Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2835 defa okundu.
Bu yazi bugun 3 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

POLİTİK PSİKİYATRİ GÖZÜYLE “KÜRT AÇILIMI”

Mâdem Politik Psikiyatri kişinin kendi kendine lâyık görebildiği yeni bir uzmanlık alanıdır… 20 senedir davranış bilimleri ve psikiyatri dersleri veren, vak’a tartışmaları yapan, Ağrı Psikiyatrisi’ni ilk defa Türkiye’de gündeme getirip bu konuda da bir kitap yazan, cinsel sapmalar konusunda senelerce ders veren ve Evrimsel Psikiyatri’yi de yazılı ve sözel olarak defalarca fikir beyan eden, kitap bölümü yazan bir profesör olarak…

Ben de kendime Politik Psikiyatr unvanını lâyık gördüm ve adı sür’atle değişen ve ev son olarak “demokratik açılım” diye evrilen Kürt açılımı hakkındaki düşüncelerimi tamamen bilimsel olarak yazacağım.

***

Öncelikle, Kürt mes’elesi hiç yeni bir şey değildir. Bundan 80 sene önce “Türkiye’nin en büyük mes’elesi Kürt mes’elesidir” diyen rahmetli Pederim hakkında kafatasçı, faşist, ırkçı diye demediğini bırakmamıştı yurdumun entelleri; ne ilginçtir ki, şimdilerde “ulusalcılıktan” yanlarına yaklaşılmayan Cumhuriyet gazetesi, Rahmetli’ye en şiddetle hücum eden basın yayın organıydı.

Hâlbuki gâyet iyi biliyorum ki, Rahmetli Pederimbu işin tek hâl yolu eğitim seferberliğidir, aksi hâlde yolun sonu çok karanlık ve kanlı olacaktırderdi.

Haksız mıymış?

***

Şimdi olanları özetleyelim:

Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular ve bir seri inkılâbı sür’atle devreye soktular. Bu büyük ve eşsiz mücadelenin kısaca özeti Fransız modelinden mülhem Lâiklik (sert veya net, Amerika’nın secularism’i değil), muasır medeniyet seviyesini aşarken millî bütünlüğü ve bağımsızlığı sonuna kadar müdafaa ve muhafaza etmekti. O zamanlar da İngilizler’in kışkırtmasıyla Kürtler isyan etmişlerdi ama bunlar çok net olarak bitirilmişti (Nasturi, Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanları).

Fakat müstevlîlerin, emperyalistlerin emelleri asla bitmemişti, sâdece bir müddet için (ki, bu 80 seneyi buldu) tehir ettiler.

-Halkına yabancılaşarak ve Türklüğü aşağılama derecesinde harsına da yabancılaşarak çökmüş Osmanlı Devleti’nin küllerinden bir lâik ve demokratik millî bir devlet kurulacaktı. Ümmetlikten milletliğe istihâle (transformasyon) mevzû-u bahisti. Daha Atatürk hayattayken başlayan karşı-devrimcilik diyebileceğimiz süreç Millî(!) Şef döneminde silkelendi, akabinde de tamamen gemi azıya aldı.

-Feodalitenin tahribatı, eğitim ve öğretimin memleketin her köşesine uzanması sâyesinde insanların demokratlaşacak, ferdî hak ve hürriyetlerini müdrik olacak, yâni bireyleşme (fertleşme: individuition) gerçekleşecekti. Böyle yetişen fertler demokratik haklarını bilen, koruyup kollayan ve millî demokratik bütünlüklerine etnik yâhut dinî, itikadî farklılıklardan asgarî seviyede etkilenen, en azından bunları sûiistimâl eden kötü niyetli kişi veya grupların tuzağına düşmeyen yurttaşlar olacaktı.

Şimdi, Türksolu Dergisi’ndeki yazılanları iktibas ediyorum, alıp mutlaka okuyun (buradaki bilgiler ve haritalar Genel Kurmay’dan alınmıştır ve düzmece değildir):

-Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’na Kürtler Katıldı mı?

Atatürk şehitlere ihanet etmiş!

