ne işlere karıştığı ortaya çıkar. Ergenekon belgelerinin kimler tarafından ne amaçla üretildiği anlaşılır. Genelkurmay Başkanı bu durumda da sonuna kadar gitmeli”.
Abdulkadir Selvi ise ne yaptı?
Soru sorarken Baykal’ın “belge sahte ise bu durumda da Ergenekon çöker” ve “Fethullah Gülen örgütlenmesinin ne işlere karıştığı ortaya çıkar” şeklinde sözlerini perdeledi.
Geriye “istifa talebi” kaldı.
Başbuğ da kestirip attı: “Hiç kaâle almadım”.
Oysa Başbuğ, isim vermeden Yeni Şafak, Zaman, Taraf, Star gibi gazeteler ile Samanyolu, Kanal7 gibi TV’leri yıkıcı psikolojik hârp yapmakla itham etmiş ve “duyumlarımız var” diyerek olayın arkasında Fethullah Gülenci polisler olabileceğini imâ etmişti.
Ama geriye Baykal’a salvo kaldı.
Yandaş ve dinci gazetelerin yarınki manşetleri kuvvetle muhtemel Baykal – Başbuğ ilişkisine ayrılacaktır.
Odatv.com 26 Haziran 2009
***
İmdi, fazla uzatmadan ve aşırı teferruata girmeden, bir Politik Psikiyatri Uzmanı olarak, tesbitlerimi yazacağım.
Önce, eğer arzu ederseniz, http://www.keremdoksat.com/index.php/2006/12/01/kurt-sorunu/ başlıklı makalemi lûtfen dikkatle okuyunuz (zâten okumuşsanız, gene de bir göz gezdiriniz), çünkü bundan sonra yazacaklarım o temelde inşâ edilecek…
Yâni artık bendeniz, MKD yazıyor.
Asimetrik-Gayrinizamî Psikolojik Hârp nedir (GNPH)?
-Nizamî hârpte iki ülke veya taraf arasında askerî çatışma vardır. Hedefler ve taraflar bellidir. TSK bu şekilde savaşmak için eğitilmektedir. Asimetrik-Gayrinizamî Psikolojik Hârpte ise kimin düşman, kimin dost olduğu karışıktır. Tıpkı Kürt mes’elesinde olduğu gibi… Burada Türkiye’nin hasmı DDD’dir (ABG + AB + Siyonizm). 1. Tezkere ile Türkiye’nin 70.000 birinci sınıf Amerikan aslkerince işgâline millî refleksle karşı çıkılınca, cezası iki yönden kesilmiştir: 1) Peşmergeler’le birlikte Türk Karakolu’nu basan Amerikan askerleri, büyük bir basiretle direnmeyen(!) Türk askerlerinin kafasına çuval geçirerek halkın gözünde ulu yeri olan TSK’yı küçük düşürür. 2) Dinbazlık ve Fethullahçılık yoluyla sürekli olarak TSK küçük düşürülmeye devam edilir.
-Hemen hepsi yasadışı sol örgüt militanlarıyla ayrılıkçı Kürtçü terör savunucuları el ele vererek kitlesel eylemler yapar (son IMF toplantısında İstanbul’da yaşanan rezalet gibi). Başbakan “dışarıdakilerin seslerine kulak verin” der, ertesi gün de “ben mazlumu, garibanı kastediyordum” der. Tipik bir çifte açmaz örneği çünkü mazlum ve garibanın zâten sesi çıkamamaktadır ama Mazlum-Der gibi bölücülük yapan örgütler çağrıştırılarak, eşik altı uyaranla beyin yıkama gerçekleştirilir. Bu arada çoğu F-tipi örgütlenme içerisinde olan polis hem orantısız güç uygular, hem de gereksiz yere daha kolayca halledilebilinecek olayların tırmanmasında rol oynar, sonra da İstanbul Vâlisi benzeri bir açıklama yapar ve “biz onlara bunları yapmaları için 13 yer göstermiştik” der, Başbakan da tekrarlar; tipik bir çifte açmaz, çünkü “oralarda yapılırsa haktır, buralarda yapılırsa haksızlıktır” mesajı verilmektedir.
-GNPH’de düşmanı yıpratmak için gerilla tarzı eylemler ve medya üzerinden misenformasyon (hatalı ve yalan bilgilendirme) ve dezenformasyon (bilgiyi gizleme) yapılır.
-Ayrıca, çamur ve iftira atarak, sürekli olarak çifte açmaz (double-bind) ile dolu mesajlar vererek halkı şaşkın hâle getirme, Pavloviyen ve Seligmaniyen şartlandırma yoluyla inançların kaybettirilmesi, âidiyet ve mensubiyet duygusunun kaybettirilmesi ve biçârelik duygusu aşılanır (bkz.: http://www.keremdoksat.com/index.php/2009/09/09/pavlov%e2%80%99dan-sonra-seligman%e2%80%99in-da-kopekleri/).
-Bir yandan da sürekli olarak hasımın propagandası yapılır. Atatürk’ün Kürtler’e verdiği sözlerden ve omuz omuza harp ettiğimizden bahsedilir (misenformasyon), sonra sözüm ona “Kürt aydınları ve Said-i Kürdî’siz Türkiye olamaz” lâfları edilip, doğduğu yere esasen Ermenice olan ama Kürtçe diye yutturulan ismi geri verilir (bkz.: http://www.keremdoksat.com/index.php/2009/08/15/norsin-neresi-allah-askina/) ama bunların adalet ve barış için yapıldığı söylenerek sistematik duyarsızlaştırma yapılır (dezenformasyon). Bunda düşmanla ittifak içerisinde, AB’den ve ABG’den maddî yardım alan, hâttâ maaşa bağlanmış hâinler kullanılır; bunlar zâten medyanın çeşitli, kısımlarında köşe başlarına yerleştirilmiştir. Onlar istediklerini yazarlar çizerler ama kıllarına dahi dokunulmaz ama Atatürkçüyüm diyeni içeri tıkarlar (terörizasyon ve Pavloviyen şartlı refleks kırılması).
-“Kanları yerde kalmayacak” dendiği gün 8 şehit verilir (çifte açmaz), bu da anomiyi ve kaosu pekiştirir. Polisle, askerle çatışmak üzere çocuklar bilinçli olarak öne sürülür ve mukabele edildiğinde “polis ve asker çocuklara fena muamele yapıyor” denir; özel olarak yapılmış çekimler tekrar tekrar yandaş TV’lerde gösterilerek mağdurlaştırma (victimization) yapılır (daha dün, 9 Ekim’de Diyarbakır’da aynı şeyi yaptılar). Sâf halkımız o çocuklara acırken, onları öne itip militanlaştıran büyükleri olduğunu hiç düşünmez ve devletin vatandaşına düşman olduğu mesajı zımnen verilerek temel güvenlik ve âidiyet duyguları iyice kaybettirilir. Dolayısıyla “ötekileştirme” yapılırken, bir yandan da saldırganla özdeşleşip onu benimseme (identification with the aggressor) Ego savunmalası yoluyla, Türkler Kürtleşmeye başlar.
