İSRAİL’LE NELER OLUYOR!
Önce ortaklaşa askerî tatbikattan vazgeçtik.
Devletlû bunu halkımızın hassasiyetiyle izah etti. Az önce de TRT’de İsrail askerinin bir kenç kadını öldürüşü bir dizi filmde yer aldığı için kriz doğmuştu. Bakanlık seviyesinde TRT’nin tamamen “bağımsız bir yayın organı olduğu ve sansürün söz konusu olamayacağı” ifâde edildi. Şöylde ki, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İsrail ile krize neden olan “tatbikat vetosu” ve TRT’deki “Ayrılık” dizisiyle ilgili olarak açıklamalarda bulundu ve “Gazze’deki insanî trajedi bu şekilde sürerken, bizim askerî bir görüntü vermemizi kimse bizden bekleyemez” dedi. İsrail’i kızdıran diziyle ilgili olarak da, “Dışişleri Bakanlığı TV dizilerine danışma mercii değildir” açıklamasında bulundu. Güldük tabii de…
BM, Gazze operasyonuyla ilgili olarak İsrail’i suçlayan bir raporu kabûl etti! Medyaya bu haber şöyle düştü:
***
Gazze operasyonu nedeniyle, Türkiye ile gerilimli günler geçiren İsrail’e bir kötü haber(!) de Birleşmiş Milletler’den geldi. BM İnsan Hakları Konseyi, hem İsrail hem de Filistinli Hamas örgütünü, Aralık-Ocak aylarındaki çatışmalarda savaş suçu işlemekle suçlayan Goldstone raporunu onayladı.
Türkiye ile İsrail arasında Davos’ta “one minute” çıkışıyla başlayan krizin son halkasına BM eklendi. İsrail’in Gazze operasyonunda sivillere karşı orantısız güç kullanması ve yaklaşık 1500 kişinin hayatını kaybetmesi, dünya kamuoyunun tepkisini çekmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, İsviçre’nin Davos kentindeki panelde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e sert çıkmıştı. İki ülke arasında sular durulmaya başladı derken, yine Gazze gerekçesiyle “Anadolu Kartalı” tatbikatında “İsrail’e veto” tansiyonu bir kez daha yükseltti. TRT’de yayınlanan “Ayrılık” dizisindeki sahneler ise İsrail’i çok kızdırdı. Tel Aviv’deki Türkiye’nin Geçici Maslahatgüzarı’nı çağırıp veto verdi. Türkiye-İsrail hattında bunlar yaşanırken, Tel Aviv’e bir kötü haber de BM’den geldi. BM İnsan Hakları Konseyi, İsrail’i, Aralık-Ocak aylarındaki çatışmalarda savaş suçu işlemekle suçlayan Goldstone raporunu onayladı.
47 ülkenin üye olduğu Konsey’in özel oturumunda 25 üye, Güney Afrikalı hukukçu Richard Goldstone yönetimindeki BM heyetiyle işbirliği yapmayan İsrail’i eleştiren karar lehine oy verdi. Oylamada 6 üye karar aleyhine oy verirken, 11 üye ise çekimser kaldı.
Hem İsrail hem de Hamas, Goldstone raporundaki suçlamaları reddetmişti. Raporda, İsrail ve Filistin’in suçlamalarla ilgili soruşturma açmaya yanaşmaması durumunda, BM Güvenlik Konseyi’nin konuyu Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne göndermesi için çağrıda bulunuluyor.
Rapor, İsrail’in Gazze’ye geçen yıl Aralık ayında düzenlediği operasyon sebebiyle hem İsrail devletini, hem de Hamas’ı “savaş suçu” işlemekle itham ediliyor.
İnsan Hakları grupları raporun ciddi ve dengeli olduğunu belirtirken, İsrail ve ABD metni “taraflı” diye nitelemişti.
İsrail’in Cenevre’deki BM büyükelçisi Aharon Leshno Yaar, Güney Afrikalı Yargıç Richard Goldstone’un hazırladığı rapora destek verilmesinin barış umutlarını suya düşüreceği yorumunu yapmıştı.Goldstone ise, hem İsrail’e hem de Hamas’a güvenilir soruşturma yürütmeleri çağrısı yapmıştı. Aksi taktirde dosyayı Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne sevk etme ikazında bulunuyor.
İki hafta önceki ilk tartışma oturumunda BM Konseyi, rapora ilişkin cevabını altı ay geciktirmeyi kararlaştırmıştı.
Filistin Lideri Mahmud Abbas ise, başta Güvenlik Konseyi’nin raporun görüşülmesinin altı ay ertelenmesi yönündeki “ara çözüme” ABD’nin baskısıyla onay vermiş ama daha sonra Filistin kamuoyunda oluşan tepki nedeniyle “U dönüşü” yaparak tartışmanın yeniden açılmasını istemişti.
***
Buraya kadar here şey âlâ, iyi hoş da…
Bir sene önce, ABG’deki Demokrat Parti’nin Başkan Adayı iken, Barack Obama’nın Yunan-Amerikan Cemaâti’ne bir mektup gönderip, Kıbrıs sorunundan bahsederken, Türkiye’den “işgâlci” diye söz ettiğini biz unutmadık.
Aynı Obama, ortaklaşa askerî tatbikattan vazgeçmemiz üzerine “Türkiye Ortaçağ karanlığına geri dönüyor” diye bir şeyler de söyledi!
Daha önce Devletlû oraya gidip Siyonist teşkilâtların gönlünü almıştı, bu arada da Obama’nın sıcak, kaynak TBMM konuşmasında tam bir müstemleke ülkesine nasihat eder gibi ettiği lâflara “alışmıştık”! Gülümüz de “bu işleri biz hâlletmezsek, başkaları çözer” dedi, sonra da “demedim” dedi mi?
Aynı Fransa ziyareti için güller kokan haberler verirken ve Eyfel Kulesi, Şanlı Bayrağımız’ın Gülümüz renkleriyle gösteriş icâbı aydınlatılırken, aslında neler oldu? Haber Le Monde Gazetesi’nden geldi: Türkiye’de medyanın yine bir dış politika başarısı gibi yansıttığı Abdullah Gül’ün Fransa ziyareti, Fransa medyası tarafından Sarkozy’nin ziyaretten duyduğu rahatsızlık üzerinden ele alınıyor. Fransa’nın Abdullah Gül’ün ziyareti ile ilgili faâliyetleri minimumda tutmaya çalıştığını yazdı. Buna göre Abdullah Gül, Sarkozy ile birlikte katılacakları “Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıt’anın Limanı” sergisinin açılışı için “şâşaalı” bir tören isterken, Sarkozy açılışın mübalâğa edilmeden, yarım saat gibi kısa bir sürede gerçekleşmesini talep etti. Aynı akşam Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IFRI) tarafından düzenlenen ve Abdullah Gül’ün katıldığı, Türkiye basınında “önde gelen Fransız siyasetçi, akademisyen ve kanaât önderlerinin katılacağı” şeklinde duyurulan soru-cevaplı akşam yemeğine hiçbir Fransız bakan katılmadı.
Zâten bizlerden nefret ettiğini alenen söyleyen ve Ermeni Soykırımı Yasası’nı kabûl eden Fransa daha başka ne yapacaktı? Gülümüz’ün karizması sâyesinde 180 derece çark edip, Paris Kürt Enstitüsü’nü kapatmak da dâhil, her şeyi bir tabula rasa hâline mi dönüştürecekti! Komik ötesi…
Bu arada bütün Hükûmet ve işadamları Irak’a (yâni fiilen Kürdistan’a) cicilik ziyareti yaptılar mı?
Şimdi Şalom Gazetesi’nin http://www.salom.com.tr/news/detail/2003-Avrupada-antisemitizm-ve-alinan-onlemler.aspx adresindeki habere bakalım:
***
Son yıllarda dünyada ve özellikle Avrupa’da sıkça baş gösteren antisemit olaylara karşı bâzı hükûmetler özel kanunlar koyarken, bâzılarında ise henüz hiç bir önlem alınmıyor. Dünyanın birçok ülkesinde antisemit eylemlerin devam ettiğine şahit oluyoruz. Peki, özellikle Avrupa’da baş gösteren bu tür olay!
Özellikle Batı dünyasında Yahudiler’e karşı gelişen en büyük tehdit antisemitizm, tarihin belirli dönemlerinde yükselişe geçmiş, milyonlarca insanın hayatına mâl olmuş ve bir o kadarının da yaşamını altüst etmiştir.
Yakın tarihimizde de tanık olduğumuz üzere halen dünyanın birçok ülkesinde antisemit eylemler devam ediyor. Peki, özellikle Avrupa’da baş gösteren bu tür olaylara karşı dünya ve Avrupa ülkeleri ne gibi önlemler alıyor?
Dünyada antisemitizm
İnsan Hakları’nın 2002 yılında yayınladığı “Fire And Broken Glass” adlı bildirgeden sonra, yönetimler antisemitizme karşı alınacak önlemler konusunda çalışmaya başladılar
Avrupalı kurumlar, öncelikli konu olarak antisemitizmi seçip, dikkatlerini bu yöne çevirdiler. Özellikle Fransa, Almanya ve Belçika, Yahudi kurumlarını ve vatandaşlarını korumak için sıkı önlemler aldılar. Bâzı ülkelerde ise polislerin antisemit olaylara karşı tavırları belirsiz. Çoğu ülkeler, ırkçılık veya antisemitizm kaynaklı olaylara karşı hâlâ özel bir yasa çıkarmadılar.
Günümüzde eğitim, hâlâ antisemitizmin güçlü bir silâhı olarak kalıcılığını koruyor. Holokost’un gençler arasında yeterince bilinmemesi konusunu görüşmek üzere 1998’de gerçekleştirilen Stockholm Konferansı’ndan sonra, İsveç, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere işbirliği yaparak bu konuyla ilgili çalışmalar yapmaya karar verdi. Holokost’un Eğitimi, Anılması ve Araştırılması üzerine Uluslararası İşbirliği Çalışma Kolu (ITF) ilk adımı attı.
Gayri resmî, uluslararası kurum olan ITF 20 üyeye sâhip ITF’nin şimdiki üyeleri arasında Arjantin, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Fransa, Almanya, Macaristan, İsrail, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Polonya, Romanya, İsveç, İsviçre, İngiltere ve Amerika bulunuyor. Bu ülkelere ek olarak dört ülkenin de (Hırvatistan, Estonya, Yunanistan, Slovakya) ITF ile ilişkileri bulunuyor.
Avrupa’da ne gibi önlemler alınıyor?
55 ülkenin üyesi olduğu Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Kurumu (OSCE) Haziran 2003’te Viyana’da ve Nisan 2004’te Berlin’de antisemitizm üzerine konferanslar düzenledi. Bunlar antisemitizm sorununa yönelik ilk uluslararası konferanslardı. Viyana’da düzenlenen toplantı, antisemitizmi bir İnsan Hakları sorunu olarak ele aldı.
Avrupa Komisyonu, Şubat 2004’te Avrupa Yahudi Meclisi ve Avrupalı Hahamlar Meclisi işbirliğiyle antisemitizm üzerine iki seminer düzenledi. Avrupa Komisyonu Başkanı Romano Prodi’nin seminerde yaptığı şu değinmeler aklımızda kaldı: “Tarihteki antisemitizmin izleri en çok Avrupa’da yaygındır”, “bir başka anlamda antisemitizm gelişecek ve Ortadoğu’daki çözülmek bilmeyen anlaşmazlığı daha çok besleyecek”. Prodi sözlerine, “antisemitizm ne şekil alırsa alsın sâbit tutumumuz, bütün bu gösterileri Birlik’ten uzaklaştırmaktır” diyerek devam etmişti.
Irkçılık karşıtı Avrupa komisyonları, sürekli Avrupa Komisyonu’nun 45 üyesindeki (dolayısıyla AB’nin çoğu üyesi) düzenli bir kontrol mekanizmasının ve rapor verme sisteminin eksikliğini vurguluyorlar. Irkçılık ve Hoşgörüsüzlük Karşıtı Avrupa Komisyonu (Ecri)*, ülke bazında yayınladığı bildirgelerinde Avrupa ülkelerine, azınlıklara yapılan saldırıları kontrol edip, rapor vermeleri için kapsamlı ve tutarlı bir sistem kurmaları yönünde çağrılarda bulunmuştu; fakat komisyon üyeleri ecri’nin ülkelere özel sunduğu önerileri uygulamakta başarılı olamadı.
Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (Eumc)** 31 Mart 2004’te “2002’te Avrupa’da antisemitizm Göstergesi” adlı bildirgeyi yayınladı. Bildirge, AB’nin 15 üyesindeki kontrol ve rapor verme mekanizmasını analiz ederek, ülkeler arasındaki büyük farklılıkları ortaya koydu.
Hükûmetin sistemli bir kontrol mekanizması olmadığı ülkelerde, hükûmete âit olmayan kurumlar veya Yahudi organizasyonları suçların raporunu ve istatistiklerini tutuyor. Eumc yayınladığı raporda ülke bazlı alınan önlemleri bir tabloda birleştirdi. Batı Avrupa ülkelerinin antisemitizme karşı nasıl bir duruş sergiledikleri aşağıdaki tabloda görülüyor.
Aralık 2002’de Irkçılık ve Hoşgörüsüzlük Karşıtı Avrupa Komisyonu (Ecri), Avrupa Komisyonu üyelerine antisemitizm dâhil ırkçılığı kontrol etmek adına bir çatı altında toplanma çağrısında bulundu. Şimdiye dek komisyonun üyesi olan sâdece16 ülkenin bu konuda özelleştirilmiş bir birimi var. Bu ülkelerin arasında ise yalnızca İngiltere, Hollanda ve İsveç’in Ecri tarafından kurulmuş kapsamlı işlevleri var.
Batı Avrupa ülkelerinde son yıllarda alınan önlemleri inceleyecek olursak:
Belçika: Kasım 2004’te Irkçılık Karşıtı Merkez son yıllardaki antisemitizm olaylarını yansıtan bir rapor yayınladı. Merkez 2000–2003 yıllarında olayların arttığını ve yaklaşık 30 olayın rapor edildiğini belirtti. Antisemit olaylardan en ciddisi Antwerp’deki bir gencin katledilmesiydi. Belçika’da antisemitizme en çok internette, medyada ve duvar yazılarında rastlanırken, sözlü tâcizler de sık sık yaşanıyor. Belçika’da hâlâ düzenli bir kontrol ve rapor sistemi bulunmuyor. 2003 yılında ırkçılığa karşı 2 kanun konarak, sivil çâreler üretildi. Antisemit hareketlerin ve konuşmaların yasak olduğu ülkede, suçlulara karşı sıkı önlemler alındı. Hükûmet’in aldığı önlemlerden biri muhtemel bir saldırıya karşı Yahudi okuluna kapsamlı bir güvenlik ordusu göndermesiydi.
Fransa: Fransa’da ağırlıklı olarak 2002 yılında başlayan antisemit hareketler 2003 ve 2004 yıllarında da devam etti. Nisan 2002’de hükûmetin başına geçen Jacques Chirac antisemitizme karşı ciddi bir duruş sergiledi. Yahudi kuruluşlarında güvenlik arttırılırken, Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy Şubat 2004 itibariyle sinagog, Yahudi okulları ve binalarının güvenliği için 18.61 milyon dolar bütçe ayrıldığını ifâde etti. Sarkozy aynı zamanda ‘antisemitizmi ülkesinden yok edeceğine’ karar verdiğini açıkladı. Kasım 2003’te Gagny’deki Yahudi okuluna yönelik saldırı sonrası Chirac konuşma yapmış ve hiç unutulmayacak şu sözleri sarf etmişti: “Fransa’da bir Yahudi’ye saldırıldığında, bu bütün Fransa’ya saldırmak sayılır”. Chirac bu sözlerin ardından Fransa’da meydana gelen olayları kontrol etmek amacıyla Başbakan Jean-Pierre Raffarin önderliğinde bakanlığa âit bir komite kurdu. Komite kurulduğundan bu yana yeni yasalar koymaya devam ediyor. Fransa Eğitim Bakanı Luc Ferry, Şubat 2003’te okullarda meydana gelen antisemitizm ve diğer ırkçı olaylara karşı bir program yayınladı. Program olayları teşhis etmek ve izlemek, ırkçı davranışlara karşı para cezası uygulamak ve öğretmenlere el kitabı dağıtmak için bir okul takımının oluşturulmasını kapsıyordu. 2004 yılında yayınlanan bir bildirgeye göre, 2002 yılından 2003’e rapor edilen antisemit olayların 1313’ten 817’ye düştüğü belirtildi. Fakat 2003–2004 yıllarında yeniden artan olaylara karşı Hahambaşı Joseph Sitruk radyodan yayın yaparak Yahudi halkına şu sözlerle seslendi: “Saldırılardan korunmak için içinize beysbol kasketi giyinin”! Hükûmet antisemitizmle savaşmak adına farklı adımlar da attı. Polisler ırkçı olayları kontrol etmek amacıyla eğitildi ve Haziran 2004’te halkın antisemitizm ve ırkçılık konusunda bilgilendirilmesi amacıyla yeni bir bölümün kurulacağını bildirildi.