DTP’li Muş Milletvekili Sırrı Sakık Çanakkale Şehitlikleri’ni gezmiş ve şu açıklamalarda bulunmuş:

“Bu ülkede burada yatan şehitlerin ruhuna uygun bir cumhuriyet oluşturmak istiyoruz. Eminim ki, onların ruhu bizi izliyor. Burada şehit düşen Muşlu’su, Şırnaklı’sı, Vanlı’sı, Gaziantepli’si, İstanbul’lusu, Trabzonlu’su hepsinin ruhu bizi izliyor. Hepsi diyor ki, bizim ruhumuzun şâd olması için barışı ve kardeşliği savunun. Hepimize görevler düşüyor, Kürdüyle, Türk’üyle. Demokrasiden yana olan herkesin ortak bir vatan için ortak sorunluluklar düşüyor”.

Ne kadar güzel diyebilirsiniz içinizden, işte adam kalkmış Çanakkale Şehitlikleri’ne kadar gitmiş, orada şehitlerimiz için dua etmiş.

Ama olay elbette öyle değil. DTP’nin Çanakkale’de il kongresi varmış, Sırrı Sakık da kongre için gitmiş Çanakkale’ye, şehitlerimiz için değil!

Ama Çanakkale’ye kadar gitmişken şehitliklere de uğramış ve şehitler üzerinden bölücülük yapmaya kalkmış. Sözde, Kürtler Çanakkale’de savaşmışlar.

Sözlerinin devamında ise Atatürk’e saldırmış ve Atatürk’ün Kürtler’e ihânet ettiğini buyurmuş. Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler, Türkler’in yanında savaşmış ama Atatürk onların hakkını vermemiş. Yâni klâsik bölücü Kürtçü tezleri tekrarlamış Sırrı Sakık.

Ama Sırrı Sakık’ın bu bölücü tezlerini bugün Türkiye’de neredeyse herkes savunuyor. Kimisi hararetle, kimisi inanarak, kimisi inanmak isteyerek… En önemlisi de bu sonuncusu, Türkiye’nin büyük çoğunluğu buna inanmak istiyor. Ama büyük çoğunluk derken, kendisine Türk diyenlerin büyük çoğunluğunu kastediyoruz.

Ama tarih elbette bambaşka! Kimileri inanmak istemese de, kabûllenmek istemese de, Kürtler ne Çanakkale Savaşı’nda ne de Kurtuluş Savaşı’nda vardı.

Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler Neredeydi?

Kürtler çok istiyorlarsa şunu diyebilirler: Biz Kurtuluş Savaşı’nda ve Çanakkale’de fiilî olarak bulunamadık, çünkü o dönemin koşulları uygun değildi ama o mücadeleyi cân-ı gönülden destekledik ve destekliyoruz.

Ama iş fiilî katılıma gelince, “biz aynı cephede omuz omuza Türkler’le birlikte savaştık” demeye gelince, orada durmalılar. Çünkü bu savaşlara kimler katıldı, kimler katılmadı ortada.

Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun resmî kaybı 48 bin asker.

Peki, bu 48 bin şehidimizin nerelerden gelip Çanakkale’de öldüğü biliniyor mu? Elbette biliniyor. Her bir şehidin, ana-baba adından tutun köyüne kadar kim oldukları biliniyor.

Peki, Çanakkale’de kimler şehit olmuş? 48 bin şehidin 992 tânesi Güneydoğu’dan katılmış. Yâni %2’si. Ama bu rakam da bizi yanıltmasın, bu 992 kişinin 502’si de Antep’ten katılmış.

Meselâ, Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan kaç kişi şehit olmuş?

7 kişi!

Diyarbakır’dan 49, Van’dan 36, Siirt’ten 40, Mardin’den 7 kişi.

Görüldüğü gibi rakamlar ortada: Kürtler pek Çanakkale’ye uğramamış!

Peki, Kurtuluş Savaşı’nda durum farklı mı?

Orada da durum oran olarak aynı! Toplam 35 bin resmî şehidimiz var Kurtuluş Savaşı’nda. Bunların 685’i Güneydoğu doğumlu; oran olarak yine %2!

Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan katılım bu defa çok yüksek olmuş ki, şehit sayısı 18!

Yâni rakamlara baktığımızda görüyoruz ki, Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nda da ortalıkta gözükmüyor

Kürtler’e Kardeşlik Soruları…

Ama biz yine de geçmişi çok kurcalamaktan yana değiliz. Kürtler bu rakamları unutabilirler, biz de unutabiliriz, yeter ki günümüze gelelim ve anlaşalım.

O hâlde bir de şu sorulara cevap arayalım:

Meselâ Sırrı Sakık ve diğer DTP’li milletvekillerine veya onlarla aynı yolda yürüyenlere soralım.