-Sonuçta da, bizim örneğimizde olduğu gibi, Türk halkı Kürtler’e hak vermeye dahi başlar. Devamı da Kürtleşme olacaktır.
-Psikolojik harp istihbaratını “bir devletin diğer devlet üzerinde millî menfaatlerini gerçekleştirmek üzere uyguladığı psikolojik harpte kullanacağı her alandaki (siyasî, askerî, ekonomik, sosyal, ideolojik, teknolojik vs.) zâfiyetlerinin ve hassasiyetlerinin sistematik bir tarzda tesbiti, tasnifi, yorumlanması ve istihbarat hâline getirilmesi” şeklinde târif edebiliriz.
-GNPH’e karşı muvaffak olmanın tek yolu, düşmanı aynı silâhla vurmaktır. Güçlü bir istihbarat, karşı GNPH taktiklerinin uygulanması icap eder.
-Bunu ancak hakikaten millî şuura (bilince) sâhip, Atatürk ilke ve inkılâplarına yürekten bağlı kadroların teşkil ettiği bir Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin cesurca kararlarıyla bu uluslar arası satrancı iyi oynayarak, sivilin sivilce, askerin askerce, ama ne gerekiyorsa yapması sûretiyle bu bâdire aşılır. Bu kadroların ciddi bir kısmı Silivri’de, diğerleri de şimdilik dışarıda, emre âmâde beklemektedir.
-Bu hiç de kolay bir süreç olmayacaktır ve muhtemeldir ki çok kan dökülecek, çok iktisadî sıkıntı çekilecektir. Ama durum zâten böyledir ve Türkiye tamamen elden gitmektedir.
- Marcus Tullius Cicero’nun söylediği rivayet edilen “en onursuzca barış, en haklı savaştan iyidir” gibi ahmakça lâfları pankartlar hâlinde oraya buraya asılmasına engel olunur.
-Sarsılmakta olan kapitalist düzen akabinde kurulacak olan Yeni Dünya Düzeninde de Türkiye haysiyetle ayakta durur!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 10 Ekim 2009 Cumartesi


Oldukça doyurucu ve açıklayıcı tesbitler ve öneriler sunmuşsunuz. Elinize sağlık.
Saygıdeğer Hocam,
Değerli bilgileriniz için teşekkürü borç biliyorum.
Bir kaç makale önce bu konuda tereddütlerimi bildirmiştim. Yine düşüncelerimi söylemek istiyorum:
Türksolu’nu ben de bir süredir takip ediyorum, yorumlar yazdım (burada olduğu gibi), birçoğu yayınlandı.
Hocam, Türksolu’nda karşı çıktığım bir kaç görüş mevcut.
Bana, Kürt vatandaşlar, Kürtler gibi tâbirlerden ziyâde Kürt kökenlilik tâbiri daha doğru geliyor. Kürtler denince sanki Türk Milleti’nden farklı bir halk varmış gibi algılanıyor.
Buna karşıyım.
Hele hele bu günlerde, Kürt kökenli vatandaşlarımızı Türk Milleti’nin bir parçası olduklarına inandırmalıyız.
Türk kavramının bir etnisiteyi temsil etmediğini göstermeliyiz.
Bu nedenle “Kürtler” yerine, “Kürt kökenliler” tâbiri daha doğru olur kanaatindeyim; bu bir.
Bir de kampanya düzenlemişlerdi: “Alışverişini Türk’ten yap, paran PKK’ya gitmesin.”
Yine “Türk-Kürt kardeşliği”ne inanmadıklarını defaâtle belirtmişlerdir.
Bu tür ifâde ve kampanyaların hele şu günlerde çok sakıncalı olduğunu tefekkür ediyorum.
Türk Milleti’nden hiç bir zaman ırkçı siyaset yapan birisi çıkmamıştır. Kürtçüler, sözde demokratlar, bu işten menfaât sağlamayı bekleyen sinsiler, dâima beklemişlerdir, ama çıkmamıştır.
Türksolu’ndaki karşı çıktığım düşünceler, bu güruhun eline koz vermek olabilir.
Ne dersiniz?
Kocaman saygılar, sevgiler…
MKD: Sevgili EŞ, sanıyorum kafamdaki karışıklığı sizin bu yazdıklarınız çözdü. Türkler ve Kürtler “ötekileştirmesine” hizmet eden, en azından bu intıbâı uyandıran bir üslûpları var ki, bu da ayrılmaya (splitting) hizmet ediyor ve Kürtler’in ayrı bir millet olduğu dayatmasını pekiştiriyor. Ha, Kürt kökenlilerden alışveriş yapınca paranın PKK’ya gitmesi de maâlesef inkârı güç bir vâkıa; çünkü Türk Milleti’ne bağlı olan Kürt kükenli iş adamları bile en azından tehdit sâikiyle haraç ödüyorlar! Çok teşekkür ediyorum. KSS.
Bir millete âit hissetmek ve o milletin gelişmiş bir millet olması iyi bir şeydir.
O hâlde aidiyetlerimizi koruyalım, milletimizi geliştirelim vs. Ne mutlu…
Fakat o da ne? Bir sorunumuz var:
Halkın bir kısmı, bâzı kanunları ve uygulamaları, etnik kimliklerini muhafaza etme duygusu ve dış güçlerin akıl hocalığı yüzünden beğenmiyor. Bu bir kaç milyon insan adına hareket ettiğini söyleyen isyancılar, bize yıllar boyunca ve sürekli sorun çıkartıyor. Paramız, zamanımız, moralimiz, zihinsel enerjimiz, bireylerimiz ve bilimum kaynaklarımız heba olup gidiyor.
Bu durumda sıradan bir bireyin aklına hangi “düşünceler” gelebilir, ihtimâl olarak?
A) Yapacak pek bir şey yok, statükoya devam, zamanla çoğu “Türkleşecektir”.
B) Yapacak pek bir şey yok, statükoya devam, bununla yaşamaya alışmalıyız.
C) Keşke zamanında hepsini “Türkleştirebilseydik”, geçti artık.
D) Keşke daha az toprağı olan ama daha homojen bir toplum olsaydık.
E) Keşke Tanrı hepsini hepsini aynı anda cennetine alsa.
F) Biz de Avrupa’daki güçlü millî devletlerin yaptığı gibi etnik duyguların ağzına biraz bal sürebiliriz.