Almanya: Irkçılık ve Hoşgörüsüzlük Karşıtı Avrupa Komisyonu (Ecri) 2001 yılında yayınladığını bildirgesinde artan antisemit olayların 14–21 yaşlarındaki neo-Naziler veya sağcı gruplar tarafından yapıldığını belirttikten sonra, Almanya Hükûmeti daha sıkı önlemler alınacağını ve suçlulara karşı daha sert olunacağını belirtmişti.”Stephen Roth Enstitüsü 2002 yılında meydana gelen olayların 255’i bulduğunu ve Yahudi toplumunun korkusunu şu sözlerle dile getirmişti: “Başkentteki Yahudi öğrenciler Davud’un Yıldızı’nın olduğu kolyelerini saklıyorlar ve saldırı korkusuyla İbranice konuşmaktan kaçınıyorlar”. Nisan 2004’te Almanya, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Kurumu’nun (OSCE) antisemitizmle ilgili konferansına ev sâhipliği yaptı. Hükûmetin de destek verdiği konferansta antisemitizmle savaşmak için daha somut önlemler alınması gerektiği vurgulandı. Konferansın ardından yönetimler antisemitizme yönelik eğitim programları hazırlamaya başladılar. Hükûmet, sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yaparak eğitim programlarının hazırlanmasında etkin rol oynadı. Hazırlanan eğitim programları yalnızca antisemitizmle savaşma değil, aynı zamanda insanlara Holokost’u unutturmama amacını da taşıyordu. Aktif Müslüman kurumlarının da katıldığı program, Hamburg’daki okullarda ‘Hamburg Modeli’ adı altında verildi.
Hollanda: Parlamento Haziran 2003’te hükümetin antisemitizmle savaşmak için var olan projelerinin olduğunu duyurdu. Fakat hükümetin Ekim 2003’te açıkladığı önlem tüm ırkçı eylemleri kapsıyordu ve özellikle antisemitizmi önlemek adına yeni bir kanun konmadı. Een Ander Joods Geluid gibi bâzı sivil toplum kuruluşları projeler yayınlayarak, eşitliğin sağlanması için çalıştı. Alman Koalisyonu Yahudiler’e, Filistinliler’e ve diğer Müslüman ülkelere Ortadoğu’daki barış için çağrılarda bulundu. Polisler Nisan 2003’te dikkatleri ayrımcılık olaylarına çekmeye çalıştı. Aynı zamanda internetteki yazılı saldırılarla savaşmak için de önlemler alındı. Eğitim Bakanı okullarda eğitim vermeyi amaçlayarak, değişik din ve ırktan insanların yaşamlarının, özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudiler’in başına gelenlerin vurgulandığı bir program hazırladı.
İngiltere: Polisler antisemit olayları araştırarak, muhtemel saldırılara karşı Yahudi kuruluşlarda güvenliği arttırdı. Ülkede 2001 yılında antisemit davranışlarda bulunmak, tâcizde bulunmak ve saldırmak suç olarak kabûl edildi. Yasak daha sonra genişletilerek ülke dışında bulunan ve bu olaylara karşı kışkırtan grupları da kapsamına aldı. Yetkililer hükümetin antisemitizmle savaşmak ve Yahudi vatandaşların güvenliğini yasalar ve eğitimle korumak adına üstlendikleri sorumluluğu yineledi. Şubat 2004’te Kraliçe 2. Elizabeth, hayatını Naziler’in yaptıklarını araştırmaya adayan Simon Wiesenthal’ın çabalarının unutulmaması adına Wiesenthal’ı ödüllendirdi. 28 Ekim 2004 itibâriyle İngiliz Eğitim ve Beceri Sekreteri Charles Clarke, uluslararası bir çatı oluşturarak diğer dinlerin inançları konusunda halkı bilgilendirmeyi ve okullarda eğitim vermeyi amaçladı.
İrlanda: Ülke Avrupa Birliği’nin kanunlarına ve denetimlerine uyarak ayrımcılığa karşı savaşmaya devam ediyor. AB Başkanlığı boyunca İrlanda bütün üye ülkelerini antisemitizmle savaşmaları için cesaretlendirerek, düzenli bir eğitim ve eğitim sürecinin nasıl olması gerektiğini açıkladı. Uluslararası düzeyde ise Birleşmiş Milletler Dinsel Hoşgörü Çözümü’ne 20 yıl boyunca destek oldu. İsrail’in 2003 yılındaki antisemitizmle ilgili çözüm talebine karşılık İrlanda bütün AB üyelerinin de desteklediği Genel Toplantı’yı önerdi.
Bütün bu bilgiler ışığında çoğu Avrupa hükûmetleri antisemit olaylara karşı sıkı önlemler alırken, bâzı üst düzey yetkililer antisemitizmi destekleyen konuşmalar yapıp, Yahudiler’e karşı halkı kışkırtıyor. Çoğu Avrupa liderleri antisemitizm dâhil ırkçı olayları kınarken, bâzıları Avrupa Konseyi’nin Holokost’u Anma Günü’nü ilân etmesine destek oldu. Antisemitizmin çok sık görüldüğü ülkelerde, emniyet güçlerinin bu konuda eğitilmesi ve hükûmetlerin daha fazla kanun koyarak, suçlulara karşı daha sıkı yaptırım uygulaması gerekiyor. Çoğu ulusun şu an ırkçılık, ayrımcılık gibi suçlara yönelik hiçbir kanunu bulunmuyor, bulunanların ise suçlulara karşı daha katı yaptırım uygulaması şart.
Kaynakça:
http://www.humanrightsfirst.org
http://www.jewishvirtuallibrary.org
30 Kasım 2005, Yazan Sezin Eskinazi
***
Toparlarsak, bu bulmacanın parçaları şöyle birleşiyor kafamda; tabii ki yanılıyor olabilirim:
-Başta Avrupa ve Arap ülkeleri dâhil, dünyada antisemitizm yükselmekte.
-İsrail’in dünyayı takmayan devlet terörünü kimse inkâr edemiyor.
-Bunun için bir şeyler yapmak ve birilerinin gazını almak, Yahudiler’in itibârını iâde etmek gerekiyor.
-Bunun için göstermelik bir ceza tehdidi ve Kürtçülüğün oynandığı Vaât Edilmiş Topraklar’da başka birilerini devreye sokmak, dikkati çelmek lâzım.
-Bir “one minute” çeken, bir ABG’ye gidip hizmet madalyası alan birileri tam güzel oturuyor buna. Arap ve Filistin Âlemi’nde kahraman ilân edilen, Kürt Saçılımı sâyesinde oralara şimdilik rahat girip çıkabilen, partisinde muazzam sayıda Kürt olan ve onların serbestçe Kürtçe de konuşmasına izin veren, Kürtçe TV yayınını devlet eliyle yapan bir lider! Karısı da Siirtli, oralarda seviliyor ve Jet Fâdıl’dan kalma bir borcu da olan…
-Peki, o şimdi nerede?
-Tam orada! Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yle Bağdat’ta anlaşmalar imzalıyor.
-Güney Afrikalı hukukçu Richard Goldstone hem İsrail’e hem de Hamas’a güvenilir soruşturma yürütmeleri çağrısı yapıyor veeee… Aksi taktirde dosyayı Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne sevk etme ikazında bulunuyor.
-Bakın nasıl da parçalar oturuyor; taşeronunu bulan ABG bir süre için geri çekilecek, Avrupa’daki gazlar da alınacak, Büyük Kürdistan (yâni Büyük İsrail) için ise ikide bir çifte açmaz atarak insanları şaşkına çeviren bir lider sâyesinde oyun oynanmaya devam ediliyor.
-Bizi de Baykalma’nın “kamera olmazsa dünyada olmaz” filân demeleriyle oyalayarak misenforme ediyorlar.
Çok değil, birkaç ay zarfında çok şey değişecek ve ne İsrail’in suçu kalacak, ne başka bir şey. Gündemde zâten şimdiden paket program hâlinde kakalanan bir Domuz Gribi hikâyesi var. Yaparlar bir haber, hâfızalar körelir.
İsrail’le gene barışırız, beraber kanat açarız semâlara…
“Demedi” demeyin…
Allah ömür verirse, hep beraber göreceğiz.
Hayırlı Cumalar…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 16 Ekim 2009 Cuma


Saygıdeğer Hocam,
“Van minuts” efeliğiyle başlayıp tatbikat sorunu ile iyice kötüleşen İsrail ilişkilerinde ABD’nin sessiz kalması beni düşündürüyor. Normâl şartlar altında İsrail’e (kuklasına) toz kondurmayan ABD bu olayda tarafsız(!) kalmayı mı tercih ediyor, yoksa bana mı öyle geliyor; ne dersiniz?
Siyonist örgütler de fazla tepki göstermemişlerdi Davos’a, bildiğim kadarıyla.
Saygılar, sevgiler.
MKD: Bence bunların hepsi senaryo. Yâni haklısınız. SSSSS.
Değerli Mekâncılar,
Feysbuk zımbırtısında birkaç gündür %90′ı da TÜRKÇE bilen bir öbek Yahudi’yle kıran kırana savaşıyorum. İşin kötüsü, ettikleri küfür ve hakaret yüzünden, devletçi tarafımızdan dolayı, RTE’ı savunma durumuna da geçtik, iyi mi!
Siz ne tavsiye edersiniz hocam! Girdiğim feysbuk alanında, hemen hemen hiç TÜRK yok, kan su gibi akıyor.
Selâm ile.
MKD: Yahudiler öyle kolay kolay küfretmezler. Birileri sizi kandırıyor olabilir. Bir de, hangi sözleri nasıl ettiğiniz mühim tabii ki. Bence çok ihtiyatlı olun.
Sayın M. Kerem Doksat’ın yazısına katılmamak mümkün değil.
Hatırladığım kadarı ile merhum babası Prof. Dr. Recep Doksat profesör olarak Çukurova Üniversitesi’nde görev yapmıştı ve 1972 de odasını zemin altı katta morgun yanına koymuşlardı. Sebep korkarım düşünceleri nedeniyle idarece fazla sevilmemesi idi (Ağustos 1972 başında o morga babam merhum Dr. Cezmi Türk’ü almak için geldiğimizde durumu öğrenmiş idim.)
Oğlu da aynı şekilde kolayca düşman kazanacağa benzer. İsrail’in zâlimliğini eleştirdiğiniz hâlde antisemitist olmadığınızı, İsrail’in de terörle kurulmuş bir devlet olduğunu (King David Otelinin bombalanması, Deir Yassin köyü katliamı vb.) rüzgâr ekip fırtına biçtiğini anlatmak zordur.
Para ve örgüt militan siyonistlerde olunca adalet ve hukuk antisemitist sayılabilmektedir!
Araplar aç bî-ilaç Mehmetçikler’i arkadan vurdukları ve ihânet ettikleri için hak ettiklerini çekiyorlar diyeceğim ama insanlık suçu her zaman, her yerde ve herkese karşı insanlık suçu olmalıdır.
Saygılarımla.
MKD: Bilmukabele Saygılarımla Sayın Nazmi Zeybek Türk. Rahmetli Peder büyük mücadelelerle sonunda servisini de kurmuştu ama çok sıkıntı çekmişti… Bu arada, İsrail’in yaptıklarını onaylamayan pek çok Yahudi entellektüeli de var ama onların sesleri ya kısılıyor, ya da birer birer kazalarda can veriveriyorlar (iki pilotu hatırlayın); Kennedy ile ilgili yazıma da lûtfen bir göz atınız. SSSSS.
Sayın Mehmet Kerem Doksat Hocam,
Geniş bir çerçeveden bakarak, ayrıntılarda boğulmadan BÜTÜNÜ GÖREN sentezlerinizden birini daha zevkle okudum. Teşekkürler.
Bu arada önceki yazınıza yazdığım yorumda “okunma sayınızı” az bulduğum izlenimi edindiğinizi farkettim. Tam aksine -zıt görüşte olup, yorum yapanlar dâhil- yüksek okunma yüzdesini fark ederek ilâvelerimi paylaşmak istediğimi belirtmeliyim.
Oyuncaklar, çocukların hayâl dünyasının genişliğine ve o anda ihtiyaç duyacağı TÜM BOŞLUKLARI dolduracak FAÂLİYETLER için bir araçtır. Cinsiyetine göre her çocuk o oyuncaklar ile kendi dünyalarını yaratır. Ülkeler de kendi dünyalarını aynı şekilde yaratıyorlar. Tek fark kullandıkları OYUNCAKLAR başka ÜLKECİKLER. Millî güç unsurları (vatandaşlık ve millî güvenlik dersinin konusuydu yanılmıyorsam; siyasî, askerî, ekonomik, psiko-sosyal ve kültürel, nüfus, coğrafî ve teknolojik güç..) güçlü olan ülkeler, daha da güçlenmek veya ihtiyaç duyduğu ekonomik güç desteğine ulaşmak için her tür maskeyi kullanarak DÜNYAYI YÖNETİYORLAR. Irak’ta 100 bin Kürt öldürdü maskesi ve yalanlarla dolu silâh haberleri pompalayarak Saddam’ı kendi halkına astırıp, size demokrasi getirdik diyerek ülkeyi bölmeyi, tazminat olarak beleş petrole el koymayı -Teksas petrollerinin ağzı kapatıldı yanılmıyorsam, gelecekte lâzım olacak- dünyaya HAKLI BİR OLAY OLARAK SATABİLİYOR. Her iki körfez savaşında tahminen 3.5 milyon insan öldü, hâlâ ölüyor ve dünyanın dengesi değişiyor. Olaylara geniş açıdan bakamayanlar bunun nasıl olabildiğini göremez, görse de umrunda değildir. Zira o AÇTIR ve temel gereksinimlerini karşılamak için önüne ne atılırsa kapmaya odaklanmıştır. Bir ülkenin başına, böyle insanların seçmen olarak seçtiği bir iktidarı taşırsanız, hele hele o iktidarın TEMEL ZİHNİYETİNİ OLUŞTURAN, ÇAĞDAŞ CUMHURİYET VE LÂİK YAŞAM KAHRAMANI ATATÜRK DÜŞMANlığı ise fazla gayret etmesine de gerek yoktur. Ülkemdeki CİA’varî operasyonlarla yapılanları, medya kullanarak beyinleri şekerli çaya çevirmeyi sağlamak o kadar kolay ki. ŞARTLI REFLEKSLE İLGİLİ YAZILARINIZIN TOPARLANIP LİSE DÜZEYİNDE OKULLARDA OKUTULMASI LÂZIM.
Bölgede olaylara DUR diyebilecek tek ülkeyi böyle karışık tutarsanız işiniz dâima kolaydır. İlk dünya savaşında Osmanlı’dan cetvelle ayırdıkları Irak, bizim de misak-ı millî sınırımızın içindeyken, orada üç ayrı halk o zamanda varken, şimdi “mâdem statüko değişiyor, bizim de bir hesabımız var orada” diyecek ülkeyi, OYUNCAK HÂLİNE GETİRİP, RUMCUĞA, ERMENİCİĞE MAMA YAPTIRMAYI, OLSA OLSA şimdiki gibi bir zihniyete yaptırabilirsiniz.
Bize ışık tuttuğunuz için sonsuz teşekkürler. Başınızı ağrıttımsa da özürlerimi kabûl buyurun…
MKD: Estağfurullah, teşekkürler Sayın Ahmet Atay…
Hocam,
En doğrusu kaynağından bilgi aktarmak yani benim savaşla alâkalı olarak, buyrun efendim:
———————————————————–////—————————————————
:Alberto Cittone de Rafael, Sadi’nin bağlantısına yorum yaptı:
“TURK INSANI PARA GIBIDIR ISIGA TUT, ICINDE ATATURK YOKSA SAHTEDIR…
Bu son gunlerde yasanan olaylarla konusmama karari almistim ama Izak Krespi’nin yazdigi cumle kararimdan vaz gecirdi. Turk insani gercekten sahtekâr ve riyakâr midir yoksa koyun gibi coban ne tarafa cevirse otarafa donen bir koyun surusu mudur. 1978′li yillarda hatirlarsaniz halki cogu komunizme gayet yakindi. Ataturk doneminde Kemalist, Osmanli zamaninda Arap dusmani. Bundan bir evelki hukumet zamaninda Israili bir Israilli’den bile cok seviyor gibiydiler. Bu yazdiklarimin hangisi gercek diyeceksiniz. İnanin hepsi gercek sevgi ve gercek kin. Turk halkinin gercek problemi CEHALET. Câhili de coban istedigi yola surer, yeter ki ucunda taze cim olsun. Bunda fazla degil, 10 sene once Israil bayraklari Turk Israil himâyesinde kurulan koylerde dalgalaniyordu. Bu gun o koylerde bu bayraklar yakiliyor. Enkaz uzerinde calisan Israil askerine dua ukuyan bugun beddua ediyor. Bu da bugun Avrupa Birligi’nin Turkiye’yi nekadar dogru etud ettiginin belgesidir. Turk’e, Turk halkina guvenilemez bugun icimize aliriz yarin basimiza is acarlar deyip sittin sene Turkiye’yi alacagiz diye oyaliyorlar; hic bir zaman da iclerine almayacaklarina ismim kadar eminim. Tabii ki Turkiye’de aydin Ataturkcu bir kesim bulunmakta ama maâlesef bu kesim artik bir istisnadir, kucuk bie azinliktir. Yasanan bu olaylara basta yazmak istemememin sebebine gelince, Turkiye icin bugun kafa yormak bile fuzulîdir. Turkiye’nin su an icin yolu bellidir, gelecegi yer de”.
Yorumları görmek için aşağıdaki bağlantıya tıkla: http://www.facebook.com/n/?posted.php&id=580771321&share_id=153416919639&fragment=share_footer153416919639&comments#share_footer153416919639&mid=143a55fG23538c76G303a8d2G13 Teşekkürler,Facebook Ekibi
———————————————-////——————————————————————–
Bu en hafifi, eyvallah ağırlarında sinkaf yok ama ağır tahkir tasvirleri var. İkide bir de depremde yardım ettik, depremde yardım ettik.