Âilenizde kaç kişi Çanakkale Savaşı’nda, kaç kişi Kurtuluş Savaşı’nda şehit oldu?

Şehit olmasa bile, âilenizde hiç bu savaşlara katılmış dedeleriniz var mı?

Onlar size Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı anılarını anlattılar mı?

Ve devam edelim sormaya…

Âilenizde kaç kişi şu ana kadar PKK için savaşırken öldü?

Hâlâ PKK’da savaşan akrabalarınız var mı?

Meselâ Sırrı Sakık’ın yanıtlaması çok kolay olacaktır çünkü ağabeyi Şemdin Sakık PKK’nın Apo’dan sonraki ikinci adamıydı ve şu an hapiste!

Bu arada şunu da soralım kaç akrabanız PKK davasından içerde yatıyor?

Bu soruların cevapları yeterince aydınlatıcı olacaktır elbette.

Ama mâdem yine de biz bu ülke için savaştık diyorlar, onu da kabûl edelim yalnız şunları onların ağzından duymak istiyoruz.

Evet, bunları diyebilir misiniz?

Biz Kürtler, Çanakkale’de İngilizlere karşı Türkler’in yanında savaştık.

Biz Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlar’a karşı Türkler’in yanında savaştık.

Biz Kürtler, Fransız işgâli sırasında Antep’te, Maraş’ta, Urfa’da Fransızlar’a karşı Türkler’in yanında savaştık.

Biz Kürtler, İngilizler işgâl ettiği sırada Musul ve Kerkük’te İngilizler’e karşı Türkler’i destekledik.

“Evet” desinler görelim; biz Kürtler, İngilizler’e, Fransızlar’a, Yunanlar’a karşı savaştık desinler!

Diyemezler, çünkü İngilizler, Fransızlar ve Yunanlar hemen arşivleri açar ve Kürtler’in kimin yanında olduğunu açıklarlar.

Kaldı ki “mâdem siz bize karşı savaştınız, o zaman size desteğimizi çekiyoruz” derler.

Kolay mı…

İngilizler’in, Fransızlar’ın desteğini çektiğini bir düşünün, Kürtler ne yapar!

Evet, bu soruların cevabını alabilirsek o zaman biz de Türk-Kürt kardeşliğine inanabileceğiz.

***

Türksolu Dergisi için “faşist solcular” filân diyorlar; maşallah herkes faşist bâzılarına göre. Ben Türksolu Dergisi’nin mensubu değilim, ihtiyatla okuyorum ama bu bilgiler kat’iyetle doğru.

Hâttâ son “Kürdiye” istilâsı için Hangi yol haritalarının takip edildiği de gene harita üzerinde belirtilmiş:  Yeni Sevr haritasında Ankara da var!

Bir de http://www.tsk.tr/8_TARIHTEN_KESITLER/8_6_Turk_Tarihinden_Anekdotlar/menkibeler.pdf adresinden PDF’i indirip okuyun. Gözleriniz doluyorsa Türk’sünüz.

Asimetrik ve Gayrinizamî Psikolojik Hârp

Önce http://www.odatv.com/Medya/basbug_genelkurmayda_psikolojik_harbe_nasil_maruz_kaldi-16671.html adresinden iktibas:

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, odatv’nin uzun süredir gündemde tuttuğu “Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne (TSK) karşı psikolojik harp yürütülüyor” tesbitini ilk defa dile getirdi.

Başbuğ, TSK’ya karşı “medya aracılığıyla” ve “yıkıcı” psikolojik harekât yürütüldüğünü söyledi. Bu “asimetrik harekâttır” dedi.

Ama Başbuğ kendi düzenlediği basın toplantısında farkında olmadan psikolojik harekâta maruz kaldı.

Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Abdulkadir Selvi şöyle bir soru sordu: “Bir önceki basın toplantısında demokrasiye ve hukuka inancı olmayanların barınamayacağını belirttiniz. Bu süreç içerisinde sizin şahsınıza yönelik değerlendirmeleri oldu. İstifalarınızı isteyen çağrılara da muhatap oldunuz. Bu sizi incitti mi düşünceleriniz nelerdir”?

Başbuğ, yüzünü ekşiterek tek cümle ile cevap verdi: “Hiç kaâle bile almadım”.

Şimdi adım adım gidelim.