G) Biz de Avrupa’daki bazı devletlerde olduğu gibi etnik kimliklere ulusal statü verebiliriz.
***
Sayın Hocam, sizce bugün ülkemizde ‘F’ şıkkındaki ihtimâl mi uygulanmaya çalışılıyor, yoksa ‘G’ şıkkındaki ihtimâl mi?
MKD: Sayın Ali Yüce, maâlesef âşikâr bir şekilde G. Zâten yazılarımda da bunu hep vurguluyorum.
Sayın Hocam,
Böyle güzel ve doyurucu bir yazının üstüne söylenecek bir şey yok, ama kendimce minicik bir katkı yapmak içimden geldi:
Muhterem ve Muhteşem Başbakanımız Efendimiz Hazretleri’nin topluluklara konuşurkenki öfkeli tavırlarının, hitâbeti bilmemek değil de, gerçek öfkeden kaynaklanmayan, bilinçli, psikolojik bir yöntem olabileceğine inanıyorum. Neden böyle düşündüğümü açıklamaya kalkarsam, cümlelerim başıma iş açabilir. Bu yüzden burada nokta koyuyorum.
SSS
MKD: Sevgili HK, kaldırmayın ayağınızı
Psikiyatr Dr. Cemal Dindar’ın Recep Tayyip Erdoğan’ın Psikobiyografisi kitabını mutlaka okuyun derim; tabii, eğer piyasada bulabilirseniz…
Okumayanlar için, vatan gazetesinden Mustafa Mutlu’nun yazısı… Altına imzamı atıyorum. Yazınızdaki duruma niçin düştüğümüzü de açıklıyor…
Hatırlarsınız ekmekleri poşete koydular, “poşetsiz ekmek satanı yakarız, yıkarız” diye tehditler savurdular… Yasa, yönetmelik hâlâ yürürlükte ama uygulama çoktan unutuldu… Devletimiz de kendi çıkardığı yasanın, yönetmeliğin ayaklar altına alınmasına ALIŞTI ve bunu HAZMETTİ!
Yine yasalarımıza göre ülkemizde tarikatların, tekkelerin faâliyet göstermesi yasak… Ne ilginçtir ki yaşı 30’ların altında olanların ne böyle bir yasadan haberi var, ne de yasaktan… Çünkü savcılarımız, polislerimiz, yargıçlarımız önce ALIŞTI, sonra HAZMETTİ!
Sözüm ona kamusal alanda türban yasağı vardı. Özellikle öğrencilerin ve hizmet verenlerin türban takması asla mümkün olamazdı. Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Anayasa Mahkemesi de defalarca karar vermişti.
Peki, n’oldu?
Belediye binaları “kamusal alan” değil mi? Bâzı belediyelerin kadın çalışanları bırakın türban takmayı, neredeyse çarşafa girecek.
Belediye başkanları, kaymakamlar, vâliler önce ALIŞTI, sonra HAZMETTİ!
Anayasa Mahkemesi’nin son kararından sonra, sözüm ona üniversitelere türbanlı öğrenci girmesi olanaksız hâle gelmişti… Gidin bakın; girmedikleri üniversite kalmadı. Rektörler ALIŞTI, HAZMETTİ; alışmayı ve hazmetmeyi reddedenler “Ergenekoncu” oldu.
YÖK , devlet kadrolarının tarikatların eline geçmemesi için imam hatip mezunlarının devlete personel yetiştiren üniversitelere girmesini zorlaştırmıştı… YÖK’ün eski yöneticileri bu uygulamanın değişmemesi için kanlarının son damlasına kadar mücadele ettiler. Bugün hiçbiri yerinde oturmuyor. Kısacası, YÖK de ALIŞIP HAZMEDENLERİN eline geçti.
ALIŞMAYA ve HAZMETMEYE öylesine alıştık ki, ülkemizi 30 yıldır kana bulayan terör örgütüne neredeyse “terör örgütü” diyemeyecek hâle geldik…
Çünkü devletin başında olanlar “açılmayla”, “ödün verme” arasındaki farkı unuttu.
“En büyük devlet büyüğü” bile bölücü başına “Sayın” dediği için hüküm giymeye ALIŞTI ve bunu HAZMETTİ!
Güvenlik görevlileri, eli kanlı militanların her fırsatta Diyarbakır esnafına kepenk kapattırmasına, Güneydoğu’daki ve Doğu Anadolu’daki birçok ilimizde devlet otoritesinin yerini örgüt otoritesinin almasına ALIŞTI ve HAZMETTİ!
“Terör örgütünden ‘Kardeşlerimiz’ diye söz edenlerle aynı çatı altında olamayız” diyen komutanlar, o milletvekilleriyle aynı çatı altına girmeye ALIŞTI ve sözlerinden caymayı HAZMETTİ!
Halkımız uyanık, halkımız işini bilir, halkımız birkaç muhalif yazar gibi başını yok yere derde zora sokmaz…
İçeriği bilinmeyen açılımlara destek vermeye hazır!
Dün kahramanlaştırdıklarına, bugün suçlu muamelesi yapılmasını görmezden gelmeye hazır!
Yasaların umursanmamasına hazır!
Soru sormaktansa her söylenene inanmaya, mücadele etmektense teslim olmaya hazır!
Devletin bile ALIŞIP, SİNDİRDİĞİ her şeye ALIŞMAYA, hepsini SİNDİRMEYE hazır!
ALIŞAMAYAN ve SİNDİREMEYEN ise… Sâdece benim gibi birkaç hazımsız…
MKD: Bakın, yalnız değilsiniz hazımsızlık hususunda Sayın Ahmet Atay
.
Hocam,
Her zamanki gibi ufkumuzu açacak bir yazı; elinize sağlık…
Hocam, devletimizin tasfiyesine doğru gitmekde olduğumuz şu günlerde belki yukarıda bir yorumcunun belirttiği gibi, “ötekileştirmemekde” fayda var ama iş işten çoktan geçti. Bunların niyetlerinin ne olduğu apaçık ortadadır. Onlar, zâten kendilerini ötekileştirdiler. Öyle ki, adama memleketini soruyorsunuz, “ben kürdüm” diye cevap veriyor. Elbetteki Ç. Kale’de, Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza filân da savaşmadık. Hele Kurtuluş Savaşı’nda çıkan isyanlar da orta yerde durmaktadır. Kimse kimseyi kandırmasın. Bunların, çok az sayıda harpte öldüğü iddia edilenleri de, bana kalırsa sırtlarından vurulmuşlardır. Yâni cepheden kaçarken…
Malûm cemaâte gelince… Bunların niyetlerinin ne olduğu da, icraatları da ortadadır zâten. Hocam, bu adamlarla zaman zaman tartışıyoruz. Dindar geçinmekle beraber, kanaâtimce şeytanın ve Papa’nın hizmetkârı olan bu vatandaşlar, bakın nasıl zehir saçıyorlar; işte size, bunların ağzından, bizzat kulaklarımla duyduğum bâzı inciler (üfürük değil, vallahi doğru):
1) Bu devlet senin mi yâhu? Yıkılırsa yıkılsın… (Vatansızlığın ne olduğunu idrâkten âcizler mi sâhiden?)