Yüzlerine çarpmalıyım, ulan İspanyol enkizisyonu (PROF DURALI böyle yazıyor) sizi çıtır çıtır yakarken, kim size kalbini açtı diye ama ne olursa olsun bize yakışmaz…
Selâm ile kalın…
MKD: SSSSS de, şu “ulan” lâfı şık olmadı.
Aslında hava tam provokasyon havası diye düşünüyordum. Tam da kapalı operasyon havası diyordum, ikindin üzeri…
1-Antalya’da patlama: Akşam haberlerini dinledim, şimdilik kafam karıştı!
2-Az önce dizüstümü açtım, buyrunuz: İst. YENİ BOSNA San. Sitesi’nde patlama!
Her iki mekân da kimyasal düzenek oluşturmak, gargaraya getirtmek için birebir, biçilmiş kaftan. Yâniii hava tam MOSSAD patlatmaları havası.
İnşallah yanılıyorumdur.
3-Sinagog bombalanması.
4-Üzeyir Bey’in katli, neden hâlâ karanlık!
Selâm ile…
MKD: Hani, değil mi! Üzeyir Bey hem Türkiye sevdâlısıydı, hem de Türkiye’nin itibârı için DDD ile temâs hâlindeydi. 33 dereceden de masondu. Hâddini(!) aştı ve…
SSSSS
HOCAM, Değerli Mekâncılar,
Bilesiniz feysbukdaki RAFAEL SADİ bölümüne göre, maskem düşmüş ve mevcut hâlde İSRAEL ve YAHUDİ düşmanı olarak tesçil edilmiş bulunmaktayım. Mekânımızın da BAY RAFAEL SADİ’nin takibinde olduğunu, “İSRAEL’e ne oluyor” yazısının da alıntılandığını biliniz. Bay Rafael SADİ vâsıtasıyla muttali oluyoruz ki, dünyada en fazla eleştiriye açık devlet İSRAEL’miş. Kendisine şahsen medyûn-u şükranız.
Hocam, cehâletime veriniz, emerikada bir YAHUDİ kuruluşu vardı, gerçi İSRAEL devleti ile onu karıştırmamak lâzımdır(!), neydi o AFL miydi??? Hani İsrael’i, hâddini bilmeyip de eleştirenlerin ağzına biber süren kurum. Tabii öyle yapanlar İsrael düşmanıdırlar, yoksa kuzu kuzu eleştirseler İsrael’i, hiç AFL biber sürer mi!
Ne dersiniz hocam!
Buyrun, Rafael Sadi Bey’e kulak veriniz…
Rafael Sadi de kendi durumuna yorum yaptı: “HUSEYIN EFENDI, YAHUDILER VE ISRAIL KADAR ELESTIRIYE ACIK BIR ULUS VE DEVLET BULAMAZSINIZ. ANCAK, YAHUDI DUSMANLIGI ILE ELESTIRI ARASINDAKI FARKI DA BIZLERDEN DAHA IYI AYIRACAK BIR MILLET DE YOKTUR. EH NE DERSIN, YILLARDIR BU DUSMANLIK ILE YASIYORUZ. KOKUSUNU UZAKLARDAN BILE ALIRIZ. SEN KENDINI BOS YERE YORMA. UZULUYORUM KI MASKEN DUSTU. ALLAH SENIN YOLUNU ACIK ETSIN. SAYGILARIMLA. RAFAEL SADI“.
Yorumları görmek için aşağıdaki bağlantıya tıkla:http://www.facebook.com/n/?profile.php&id=580771321&v=feed&story_fbid=308337715622&mid=144358fG23538c76G304c9efG37
Teşekkürler, Facebook Ekibi.
Değerli Hocam ve Okurlar,
İsrail’in Anadolu Kartalı tatbikatından dışlanmasının birden çok sebebi var:
1. Hükûmet kendi tabanına yabancılaşmak istemedi.
2. Arap kamuoyuna çiçek atıldı.
3. Ordu silâh tedarikindeki gecikmelerden dolayı İsrail’e mesaj verdi.
4. Belki de en önemlisi ve kimsenin dile getirmediği gizli gerçek: İsrail savaş uçakları belki de tatbikat kisvesi altında bir oldu bittiye getirip İran’ın nükleer tesislerini vuracaklardı. Böyle bir oldu bitti bizi İran’la çok ciddi bir krize belki de savaşa sokabilirdi, ki İsrail’in 1979′daki devrimden beri yapmaya çalıştığı budur (bu noktada İsrail etkisindeki Hürriyet gazetesinin iki ülkenin arasına açmaya yönelik yaptığı yayınların tarihine dikkatinizi çekerim).
Belki de Türkiye’nin devlet aklı böyle bir kumpası sezdiği için bu önlemi aldı. Unutmayalım, İsrail hava kuvvetleri İran provası için sürekli tatbikat yapıyor ve uygun bir hava koridoru peşindedir.
Suudi Arabistan, Irak böyle bir hava koridorunu açmayacaklarını deklare etti. Olaya komplo teorisi deyip geçemeyiz, zira İsrail’in sicili bozuk bu konuda. 1981′de Irak’ın osiraq nükleer tesisini bombaladı, daha geçenlerde de Suriye’deki bir tesisi. “Önleyici müdahale doktrini” oğul Bush’dan çok daha önce İsrail tarafından benimsenmişti.
Selâmlar.
MKD: Teşekkürler ve aleykümselâm.
Sayın Hüseyin Sungur Kardeşim,
AFL değil, ADL olacak. Anti Defamation League. Bizim Devletlû’ya madalya veren kuruluş.
Devletlû madalyayı aldıktan sonra yaptığı konuşmada “Biz anti-semitizme karşıyız” demişti.
Başkanı Abraham Foxman.
Abraham Foxman da hâfızam yanıltmıyorsa Gülen’le Papa’yı buluşturan adam.
Bu A. Foxman bizim Devletlû daha kapıdan çıkar çıkmaz, Ermeni mes’elesi hakkında soykırım ifâdesini kullanan adam.
Ya işte böyle Sn. Hüseyin Sungur Kardeş!
Dans ederken partnerininm ayağına basmayacaksın. Hem müziğin ritmine uyacaksın ve hem ayaklarına dikkat edeceksin.
Yâni fışırdamayacaksın.
Gözlerinden öperim.
Efendim!
SSSSS
Sayin Kerem Bey,
Siz nasil Turkiye’ye sizce haksiz bir elestiri yoneltildiginde infialde bulunursaniz ve bu gayet tabii ise, son olaylarda Israil ve onunla birlikte Yahudili’ğe yoneltilen elestirilere bir Yahudi’nin hassas olmasi o derece tabiidir.
Turkiye Cunhuriyeti’nin iktidardaki Basbakani ve Disisleri Bakani ile uyguladigi politikayi Turk hariciyesinin emeklileri yerden yer vurmakta, Davos olayindan bu yana Basbakan’in daha ziyade tribunlere oynayan, fevri, hissi nutuklariyla Disisleri Bakanin’in da basiretsiz politikasini elestirmektedirler. Birden bire, semalarinda ucuslarina izin verilen Israil hava kuvvetleri istenmez oluyor, Gazze operasyonunun sebepleri hesaba katilmadan Adapazari felaketinde harabeler altindan cocuklari kurtaran Israil askeri zalim oluyor, Ayrilik adli ve Israil elestirisi derken sadece abartmalara degil, yalanlara dayanan ve Turkiye’de simdi mevcut ve zaten baska dinden olani dislayan havayi benzinle ateslendiren bir dizi devlet televizyonunda yayinlanabiliyor. Turkiye Yahudileri’ni hedef haline getiren bu davranis (olmaz demeyin, oldu) kurbanlar verirse mesul kim olacak? Turkiye acik acik bir tercih pesindedir, o da Bati dunyasiyla arasina mesafe koyup Islam dunyasina yaklasmaktir. Suriye ve Iran acilimlari bunun kanitidir. Turkiye icin kotu olduguna inandigim bu egilim, bir zamanlar (biz herkesle gorusuruz) diyen ve saygi uyandiran Turk politikasi, bu safhada Israili gozden cikarmistir. Artik Ortadogu’nun en buyuk, en modern, laik Turk Devleti ic politikada dine yaklasirken dis politikada da Islam alemini tercihe baslamistir. Dava Goldstone raporu’na da indirgenemez: Bu raporu hazirlayan komisyonla Israil ilk gununden tesriki mesai etmemistir, cunku niyetleri onceden belli oldugunu anlamistir. Rapor Hamas’i da sucluyorsa tamamen dengesizdir cunku 8 yil yataklarindaki cocuklara roket gonderen bir (pseudo devlet) Hamas Gazze’sinin provokasyonlarina onem vermemistir, okul, cami gibi yerlerden roket firlatilmasi ve tenbihlere ragmen buna devam etmesi Turkiye dahil herkesin gormek istemedigi bir gercektir.
Israil askeri merhametsiz degildir, cirkin olan harptir, kursundur.
Karsilikli menfaatler o kadar onemli ki ayni Turkiye, stratejik dostluk dedigi bu kadar kizdigi Israil ile iliskilerine devam ediyor. O halde Turkiyeyi dis politikasinda tutarsiz, Yahudi dusmanligini korukleyen bir ulke haline ve ortadogu barisina katkida bulunma ihtimalini sifira indirgemeye ne luzum vardi?
Gozden kacmamasi gereken baska sey, Israil halki gozunde en yuksek prestij ve sempatisi olan Turkler’in, Ispanya’dan Yahudiler’i 500 yil once kabul edip onlara Yahudilikleri’ni serbestce yasamak imkanini veren Turkler’in, simdiki AKP yonetimiyle bu mevkilerinden vazgecmeyi basarmalaridir. Turk’un dunyada Yahudiler’den baska kac gercek dostu vardir ki Israil artik (onemli degil) durumu olsun? Bugunku Yahudi’yi (istensin-istenmesin) temsil eden Israil’in Turkiyeye stratejik dost olarak yaptigi hizmetlere ragmen Araplar’in dahi gosteremedigi antisemitik acidan bir Turk filmi araciligiyla devlet televizyonunda gosterilmesi de cok eski ve koklu bir dostluga inananlarin buyuk sukut-u hayalidir.
Durumun duzelmesi, Turkiye’nin Ataturk cizgisine donmesi, her seyden once Turkiye icin, bu arada da Yahudi dunyasinin ve Israil’in Turkiye’yi gecmisteki serefli yerinde gormesini saglayacaktir.
Saygilar.
Selim Amado
MKD: Yazdıklarınızın %99′unun altına imzamı atarım Sayın Selim Amado. Kalan %1 de, bu aklı onlara verenin kimler olduğu nokta-i nazarıdır. Kendi hür iradeleriyle böyle davrandıklarına çocuklar dahi inanmaz. Burada başka bir büyük oyun dönüyor. Yazımda da esasen değindiğim budur.
Katkınız için teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum.
Sayın Selim Amado,
Benim birçok Yahudi arkadaşım var. İçlerinde birisi var ki, Davit, birbirimize kadim dost diye hitap ederiz. Âilece görüşürüz. Ben kendimi Atatürkçü bilirim, o benden daha Atatürkçüdür.
Her Ramazan Bayramı’nın 1. günü saat 9.00′da arar. Kimin aradığı bellidir. İnanır mısınız çocuklarım aramadan o arar. Kandillerde bile arar. Saat 9.00′da. Kim arıyor diye ekrana bakmana lüzum yok. O, Davit’tir. Ekonomi platformunda din ağırlıklı değişim rüzgârları yüzünden işini terk etmek mecburiyetinde kaldı. Emekli oldu, çekildi kenara. Bu bir Türkiye gerçeğidir. Ama buna rağmen TC Devleti hakkında ağzından en kötü birşey duymadım.
Kendi açıma konuşuyorum, biz demiyorum, ben sizleri biliyorum. Benim sizlerle bir problemim yok. Bilemiyorum, bu mekânı ziyaret ediyor musunuz? Bu mekânda Maide Sûresi 51. âyet ile ilgili yorumlarım oldu ve geniş bir tartışma ortamı oluştu.
Ancak, işte bu ancak işleri biraz karıştırıyor. Sizlerin de biraz bu konularda pasif kaldığınız düşüncesindeyim. Bunu demek içimden gelmiyor, artık bir avuç Kemalist felsefeyi özümsemiş, Demokratik, LÂİK ve sosyal hukuk devleti normlarına bağlı bireyler olarak ülkenin bağımsızlığı, özgürlüğü ve bölünmez bütünlüğü için mücadele vermeye çalışıyorsak, sizlerin de bu çabayı göstermeniz gerekirdi.
Şimdi ne alâkası var kardeşim diyeceksiniz? A. Doğan 2002 seçimlerinden evvel AKP’ye en büyük desteği veren medya kuruluşu idi.
Yalan mı?
Bu medya kuruluşunun en büyük rakibi Uzan grubu idi. Ne oldu?
Hükûmet olunca önce diyet olarak Uzan grubu harcandı. 30.000 çalışan sokağa döküldü. Kimin umurunda?
Ama benim umurumda. Uzan benim babamın oğlu değil. Ama bu ülkede politikaya soyunmuş genç, %7-8 gibi bir oy potansiyeli sağlamış, baraj ve fabrikalar kurmuş genç bir adam. Bu adam hırsız mı? Ne kadar hırsız? Kimlere göre daha çok hırsızlık yapmış? IMF’ye meydan okumuş bir hırsız, öyle mi?
A. Doğan hem en büyük rakibinden kurtulmuş oldu, hem de onun artıklarını topladı. İşler iyi gitti.
Hükûmet bir taşla iki kuş vurmuş oldu. 1.’si diyet ödendi, 2.’si aba altından sopa gösterildi. Bak, kafayı kaldırırsanız, Uzan’ın âkıbetine uğrarsınız.
Ben, bu iş adamlarının çok akıllı olduğuna da inanmıyorum. Tesadüfen bir yerlere gelmişler demek ki diyorum. İnsan bir parça düşünür yâhu, gün gelir Uzan’a yaptıklarını bana da yapar mı diye?
Bu iş karşılıklı çıkar işi.
Ne dediler?
Biz Demokrasi trenine bineriz, istediğimiz istasyona vâsıl olunca bu trenden ineriz.
A. Doğan trenine bindiler. İstasyonda indiler.
İsrail ve Yahudiler ile olan ilişkiler de aynı senaryo uygulandı. A. Doğan yerine İsrail ve Amerika Yahudi lobilerini ikame edersek, aynı sonuçla karşılaştığımızı görürüz. Çünkü taktik aynı. Tren taktiği.
Şimdi iş çok derin. Hem öyle derin ki!
Bu İsrail işi de aynı eksende. Bakın bu eksende neler var?
İsrail yanlış hesap yaptı. Amerika’da Yahudi lobileri yanlış yaptı.
İşi fazla uzatmamak için;
1- ADL’nin F. Gülen’le ne işi var Allah aşkına? Niye buraya yazdığınız gibi ADL’ye bir yazı yazıp, arkadaşlar tehlikeli işler yapıyorsunuz demediniz?
2- Yahudi asıllı birçok Amerikalı senatörler Refah P.’ni ziyaret ederlerken, o zaman milletvekili olan Sn. A. Gül ile konuşurken, yemek pişirirken, arkadaş bu yemek bizim midemizi bozar diye bir yerlere ulaşmaya çalıştınız mı?
3- Özel bir nefretim olan S. Huntigton, Yahudi asıllı, Kemalizm’e pislik attığı zaman, bu pisliğin sizlere de bulaşacağınızı hiç düşünmediniz mi? Niye Amerika’da Yahudi lobilerinin dikkatini çekmediniz.
4-Arz-ı Mevud.
5-Amerika’da Yahudi lobileri acaba bu ülkenin paylaşımında bâzı plânlar peşinde mi?
6-Bu lobilerin Güneydoğu sorunundan bir arslan payı kapmak gibi bir hesapları mı var?
7-Silâh tüccarları.
Valla 7 soruyla 7 düşman edindim. Daha fazlasına ihtiyacım yok. Bu kadar düşman yeter.
Lûtfen detaylara inerek geniş bir perspektiften bakarsak konunun hiç de öyle basit bir konu olduğu gözükmez. Bu ülke için herkesin bir hesabı var. Ben bunu bilir bunu konuşurum.
Siz şu anda TC vatandaşısınız. Yahudi asıllı olmanız yüzünden bir avantajınız var. Bir ayağınız Amerika’da. Lûtfen gidiniz, anlatınız. Başkaları nasıl anlatıyorsa, siz de anlatınız. Söyleyin onlara; Yahudi lobileri de başkaları gibi bu ülkeye karşı Ermeni sopasını kullanmasınlar.
Son bir nokta. Hâlen hâfızamdadır, İsrail atacağı bir füze ile Ankara’yı vurabileceğini seneler evvel söylemişti.
Bu iş aslında o kadar basit bir şey ki, birileri birileriyle çok seneler evvel çok güzel muhabbet ettiler. Yaparız âbi yav, yeter ki şu köşeyi kapalım, sonrası kolay. Köşe kapıldı. Hani bizim köşe?
Âbi, kusura bakma o köşe biraz beni rahatsız ediyor.