Yeni Şafak’cı Selvi’nin konu ettiği kişi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dı. Baykal, fotokopi darbe belgesiyle ilgili açıklamalarda bulundu. Bu doğru. Hâttâ öyle şeyler söyledi ki bazı haberler “Başbuğ’a istifa imâsı” başlığıyla yayınlandı.

Peki, Baykal, Başbuğ’dan istifasını istedi mi?

Hayır.

Baykal, Başbuğ ve istifa” kelimelerinin yan yana geldiği ilk haberlerden birinde (17 Haziran tarihli) Baykal şöyle konuşuyordu: “Eğer Albay Çiçek’in hazırladığı yönünde bir durum ortaya çıkarsa, Genelkurmay Başkanı o zaman gereği neyse onu yapmalı. En azından çıkıp kamuoyundan bir özür dilemeli; değil mi”?

Yâni fotokopi belge gerçek çıkarsa, “Başbuğ, gerekeni yapmalıydı”.

Peki; belge gerçek çıktı?

Yine hayır.

Hâttâ Başbuğ “belge sahtedir” demek için bu basın toplantısını düzenledi.

Bu durumda Başbuğ’nun istifasından söz etmek anlamsız değil mi?

Abdulkadir Selvi böyle yapmadı. Sorunun giriş cümlesini hatırlayalım: “Bir önceki basın toplantısında demokrasiye ve hukuka inancı olmayanların barınamayacağını belirttiniz. Bu süreç içerisinde sizin şahsınıza yönelik değerlendirmeleri oldu”.

Baykal’la, “bir önceki basın toplantısında demokrasiye ve hukuka inancı olmayanların barınamayacağını belirttiniz” cümlesinin ne ilişkisi var?

Çünkü Başbuğ’un “barınamaz” dediği kişiler, “hukuk dışı yollarla giren” askerî kişilerdi.

Peki, Baykal’ın ifâdesi “eğer Albay Çiçek’in hazırladığı yönünde bir durum ortaya çıkarsa, Genelkurmay Başkanı o zaman gereği neyse onu yapmalı” cümlesinden mi ibâretti?

Yine hayır.

Baykal, yukarıda sözünü ettiğimiz haberin devamında şöyle konuşuyor: “Eğer belge sahte ise bu durumda da Ergenekon çöker”…

Gerekçesini de şöyle dile getiriyor: “O durumda (belgenin sahte olması durumunda), bugüne kadar emniyetinden bakanlıklara kadar Fethullah Gülen örgütlenmesinin ne işlere karıştığı ortaya çıkar. Ergenekon belgelerinin kimler tarafından ne amaçla üretildiği anlaşılır. Genelkurmay Başkanı bu durumda da sonuna kadar gitmeli”.

Abdulkadir Selvi ise ne yaptı?

Soru sorarken Baykal’ın “belge sahte ise bu durumda da Ergenekon çöker” ve “Fethullah Gülen örgütlenmesinin ne işlere karıştığı ortaya çıkar” şeklinde sözlerini perdeledi.

Geriye “istifa talebi” kaldı.

Başbuğ da kestirip attı: “Hiç kaâle almadım”.

Oysa Başbuğ, isim vermeden Yeni Şafak, Zaman, Taraf, Star gibi gazeteler ile Samanyolu, Kanal7 gibi TV’leri yıkıcı psikolojik hârp yapmakla itham etmiş ve “duyumlarımız var” diyerek olayın arkasında Fethullah Gülenci polisler olabileceğini imâ etmişti.

Ama geriye Baykal’a salvo kaldı.

Yandaş ve dinci gazetelerin yarınki manşetleri kuvvetle muhtemel BaykalBaşbuğ ilişkisine ayrılacaktır.

Odatv.com 26 Haziran 2009

***

İmdi, fazla uzatmadan ve aşırı teferruata girmeden, bir Politik Psikiyatri Uzmanı olarak, tesbitlerimi yazacağım.

Önce, eğer arzu ederseniz, http://www.keremdoksat.com/index.php/2006/12/01/kurt-sorunu/ başlıklı makalemi lûtfen dikkatle okuyunuz (zâten okumuşsanız, gene de bir göz gezdiriniz), çünkü bundan sonra yazacaklarım o temelde inşâ edilecek…

Yâni artık bendeniz, MKD yazıyor.

Asimetrik-Gayrinizamî Psikolojik Hârp nedir (GNPH)?