2) Yâhu birader orduya ne gerek var; bize kim saldıracak ki?(Maazallah ordumuz ortadan kalkarsa görür anasının kulağını).
3) Terörden nemalanan subaylar (oradakilerin maaşı çok yüksekmiş), terör bitmesin diye askerlerini kendileri vuruyorlar… (Öküzlüğün bu kadarına pes doğrusu.)
4) Türklük de neymiş canım? Ben Türklük diye birşey kabûl etmiyorum… (Onlara, efendileri Said-i Kürdî yetiyor zâhir)…
5) Bir de, sâdece bunların değil, dinden geçinen bütün tarikat ve cemaâtlerin ortak düsturu şudur ve her ortamda -bilhassa okullarda ve hassaten İmam-Hatip Liseleri’nde- genç beyinlere şunu nakşederler: “Milliyetçilik küfürdür; zinhar Türk’üm filân demeyesiz, kâfir olursunuz”…
Eeee, bu fetvalarla beyni yıkanan Türk çocukları da zâten günaha girme korkusuyla Türklükleri’ni dahi inkâr noktasına gelirler ve durum zâten böyledir. Bu zihniyet, maâlesef şimdi iktidar makamındadır. Bu şartlar altında devletimin, vatanımın, milletimin âkibetinden endişe etme hakkımı kimse gasp edemez…
Hocam, sevgi ve saygılarımla birlikte sağlıklı, huzurlu, başarılı çalışmalar diliyor ve yeni yazılarınızı bekliyorum.
Hocam…
MKD: Çok teşekkürler Sayın Kemal Kaya, SSS.
Sayın Hocam,
Ufuk açıcı bilgilendirmeleriniz için teşekkürlerimi sunarım.
Ülkemizi hedef hâline getiren faktörlerden birisi de DDD’nin plânlarını bozmamız ve 80 yıl geciktirmemizdir. Dünya tarihinde DDD’nin plânlarına direnç göstermiş ve zafer kazanmış başka bir milletin olmadığını bilmek insana büyük bir gurur veriyor.
Cumhuriyet kurulduktan sonra sizin defâlarca belirttiğiniz gibi, feodaliteyi yok etmek için gerekli olan toprak reformunun siyasetin kuklaları tarafından yapılmaması Kürt sorununu büyüten en önemli faktördür. Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan Millî Şef dönemini, ben duraklama ve tâvizlerin verildiği bir dönem olarak değerlendiriyorum. İsmet İnönü’nün yeterince cesur davranmadığı kanısındayım. Bunda da kişiliğinin rol oynadığını düşünüyorum.
Kıbrıs Barış Harekâtı’na başladığımız zaman Asala’nın kurulması, Asala’nın tasfiye kararının alınıp bitirildiği an PKK’nın kurulması tesadüf değildir ve hepsi DDD operasyonudur. Bu dönem zarfında aynı zamanda Millî Sanayimiz felç edilmiş, Türkiye’nin en önemli kurumlarından Devlet Plânlama Teşkilatı’nın da işlevini yitirmesi sağlanmıştır. Tüm bu operasyonlar da içeride satın alınmış bâzı bürokrat, politakacı, gazeteci ve aydın takımının da katkısı olmuştur. Hâfızam beni yanıltmıyorsa, Eski Dışişleri Bakanımız Sayın Kâmran İnan Bey’in bir TV programında söylediği bir cümleyi hayatım boyunca unutmayacağım. İçimizde yaklaşık 2.5 milyon vatan hâininin üst düzeyde faâliyet gösterdiğini beyan ettiler.
Bizlere yıllardır uygulanan GNPH’ın sonuçlarını artık çevremde tanıdığım insanlarda da açıkça görmeye başladım. Bâzıları “30 yıldır terörü bitiremedik, siyasî çözüm yapılsa daha iyi olmaz mı” diyecek kadar uyutulmaya başlanmışlar. Sizin daha önce dediğiniz gibi, neredeyse halkımız terör örgütünün yaptıklarını haklı gören hâle getirilmiş. Bu çok acı verici. Ama Seligman deneyini de anladıktan sonra, bana çok normâl geliyor. GNPH’i medyada yürüten bâzı unsurlar, neredeyse terör örgütünü devlet kurdurdu imâsına gelecek sözler söyleyip, Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen geleneği sürdürmeye çalışan MİT’i suçlamaya çalışıyorlar. Sait-i Kürdî gibi bir adamı efsâne hâline getimek için çaba veriyorlar. Artık Türk’üm demek ırkçılık ve faşizm olarak nitelendiriliyor. Ama çözümü DDD’nin plânlarında arayanlar gaflet, dalâlet ve hıyanet içersindedirler. GNPH’i her alanda uygularsak bu savaşı kazanırız. Hiç bir şey bitmedi, daha yeni başlıyor. Bu iş artık partilerin değil, devletin ve milletin işidir. Devlet ve millet bütünleşmesi olduğunda, bu milet yeniden uyandığında karşısında kimse duramaz.
ATATÜRK’ün kullandığı dış politika stratejisini yeniden hayata geçirerek, “Gelin Canlar Bir Olalım” vatanın her yanına yayarsak, sallanan kapitalizme göre pozisyon alarak sath-ı müdâfaa yaparsak, son ocağımız kalıncaya kadar mücadele eder, ikinci kere tarihe şânlı milletimizin adını yazdırır, İstiklâlimiz’e kavuşuruz.
Ne Mutlu Türk’üm Diyene,
Saygı ve Sevgilerimle.
MKD: Bilmukabele Sevgili Murat Şaşzade.
Hocam’ın ve sayın yorumcuların bilgileri sabahtan beri beni bu sitede tutuyor.
Affınıza sığınarak aynı konuyla ilgili Kâmran İnan Bey’i de araştırsanız.
Kısa zaman önce ilginç bilgiler okumuştum. Belki alâkası bile yok ama ilginç.
Saygılarımla.
MKD: Sayın AY, tarihte Bolşevikler’le Menşevikler’in farkına bir göz atarsanız, Kâmran Bey’in zihniyetini buluvereceksiniz. SSSSS
Saygılar Efendim,
Sayın Murat Şaşzade Kardeşim, ellerine, yüreğine sağlık. Değerli yorumunda GNPH hususunda ifâdelerine yürekten katılıyorum.