SSSSS
Amacım, hiç bir şekilde bu tartışmayı, bir açmazın içine çekmek, Hoca’yı, müşkil durumda falan bırakmak değil. Öyle, TÜRK’ÜN Türk’ten başka dostu yoktur, yerli malı poropagandalara da tâviz vermem, kulak dahi kabartmam.
ÇÜNKÜ şu an yaşadığımız devr-i câhiliyede, bırakın TÜRK İsrarel dostluğunu, bir kapı komşusu, karşı komşudan gıcık kapıyor, sevmiyor, hoşlanmıyor. Yâni, İNSANSOYUNUN başı dertte.
Öyle sempatik, geleneksel TÜRK-YAHUDİ dostluk resimlerini falan da bir yana bırakalım. Burası DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI, MONŞER muhabbet mahfili değil. Hoca’nın, mekân girişine astığı tabelâ gibi; hür-saygılı ve yapıcı kelâmın öngörüldüğü bir mahfil.
1-Türkiye, neden yönünü İSLÂM âlemine çevirdiği için şaşkınlık duyuluyor ki! Budacı, Brahmancı âlemine çevirmeyecekti herhâlde.
2-Yanlış CUMHURİYET projeleri bağlamında, yıllarca yönümüzü,muassır medeniyet BATI’DIR, ayağına Batı’ya çevirdik de ne oldu!
3-Dönüp, dolaşıp ARAPLAR “size yıllardır ihânet etti” martavalını da bırakalım bir yana. Evet, Arap’tan ihânet gördük ama parlatıldığı kadar değil. Arap’tan önce, en güvendiğimiz “tebay-ı sâdıka”dan gördük ve “Sion katır birliklerini” unutmadık… Meselâ yani !
MEYAN…
Adam işine yaya giderken, âniden sağanağa yakalanmış. Tesâdüf, tedârikli olan arkadaşı ALİ, “Rızkullah, gel, bende şemsiye var” deyip bizimkini işine kadar götürüp, ıslanmaktan korumuş. O günden sonra, ALİ, ne zaman RIZKULLAH’ı görse, “Şııı, bak, benim şemsiye olmasaydı, sen o gün sırılsıklam olacakatın haa” diye serzenişte bulunmaya başlamış yerli yersiz. Bir gün gene ALİ, çökmüş RIZKULLAH’ın başına, başlamış şemsiye vıdıvıdısına. Tesadüf bu ya, mahâllenin parkındaki havuzun kenarındalarmış o an. Rızkullah, bir an havuza bakakalır, âniden suya atar kendini. Sırılsıklam çıkar havuzdan, ALİ şaşkındır, “yeter ulan” der ALİ’ye, “şemsiye de şemsiye de, yağmur da yağmur”… “Al bundan daha fazla da ıslanmazdım ya”…
HİTAM-I MEYAN…
4-Marks’ın, en önemli öngürlerinden biri, kapitalizmin mutlaka emperyalizme dönüşeceği, evrileceğidir ve sonsuz doğrudur. Derkenaren, CEMİL MERİÇ üstâdın, internet ortamına indirilmiş olan http://www.birfacianınhikayesi.com ortamına bakınız.
41-Bu itibârla, TÜRKİYE, yönünü İSLÂM âlemine çevirdiğinde, aaaaa, bak / şimdi / nerden çıktı bu yâni!!! BP, Irak’ın, İSLÂM âleminin göbeğinde, “binbir türlü fetbazlıkla” Güney Irak petrol ihâlesi alınca, çıt yok.
Bir kere mes’eleye doğru açıdan, doğru kerterizlerle bakmak gerekir.
Beni, alıntılayıp, bu mekânın dikkatine sunduğum ortamlarda, İsrael-Yahudi düşmanı ilân edenler ve o hattı mail üzerinde, hafif bemol ve/veya diyez nüanslarıyla, aynı düşünenler, iş İsreal’in kavramsallığına gelince, tuhaftır, bir metamorfoza uğrayıp, âniden karşımıza son derece gelişmiş DNA yapısına sâhip bir canlı türünü; sanki MR SPOK’un volkanlısı ya da eski Ahid’in, Sümer tercümeleri olan metinlerdeki ANUNNAKİler gibi, bize takdim ediyorlar. İSRAEL askeri medenîdir, merhametlidir vs. Bir kara mizah şâheseri.
MECBURÎ ARA…
Önceki yazımda, paranoyak tarafımdan söz etmiştim; yâni MOSSAD operasyonları gibi ve yanılırım inşaAllah’ı da eklemiştim. Acaba!
BİR YERLERDE ORMAN YANGINI ÇIKTI, MEMLEKET ÇITIR ÇITIR YANMAKTA.
HEYBELİADA’DA, ALLAH’TAN KİMSENİN YAŞAMADIĞI (ÜSTELİK) BİR SANATORYUMDA YANGIN ÇIKTI… Kimsenin yaşamadığı ALLAH’tan…
Az önce TRT2′de alt yazı geçti de (22:25 de)…
5- İsrael ordusunun ve özellikle MOSSAD’ın, eleman tanzimini nasıl yaptığını biliriz. Moşav ve Kibbutz’larda nasıl bir yaşamsallık olduğunu bilirim! 1987′de Mersin’de, 15 gün, bir moşav ve bir de kibbutzlu ile birlikte yaşadım, canımdan bezdirdi moşavlı ve üstelik et yemezdi de!
6-Dünyada kimse kimsenin dostu değildir, tekraren. Ne TÜRKİYE İsrael’e ne de israel TÜRKİYE’ye gebedir. Bu bir al gülüm ver gülüm mes’elesidir.
Dostluk yoktur ve devletler arası menfaât ilişkileri vardır.
7-Bu ilişkilere, ara sıra Fransa gibi, annesinin kırığını görmüş (çok özür dilerim bu tasvirden, ancak, başkasını bulamadım) tavır hâkim olur. Yâni nedensiz TÜRKİYE düşmanlığı, nedensiz Ermeni bi’atı!
8-Bâzı ülkeler, tarihten gelen bir garezle DÜŞMANSIZ YAŞAYAMAZLAR, uykuları kaçar.
9-İsrael, yerküremizin yegâne DİN DEVLETİDİR.
Evet, yegâne din devletidir. Ne Somali, ne Suud, ne İran… Eline su dökemez İsrael’in.
10-Hagannahlar anlatılmaz, DER YAASİNLER unutturulur, itinayla satlık Arap bulunur ve hamas kurdurulur, Gazze’den verdiri roketi KUDÜS’e, sonra da “anneee, bak kaka amcalar bana ne yapıyor” diye, dünyanın dört bir yanına yayılmış ve iyi organize olmuş Yahudi entelejansiyasıyla, başlar misinformasyona.
11-Bunları yemeyiz, daha İRANGATE’in üzerinden fazla geçmedi HOCAM… Oliver North yarbay, Hint malı mı silâh sattı İRAN’A!
12-Sonuç itibâriyle ortada bir emperyalist zulüm var. Burada tarihin kartları değişecek. 52, gerekirse yeniden karılıp, yeniden dağıtılacak. Belki de 104 olacak 52…
13-Kudüs’ten buraya uluyorlar habire, nefret ve kin kusuyorlar her gün. Son derece selis ve temiz bir TÜRKÇE ile…
14-Ben, ülkeme silâh çeken terör örgütünün üstüne gidince, BAAAK SİZ PEKEKELİ YAVRULARI KATLEDİYORSUNUZ” DİYOR ŞİZOFRENİK KAFA, “ULAN SEN, UFACIK SABİLERİN KOLLARINI, ÜSTELİK CANLI CANLI KIRIYORSUN” DEYİNCE, BEN DEVLETİMİ KORUYORUM DİYOR. Ben koruyunca PİS TÜRKLER oluyorum, Yahudi koruyunca, merhametli İsrael Ordusu oluyor, biz devletimizi teröristlerden koruyoruz oluyor.
15-Denklem, son derece karmaşıktır aslında; İsrael mi Abede’yi yönetiyor, Abede mi İsrael’i! Kasap Şaron’a bakarsan, “Amerika dünyayı, biz de Amerika’yı yönetiyoruz” dediydi.
16-Ufacık yaşlarından itibâren, fanatik hahamların elinde, SEÇİLMİŞ IRK savlarıyla, mektepten önce muharref Tevrat öğrenenler, gün gelir rahatlıkla dünyayı da yakarlar.
Bu yazıyı, şâyet kabûl ederse ruhu, BAY İZAK ŞAMİR ve ENVER SEDAT’ın hâtıralarına ithaf ediyorum…
Selâm ile.
TANRI TÜM DÜNYA HALKLARINI ZÂLİMİN ELİNDEN KORUSUN.
HER KİM YERYÜZÜNDE FESAT ÇIKARIRSA, İNSAN KARDEŞLERİNİ, MADDÎ MENFAÂT UĞRUNA BİRBİRİNE KIRDIRIRSA, KAHROLASICADIR.
Değerli Okurlar ve Değerli Hocam,
Uluslararası İlişkilerde menfaât ve güç esastır. Türkiye’nin dünyada dostu da düşmanı da yoktur, çıkarları vardır. Güçlü olursak çıkarlarımızı koruruz. Bu kadar basit… Dostluk sâdece insanlar arasında olur, ki günümüzde o da nâdirattandır.
İsrail istihbaratına (MOSSAD) yakınlığı ile bilinen Debkafile sitesinde Güneydoğu’daki terör olaylarından bahsedilirken “Kurdish rebels” veya “Kurdish guerillas” terminolojisi geçiyor. Bilgilerinize… PKK’nın arkasında İsrail’in olduğunu Mısır’daki sağır sultan duydu. Güneydoğu’da mâsum çocukları öne süren, taş atıran ve “Kürt intifadası” imajı verenler acaba Filistin intifadasının rövanşını mı almak istiyorlar?
Bitmedi…
Internette Haaretz gazetesinin okur yorumlarını okuyorum. Yüzlerce İsrailli “mâdem öyle, biz de Ermeni ve Kürt milliyetçilerinin arkasındayız” diyor. Bu mudur dostluk? İsrailli yorumcular önce şu iki noktayı bir izah etsin bakalım…
Selâmlar…
MKD: Bu objektif ve şahsa deği, fikre mütevellit yorum için teşekkür ediyorum.
Değerli Mekân, Değerli EVREN BEY,
Teşekkür ediyor saygılarımı sunuyorum size ve mekânın değerli katılımcılarına!
Demek ki yalnızca feysbuktan olumuyorlarmış. Önemli değil.
Çok yazık çook, gerçekten çok yazık…
Seam ile…
Tüm mazlumlara saygıyla arz ederim:
——————————————–/————————————————————
Erhan BAŞYURT – Bugün
Görünür nedenler “Anadolu Kartalı” tatbikatına İsrail’in 6 yıl sonra alınmaması; Türkiye’nin Suriye ile askerî tatbikatlar yapması ve TRT’de yayınlanan bir dizi…
Ancak bütün bunların perde arkasında başka bir hesaplaşmanın olması ihtimâli güç kazanıyor.
O da hiç şüphe yok ki, İran’ın nükleer kapasitesini İsrail’in bir askerî operasyonla yok etmek arzusu.
İsrail’in mevcut aşırı sağcı yönetimi, İran’ı vurmayı âdeta saplantı hâline getirmiş.
Jereme R. Corsi’nin yeni yayınlanan “Why Israel Can’t Wait (İsrail Neden Bekleyemez)” isimli kitabı bu konuda çarpıcı detaylar veriyor.
World Net Daily için uzman olarak görev yapan Corsi, 26 Mayıs ilâ 16 Haziran 2009 arasında üç haftayı İsrail’de geçiriyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu, Başbakan Yardımcısı Moshe Yaalon başta olmak üzere eski ve yeni istihbaratçı ve stratejistlerle görüşüyor.
Vardığı sonuç korkunç…
Özetle söylemek gerekirse:
“İsrail, İran’ın nükleer silâh sâhibi olmasının kendisini yok etmeye yönelik olduğuna inanıyor. Bu sebeple de İran’ın uluslararası kamuoyunu oyalayarak bu kapasiteye ulaşmasına seyirci kalmak istemiyor. ABD ve uluslararası kamuoyu ile ılımlı İslâmî yönetimleri ikna etmeyi, gerekirse tek başına bu saldırıyı gerçekleştirmeyi istiyor”.
Corsi, görüştüğü üst düzey İsrailli yetkililere dayandırarak “2009′un sonu veya 2010′un başında” diyerek operasyon tarihi de veriyor.
İran’ın “Sajjil 2″ füzeleri kapsama alanına giren İsrail, Ahmedinecad’ın “İsrail haritadan silinmeli” sözüne fena takmış.
Yâhut en fazla bu açıklamayı nazara veriyor.
Bu sebeple İran’ın nükleer kapasitesini yok etmeye, ölümcül bir mes’ele olarak bakıyorlar.
Ancak böyle bir saldırının uluslararası kamuoyu ve ABD’ye rağmen gerçekleşmesi hâlinde İran’ın farklı yöntemlerle kendilerinden intikam alacağını da biliyorlar.
Hizbullah ve Hamas saldırıları ve konvansiyonel füzelerle ülkeyi vurmak gibi…
Corsi, İsrailliler’in “nüfusun üçte birini kaybetmek” riskini hesapladıklarını, aksi hâlde “Hitler karşısında sessiz kalmak” gibi daha ağır bedel ödemekten korktuklarını kaydediyor.
İsrail bu duruma “Samson Tercihi” adını veriyormuş!
Filistinliler’i yok etmek için kutsal mâbedi yıkan ve kendi hayatını da feda eden Samson gibi.
Corsi, İsrail’in hava ve alternatif saldırı plânlarını hazırladığını ve iki farklı tatbikat da yaptığını kaydediyor.
Bir diğer alternatif de denizaltından nükleer hedeflere füzeler fırlatmak.
Hava saldırısı için İsrail’in pek fazla seçeneği bulunmuyor.
Ürdün-Suudî Arabistan ve Körfez üzerinden geçmek; Ürdün-Irak üzerinden geçmek veya Türkiye üzerinden geçmek…
Garip bir şekilde Corsi’nin kitabında Türkiye adı hiç geçmiyor.
Ancak, askerî stratejist Anthony Cordesman, ünlü think-tank kuruluşu CSIS için Mayıs 2009′da yazdığı “İsrail’in İran’ı Vurma Seçenekleri” başlıklı analizde bu durumu şöyle izah ediyor:
“İsrail uçaklarının, Türkiye-Suriye sınır çizgisinden geçerek İran’daki nükleer hedefleri vurması en iyi seçenek…
En az 70 uçak gerekiyor. Havadan ikmâl de kaçınılmaz.
İsrail, Eylül 2007′de Suriye’deki Dayr ez-Zawr tesislerini vurduğu gibi İran’ın radarlarını da kilitlemeli…
Bu seçenek de Suriye ile savaş hâli olduğu için zâten politik kriz yaşanmaz.
Türk radarları da sınırdaki bu uçakları ‘dost’ olarak algılar. Daha sonra bir siyasî kriz çıksa da orta şiddetli olur…”
Bütün bu gelişmelerin ışığında değerlendirildiğinde, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan kırılmada, İran etkisinin sanıldığından çok büyük olabileceği görülüyor.
Başbakan Erdoğan’ın bu hafta içerisinde gerçekleşmesi beklenen İran ve ardından ABD ziyaretleri sanırım, Şam ve Bağdat çıkarmaları kadar, hâttâ daha büyük bir önem taşıyor.
Erdoğan, İsrail’in kan kokan plânlarına kendisi gibi karşı çıkan Obama ile İran yönetimi arasında sanırım bir nev’î “arabuluculuk” girişiminde bulunacak.
Başbakan Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler’de yaptığı, “İran’ın nükleer çalışmalarını gündeme getirenler, İsrail’in sahip olduğu nükleer silâhlarını neden gündeme getirmiyor” çıkışı da puzzle’ın parçaları gibi yerine oturuyor.
Türkiye’nin, İsrail’in Konya’daki askerî hava tatbikatını iptâl etmesi çok daha derin anlamlar taşıyor.
Ayrılık dizisi bahâne, havada ayrılık türküsü var…
Propaganda kaç çeşittir? Emekli asker DR KUMKALE, üç temel çeşidi var diyor “psikolojik hârp ve unsurları”nı anlattığı kitabında.
Vali Bey’cik ne yapsın, devlet terbiyesi ile “komşularımız” hata yaptılar gâliba diyor. Yapma vâli bey ne hatası. O bulgar bilmez mi neyin ne olduğunu! Şimdi sevgili TÜRK YAHUDİLERİ’NE soruyorum, acaba ne tensip buyururlar böyle bir durumda! Ne yapalım acaba? İsrael olsa böyle bir davranışa muhattap olan, bir ikinci ENTEBBE operasyonu bile düzenlerdi…
Hadi okuyalım bakalım…
Skandal harita !
Edirne ve Kırklareli’yi ”eyâlet” olarak gösterdiler
2009-10-19 – 16:29
Edirne’de düzenlenen AB Katılım Öncesi Mâlî Yardım Aracı (IPA) Sınır Ötesi İş Birliği Programı bilgilendirme toplantısında, Bulgaristan tarafından hazırlanan ve katılımcılar ile basın mensuplarına dağıtılan broşürdeki haritalarda Edirne ve Kırklareli’nin ”eyâlet” olarak gösterilmesine Türk heyeti tepki gösterdi.
Devecihan Kültür Merkezi’ndeki bilgilendirme toplantısında, Türkiye İşbirliği ve Kalkınma İdaresi (TİKA) Başkan Yardımcısı Dr. Mustafa Şahin ve Bulgaristan Bölgesel Kalkınma ve Bayındırlık Bakanlığı yetkilileri, aralarında Edirne Vâlisi Mustafa Büyük’ün de bulunduğu katılımcılara projeler konusunda bilgi verdi.