-Nizamî hârpte iki ülke veya taraf arasında askerî çatışma vardır. Hedefler ve taraflar bellidir. TSK bu şekilde savaşmak için eğitilmektedir. Asimetrik-Gayrinizamî Psikolojik Hârpte ise kimin düşman, kimin dost olduğu karışıktır. Tıpkı Kürt mes’elesinde olduğu gibi… Burada Türkiye’nin hasmı DDD’dir (ABG + AB + Siyonizm). 1. Tezkere ile Türkiye’nin 70.000 birinci sınıf Amerikan aslkerince işgâline millî refleksle karşı çıkılınca, cezası iki yönden kesilmiştir: 1) Peşmergeler’le birlikte Türk Karakolu’nu basan Amerikan askerleri, büyük bir basiretle direnmeyen(!) Türk askerlerinin kafasına çuval geçirerek halkın gözünde ulu yeri olan TSK’yı küçük düşürür. 2) Dinbazlık ve Fethullahçılık yoluyla sürekli olarak TSK küçük düşürülmeye devam edilir.

-Hemen hepsi yasadışı sol örgüt militanlarıyla ayrılıkçı Kürtçü terör savunucuları el ele vererek kitlesel eylemler yapar (son IMF toplantısında İstanbul’da yaşanan rezalet gibi). Başbakan “dışarıdakilerin seslerine kulak verin” der, ertesi gün de “ben mazlumu, garibanı kastediyordum” der. Tipik bir çifte açmaz örneği çünkü mazlum ve garibanın zâten sesi çıkamamaktadır ama Mazlum-Der gibi bölücülük yapan örgütler çağrıştırılarak, eşik altı uyaranla beyin yıkama gerçekleştirilir. Bu arada çoğu F-tipi örgütlenme içerisinde olan polis hem orantısız güç uygular, hem de gereksiz yere daha kolayca halledilebilinecek olayların tırmanmasında rol oynar, sonra da İstanbul Vâlisi benzeri bir açıklama yapar ve “biz onlara bunları yapmaları için 13 yer göstermiştik” der, Başbakan da tekrarlar; tipik bir çifte açmaz, çünkü “oralarda yapılırsa haktır, buralarda yapılırsa haksızlıktır” mesajı verilmektedir.

-GNPH’de düşmanı yıpratmak için gerilla tarzı eylemler ve medya üzerinden misenformasyon (hatalı ve yalan bilgilendirme) ve dezenformasyon (bilgiyi gizleme) yapılır.

-Ayrıca, çamur ve iftira atarak, sürekli olarak çifte açmaz (double-bind) ile dolu mesajlar vererek halkı şaşkın hâle getirme, Pavloviyen ve Seligmaniyen şartlandırma yoluyla inançların kaybettirilmesi, âidiyet ve mensubiyet duygusunun kaybettirilmesi ve biçârelik duygusu aşılanır (bkz.: http://www.keremdoksat.com/index.php/2009/09/09/pavlov%e2%80%99dan-sonra-seligman%e2%80%99in-da-kopekleri/).

-Bir yandan da sürekli olarak hasımın propagandası yapılır. Atatürk’ün Kürtler’e verdiği sözlerden ve omuz omuza harp ettiğimizden bahsedilir (misenformasyon), sonra sözüm ona “Kürt aydınları ve Said-i Kürdî’siz Türkiye olamaz” lâfları edilip, doğduğu yere esasen Ermenice olan ama Kürtçe diye yutturulan ismi geri verilir (bkz.: http://www.keremdoksat.com/index.php/2009/08/15/norsin-neresi-allah-askina/) ama bunların adalet ve barış için yapıldığı söylenerek sistematik duyarsızlaştırma yapılır (dezenformasyon). Bunda düşmanla ittifak içerisinde, AB’den ve ABG’den maddî yardım alan, hâttâ maaşa bağlanmış hâinler kullanılır; bunlar zâten medyanın çeşitli, kısımlarında köşe başlarına yerleştirilmiştir. Onlar istediklerini yazarlar çizerler ama kıllarına dahi dokunulmaz ama Atatürkçüyüm diyeni içeri tıkarlar (terörizasyon ve Pavloviyen şartlı refleks kırılması).