Ben GNPH konusunda biraz Makyavelist bir rotaya sâhibim. Çünkü GNPH’de karşı plâtformda olanların eylemleri bu fikri yaklaşımdan kaynaklandığı gözüküyor. Sizin ifâdenizden anladığım, karşıtların karşısında onların çaldıkları enstrümanları çalarak, o öyle çalınmaz, böyle çalınır türü eylemleri gerçekleştirmektir.
Yazınızı okuduktan sonra, nereden aklıma düştü bilmiyorum, birden Tanzimat Fermanı aklıma geldi. Zannederim, Makyavelist bir düşünceden kaynaklandı.
Tanzimat Fermanı’nı okurken bir ifâde ile karşılaştım.
YED’İ VAHİT…
Zannederim siz yaşca benden küçüksünüz. Şunun için bunu söyledim.
Düşünebiliyor musunuz, Mustafa Âbin başında fes, elinde zarif bir baston, fiyakalı kaytan bir bıyık, uçları hafif yukarı kalkmış, fert başına millî geliri 60.000 Dolar olan Osmanlı Devleti’nin bir vatandaşı olarak Üsküdar sâhilinde yürüyüş yapıyor?
Aç tavuk kendini buğday anbarında zannedermiş.
Düşünebiliyor musunuz, Sayın Murat Şaşzade, başında fes, elinde zarif bir baston, bıyık hakkında fikrim yok, belki sevmezsiniz, fert başına milli geliri 60.000 Dolar olan Osmanlı Devleti’nin bir vatandaşı olarak Arnavutköy sâhilinde yürüyüş yapıyorsunuz?
Düşünebiliyor musunuz; İstanbul, İzmir yabancı güçler tarafından işgâl edilmemiş, bağımsızlık ve özgürlük savaşı verilmemiş, Atatürk Osmanlı Devleti’nin Genelkurmay Başkanı olarak bugün Amerika Ordusu’nun sâhip olduğu güce eşit bir orduya hükmediyor. Yâni bugünün deyimiyle süper güç olmuş.
Böyle bir devleti düşünebiliyor musunuz?
Düşünebiliyor musunuz, Osmanlı Devleti ülkesini ziyaret etmek isteyenlere vize uygulaması yapmaya mecbur kalıyor?
Düşünebiliyor musunuz, bu Osmanlı Cumhuriyeti Devleti, her sene ülkesinde yaşamak isteyen 50.000 kişiye BEYAZ KART uygulaması yapıyor?
Şahsen ben böyle bir Osmanlı Cumhuriyeti Devleti’nde yaşamak isterdim.
Ama bakın Osmanlı ne yapmış?
YED’İ VAHİT.
Sn. Doksat’ın affına sığınarak iktibas ediyorum. Çünkü biraz uzun. Sizden sabırla okumanızı rica ediyorum.
“Tarih Tekerrür Etmeyecektir”
________________________________________
İngiltere’de sanayi devrimi (1760-1840) süreci sonrasında yeni sosyo-ekonomik dünya düzeni Batı’da hızla gelişmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin kurumsal ve sosyal yapısının yeni dünya düzenini algılayamaması muhtelif iç ayaklanmalara sebep olmuştur.
“Tarih hiç tekerrür eder miydi eğer ders alınsaydı” diyor tarihçiler. Bilindiği gibi tarih bir düşünce adamının hayâlini romanlaştırması ise hiç olmamıştır. Eski Türkçe’deki anlatımıyla TARİH kaziye-i hükmiye (olayın özünü teşkil eden hâdise) hâlindeki olayların idarecilerin akıl ve ilmi öne almayan uygulamalarının yine eski Türkçe tâbiriyle kaziye-i muhkeme (kesin hüküm) hâline dönüşmesinin anlatım ve yorumları halinde gelişe durmuştur. Ne yazık ki Türk tarihinin son ikiyüz yılı abesle iştigâl eden idareci ve aydınlarımızın ilmî metodları boş işler diye algılamaları, bizi çıkmaz sokaklarda çâre arayan zavallılar hâline sokmuştur. Evet, tarihin tekerrür etmemesi için Osmanlı Devleti’nde 18. YY sonu ve 19. YY’ın başındaki gelişmelere kısa bir bakış zannımca bize önemli ders olacaktır. İngiltere’de sanayi devrimi (1760-1840) süreci sonrasında yeni sosyo-ekonomik dünya düzeni Batı’da hızla gelişmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin kurumsal ve sosyal yapısının yeni dünya düzenini algılayamaması muhtelif iç ayaklanmalara sebep olmuştur. Batı’nın yeni pazar arayışları sonucunda Osmanlı topraklarındaki çatışmaları kışkırtmıştır. 16. YY’dan beri kapitülasyonlar yoluyla ticarî ayrıcalıklar elde eden Batılılar’ın bu ayrıcalıkları 1802 yılında kısıtlanmış ve 1826’dan sonra da temel sanayi hammaddelerine (tahıl, yün, haşhaş, zeytinyağı, ipek, meyan kökü vb.) yed-i vahit (tekel) maddesi uygulamaları getirilince bunlar Batı’ya vergiyle ve pahalı ulaşmaya başlamıştır. İngiliz mallarına karşı 1830 yılında kara Avrupası gümrük duvarlarını yükseltti. Çeşitli mallara kısıtlama getirince İngilizler Ortadoğu ve Uzakdoğu pazarlarına yönelerek bal ve ucuz hammadde kaynaklarına yöneldiler. Ve Osmanlı Devleti’nden kendi sanayi mallarının hammaddelerini temin edebilmek için Yed-i Vahit (Tekel) uygulamasını kaldırmasını istediler. Başta Osmanlılar buna karşı çıktı. Fakat Batı tarafından Mısır’da ayaklandırılan Kavalalı M. Ali Paşa, Osmanlılar’ı Kütahya’ya gelerek zor duruma düşürünce, kapitülasyonlarla besleyip büyüttüğümüz toroman bebek Fransa’yı, Mısır’ı destekler olarak karşımıza dikilir bulduk. Çâre olarak güdük idareci kafası devreye girerek İngiliz uşağı Mason Reşit Paşa aklı devreye girdi. İngilizlerle Fransa dengelenmek istendi. Sonuç: 16 Ağustos 1838 günü İngiliz içlisi PONSONBY ile Reşit Paşa’nın Baltalimanı’ndaki kendi konağında (İstanbul Konağı) meşhur Balta limanı Ticaret Anlaşması imzalanır. Peki ne mi olur? Bu anlaşmayla bakın neler olur: 1-Yedi-i Vahit maddeleri uygulaması kaldırılır, bu maddelerin ülke dışına çıkışı serbest olur. 2-İhracata yüzde 12, ithalâta yüzde 5 vergi konur. 