Bilgilendirmenin ardından söz isteyen Edirne Vâli Yardımcısı Ali Deniz Sürmen, proje tanıtımı konusunda Bulgaristan tarafından bastırılan broşürde büyük bir hata olduğunu savundu.
Sürmen, Türkiye’nin idarî birimlerinin arasında eyâletler bulunmamasına rağmen, broşürde bu konuda yanlışlar olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
”Bu tarz harita hataları Türkiye’nin Doğusu’yla ilgili yapılıyor. Farklı haritalar çizilerek yanlış anlamalara neden olunuyor. Bulgaristan tarafından bastırılan bu broşürde de Edirne ve Kırklareli eyâlet biçiminde gösterilmiş. Bizde eyalet sistemi yoktur. Bununla bize mesaj mı verilmek isteniyor yoksa hata mı yapılmıştır? Dostlarımızın öyle düşünmediğini biliyoruz fakat yanlış anlamalara neden olunmaması için açıklama bekliyoruz”.
TİKA Başkan Yardımcısı Şahin, Sürmen’in açıklama beklediğini, kürsüde bulunan Bulgar hey’etine iletti.
Şahin, heyetin açıklamasını şu şekilde aktardı:
”Kötü niyet olmadığını belirtiyorlar. Vilâyet ile eyâlet kelimelerinin tercümesi sırasında kaynaklanan bir hata. Biz de TİKA olarak son anda broşürler elimize geçtiği için inceleme fırsatı bulamadık. Bunda art niyet yoktur. Bundan sonra biz de TİKA olarak daha dikkatli olacağız”.
-EDİRNE VALİSİ BÜYÜK’ÜN AÇIKLAMASI-
Vâli Büyük, toplantının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, hatanın tercümeden kaynaklandığını söyleyerek, ”Bulgaristan’ın hazırladığı ve TİKA’nın da inceleme yapmadığı tanıtım broşüründe Edirne ve Kırklareli illerinin eyâlet olarak yazıldığını, maddî hata yapıldığını gördük. Durumu Vâli Yardımcımız Sürmen toplantıda aktardı. Art niyetin olmadığı anlaşıldı. Bundan sonraki çalışmalarda bu yanlışlıklar düzeltilecek” dedi.
Habertürk
Saygılar Efendim,
İran ve İsrail konusunda birkaç şey ifâde etmek istiyorum.
Hangisi daha güvenilir dost diye sorsak nasıl cevaplar alırız acaba?
Bir kere bu dost lâfını geçelim derim. Artık herkesin bildiği gibi uluslararası ilişkilerde karşılıklı menfaâtler söz konusu. Ama evrensel olan bu ilkeyi selâmlaşırken bile unutmamak gerekir.
1- İran güvenilir bir komşu mu?
Hayır. İran güvenilir bir komşu değil.
Neden?
Çünkü:
a-Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın düzenlediği Kudüs gecesine İran Büyükelçisi de iştirak etmişti. İran’ın uzun yıllar Türkiye’ye İslâm rejimi ihraç etme gayretinde olduğunu dünya âlem biliyor. Türkiye’de lâik sistemin yıkılması için ellerinden geleni yaptılar ve yapıyorlar. Bu bakımdan bir birey olarak İran benim benimsediğim sistem açısından dostum olamaz. TC Devleti’nin Anayasası’nın da dostu olamaz.
b- Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın ülkemizi ziyaretinde Anıtkabir ziyareti problem oldu ve gezisi Anıtkabir ziyaret edilmeden tamamlandı. Bu TC Devleti’ne yapılan en büyük saygısızlıktır. Anayasamız’da yer alan hükümlere karşı bir provokasyondur. Anayasamızda Atatürk Milliyetçiliği hükmü vardır. Bu tavır Anayasa hükmünü tanımamaktır. Benim bağımsızlık savaşımın liderini tanımayan dost değil, komşu bile olamaz. Ben bunların İslâm’dan olduğundan bile şüphe ederim. Kur’ân âyetidir. Bir köleyi zincirlerinden kurtarmak mü’min olmanın niteliklerinden biridir. Bir ülkeyi esaretten kurtarmak, zincirlerini çözmek müminliğin önde gelen niteliğidir. En azından bunları düşünerek ve Türk ulusuna karşı iyi niyet beslediklerini sergilemek açısından Anıtkabir’i ziyaret etmesi gerekirdi. Eğer ben TC Devleti’ni yönetseydim, bunu yerine getirmeyen bir resmî konuğu, ABD Başkanı bile olsa kabûl etmezdim.
c- PKK, Afganistan’dan aldığı uyuşturucu hammaddesini İran gizli servisi Savama’nın yardımıyla Irak üzerinden Suriye ve Lübnan’a taşırken, bir kısmını da İran’da kurulan uyuşturucu imalâthânelerinde işliyormuş. İran kendi ülkesinde uyuşturucuya ağır yasaklar koyarken din ve rejim düşmanı olarak gördüğü Avrupa’ya taşınmasına izin veriyor.
Suriye’nin PKK desteğindeki uyuşturucu ticaretinden elde ettiği yıllık gelir 2 milyar Dolar, PKKnınki ise 900 milyon Dolarmış.
İşte bu İran, bizim kınalı kuzuları şehit eden silâhların finansmanına aracılık ediyor.
İşte bu İran, Devrim muhafızları komutanı Muhammed Alicaferi vâsıtasıyla Türkiye’yi tehdit ediyor. Diyor ki, eğer İran’a bir saldırı olursa, bu saldırı Amerika’nın üsleri bulunduğu ülkeler üzerinden gerçekleşebilir. Biz de o üslerin bulunduğu ülkeye misilleme yaparız diyor.
Peki, sen PKK’ya uyuşturucu ticaretinde vâsıta olurken bizim misilleme hakkımız doğmuyor muydu?
d-Eğer Ortadoğu’da İsrail varlığı sözkonusu olmasaydı ve İran nükleer silâha sâhip olsaydı, yayılmacı stratejisinde bugüne göre Türkiye’ye karşı daha aktif bir baskı içinde olur muydu?
Bu İran, PKK’ya nükleer bile satar.
Ben bu İran’a güvenmem.
Peki, İsrail’e güvenir miyim?
Hayır,güvenmem. Çünkü tatbikat krizinde hemen Dışişlerinde toplanan İsrail yetkilileri, Türkiye’ye baskı için Mart’ta Temsilciler Melisi’nde görüşülecek Ermeni tasarısını önlemek için Yahudi lobilerinin engelleme gayretlerini bloke edelim diyorlar. Dünkü yazımda Sn. Selim Amado’ya bu çerçevede ifadelerde bulunmuştum. ADL aynı taktiği uygulamakta idi.
Amerika’da Yahudi lobileri bastırsa F. Gülen bir gecede sınır dışı edilir. F. Gülen’i kullanarak bâzı projelerini gerçekleştirmek istiyorlar ama yanlış ata oynuyorlar.
Eğer bağımsız bir ülke değilsen, bir arada bir derede kalır, arabuluculuk gibi bir vizyon üstlenmeye çalışırsın. Eğer bölgede hâkim güç isen, arabulucu değil, yöneten olursun.
İsrail de güvenilir dost değildir.Elinde sopa ile dolaşan dost değildir.
Bizim yetkililer, Ermenistan’la imzalanan protokolden sonra bu tavrı aldılar. Güya arkalarını sağlama aldıklarını düşünüyorlar herhâlde.
Hadi hayırlısı bakalım.
Ben Türkiye’nin nükleer üretiminden yanayım. O zaman arabulucu değil, hâkim güç olursun. Ülkeme olan sevgim, çevreciliğime gölge yapıyor.
Önce bağımsız ülke gerek!
SSSSS
Karga Kadir, bıkmadan iz sürüyor.
Üstteki yorumlarımızın birinde, bâzı devlet veya toplumlar, tarihten gelen erik kurusu acısıyla, sürekli olarak düşman yaratmaktan zevk alırlar. Cümlemizin geri kalan yorum yâhut “açılım” kısmı, HOCA’YA AİT, ARZU EDERSE bunu akliyye almi bağlamında izah eder ve bence de çok çok iyi olur. Yâni DÜŞMAN olmadan uyuyamazlar gâliba. Ermeniler de buna benziyor ya da tastamam karşılığı, nasıl mı, buyrun okuyunuz:
==================================///======
Normâlleşmeye karşılar
AA Giriş Saati : 19.10.2009 19:14
Güncelleme : 19.10.2009 19:15
Ermenistan’da yapılan bir kamuoyu yoklamasından, Ermeniler’in yarısından fazlasının Türkiye ile ilişkilerin normâlleştirilmesine karşı oldukları sonucu çıktı.
Ermeni Sosyoloji Derneği’nin yaptığı kamuoyu yoklamasına katılan Ermenilerin yüzde 52’si iki ülke ilişkilerinin normâlleştirilmesine karşı olduğunu ifâde etti. İki ülke ilişkilerinin normâlleştirilmesini destekleyenlerin oranının yüzde 39 çıktığı araştırmaya katılanların yüzde 9′u ise görüş bildirmedi. Bununla birlikte araştırmaya katılanların yüzde 48′i sınırların yeniden açılmasını istediğini, yüzde 41′i ise şu anki statükonun korunması gerektiğini ifâde etti.
21-25 Eylülde yapılan kamuoyu yoklamasına 1000 kişinin katıldığı belirtiliyor. Kamuoyu yoklamasının Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişkinin yeniden kurulması ve sınırların açılmasını öngören protokollerin 10 Ekimde Zürih’te imzalanmasından önce, ancak protokoller için çalışmaların sürdürüldüğü bir dönemde yapıldığı kaydedildi.
===========================////=============
Evet, ne yapalım şimdi…
1-Ey Bulgar, senin eyâletlerin yanında (Haskova ve Burgaz eyâletlerinin yanında gösterilmiş EDİRNE ve KIRKLARELİ, teknik olarak pastaladığım foto, burada çıkamadı gâliba) gösteriyorsun gâliba EDİRNE ile KIRKLARELİ’ni, büyüklük bizde kalsın, verdim gitti.
2-a) Ermeniye göre, Büyük Ermenistan, bizim SELEFKUS’a kadar yâni SİLİFKE’ye,
b) Ariel Şaron amcaya göre, ki tarihî kaydı vardır bunun, VAAD EDİLMİŞ toprakların Batı ucu, SİLİFKE’nin yoğurdu değil, Batısı’dır ya sıymış!
c)Buraları yâni ÇUKUROVA aynı zamanda Büyük Kürdistan’ın da limanı olacakmış…
3- Vallahi şaştım kaldım. Akşam istiareye yatsam da BURHANZADE KEMAL EFENDİ dedeme mi sorsam, babam İbrahim Bey’e mi sorsam…
4-En iyisi Recep Doksat Hocam’a soralım. Değil mi hocam. Rahmetlinin memleketimizde psikiyatrinin kurumsallaşmasında büyük harcı, teri, emeği vardır.
Aynı zamanda da Recep Hocam, bildiğim kadarıyla ruhçuluğun ilmen yapılmasında gayretleri olmuştur, yanılıyor muyum?
Yok yok, Recep Hocam’ı da, dedemleri de rahatsız etmeyelim.
En iyisi entebe gidek, şire pazarında tellâl bağırtak eğeem…
Geldileeer, geldiler…
Gelen olmazsa İMAM ÇAĞDAŞ’ta “cartlak kebabıynan” başlayak eğeem…
MKD: Sayın Hüseyin Sungur, bâzen yazdıklarınızı anlayamıyorum…
Değerli Okurlar ve Yazarlar,
1. İsrail’in Kuzey Irak’daki yatırımlarına, arazi satın alımına ve İsrail istihbaratının Peşmergeleri eğittiği ve donattığı olgularına da dikkatlerinizi çekerim (ABD’li ünlü gazeteci Seymour Hersh yazmıştır, o yazdıysa iyi bir yerlerden haber almıştır diye düşünüyorum).
2. Ayrıca, İsrail’li şirketler vâsıtasıyla veya paravan Türk şirketleri/özel şahısları eliyle Güneydoğu Anadolu’daki GAP bölgesinden bilhassa Harran’dan yoğun çiftlik, tarla ve arâzi alımlarını yine basından duyduk. Bu konuda bilgilenmek isteyenler için ilginç bir kitap “İstihbarat Raporlarına Göre İsrail’in Gap Senaryosu” Hasan Taşkın, Truva Yayınları.
3. Türkiye ile İsrail arasında çoktan PKK-Hamas denklemi kuruldu. Resmî ağızlar pek dile getirmiyor olsa bile bu böyle… Bana kalırsa Hamas’la İsrail’in ateşkesiyle, PKK’nın eylemsizlik kararının da gizemli bir bağlantısı olabilir.
4. İsrail kendi güdümünde kurulacak “Büyük Kürdistan”a oynuyor. Bu Yalçın Küçük’ün tâbiriyle bir Kürdo-Judaik devlet yapılanması olacaktır.
5. PKK’nın İran kolu PEJAK, İran ordusuyla savaşıyor. ABD ve İsrail bunları Tahran’a karşı destekliyor. Bu bir vekâleten örtülü savaştır.
6. İran da İsrail’in olası (MKD: olmayası) bir “önleyici hava saldırısına karşı caydırıcı unsur olarak HAMAS ve Hizbullah’ı el altında tutuyor. Füzelerle donatıyor ki bunların menzili Tel-Aviv’i bile içine alıyor. İsrailli bâzı kaynaklar, İran’dan Suriye’ye oradan da Lübnan ve Gazze’ye kaçak gönderilen silâh ve füzelerin sevkiyatında Türkiye’nin de rol aldığını iddia ediyorlar.
7. İsrail’in 2006 Lübnan ve geçen Gazze saldırılarının İsrail açısından anlamı, büyük İran operasyonu öncesinde İran’ın caydırıcı gücünü oluşturan Devlet Dışı Aktör pürüzlerini temizlemekti. Pek başarılı oldukları söylenemez.
8. İsrail basını ve Debkafile sitesi bu aralar sık sık Türkiye’nin “şer ekseni”ne doğru kaydığını, Atatürk’ün politikaslarından uzaklaştığını iddia edip duruyor. Ayrıca, İsrail söyleminde Türkiye hükûmet ve ordu olarak ikiye ayrılıyor ki bu tipik bir “böl yönet” taktiği uygulamasıdır kanımca. Bu temayı sürekli işliyorlar.
Tüm Okurlara ve Hocamız’a Selâmlar.
Evren İşbilen, ODTÜ Uluslararası İlişkiler doktora.
MKD: Katkıların için her zamanki gibi teşekkürler Sevgili Eİ.
Ben ne etsem de güncellik, ayağıma geliyor. Bunda, elbette KARGA KADİR’in de hınzırlık katkıs.ı yok değil açıkcası.
Bu arada MUSTAFA AĞABEYİM’e gecikmiş teşekkürlerimi, hâlâ serinlemeyen TARSUS sabahından takdim ediyorum.
Evren kardeşimizin değerli çalışmaları gerçekten kaynak konusunda gümrahlaştırıyor aklımızı da, hangi birine yetişeceğiz, kıraat edeceğiz! Biz garip çiftçiyiz, az da köşe yazarıyız, hepsi bu.
Hocam, bu arada alabalık-bıldırcın-kayakoruğu- gibi girdilerden müteşekkil, eski Ermeni krallarının yaylakı olan sunturas yaylasındaki yemek faslı, şahsen aklımızda duruyor. Ona göre yâni… Buyursun gelsin dostlar–aslı “yok” yaylasında 400 baş hayvanım var benim- herkes kendi kesesinden yesin, içsin bu gece… Bir ZÜLÜFKE / Silifke türküsünden saçmalamaca dinlediniz.
Saygılar sunar, İsviçreli “dostlarımızla” başbaşa iyi günler dilerim…
============================================================
İsviçre’den çirkin oyun!
Yeni minâre yapımının yasaklanması için 29 Kasım’da referanduma gidecek olan İsviçre’deki aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi tarafından “Minâreye Atak Oyunu“ tasarlandı.
Güncelleme:20 Ekim 2009 09:45
===============================================================
Yazima tepkilerini veren Prof. Doksat ve Sn Huseyin Sungur’a, Sayin Terzioglu’na tesekkur ederim.
Tabii ki aramizda gorus farklari olacak, ama bilhassa bazi yanlis saptamalar var ki onlara uzuluyorum. Asla kabul edemeyecegim saptama, Israile Turkiyenin guvenemeyecgidir. Yahudiler -basbakan da soyledi- hesaplarini iyi bilirler. Ortadoguda koskoca, en kuvvetli demokrasi, laik fakat Musluman Turkiye, Israil ile her devirde gecerli olacak karsilikli menfaatleri olan bir Turkiye, Israil ondan nasil vazgecer? Kurtleri destekledigi yillarda Turkiye Israil ile iliskilerini ikinci katip duzeyine indirmisti ve Israil Ortadoguda kendisine Arap olmayan ortaklar ariyordu. Sasacaksiniz, bir tanesi de Sah devrinin Iran’i idi. Fakat TR Israil ile cok yakin iliskilere karar verince ( sakin yalniz askeri veya istihbarat isbirligi dusunmeyin, bilimsel ve Bati dunyasina acilim bakimindan ve herseyden once TR’nin karari olarak), Israel Kurtleri desteklemedi, bir iki muteahhit ozel isler yaptilar, o kadar. Yani Israil Turkiyeden vazgecmez. Ne yazik ki Turkiye yon degistirdi, Israel asil ondan suphe etmege basladi. Islamlasma arzusunun fiyatini Israele odetmek bahis mevzuu.