-“Kanları yerde kalmayacak” dendiği gün 8 şehit verilir (çifte açmaz), bu da anomiyi ve kaosu pekiştirir. Polisle, askerle çatışmak üzere çocuklar bilinçli olarak öne sürülür ve mukabele edildiğinde “polis ve asker çocuklara fena muamele yapıyor” denir; özel olarak yapılmış çekimler tekrar tekrar yandaş TV’lerde gösterilerek mağdurlaştırma (victimization) yapılır (daha dün, 9 Ekim’de Diyarbakır’da aynı şeyi yaptılar). Sâf halkımız o çocuklara acırken, onları öne itip militanlaştıran büyükleri olduğunu hiç düşünmez ve devletin vatandaşına düşman olduğu mesajı zımnen verilerek temel güvenlik ve âidiyet duyguları iyice kaybettirilir. Dolayısıyla “ötekileştirme” yapılırken, bir yandan da saldırganla özdeşleşip onu benimseme (identification with the aggressor) Ego savunmalası yoluyla, Türkler Kürtleşmeye başlar.

-Sonuçta da, bizim örneğimizde olduğu gibi, Türk halkı Kürtler’e hak vermeye dahi başlar. Devamı da Kürtleşme olacaktır.

-Psikolojik harp istihbaratını “bir devletin diğer devlet üzerinde millî menfaatlerini gerçekleştirmek üzere uyguladığı psikolojik harpte kullanacağı her alandaki (siyasî, askerî, ekonomik, sosyal,  ideolojik, teknolojik vs.) zâfiyetlerinin ve hassasiyetlerinin sistematik bir tarzda tesbiti, tasnifi, yorumlanması ve istihbarat hâline getirilmesi” şeklinde târif edebiliriz.

-GNPH’e karşı muvaffak olmanın tek yolu, düşmanı aynı silâhla vurmaktır. Güçlü bir istihbarat, karşı GNPH taktiklerinin uygulanması icap eder.

-Bunu ancak hakikaten millî şuura (bilince) sâhip, Atatürk ilke ve inkılâplarına yürekten bağlı kadroların teşkil ettiği bir Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin cesurca kararlarıyla bu uluslar arası satrancı iyi oynayarak, sivilin sivilce, askerin askerce, ama ne gerekiyorsa yapması sûretiyle bu bâdire aşılır. Bu kadroların ciddi bir kısmı Silivri’de, diğerleri de şimdilik dışarıda, emre âmâde beklemektedir.

-Bu hiç de kolay bir süreç olmayacaktır ve muhtemeldir ki çok kan dökülecek, çok iktisadî sıkıntı çekilecektir. Ama durum zâten böyledir ve Türkiye tamamen elden gitmektedir.

- Marcus Tullius Cicero’nun söylediği rivâyet edilen “en onursuzca barış, en haklı savaştan iyidir” gibi ahmakça lâfları pankartlar hâlinde oraya buraya asılmasına engel olunur.

-Sarsılmakta olan kapitalist düzen akabinde kurulacak olan Yeni Dünya Düzeninde de Türkiye haysiyetle ayakta durur!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 10 Ekim 2009 Cumartesi

3 Yorum

AliAğustos 7th, 2010 20:01

Sayın Kerem Doksat; yazınızın şu paragrafını olduğu gibi aşağıya seriyorum müsadenle:

“Peki, Çanakkale’de kimler şehit olmuş? 48 bin şehidin 992 tânesi Güneydoğu’dan katılmış. Yâni %2’si. Ama bu rakam da bizi yanıltmasın, bu 992 kişinin 502’si de Antep’ten katılmış.

Meselâ, Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan kaç kişi şehit olmuş?

7 kişi!

Diyarbakır’dan 49, Van’dan 36, Siirt’ten 40, Mardin’den 7 kişi.

Görüldüğü gibi rakamlar ortada: Kürtler pek Çanakkale’ye uğramamış!

Peki, Kurtuluş Savaşı’nda durum farklı mı?

Orada da durum oran olarak aynı! Toplam 35 bin resmî şehidimiz var Kurtuluş Savaşı’nda. Bunların 685’i Güneydoğu doğumlu; oran olarak yine %2!

Sırrı Sakık’ın memleketi Muş’tan katılım bu defa çok yüksek olmuş ki, şehit sayısı 18!

Yâni rakamlara baktığımızda görüyoruz ki, Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nda da ortalıkta gözükmüyor…”

SUAL 1: Muş’tan değil 8, 1 tane bile şehit olmuş olsaydı Çanakkale’de veya bilmemnerede, bu şehitten sayılmayacak mı veyahut, bu Sırrı Sakık’ın o sözü söylemesini sağlamayacak mı?