3-Yabancı tüccar konan gümrük vergisinden muaf tutulurken, yerli tüccarlar yüzde 8 vergi ödemeye devam eder. Bu üç madde ne sonuç elde eder ona bakalım: Kapitülasyonlarla beslediğimiz büyüttüğümüz Avrupalı devletlerin 1802’de kısmî kısıtlamalarla ve vergi konularak hammaddelerin çıkışı pahalandırılan ekonomik kararların Batı’ya ucuz hammadde girdisini engellemesi, Batı sanayinin gelişme ve sermaye birikimine ufak bir engelken: 1826’da konulan tahıl, yün, haşhaş zeytinyağı, ipek, meyankökü vb. temel sanayi hammaddelerine Yedi-i Vahit uygulaması gelmesi Batı sanayisine darbe olmuştu. Üstüne üstlük sanayileşen İngiltere’ye karşı henüz sanayi devrimini tamamlayamamış Kara Avrupası da gümrük duvarlarını yükselterek 1830 yılında ikinci darbeyi vurmuştu. Hani dengeci tufeyli tüccar, câhil idareci, hokkabaz allâme ulema kendi rahatları kaçmasın, bilim, akıl çalışma gibi lüzumsuz işlerle uğraşmasınlar diye, içerde kurmuş oldukları Lâle Devri şaklabanlığının finansmanını bakın nasıl sağlayarak, şatafat içinde yaşıyorlardı. Bir de ona bakalım. Bu arada unutmadan bu Baltalimanı Anlaşması 3 Ağustos 1838 Belçika, 25 kasım 1838 Fransa, 30 Ağustos 1846 Rusya ile de imzalandı. Bunlardan da şunu anlıyoruz ki, Fransa’ya karşı İngiltere’ye tâviz vererek denge kurduğu masalını anlatan M. Reşat Paşa nasıl olup bu dengenin karşı güçlerine de bu tâvizleri verir? Bunun akıl izan ve bilim yolundan ikinci bir izahı yoktur. O tek izah da Osmanlı’nın tasfiyesine karar verilmiştir. Lâkin bu aşamada bile Osmanlı o kadar büyük ve kuvvetlidir ki, bu tasfiye için kanı, iliği iyice sömürülüp tamamen ölüme yaklaştırılma kararı alınmıştır ve içimizdeki uşaklar da bu kararlara yardımcı olmaya başlamışlardır. Sanayi ve ekonomik durum budur. Ve işte esas çöküntü finans ayağında devreye konulmuştur. Kısaca incelersek durum şöyledir: Devletin mâlî gelirleri budandı; 1-İhracat ve ithalât vergisi yüzde 3’den yüzde 1’e düşürüldü. 2-Temel mallar tekeli kalktı, iç piyasada malların fiyatı arttı, buna karşılık yerli tüccarlar malları ülkesi içinde dolaştırırken yüzde 8 kara gümrüğü ödemeye başladılar. Yabancı tüccarlar kendi malların bu gümrükten muaf olarak ülkeye sâdece yüzde 1 ithâl vergisi ödeyerek sokmaya başladılar. 3-Türk tüccarlarsa ihracat yaparken yüzde 12 ihracat vergisi ödemek zorundaydılar ve bir de malları ihraç limanlarına taşımak için yüzde 8 kara gümrüğü de üstüne ekleniyordu. 4-Yabancı tüccarlar artık ülke ekonomisine hâkimdiler. 5-Yabancı işadamları ülkeden hammaddeyi ucuz çıkarabilmek için vergi muafiyetinden yararlanarak kendi liman ve demir yollarına varana kadar bir çok şey kurmuşlardı. Bu durum mâliyesinin çökmesini ve ülke içinde sermaye birikimini engelliyordu. Mâlî sıkıntı başlayınca mâliye bakın nasıl borçlanmaya yâni finansmana başvuruyordu. Kısaca o da şöyleydi: 1-Avrupalı para sâhipleri Avrupa devletlerine yüzde 3-4 fâizle para verir finans sağlarken, 2-Osmanlı Devleti’ne bu paralar önceleri yüzde 11-12 fâizle verilirken, 5-6 yıl içinde bu fâizler yüzde 20’leri bulmuştu. 3-Orijinaldir bu borçlanmanın danışmanları da kimlerdir bilir misiniz? Hazine-i Meclisi Âlîsi adında üç Avrupalı danışmandan oluşan bir kuruldur. 4-Devlet giderlerini Batı’dan borçlanarak karşılamaya başladı (ilk istikraz Kırım savaşı giderleri için 1854’te yapıldı). 5-1856’da İngiliz sermayeli Bank-ı Osmanî kuruldu. Bu olay Osmanlı Devleti’nin para basma hakkı dâhil (senyoraj hakkı) devletin elinden çıkmasını sağladı ve bankaya daha sonra Fransızlar da ortak oldular. 6-1860’dan itibâren Galata’da (Komisyon Han, Hawyar Han) bünyesindeki Ermeni, Rum, Yahudi Cenevizli vb. bankerlerin ülke kaderine hâkim olmalarını sağladı. Baltacı, Zografos, Bogos, Zarifi, Kamonto gibi ünlü bankerler oluştu ve bunların çalışmasıyla 19 Kasım 1871’de Dersaadet Tahvilat Borsası kuruldu ve fâiz Osmanlı hayatının vazgeçilmez finans kaynağı olarak meşrûlaştırıldı. Öyle ki Batılı hayat tarzında yaşamak, Beyoğlu’na çıkmak adına han, hamam, evler, arsalar satılıyor, bunlar gayrimüslim ve yabancı Levantenler’in eline geçiyordu. Bu hayat tarzı o hâle geldi ki, bu tefecilere borçlu olmayan tüccar ve devlet ricâli neredeyse kalmadı. Hâttâ Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan, Mithat Paşa, Namık Kemal gibi zamanın ünlü yöneticileri bile bu sarmala borçlanmışlardı. Durum bu merkezdeydi. Yâni Osmanlı 1900’de bu şartlarda dahi dünyanın 5. büyük ekonomisiydi ve I. Dünya Savaşı kof ağaca son darbe olmuştu. Bu sonuçtan önemli dersler çıkarmalıyız. Dünya sürekli değişir. Değişim dönemlerinde akıl ve bilim göz önünde olmaz ve bilimsel metodlar uygulanmaz ise her değişim dönemine uyum sağlayamayan devlet veya kurumlar ya yok olur, tasfiye olur veya çöker bir kısmı kurtulur. Evet bilimsel alt yapısı Rönesans’la atılan gelişmelerin sonucunda dünya 1792 Fransız Devrimi ile bir zihniyet değiştirdi. Bu 1760/1840 arasında bunu algılayan İngiltere’ye sanayi devrimini