Dendi ki: “Demokratik, LÂİK ve sosyal hukuk devleti normlarına bağlı bireyler olarak ülkenin bağımsızlığı, özgürlüğü ve bölünmez bütünlüğü için mücadele vermeye çalışıyorsak, sizlerin de bu çabayı göstermeniz gerekirdi.” Siz Turk sagci basinininda (kahpeler, haricten gazel okuyacak adamlar misiniz, bu ulke Muslumandir, halkin secimi AKP’dir )demezler mi?
Sonra ne kadar yanlis : “İsrael, yerküremizin yegâne DİN DEVLETİDİR. Evet, yegâne din devletidir. Ne Somali, ne Suud, ne İran… Eline su dökemez İsrael’in” Bilmiyorlar ki Israilde Dindar kesim ile (%20) laik -dinsiz degil, bayramdan bayrama veya Cumartesiden Cumartesiye duaya giden ksim (%80)’dir ve kurulusu (ki laik Siyonistler tarafindan kuruldu) dindar kesimle karsilikli anlayisa dayanir. Aile hukukunda, gidanin resmi yerlerde Kosher -helal- olmasinda, bazi sehirlerde Cumartesi otobus isler, bazilarinda islemez. tatil gunu Cumartesidir. Kipur gunu butun ulke nefesini tutarcasina felce ugrar cunku en kutsal Yahudi gunudur. Bunun adi eger Din devleti ise, on yargidan baska bir sey degildir.
Israil oyle bir ulke ki, bir taraftan dunyanin en ileri ulkelerinden olurken obur taraftan kendini mudafaa etmege mecbur. Basarilari takdirden ziyade dusmanliklara zemin hazirliyor. Bakin bugun Israilde dunya capinda (Yarinimiz) diye bir kongre basladi. Israil 9 Nobel odulu sahibi ve 6 milyon Yahudilik bir ulke. Dunyanin enerji, isinma,su,egitim problemlerinin hallinde boyundan cok daha buyuk buluslara imzasini atmis. Bir de komsulari onu yikma hayalinde olmaga devam ediyorlar. Goldstone raporuyla Israili rezil ettiler, Israilin savasta askeri basarisi sonradan media yoluyla sifirlanmak isteniyor. Mazlum Gazzedeki zavalli olen cocuklar hep onlardan bahsedilir, ama neden olduler? neden Sderot’a 8 yil roket yagdirandan bahsedilmez? Yani Israil yanlis taniniyor ve bu yuzden yazima degerli tepkilerini yazan dostlar da bazi bakimlardan bu havadalar. Biz Israildeki Turk Yahudilerine gelince, sadece Israilde degil, Yahudi dunyasinda zannettiginizden fazla Turkiyenin gonullu elcileri olduk, sonuc: Ayrilik filmi ! cami cikisi Israil bayraklarinin yakilmasi. Boyle olmamaliydi. Yahudiler bu kadar kotu degiller, Turk ve Musluman dusmani degiller, hele hele dunyaya zarar vermis bir gecmisleri hic yok.
Gene de soyliyecegim, benimle ayni fikirde olmaya mecbur degilsiniz, ama beni okuma zahmetine katlandiniz, tesekkur ederim.
Selim Amado
Sayın Selim Amado Bey,
Nezaket içeren açıklamanız için şahsım adına teşekkür ederim.
Başlıkta ismimi zikretmenize rağmen, yazımda sorduğum 7 adet soru ile ilgili tatmin edici bir açıklama olmadı kanaâtindeyim. Ama buna rağmen yazınızdan idrak ettiğim içtenlik yüzünden, kendimi bu sorulara cevabı almış kabûl ediyorum.
Çünkü bir çelişki var.
Lâik olduğunu söylediğiniz İsrail ve onun Amerika’daki lobi kuruluşu ADL, niye F. Gülen ile temâs etme gereği duymaktadır? Bu benim için çok önemsediğim bir noktadır. F. Gülen resmî bir misyona mı sâhip?
Abraham Foxman, Papa ile görüşmede yardımcı olmuş mudur? Olmuşsa niye olmuştur?
Bir taraftan Türkiye’de İslâmlaşmadan şikâyet edilirken, bu İslâmlaşmanın tohumlarını atanlarla yanak yanağa dans etmenin esbâb-ı mûcibesini (bu sefer doğru yazdım efendim) ben idrak edemiyorum. Aslında idrak ediyorum da, bu idraki, sizin anlatmaya çalıştığınız normların içine oturtamıyorum.
İsrail’de Tevrat’ın kopyası olan bir kitaba sâhip bir cemaât oluşup, bütün alanlara hâkim olmaya çalışsa ve Türkiye’de bir kuruluş bu tarikata destek verse, çok merak ediyorum, tutumunuz ne şekilde olurdu?
Siz Tevrat’a dokundurur musunuz?
Hristiyanlar’ı pek sevmezsiniz. Niye?
Çünkü sizin Kitabınızı, Eski Ahit’i almışlar da o yüzden değil mi? Yâni size göre Hristiyanlar Tevrat’ın fotokopisini kullanıyorlar. Hristiyanlığın kitabı Eski Ahit + Yeni Ahit değil mi?
O zaman Yüce Kitabımız Kur’ân’ın fotokopisini kullanan cemaât için aynı düşünce yapısından kaynaklanarak niye ADL eylemine tepki vermiyorsunuz veya ADL niye böyle bir politika izliyor?
Siz tavsiyem, bu hususta araştırma ve irdelemeler yaparak doğru noktalara taşların oturtulması için gayretler sarf etmeniz.
Tekrar teşekkürler.
SSSSS
Sayın Selim AMADO,
“Sonra ne kadar yanlis: “İsrael, yerküremizin yegâne DİN DEVLETİDİR. Evet, yegâne din devletidir. Ne Somali, ne Suud, ne İran… Eline su dökemez İsrael’in”. Bilmiyorlar ki İsrail’de dindar kesim ile (%20) lâik -dinsiz degil, bayramdan bayrama veya Cumartesiden Cumartesiye duaya giden kesim (%80)’dir ve kuruluşu (ki lâik Siyonistler tarafindan kuruldu) dindar kesimle karsilikli anlayisa dayanir. Âile hukukunda, gidanin resmî yerlerde Kosher -helâl- olmasinda, bâzi sehirlerde Cumartesi otobus isler, bâzilarinda islemez. Tatil gunu Cumartesidir. Kipur gunu butun ulke nefesini tutarcasina felce ugrar cunku en kutsal Yahudi gunudur. Bunun adi eger Din devleti ise, on yargidan baska bir sey degildir”.
Bilâhare cevap vereceğim…
Selâm ile…
Saygılar Efendim,
Sayın Selim Amado Bey, ilgili konuda aşağıdaki notları ve soruları size aktardıktan sonra bu tartışmayı kendi açımdan bitirmek istiyorum.
Bu bilgilerin bir kısmı F. Gülen http://tr.fgulen.com/content/view sitesinden alınmıştır. Bakınız ülkeyi bugünlere taşımak için kimler ne gibi gayretler sarf etmişler. Olayları kronolojik olarak sıralayacağım.
1-24.09.1996 F. Gülen, M. Yılmaz’la yaptığı telefon görüşmesiyle ilgili basın açıklaması yayınladı. Bu tarihte M. Yılmaz ANAP Başkanı.
Bu M. Yılmaz bundan 6 ay evvel Vatan Gazetesi’nde yayınlanan haberde, “emniyet içinde F tipi örgütlenme olduğunu biliyorduk” diyor. Kendisi herhâlde o sıralarda yün örüyordu.
Yani bir parti lideri ve daha sonra Başbakan Yardımcısı olan bu kişi, hâlen Meclis’te bağımsız milletvekili, bir cemaâtin lideri ile görüşme yapıyor ve bu cemaatin emniyet içinde örgütlendiğini bildiklerini söylüyor. Aslında lâik sistemin tahribatına yol açan liderler bu isimler. Bugün gündeme oturtulan pasif lâiklik kavramının müellifleri ve proje mimarları, esasen M. Yılmaz, Ecevit, Demirel ve Çiller gibi liderler. Şimdi AKP Hükûmeti bu projenin uygulayıcısı ve müteahhiti durumunda.
Bu açıkladığım nokta sizin ilgi alanınıza girer mi bilemiyorum?
2-27.06.1997 F. Gülen ABD’de kalb anjiyosu geçirdi.
Türkiye’de anjiyo yapılamıyor. O yüzden Amerika’da buluyor zannederim.
3-10.09.1997 ADL Başkanı A. Foxman ile görüştü. F. Gülen,11 Haziran 1997′de ABD’ye gittiği sırada, önemli bir Musevi örgütü olan ADL (Anti Defamation League) Başkanı A. Foxman ile New Jersey’de kaldığı evde görüştü. Bu görüşmeden sonra ADL Başkanı, Kardinal John O’Conner ile Gülen’i görüştürmek için Kardinal O. Connor’dan randevu aldı. Bunun üzerine;
4- 19.09.97 F. Gülen New York’ta Katolikler’in önde gelen liderlerinden Kardinal John O. Connor’la görüştü. Papa 2. John Paul’un sağ kolu olarak bilinen ve gerek Amerikan Yönetimi ve gerekse BM’de büyük nüfûza sâhip olan Kardinal O. Connor ile Gülen arasında gerçekleşen görüşme samimi bir sohbet havasında geçti.
Sayın Amado, sizce ADL Başkanı F. Gülen ile ne görüşmüştür ve niye Kardinal için bir randevu almak için aracı olmuştur?
Siz benim yerimde olsanız, bugünün koşullarında İsrail ve onun ilişkide olduğu kuruluşlara sempati duyabilir misiniz?
Sizce ben bir komplo teorisyeni miyim? Fazla komplo teorileri mi okuyorum?
Dikkat ediniz, bu Kardinal aynı zamanda Amerikan Yönetimi üzerinde büyük bir nüfuza sahipmiş.
5-F. Gülen 30.09.97 Türkiye’ye döndü.
6-21.11.1997 Vatikan’ın İstanbul temsilcisi Monsenyör George Marovitz , F. Gülen’i ziyaret etti.
Bakınız ADL’nin aracılığı nerelerden ses veriyor?
7-9.02.1998 Vatikan’da Papa 2. John Paul ile görüştü. Dinler arası diyalog bağlamında.
Hani, Medeniyetler İttifakı var ya, işte onun gibi bir şey.
8-9.03.1998 F. Gülen İstanbul’da Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı hey’etini kabûl etti. ADL nerelerden ses getiriyor değil mi?
Niye kabûl etti?
F. Gülen TC Devleti’nin Dışişleri’ni plânlayan resmî bir kişilik mi?
Bu Yahudi örgütlerinin F. Gülen ile alıp veremediği ne var?
Cevabî yorumunuz bu açılardan tatmin edici ve açıklayıcı değil. 1999’da kasetleri ifşa edildiğinde Atatürk’e, Hitler benzetmesi yapan, Atatürk ve lâik sistem aleyhtarı, ülkede İslami bir rejim için gayret sarf eden bir kişinin dostu benim düşmanımdır. Bu bakımdan İsrail ve Yahudi Örgütleri’ne benim sempati ile bakmam mümkün değil.
Son olarak o günlerde Hürriyet gazetesinden bir haberi iktibas etmeden geçemeyeceğim.
CHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Fethullah Gülen hakkında Başbakan Mesut Yılmaz’ın yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi. Sağlar önergesinde eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal tarafından hazırlanan 18 sayfalık MİT raporunda Gülen’in isminin ‘Çiller’in kara para aklama olayındaki gizli ortağı’ olarak geçip geçmediğini sordu. Sağlar, soru önergesinde şöyle dedi:
‘‘MİT raporunda Gülen hakkında yer alan tesbit ve öneriler doğrultusunda bugüne kadar hangi çalışmalar yapılmıştır? Gülen tarikatınca kurulan Asya Finans’ın ortakları kimlerdir? Başbakanlık Sivil Çalışma Grubu’nun Gülen ve tarikatının faâliyetleri konusunda bir çalışması var mıdır? Gülen hakkında bugüne kadar kaç kez soruşturma açılmış ve kaç kez yargılanmıştır. Bu yargılama ve soruşturmaların konuları nelerdir’’?
Gülen’in 1992′de gizlice ABD’ye gidip gitmediğini de soran Sağlar, şunlara yanıt istedi: ‘‘1985′ten bu yana hangi ülkelere gitmiş ne kadar süreyle kalmıştır? Emekli bir vâiz olmaktan öte bir resmî sıfatı olmayan Gülen’in sadece 1995′te ABD, Almanya, İngiltere ve Rusya büyükelçileri tarafından ziyaret edilmiş olmasının nedenleri nedir? Gülen’e, Abdullah Çatlı ve benzerlerinde görüldüğü gibi devletin bâzı yetki ve sıfatları mı verilmiştir? Gülen’in verdiği ödülü Genelkurmay Başkanı reddederken, Başbakan Yardımcısı Ecevit’in alması hükümetinizin tarikatlara ve irticaî faâliyetlere ilişkin tavrının göstergesi kabûl edilebilir mi’’?
Şimdi, insanın aklına şu sorular gelmez mi?
Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan Çillerler, Yılmazlar acaba ne türlü bir ilişkiler yumağının içinde idiler?
ADL ve diğerleri bir para operasyonunun aktörleri miydi? Bu operasyonlardan doğacak sonuçlarda Türkiye’den bir ganimet payı alma peşinde miydiler?
Sayın Amado, bu çerçeveler içinde İsrail ve Yahudi lobileri için olumlu düşünmem mümkün değil. Benim düşüncelerimin yanlışlanabileceğini gösterecek çabaların içinde olmanız bile ülkeye yararlı olabilir kanaâtindeyim.
SSSSS
Az önce, ÇARŞAMBA / SAAT 20 : 58 / Ülke tevede, ITZAK RABIN için yapılmış, yabancı bir belgeseli izliyorum. Şu şatırları yazmaya çalıştığım anda, kız torununun yaptığı daha doğrusu ağlamaktan bitiremediği konuşmasını, hayranlıkla izledim. Şimdi ise müthiş davudî sesiyle KIRAL HÜSEYİN ve şimdi de rahmetli ARAFAT ile BAYAN RABİN’in görüşmesini izliyorum.
ARAFAT, yenile öğreniyoruz ki, kılık değiştirerek BAYAN RABİN’i ziyarete gelmiş.
Ruhları şâd olsun…
Selâm ile…
Sion Katır Birliği I
Sion, aslında “tzion” veya “tsion” yazılıyor, “t” manger edilince “zi-on” ya da “sion” söylüyorlar, Gelibolu’da, düşman askerlere ve topçu ve piyade ateşimiz altında, katırlarla su ve cephane taşıyan bu nakliyat birliğinin adı da, çok zaman, “Zion Mule Corps” olarak yazılıyor; bizde “sion” ve çokça da siyon’dur. Ancak bu tsadik karakterini Selânik’in İtalyan kesimine yakın olanlar “ç” olarak da söylüyorlardı ve biz de “ç” aldık; sander’e, çander veya “çandar” da diyoruz ki Liman Paşa ile aynıdırlar. Fakat bu ayniyet, şimdi bizim kapsam alanımızın dışında kalıyor.
Öyleyse arayan buluyor, Doktor Rigg, Hitler’s Jewish Soldiers adlı çalışmasında, kapsam dışı olmasına karşın, “the commander and chi-ef of the military mission in Turkey who masterminded the Allied de-feat at Gallipoli in 1916, General Otto Liman von Sanders“, Liman Paşa’ya da uzanarak, hem Müttefikler’in Gelibolu’da mağlûbiyetinin tüm şerefini Liman von Sanders’e veriyor, hem de Yahudi olduğunu not ediyor, böylece bulmuş oluyoruz. Başkaları da olmalıdır, başka yerlere bırakıyorum.
Peki ne var, çok mu önemli, böyle sorularla hep karşılaşıyoruz. Bu tür sorulara karşı Jabotinsky, “The Jevvish War Front” nam eserinde, maruf Talleyrand’ın, si cela va şans le dire, cela İra mieux en le disant deyişini tekrarlıyor; eğer söylemeden de oluyorsa, söylemek çok daha iyidir, anlamındadır. Tabii, buradaki ilk ibâreyi, “söylemeye gerek yok” olarak da anlıyoruz, öyleyse de söylemekte sakınca yoktur, ayrıca isâbet buluyoruz. Kaldı ki çok yararlıdır; o tarihte Almanya hem siyonist idi ve hem de siyonizmin bayrağını taşıyordu. Biz, resmî tarihte, Kayzer’in, Sultan Hamid zamanında İstanbul’u ziyaretini yazmaktan hep gururu çıkarıyoruz, Osmanlı Kudüs’üne gidip “hac” yaptığını ise örtüyoruz. İlâveten, eğer, Almanya, Yahudiler’in koruyuculuğunu üstlendiyse, bir Yahudi ve muhtemelen siyonist bir Alman generali, Türk ordusuna komutan tâyin etmesini beklemek durumundayız.