SUAL2: XXX ilinden daha çok şehidin olması vehayut şehitlerin sayılarının ehemmiyeti coğrafi bölgelere böre pay edilmesi sizce ne demektir?

SUAL3: Sizce nicelik mi önemli nitelik mi önemli?

SUAL4: Alevi – Kürt bir aileinin çocuğuyum. Rahmetli babam da Türk diye geçinen bir çok aptaldan daha Kemalistti. Nedir bu fobi ve ne demek “kürtleşecek” … ?

“Kürtleşme” sözünün anlamını bana lütfen izah eder misiniz? Ne kadar fütursuzca bir söz bu?

Hiç yakıştıramadım size bu sözleri. Cevabınızı bekliyorum, kolay gelsin.

MKD: Böyle suâle tabii ki cevap verilmez ama ibretlik olarak mekânda bulunsun diye koyuyorum. Ayrı bayrak ve otonomi isteyen bir topluluk kendinin Kürt olduğunu meydanlarda, TBMM’de sinkaf çekerek haykırıyorsa, zâten her şey ortadadır…

AliAğustos 8th, 2010 18:02

Kerem Bey, sanırım aynı dili (Türkçe’yi) konuşmamıza-yazmamıza rağmen bir frekans ayarsızlığı var (müşterek fikirlere de rağmen!). Net ortamının hikmetsizliğine verip teselli bulalım.
Devam edeyim, izninizle;
Sizce her Kürt otonomi mi istiyor? Her Kürt PKK’li midir? Her PKK’li Kürt müdür aynı zamanda? PKK’nin kurucularından Kemal Pir Türk değil miydi? Demek istediğim tümel ifadeler, bilimsel anlayışta olmamalıdır. Bilimsel anlayış her daim tikel (kısmi) ifadeyle (hele de sosyal analiz söz konusu ise bu çok daha hassasiyet gerektirir) konuşmalıdır.

Hiç bir topluluk, etnik grup, millet, halk, mezhep, meşrep,din, tarikat, klan vd. için “bütünen şudur”, “bütünen budur” demek yerine “çoğu şöyledir, “tamamına yakını böyledir”, “şöyle yapmaktadır” şeklinde kısmi ifadaler kullanmak yukarıdaki savıma uygun belgisiz bir örnektir.
Çok budaklandırmak istemiyorum bu konuyu, mukakkak anlaşıldığına kaniim.

Sırrı Sakık’ı ben de tasvip etmiyorum. Ama sinkaf çeken ne Türk milliyetçisi siyasteçiler olduğu da keza ortadadır.

Ben de bilimsel anlayşım çerçevesinde dikkat ederseniz, yazınızın tamamını olumsuzlamadım. Şüphesiz bu yazınızın kendisinde de onadığım fikirler olması bir yana bir çok yazınızda zaten tasvip edilir bir bilim insanı anlayışını seziyor okuyucu. Maksadım bay eleştiri olmak değil, hiç sevmem de o tip insanları. Bu şiarla yine de teşekkür ederim fikirlerime yer verdiğiniz ve cevapladığınız için.

MKD: Bu mekânda bunların hepsinin cevabı var.

Bu arada, isminiz Ali olsa bile, soyisminiz belirsiz. E-adres olarak yazdığınız taziye@hotmail.com mesajları geri geliyor.

MuratAğustos 29th, 2010 14:44

Ali bey; “Alevi – Kürt bir aileinin çocuğuyum.” diyorsunuz.
1-Alevinin Kürdü olmaz.
2-Kürdün Alevisi olmaz.
3-Alevilik dünyada sadece Türklere özgü bir inanış türüdür.
Buna göre ihtimaller:
Siz;
1-Alevi ve Türk olabilirsiniz.
2-Aleviliği, dinsizlik ve rahatlık olarak algılamış (Öyle değildir tabiki) dinsiz Kürt olabilirsiniz.
3-Israrla Kürt-Aleviyim diyorsanız kuvvetle muhtemel Ermeni olabilirsiniz. (Tarihi olayları biraz incelerseniz niye böyle olduğunu anlarsınız)

Şimdi bunların ne önemi var diyeceksiniz ama tartışmanıza dayanak teşkil edip tezlerinize haklılık kazandırmak için öne sürdüğünüz kavramları önce doğru bilmeniz gerekir ki fikirleriniz bir anlam ve değer ifade edebilsin.

Yorum Yapın

Mesajınız