yaptırdı. Kurumlarını buna göre yeniden yapılandırıldı. O günkü dünyanın hâkim medeniyeti Osmanlı idi ve tabiî olarak bu değişim Osmanlı’yı vurdu. Sonuçları kısa gelişimleriyle yukarıda anlattığımız gibi oluştu. Bugün 1990 yılında Sovyet Rusya’nın çökmesiyle yeni dünya düzeni denilen oluşum Batı tarafından devreye sokulmuş oldu. Yeni sistem Sovyet Rus İmparatorluğu’nu tasfiye etmeyi 15 Aralık 1991’de gerçekleştirdi. Bu süreçte, istifa ederek siyasî hayatını ve Sovyetler’in dağılma sürecini tamamlayan Gorbaçov olmuştur. Ve yeni dünya düzeni global pazarlarda sınırların şeffaflaştığı malların ve sermayenin rahat dolaştığı Batı’da dağlar gibi biriken malların ve üretim gücünün transferi ve trilyon Dolarlık sermayelerin sınır tanımadan geçtiği bir sistemdi. Bu sistem için mikro devletler güçsüz dirençsiz olacaklardı. Yâni kültürlerin alabildiğine bölük pörçük olmaları ve kendi içinde çatışır olmaları gerekiyordu. Bir tesadüf müdür bilinmez ama ABD bağımsızlığının ilânı 4 Temmuz 1776’dır. Adam Smith de meşhur teziyle “Ulusların Zenginliği” kitabıyla 1776’da dünyaya yön veriyordu. 215 yıl sonra kapitalizm kuruluş amacına büyük oranda ulaşmış oluyordu. Hızla yeni tezler 1980-1990 ve 2000 yılında devreye sokulmalıydı. Zbigniew Brzezinski, Francis Fukuyama, Samuel P. Huntungton vb. gibi teorisyenler kapitalizmin yeni evresine geçmeliydiler. Fakat katı bir gerçek ortaya çıkmıştı. Millî değerler birden güçlenmeye başlamıştı ve dünyanın yeni gerçeği medeniyetler ve bunların oluşturduğu medeniyet kuşakları ortaya çıkmıştı. Ve yeni birliktelik kültür birliği ve kültür akrabalığıydı. Bu kültür kuşaklarının dağıtılması zaafa uğratılması gerekmekte idi. Bunun alt yapısı 11 Eylül olaylarıyla ve bir dizi gizli servis operasyonu ile hazırlandı. Sahte raporlarla Afganistan’a ve Irak’a müdahale edildi. Ülke süratle Şiî-Sünnî çatışmasına doğru kontrollü bir şekilde yol almaktadır. Bu evrede Batı’nın karşısına Türk ve İslâm dünyasının lideri bu sefer de Türkiye olarak gâh coğrafyasıyla gâh Viyana’dan Çin Seddi’ne derin bir alana en azından sosyo-kültürel olarak hâkim bir Türk-İslâm varlığı söz konusudur. Ve yine yeni Mustafa Reşitler’e, Mithat Paşalar’a, Prens Sabahattinler’e ve Cağdan Con Con aydınlara(!) ihtiyaç vardır. Bunlar da hazırdır. Hepimiz onları üniversite panellerinde, radyo ve gazetelerde görmekteyiz. Tarih artık yapılmaktadır. Yeni tarihin Kaziye-i Hükmiyyesini Kaziye-i Muhkemeye dönüşmemesi artık Türk aydınının elindedir. Bugün geçmişte olanlardan ders alacak bilgi birikimimiz mevcuttur. Geçmişten daha iyi durumda bir kültür birikimi tabanımız mevcuttur ve kullanılabilirse bir sanayi gücümüz de vardır. Daha iyi çağdaş dinamik ve eğitimi üst düzeyde askerî ve sivil müesseselerimiz vardır. Peki eksik nedir? Çağdaş mantığı anlayan gereklerini yapacak ülke menfaâtini öne alan tamamen millî politikaları kısa, orta ve uzun vâdeli planlara göre organize edecek siyasî kadrolara ihtiyaç vardır. Tarih bilimi ders alınmak içindir. Ders alınmazsa tarih tekerrür edecektir.
Valla, ben yukarıda kararlara mühür basanların yönettiği bir Osmanlı Devleti’nde yaşamak istemezdim. Diyeceksiniz ki, bugün böyle kararlara mühür basanlar yok mu?
Hayır yok, onlar sâdece imzalıyorlar.
Allah, bizi akıl ve bilimin önderliğinde olmayan hükümlerden korusun.
SSSSS
MKD: Sayın MT, bu metni iktibas mı ettiniz yoksa siz mi yazdınız anlaşılmıyor ama güzel, çok güzel. Bir de illâki araya sıkıştırılıp eşik-altı uyaran tarzındaki mason düşmanlığı olmasaydı, çok daha güzel olacaktı!
Valla efendim, dikkatinize hayran oldum. Hâfızamda böyle bir söz olmadığı için “Allah,Allah!” diyerek tekrar dikkatle okudum. Ben uzun yazıları çabuk okuduğum için dikkatimden kaçmış.
Niye dikkatimden kaçmış?
Aslında dikkatli ve detaylara düşkün bir adamım. Reşit Paşa’nın mason oluşu beni ilgilendirmiyor da, ondan. Bazıları “mason” sözünü duyunca suratları ekşiyor. Ama benim ekşimiyor.
Niye ekşimiyor?
Mısır’da mason cemiyetine giren bir Cemalettin Afgani’nin hayatını okuduğum zaman ekşimiyor.
Keşke mason sözüne suratları ekşiyenler, Cemalettin Afgani kadar bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu idrak edebilseler.
Bu söylediklerim gerçektir. Sizin mason olmanız veya olmamanız beni zerre kadar ilgilendirmiyor.Sizin bilim ve Atatürk ilkelerinde önderliğiniz beni ilgilendiriyor. Zannederim, bu ülkede masonlar bir takım hayırlı işler de yapıyorlar. Eğitim, sağlık,düşkünlere yardım vs. ama diğerleri gibi bu işi portable teçhizat ve reklâmla yapmıyorlar. Kur’ân’da da bu yönde âyetler var. 1-Hayır işlerinin gizli yapılması, 2-Toplum için faydalı ve yararlı işlerin yapılması müminin nitelikleri arasında… (İşsizlikten ne haber)!
Burası zeytinyağı fabrikası değil. Buna kimsenin de ihtiyacı yok. Markette çok var. Ben “bana bir kelime öğretenin bin yıl kölesi olurum” diyenlerin yani bilimin tarikatındayım.
Çizginin altındaki kısım iktibasdır Efendim, yazımda belirtmiştim.
SSSSS.
MKD: SSSSS.