Bâzı kaynaklarda ve özellikle Ermeni iddialarında, Liman Paşa’nın her cephede özel mutfağının yanında olduğu da bildiriliyor, İbraniyet’te “koşer” diyoruz; binnetice, Liman Sanders’in Musevi dininin emirlerine harfiyen riayet ettiğini de idrak eyliyoruz. Güzel ve çok hoş; bunu, birlikte savaştığı hiçbir zâbitimiz ve paşamız görmemiş hâldeler; hiçbir yerde kaydına rastlamıyoruz. Demek ki sâdece bizim masalımızda var ve hep inanmamayı tavsiye ediyorum.
Hemen yukarıda adını andım ve biz Jabotinsky’i dahi bilmiyoruz, bir mühim şahsiyettir. Rusya gazetelerinin muhabiri olarak Türkiye’de bulundu, ancak bir de, Dünya Siyonist Teşkilâtı’nın İstanbul temsilciği var; “otobiyografi” yazdığını biliyoruz, fakat Yiddiş olduğu için henüz yararlanamıyorum. Parça parça Rusça da olmalı, İttihat ve Terakki şefleri hakkında hiçbir yerde olmayan malûmat verebilir, iktibaslarını bilebiliyoruz. Bir eksikliğimizdir.
Bununla birlikte, Vladimir Jabotinsky’nin “The Story of the Jewish Legion” namlı eseri de, kısmî bir otobiyografi telakki ediliyor; burada “I had been chief editör in Constantinople of four Zionist newspapers at the same time” ifâdesini okuyunca extra-mühim olduğuna hemen karar verebiliyoruz. İstanbul’da aynı zamanda, 1919 yılıdır, dört siyonist yayın olduğunu öğrenmekle hayli şaşırıyoruz; Jabotinsky bunların dördünün birden genel yayın yönetmeni idi. Encyclopedia Judaica, bunların Fransızca, İbrani ve Ladino yayın yaptığı konusunda bizi mâlumtar yapıyor; birinin adı son derece enteresan olup, “Jeune Turque”, Fransızca neşriyat yapıyordu. Günlük idi, “l’Aurore” haftalık olup, yine Fransızca çıkıyordu, “El Hudeo” Ladino ve “Hamevasser” İbranice çıkıyordu ve alayını Jabotinsky idare ediyordu, büyük bir siyonisttir. Adlan, Yehuda Benari’nin “Zeev Vladimir Jabotinsky” adlı biyografi eserinden aktarıyorum.
Demek ki Jön Türk iktidarında, Dersaadet’te, Türkçe söylenişi ile, “Jön Türk” adıyla bir günlük çıkıyordu ve siyonisttir. Doğrusu böylesini ancak masallarda duyabiliyoruz ve bizimki de masaldır. Ayrıca ben, Jabotinsky’nin itirafına itibar ediyorum.
Ladino olanı anlıyorum, Yahudilerimiz Yidiş konuşan pek az Eşkenazi haricinde Sefarad idiler ve Ladino kelâm ediyorlardı, Fransızca’ya gelince, ol tarihte bizim güzidelerimiz frankofon idiler, dolayısıyla, Jeune Turque’ü, hem siyonist ve hem millî, dolayısıyla millî-siyonist mütelâa ediyorum. Demek ki millîcilerimizin bir kısmı siyonisttiler ve bu millîci siyonistler, benim “rezervist” tabir ettiğim, Rusya’da “bundist” ve başka diyarlarda alelıtlak “alyansist” tesmiye edilenlerle kavga hâlindeler. İbrani neşriyata gelince şaşırtıcıdır, İbranice bilenlerin son derece az olduğunu takdir ediyoruz; bu nedenle gösteriş yayını sayılıyordu. İbranice konuşmak ve yazmak, o zamanlar, siyonizme bağlılığın işareti de telâkki ediliyordu; iktidar gösterisindedirler. Jabotinsky, siyonizmi revizyona tâbi tutmak üzere bir cenk başlatmıştı ve diaspora’da İbrani hegemonyası kurmak önemli hedeflerindendi.
Constantinople’da ne yaptı: Jabotinsky’nin en otoritatif biyografisini yazan Schechtman, buna “Rebel and Statesman” adını vermişti, İstanbul’da Jabotinsky’nin, “zionization of Turkish Jewry”, Türkiye Yahudileri’nin siyonizasyonunda, çok büyük başarılar elde ettiğini haber vermektedir. Schechtman’dan İstanbul’daki bu dört siyonist yayını Rusya Yahudileri’nin finanse ettiğini de öğreniyoruz. Jeune Turc için, Yahudi kaynakları “Turque” ya da “Turc” kullanıyorlar; Jeune Turqu-e’ün, Jabotinsky sâyesinde, İstanbul’un en öne gelen ve etkili gazetelerinden birisi hâline geldiğini de eklemektedir.
Başta Jeune Turque olmak üzere bu yayınların siyonist olduklarını iktidarın bildiğinden şüphe etmiyorum; Jabotinsky, Jön Türk liderleri ile temâs hâlindeydi. Bunların Paris’teki grubunun siyonizme sempati ile baktığını ve İstanbul’daki şeflerin uzak durduğunu not ediyordu. Ancak bu tasnifte bir târif mes’elesi teşhis ediyorum; revizyonist-siyonist Jabotinsky, siyonizmi, Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak olarak anlıyordu. Hâlbuki bu, o tarihte resmî târif değildi; resmen devlet telâffuz edilmiyordu, Jacop Cahn misâli ağza alanlar şiddetle takbih ediliyorlardı, Filistin’e göçmen yığılmasına râzı olanlar siyonist sayılıyordu. Bu târif ile bakarsak, sempati mes’elesini de derkenar etmiş oluyorum.
Odessa, 1792 yılına kadar Türkler’in elindeydi, Zeev Jabotinsky, 1880 yılında Odessa’da doğdu, Rus kültürü ile büyüdü, bir şâir ve tiyatro yazarı olarak isim yaptı. Gazeteci oldu, savaş başlayınca gazetesi adına, çeşitli yerlerde, halkın savaşa tepkisini ölçmek üzere dolaşmaya başladı, dile çok kaabiliyetli idi ve çok dil biliyordu; Kuzey Afrika’dan gazetesine, İstanbul’da ilân edilen Cihad’ın Müslümanlar üzerine hiçbir etkisi olmadığını ve olmayacağını göndermesi şâyân-ı dikkattir. Bir başka yerde ise, savaşın sonunda Almanya’nın yenilmesini önemsemediğini kaydediyor, Almanya Almanya’dır diyordu, amma en ağır fiyatın Türkler tarafından ödeneceğinden şüphe duymuyordu; tabii temenni de etmektedir. Herhâlde bunları, san’at ve edebiyat adamı olmasına bağlayabiliriz, seziyor ve görebiliyordu; gördüklerine, şiddetle bağlanıyor ve yalnız kalabiliyordu. Bir yerde de rûhen Yahudi ve aklen Hristiyan, bir tür “goyish kop” sâhibi olduğunu anlatıyordu; “goy”, Yahudi olmayanlara verilen addır. Böyle bir adam, Siyonizm’i bölebilmiştir; “revizyonist siyonist” hareketin şefidir.
Jabotinsky, Türkofil siyonizmi, Türkofob siyonizme çevirmek üzere bir mücadele ilan etti; bunu biraz yumuşatarak, Türkler’i “idare eden” siyonizm yerine, Türkler ile savaşan bir siyonizm yaratmak istiyordu, demek daha münâsiptir. Ayrıca siyonist harekete, silâh ve savaş boyutunu sokuyordu; Yahudiler’in Türkler’e karşı savaşı Jabotinsky’nin marifetidir. Bunda çok önemli ölçüde başarılı olduğunu da biliyoruz ama bunun zerresini bile bilmiyoruz. Çünkü resmî tarih karanlıktır, obscurantist’tir demek istiyorum.
Kitaplarında, where the Türk rules neither sun may shine nor gross may grow, bir yeri Türkler yönetiyorsa, ne güneş doğar ne de çimler yeşerir, diyebilmektedir. İsrael devletinin restorasyonunu ise, tekrar bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını da, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına bağlamaktadır. Bunu, yaşamının felsefesi hâline getirdiği ortadadır.
Demek ki Jabotinsky’nin de bir küçük “kopernik devrimi” var…
“Alıntı:
Yalçın Küçük – Gizli Tarih, Birinci Cilt, Salyangoz Yayınları.
(Altıncı Bölüm’den kısmen alınmıştır)”
MKD: Sayın Hüseyin Sungur, yukarıda yazdıklarınızı sizin klavyeye aldığınızı zannederek dehşete düşmekteydim ki (üstelik bunları kendinize has Türkçe’nizle de süslemişsiniz), Yalçın Küçük’ten iktibas ettiğinizi görerek rahatladım. Şükürler olsun
[...] Yazının devamı için: http://www.keremdoksat.com/2009/10/16/israil’le-neler-oluyor/ [...]
Jabotinsky kadar önemli olan bir diğer şahsiyet de yine bir Musevi olan Emmauel Carasso’dur. Bu kişi İttihat Terakki Partisi içinde önde gelen bir politikacı ve yeraltı örgütleyicisidir. Dikkat buyrunuz, II. Abdülhamid devrildiğinde sâbık Sultan’a hâl kararını tebliğ eden kişilerden biridir. Abdülhamid, anılarında “bana hâl kararını tebliğ için bu adamdan başkasını bulamadınız mı” diyerek serzenişte bulunur.
Ne ilginç bir “tesadüftür” ki, sâbık Sultan Selânik’e sürgüne gönderildiğinde zorunlu ikametgâha tâbi tutulduğu yer Alatini adlı bir bankerin köşküdür. Bu kişi de Musevi asıllıdır. Burada sâbık Sultan’a tam bir tecrit uygulanmış, gazete okumasına dahi izin verilmemiştir. Selânik Balkan Savaş’ında düşünce, Alman konsolosluğunun yatıyla İstanbul’a getirilmiş ve Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirilmiştir.
Bu bağlamda, Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan (Ayşe Osmanoğlu)’ın hâtıraları okunmalıdır. Bir diğer önemli kaynak da Teşkilât-ı Mahsusa’nın başkanlığını da yapmış olan Hüsamettin Ertürk’ün hâtıralarını içeren ve Samih Nafiz Tansu’nun kaleme aldığı İki Devrin Perde Arkası adlı eserdir.
Abdülhamid, tahttan düşürülmesinin Filistin konusuyla bağlantılı olabileceğini söyler. Bu arada akim kalmış 1905 tarihli Yıldız Sûikasti’nin de bu konuyla bağlantısı olup olmadığını araştırmak da tarihçilere kalmış bir konudur.
Selâmlar, Evren.
Evren Bey,
Minik bir “alıntı da” benden. Yalnız Küçük sanırım bir hata yapıyor aşağıdaki alıntıda. Yazar(!) BİLGE KARASU’nun EMANUEL KARASU’nun oğlu olmasından ziyâde “torunu” olması iktiza eder ve Y. KÜÇÜK hocanın B. Karasu’nun edebî(!) tarafıyla ilgili tesbitlerine tamamen katılıyorum.
Buyrunuz efendim:
=================================///======
Sabatayist Sürprizler
Kategori : SİYASET
Yorum Sayısı : 0
Okunma : 9196
Tarih : 17 Kasım 2008, 09:56
Sabatayist Sürprizler
“Aydınlık Gazetesi’nde Yalçın Küçük, Selanik dönmeleri hakkında bilgi verip duruyor. Bunca malumatı hangi kaynaktan elde ediyor?” M. Ş. Eygi, Sabetaycılar, İstanbul, 2000, s. 1999
Sevgili Hocam Profesör Seha Meray, Hacettepe’de, amansız denilen hastalıkla pençeleşiyordu, son günleriydi, gittim, her zaman neşeliydi, fıkra anlatmayı çok seviyordu, bir gün bir tatil köyünde çok yakın arkadaşı Haldun Taner’le yaklaşık sekiz saat hiç kesmeden karşılıklı fıkra anlatmalarına tanık olmuştum, sırayı birbirinin ağzılarından çalıyorlardı.
EN ETKİLİ TARİKAT
Küçükken Çemberlitaş’ta tiyatroya giderlermiş, parasız içeri sızarlarmış, sahnenin dibinden seyrederlermiş, Hocam anlatıyordu, Naşit karşısındaki oyuncuya fısıldıyormuş, “bana şunu söyle, sana bir tokat atacağım” diyormuş, seyirciler duymuyor, Hocam Seha duyuyormuş. Hocam, bunu bana, o zamanki CHP yöneticilerini kastederek tekrarlıyordu; fakat, Ş. Eygi’nin sabataycılar tarafından yayınlanan kitabına daha çok uymaktadır. Öyle anlaşıldı, ülkemizin yahudi-sabatayist lobisi, sanki, bu çok zayıf, bilimsellikten uzak, tartışmaya hiç bir yenilik getirmeyen bu kitabı bekliyordu; birden “engizisyon, ırkçılık, anti-semitizm, kıyım” türünden çığlıklar göklere çıkıverdi, her tarafı inletti. Her halde sabatayizm üzerine başlamış bu sağlıklı ve yol açıcı tartışmayı, arabist-islamcı yazar Eygi’nin zayıf vücudunu hedef alarak durdurmayı hesapladılar; kolay olmadığını haber vermek zorundayım. Çünkü ister ayrı bir din ve isterse bir tarikat sayılsın, sabatayistlerce izlenen politikalar hem tüm estetik değerlerimizi ve hem de sağlıklı dış politika yönelişlerimizi bozmaktadır. Ayrıca sabatayizmin Türkiye’de en güçlü ve etkili tarikat olduğu yollu değerlendirme büyük ölçüde doğrudur; doğru olan bir de bu alandaki bilimsel araştırmalarımızın henüz başında olduğumuzdur.
YENİ ŞAFAK WASHINGTON-TELAVİV ÇİZGİSİNE OTURDU
Beni izleyenlerin, televizyonu insanlığın başına gelebilecek büyük felaketlerden birisi saydığımı bildiklerini sanıyorum; dolayısıyla Ş. Eygi-N. İpekçi tartışmasını izlemediğimi tahmin etmek zor olmamalıdır. Fakat, Y. Şafak’tan M. Barlas, D. Cundioğlu ve A. Taşgetiren ile Cumhuriyet’ten O. Çalışlar’ın yazılarından haberdar oldum; Y. Şafak ve Cumhuriyet yazarları, Eygi’yi ve yayını yapan televizyonu lânetlemekte biribiriyle yarış ediyorlardı, doğrusu, Barlas, Cundioğlu, Taşgetiren ve Çalışlar’ın enternasyonalist çizgileri gözlerimi yaşarttı, söylemek gerekiyor. Y. şafak, artık gözle görülür dozajda, Washington-Telaviv çizgisinde bir yayın politikasına sahip, dolayısıyla, yahudi, sabatayist lobisini sevindirici tutumuna şaşırmadım; Çalışlar’a “nefesine yazık” diyen Sabah’tan İlker Sarıer de şaşırtmıyor, ancak, Oral Çalışlar’ın tutumunun bende sürpriz etkisi yaptığı açıktır. “Sürpriz” bende “araştırma” tahrik eden bir reflekstir; Sabah yazarında iki, Cumhuriyet’te bir -er veya -ar eki gözüküyor, araştırma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de sabatayistlerin, çoğu zaman, isim ve özellikle soyadlarına -men, -man veya -ar, -er ekleri koyduklarını ortaya çıkarmıştım; Türkçe’deki -ci ve -lı eklerinin yerini tutuyor. “Bezmen”, “bezci demektir ve Halil Bezmen’in Amerika’da sabatayizmini açıkladığını biliyoruz ve öte yandan “İpeker” veya “İpekçi” soyadları da çok taşınmaktadır, birincisi ikincisi ile aynı anlamdadır. Bu arada devam etmeden, buraya hemen not etme gereği duyuyorum, “Özer” veya “Özar’ ya da “Ezer”, Türkiye’de sabatayist yurttaşlarımız tarafından sıklıkla taşınan isimler arasında yer alıyor; ancak bunlar ekleme yoluyla bulunmuyorlar, tam tersine net İbrani isimlerdir ve zaman zaman Türk isimleriyle özdeşiyorlar, özellikle seçilmelerini bu özdeşliğe bağlıyoruz.
VİTALİ MANSUR VB
Ne yazık ki ülkemizde “isim-bilim” olarak türkçeleştirdiğimiz onomastique disiplini el değmemiş durumdadır; halbuki büyüleyici olduğunu söyleyebiliyorum. Her halde yahudi onomastique’i en zor olanıdır; çünkü Babylon sürgününden sonra İbrani’yi unuttular, İbrani isimleri Arami telaffuz etmeye başladılar, daha sonra da, MÖ. 3. Yüzyıldan itibaren elenizasyon ile birlikte isimlere Yunani ekler koydular, Ezra’nın Esdras olması ve bize ‘Esra’ olarak gelmesi örnektir, çoğu zaman isimleri bizim gecekondu evleri türünden eklemli durumdadır. Diasporada ise birisi İbrani ve diğeri yaşadıkları yere uygun iki isim almayı adet edindiler; bu nedenle bütün sabatayistler de iki isimlidir. Ancak bazen diasporada, ibrani ismi, çevirerek bulma yoluna da gittiklerini de görüyoruz; “Hayyim”, İbrani’de “hayat” anlamındadır ve İtalya’da Hayyim yerine “Vital” kullanıldığını görüyoruz ve buradan “Vitali” ismine ulaşıyoruz, “hayatım” anlamındadır ve Hakko’nun adıdır. “Eliezer” çok kullanılan bir İbrani adıdır; fakat, Arap ikliminde bunun tam karşılığı “Mansur” olmaktadır ve aynı anlama geliyor ve artık yahudi dünyasında aynı ölçüde taşınıyor, böylece Cem Mansur’un soyadına gelmiş oluyoruz.