Bu kadar hatalı ve yalan bilginin bulunduğu ve bilgilerin gizlendiği bir karanlıkta, bir ışık yakılsa, ışık heryeri aydınlatsa keşke, biz hazırcılar da gorsek.. Özürünüze sığınıyorum, hayatın akışı içinde, gelir, gider, gelmeyen, giderle uğraşırken bir gün hayatımızın birinci önceliğini oluşturabilecek bu konuya ne yazık ki gerekli önem ve hassasiyeti veremedik. Bu emperyalizm karşısında Fransız kaldık. Komedi ya. Ben kendimce savaş açtım korelilere, çinlilere ve onların üretip bize kakaladıkları bugünün teknolojik ürünlerini, yarının çöplerini hurdalarına karşı Don Kişot misâli bir mücadele ile kendi tasarımlarımızı yapmaya. Uluslararası sirketlerde aylığı 5-6 binin üzerinde bir gelirle çalışan bir mühendisken, bu son 16 aydır toplamda 5 bin lira kazanmayı göze aldım. Artık bu nizamî mi, gayri nizamî mi bilmem. Gündemimi bir süre için donduruyor ve yazdıklarınızı okuyorum, bu bir hastalık tabi, bulaşınca çıkaramıyorsunuz beyinden. Sizler de yardımcı olun, şu soruların cevaplarına akılcı yorumlar bulalım da ben de bir an once döneyim yine mühendislik işlerime, yoksa yakında yiyecek ekmeğim bulunmayacak, gururumdan da gidip bir uluslararası şirketde çalışmayacağım, öleceğim!
Aşağıda gazetecilerin çanak dedikleri, klâsik ve sıkça sorulan, bâzı önermeler sıralarayarak başladım. Listeye ilgi gösterirseniz, sizin de katkılarınızla listeyi uzatalım. Tek görmek istediğim hangisi hatalı, hangisi yalan, hangisi gizli, hangisi gerçek bu anlatılanların. Ben Anadolu’da yaşamadım. İstanbul’da doğdum, orda büyüdüm, sâdece birkaç turistlik yerini gördüm Anadolu’nun. Üniversitede tarih bölümünde okumadım. İngiliz arşivlerini veya Osmanlı kayıtlarını okumadım. Üniversitede tarih okusaydım da herhâlde bunlara kolay erişilmezdi, eriştirilmezdi. Gauss’un kendi düşünce mantığı, kendi yazılarının okutulmadığı gibi teknik üniversitedeyken. Bize hep mühendislik aşısı yapıldı. Yap, biri üretsin, bir tüccar satsın. Vay hâline memleket. Şimdilerde ne tasarlayan ne üreten de yok ama. Sâdece satan var. Memlekette satıcıdan geçilmiyor!
Lâfı uzattım, affınıza sığınarak Kürt mes’elesine dönersek…
Sonuçta gerçek bir tânedir değil mi? İstisnalar dışında!
HYB: Hatalı ve yalan bilgi
GB: Gizli bilgi
G: Gerçek
UB: Unutturulan bilgi
1. Kürtler kürtçe konuşamıyorlar.
2. Kamusal alanda ?
3. Devlet dairelerinde? ( bunu bilerek kamusal alandan ayırdım ) ( Not: bir süredir bulgaristandayım, burda devlet dairelerinde türkçe konuşulamıyor! Burası EU anneciğim.. )
4. Evlerinde konuşuyorlar canım..
5. Kürtçe eğitim darken haftalık 2 saatlik eğitim hakkı vardır. Mı? ( Bulgaristan’da haftada iki saat türkçe seçmeli eğitim var.)
6. Yoksa full time kürtçe eğitim veren okullar mı açılması isteniyor?
5. Kürtler akademik anlamda bir millet mi?
6. Kürtlerin bir devleti yok(tu.)
7. Devletleri olmaya hakları var! mı?
8. Bazı kürtler örgütlenerek terrorist faliyetlerde bulundular.
9. PKK şimdi nasıl bir siyasi örgüt olarak anılıyor?
10. Onlar şimdiki bazı söylemlerde dile getirildiği gibi yoksa gerilla mıydı?
11. Kürt köyleri yakıldı! mı?
12. PKK köyleri yaktı, suçu orduya mı attı?
13. Ordu köyleri bombaladı mı?
13. Ordu gayri nizami harbe karşı, havan topu gelen köylere, havan topu atarak mı cevap Verdi?
12. Kürtler bu köylerde terrorist saldırıları düzenleyenler tarafından canlı kalkan olarak mı kullanıldılar? Köylüler bunu bilerek veya bilmeyerek mi yaptı. ( Not: İsrail başkonsolosu geçen benzer şekilde öldürülen filistinliler için bunu mazeret bir taraftan özür dileyip, bir taraftan kendi ülkesini savundu. Biz haklıysak? O adam da mı haklı? Yoksa bu olaylar bağımsız mı yorumlanmalı?)
13. Bunlardan yola çıkarak, o haklı bu haksız diye bir noktaya varılır mı!
İlk olarak ben ilgili madde numaralarının karşılarına nâçizâne kendi görüşümü yazayım.
3. Ortak ve resmî dil Türkçe ise, ki öyle, devlet dairelerinde Türkçe dışında bir dil kullanılması, anlaşmazlık (conflict) oluşturur. (G) Hâttâ üniversitede, kamusal alanlarda.. vs. İngilizce ile kıyaslanması saçma bir durum çünkü, ingilizce de facto olarak evrensel bir iletişim ve bilim dili hâline gelmiştir. Salt bilim ve iletişim açısından iyi ki de gelmiştir.
4. Günün gereği haftalık 2 saat Kürtçe serbest olmalıdır. (G) Genel kültür anlamında veya halkın bir kısmının ikinci bir dili olarak görülebilmelidir.
5. Ancak bilimseliği bunca gelişmiş edebî ve düşünce dili olan Türkçe ile bile yakalayamamışken, Kürtçe ile dünyanın yakalanabileceğini düşünmek Kürtler için de oyalayıcı, gerici ve aldatıcı olmaz mı? Bir tâne Kürtçe fizik kitabı var mı? Türçe bile doğru dürüst çoğul kaynak yokken. (HYB)
13. Madde 3, Madde 4 ve diger benzer sınırlamalar ancak terörün düzmece sebeplerini oluşturabilir, gerekçesini oluşturamaz. Dolayısıyla düzmece sebep yaratabilecek düzenlemeler ortadan kaldırılmalıdır. Bu günün gereği ve insanları kültürel yönden tatmin edecek düzenlemeler yapılırsa terörün biteceğini savunmak yine aldatıcıdır veya bilinçli yapılıyorsa başka amaçlara hizmet etme göstergesi olarak da yorumlanabilir.