SUZAN, RUTKAY
Peki yakın zamanların ünlü sanatçısı Suzan Yakar sabatayist miydi; benim böyle bir iddiam yok, fakat, eğer öyleyse, isim-bilim alanındaki yaratıcılığına hayranlık duymamız gerekiyor. Bir kez “Suzan” adının Türkçe olmadığını ve Türk isimler sözlüğünde yer almadığını biliyoruz. Böyle bir durumda, büyük saflıkla benim ilk başvurduğum dil Farsça olmaktadır; gerçekten de Farsça’da “suzandan” fiili ve geçmiş zaman partisipi, “suhte”, “yanmış” ve Osmanlı’da medrese öğrencisi anlamına geliyordu Bu fiilin şimdiki zaman partisipi ise “suzan” olmaktadır “yakan” veya “yakar” demektir; güzel, ancak, bu sanatçımızın yakıcı olduğunu hatırlamakla birlikte, kendisine isim olarak “yakar yakar” almasını kabul edemiyoruz. Bu nedenle araştırmayı sürdürmek gereğini duyuyoruz; İbrani isimler sözlüğüne baktığımızda ise aradığımızı bulmakta gecikmiyoruz, has İbrani “Susan” ismi var ve bu “Suzanne” olarakta yazılıyor ki, tam söylenişi suzan’dır. “Suzan” İbrani’de “zambak” anlamına geliyor, bu sanatçımıza pek uygun düşüyordu; buna, “yakar” sözcüğünün, yine İbrani’de ve en küçük bir telafuz farkı olmadan “sevimli” ve “sevilen” anlamına geldiğini ekleyebiliyoruz. Devam edecek olursak, bilenler, bu sahne sanatçısının “Rutkay” soyadını hatırlıyorlar ve Amerikan filmlerinden de “Ruth” adını bildiklerini sanıyorum. Bu son ismin İbrani aslı tam olarak “Rut” idi ve son derece önemlidir; şöyleki, müslümanlar müslümanlığa geçenlere baba adı olarak ‘Abdullah” adını verirken Yahudiler ‘Avran’ diyorlar ve kız ise “Rut Bat Avram” adını veriyorlar, “Avram kızı Rut” anlamındadır. Böylece sarı zambaklar kadar güzel, mücessem ve sevimli sanatçımızın üç ismini de, Türkçe izlenimi vermekle birlikte, İbrani isimler sözlüğüne uygun düştüğünü saptamış oluyoruz.
CARASO’DAN KARASU’YA
Bu sahne sanatçımız hakkında böyle bir iddiada bulunmuyorum, sadece sabatayistlerin ve hatta yahudilerimizin isim koyma yollarına işaret ediyorum. İsrail’de Adin/Edin adı çok modadır ve bunu Türkiye’de Edin biçimiyle ve yaygın bir soyadı olarak görüyoruz. İsrail’de isimler transseksüel olmakla birlikte kızlar için “Defne” adının çok taşındığını biliyoruz; Türkiye’de de yayılmaktadır. Bizde sabatayistler “Nilifer” adına da düşkünler, “Nili” olarak kısalıyor ve böyle söyleniyor; bu ad da İsrail’ de çok seviliyor. “Eren” kuşkusuz, bizde Türk mistiğinde önemli bir yere sahiptir; Eran/Eren olarak şimdi Yahudi dünyasında da çok tutuluyor. Ve ülkemizde de ithal edildiğini saptıyoruz. Diğer yandan İttihat ve Terakki’nin önemli bir isim olan E. Caraso, soyadını “Karasu” yapmıştı, oğlunun adı Bilge Karasu idi, ve yahudi olarak tanınmayacak ancak “Bilge” aynı zamanda Tevrat’ta geçen ve “sevinç” anlamında bir isimdir. Bilge Karasu, hem düz yazıda ve hem tiyatro yazarlığında, iyi niyetli; fakat son derece kabiliyetsiz bir yazarımızdı; yine de her zaman övülmüştür, ölümünden sonra da övülüyor, boş koltuklara olsa da oyunları sahneleniyor. Bunu yahudiliğine bağlıyorum ve yahudi-sabatayist lobisinin estetiğimizi kemirmesiyle bunu kastediyorum; şimdi buradayız.
==============================///==========
Not : büyük amcam da İTTİHAT / TERAKKİ üyesi ve silahşörüy(müş)dü!
Saygı ve sevgi ile.
Wikipedia’dan bir alıntı…
“Bilge Karasu (1930, İstanbul – 13 Temmuz, 1995), Türk filozof ve yazardır. Bilge Karasu’nun atalarının da Yahudi asıllı olmasına rağmen (Annesi ve babası Müslümanlığa geçmişti), aynı soyadı taşıyan Yahudi asıllı Osmanlı siyasetçi Emanuel Karasu ve onun yeğeni dünyaca ünlü yoğurt şirketi Danone Grubu’nun kurucusu İzak Karasu ile yakından uzaktan bir ilişkisi olmadığını defalarca söylemiştir.
Öykücü, romancı ve denemeci Bilge Karasu 1930′da İstanbul’da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğrenim gördü. Ankara Radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa’dan dönerek çevirmenliğe başladı”.
Yani Wikipedia’ya göre B. Karasu Yahudi ama Emmanuel Karasu ile bir akrabalığı yok… Biyografisindeki Rockefeller bursu ise üzerinde durmaya değer… Zira Rockefeller’ların da vaftiz edilmiş Sabetayist olduğunun iddia edildiğini bir yerlerde okumuştum.
Yok eğer Wikipedia yanılıyorsa ve Y. Küçük haklıysa, Emmanuel ile Bilge arasında bir akrabalık ilişkisi varsa, o takdirde Bilge’nin oğul değil torun olması daha muhtemeldir. Çünkü 1930′da Bilge doğduğunda Emmanuel 68 yaşında bir adamdır. Ancak yine de bir kestirimde bulunulamaz tabii…
Selâmlar, Evren.
SAYIN TERZIAHMETOGLU,
Tecrubeyle bilirim ki (Ben Yahudileri severim, en iyi dostlarim arasinda Yahudiler vardir) diye baslayan yazi, Yahudiler’e turlu cesitli kabahatler yuklemekle devam eder.
Fethullah hocayi Amerikada tutmasini bizim neden ABD’ye soylemedigimizi soruyor ve elestiriyorsunuz. ABD (ILIMLI ISLAM lideri) yetistirecegim diye bir hesap yapmissa ve bu, TR hukumetinin arzusu dogrultusundaysa ne TR deki ne de Israildeki Yahudilerin yapacagi bir sey olamaz. Ne yazisini kimin adina yazacagiz? Merkezi bir Yahudi otoritesi oldugunu mu zannediyorsunuz? Acik soyliyeyim, biz Ataturkcu olmayan bir Turkiye istemiyoruz.
Huntington Yahudimidir bilmem, karisi ermeniydi. Medeniyetler carpismasi kitabi 2001′de 11/9 olayindan sonra meshur oldu ama 1996′da yazildi. Nesine kizacakmisiz? ve nasil bir universite profesorunun fikirlerini yayinlamasina engel olunabilir? bilmem.Ataturk’e pislik attigini ben bilmiyordum, attiysa siz Turk olarak neredeydiniz ve neden Yahudilerden bu hizmeti beklersiniz?
Arzi Mevud Kuranda da yazili.
Abdullah Gul ve Refah partisini jurnak etmek Yahudilere dusmez. Turk halki onu secmistir, buna hurmet etmek gerek.
Amerika Yahudi lobileri TR’yi bolmek gibi bir plan icinde degildirler, olamazlar. Ne guneydogu ne guneybati siniri, hicbir yerden. Kurt davasini destekleyen butun dunya milletleri TR’den toprak vermesini mi isterler?
Evet Israil silah tuccaridir, Fransa, Amerika, Rusya, Italya’da. Onlara neden lafiniz yok?
Ne demek “Siz şu anda TC vatandaşısınız. Yahudi asıllı olmanız yüzünden bir avantajınız var. Bir ayağınız Amerika’da. Lûtfen gidiniz, anlatınız. Başkaları nasıl anlatıyorsa, siz de anlatınız. Söyleyin onlara; Yahudi lobileri de başkaları gibi bu ülkeye karşı Ermeni sopasını kullanmasınlar”. O kadar ki vize almak icin gunlerce kuyrukta bekledim. Siz ABD’de ermeni tekliflerinin reddedilmesinde en etkili olanlarin Yahudi lobisi oldugunu bilmelisiniz, benden ne istersiniz?
Israil Yahudi ulkesidir, kafalari biraz calisir: kimse hicbir zaman (Ankarayi vururuz) tehdidini sallayamaz, sizin hafizaniz bir yalani cok iyi hatirlamis, maalesef.
Yahudilerden bu kadar suphe etmeniza inan ki cok uzuldum.
Saygilar,
Selim Amado.
MKD: Sayın Selim Amado pek çok şeye cevap vermiyor veya başka yöne çekiyor. Vaât Edilmiş Topraklar’ın Kur’ân’da yazılı olduğunu söylüyor (neresinde ve nasıl, ondan hiç bahsetmemiş) ama Barzani’nin Kürt Yahudisi olduğu, Tevrat’ta bahsedilen toprakların şimdiki Büyük Kürdistan’a tekabül ettiğini göz ardı ediyor. Bunları ne ben uyduruyorum, ne de başkası. Açıp okumak kâfi! Hiç de iftira ve çarpıtma olmayan pek çok bilgi emrinize âmâdedir.
Öte yandan, sanki karşınızda İsrail Dışişleri Bakanı varmışçasına bâzı mekâncılar da kendisine aşırı yüklenip, sinirini bozuyorlar. Bilhassa Türkçe’de İsrail diye anılan bu ülkeye Israel demek, zımnen isihzayı içinde taşıyor. Bunu yapmak tartışma etiği açısından bana doğru gelmiyor.
İsrail’in kuruluşu çok örgütlüce terörizasyonla ve bilhassa İngiliz zenginlerinin oradaki Filistinliler’den yok pahasına satın aldıkları arazileri daha sonra hîbe etmeleri sûretiyle gerçekleştirilmiştir. Bu bir vâkıa, kimse inkâr edmez. Hâttâ her iki dünya savaşını da Yahudiler’in bilerek çıkarttığı şeklinde teoriler vardır. İyi de, hangi ülke tarih boyunca, başka şekilde kurulmuştur? Eğer teferruatta boğulmazsak, bütün ülkelerin tarihlerinde bir alay hîle, desise, terör ve savaş buluruz. Belki de bunun tek istisnâsı bizim, yâni Türkiye Cumhuriyeti’nin İstiklâl Harbimiz’dir. Çünkü kimsenin topağını gasp etmemiş, bilakis, emperyalistlerin gasp ettiklerini kurtarmışızdır; bunun için de dünya tarihinin en haklı, en doğru harbidir denir.
Bütün mekâncılara (buraya yazan Sayın Selim Amado’ya da) birkaç sözüm var: Asla bir Yahudi’yi İsrail veya Yahudilik aleyhinde bir şey için ikna edemezsiniz. Çünkü aldıkları eğitim ve âile görgüsünde yoğun bir ortaklaşa hâfıza ve şuur yaratılması tekniği vardır. Hahamlar, analar, babalar, büyükler sürekli olarak mitolojiyi, Musa’nın öğretisini ve Naziler’in onlara yaptıklarını anlatarak, bu travmayı kendileri yaşamışçasına beyinlerinde kodlar teşekkül ettirirler (bunu anlatan çok güzel bir dokümanteri BBC World’de seyretmiştim; 5 ilâ 9 yaş arası ideâl dönemdir). Nitekim bu yoğun dinî baskıdan bunalan pek çok Yahudi, Musa’nın dinini tek etmiştir: Freud ve Abraham Maslow hemencecik aklıma gelen isimler. Freud “Musa ve Monoteizm” kitabında Yahova’yı da, dinî inancı da yerden yere vurur. Maslow ise bundan dolayı annesinden dahi nefret edip Hümanist (ve tabii ki Ateist) olmuştur; bu nefreti o kadar müthiştir ki, vefat ettiğinde annesinin cenazesine dahi gitmemiştir.
Ama Yahudi olmakla Musa’nın öğretisine inanmak epey farklı şeylerdir. Henoteist olan Yahdilik, bu vasfından dolayı aslında dinden de öte bir âidiyet taşır: Yahudi doğarsınız, sonradan olamazsınız. Marilyn Monroe buna bir istisnadır ve çok özel bir törenle Yahudiliğe kabûl edilmiştir. Meselâ bir dönem Katolik, sonra mason, sonra da Ateist olan Karl Marx ne olursa olsun, Yahudi’dir. Lenin de öyledir; daha niceleri de…
Dünya çapında tanınmış Jungien (Jung Yahudi değildi) terapistlerden Bernie İstanbul’a geldiğindeki workshop’unda kursiyerlerden birisi Tanrı’ya inanıp inanmadığını sormuştu (çünkü Jung’un en temel arketipi Tanrı’dır). Cevabı çok mânidardı: “Well, I am not really religious, I am a Jew” (”Eh, açıkçası ben gerçekten dindar değilim, Yahudi’yim”) ve kurs boyunca Tevrat’tan, diğer Yahudi kutsal kitaplarından ve Kabbalizm’den örnekler vermişti.
Sonuç: Ne kadar insancıl ve Türk dostu olsa da, bir Yahudi ile Yahudilik ve İsrail hakkında tartışırsanız, söyledikleriniz ne kadar doğru ve açıkça delile istinat ediyorsa da, size mutlaka kızacak ve “anti-Semitik” olmakla suçlayacaktır. Sayın Selim Amado’nun ilk cümlesi de bu peşin tavırlılığın tipik bir örneğidir: “Tecrübeyle bilirim ki…”.
Bana tehdit mesajı yollayan, masonluktan attıracağını(!) söyleyen, “anti-semitik olduğunu itiraf et de rahatla” diyen mesajları mekâna koymuyorum (Sayın Selim Amado ile bunların hiç alâkası yok, yanlış anlaşılmasın). Savcılık için muhafaza ediyorum onları.
Mekâncılardan ricam şu: Bu konularda kişiler üzerinden değil, kendi kanaâtlerimiz üzerinden fikir yürütelim. Aynı şey Sayın Selim Amado için de geçerli. Unutmayalım ki, yapıcı tartışmanın amacı karşısındakini mat etmek değil, doğruyu yakalamaktır. Bir davranış bilimci ve psikiyatr olarak tavsiye ediyorum; muhatabınızın kanaâti kanaât değil de inanç boyutundaysa, asla onunla bunu tartışmayın. Sâdece düşmanlık “kazanırsınız”.
SSSSS
Değerli Mekâncılar,
Sayın Selim Amado’nun iddialarının aksine, Kur’ân’da “Arz-ı Mevud’a” atıfta bulunan bir âyet göremedim. Yine de gözümden kaçmış olabilir, lûtfen diğer mekâncılar varsa ikaz etsinler.
“Arz-ı Mevud” Musa’nın 5 kitabından bir olan Çıkış (Exodus) [İsrailoğulları'nın Mısır diyârından çıkışını anlatan anlatı]‘ta geçiyor. Meselâ Kitab-ı Mukaddes Şirketi’nin yayınladığı “Kitabı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit” (2001, İstanbul) Kitabı’nda Çıkış 23 sayfa 80′de “Ve Kızıl Deniz’den Filistiler’in denizine kadar ve çölden ırmağa kadar sana hudut koyacağım; çünkü memleketin ahâlisini sizin elinize vereceğim; onları kendi önünden kovacaksın. Onlarla ve ilâhları ile ahdetmeyeceksin”.
Yine sayfa 91 Bap 32′de “Zürriyetinizi göklerin yıldızları gibi çoğaltacağım ve hakkında söylediğim bütün bu diyarı sizin zürriyetinize vereceğim ve onu ebediyen miras alacaklar”.
Benim yaptığım okumalarda görebildiğim “Arz-ı Mevud” atıfları bunlar. Belki başkaları da olabilir, mekâncılar uyarsın lütfen.
Şimdi Hıristiyanlar’ın ve Yahudiler’in ortaklaşa inandıkları anlatının Tanrısı İsrailoğulları’na siyasî sınırlar çiziyor, vaâtlarde bulunuyor ve orada yaşayan diğer halkların pek de kaâle alınmaması gerektiğini söylüyor!
Şimdi Kur’ân’da da İsrailoğulları’na değiniliyor ama başka bir açıdan: İsrailoğulları’nı konu alan İsra Sûresi’nde “Eğer iyilik yaparsanız, kendinize iyilik etmiş olursunuz; yok eğer kötülük yaparsanız, o da aleyhinizedir. Derken sonraki fesadınızın vâdesi gelince (Yahudiler Yahya aleyhisselamı şehid ettikleri zaman) yüzlerinizi kara çıkarsınlar, ilk defa girdikleri gibi yine Mescid-i Aksa’ya girsinler ve istilâ ettikleri her şeyi mahvetsinler diye (Buhtunnasır’ı musallat ettik. O da Yahudiler’i öldürdü, çocuklarını esir etti, Beyt-i Makdis’i yıktı)” [Elmalılı Hamdi Yazır, Kuran-ı Kerim ve Yüce Meâli, sâdeleştiren Sabri Yılmaz, Şenyıldız Matbaası, yayın tarihi yok,sayfa 283].
Şimdi Elmalılı’nın meâlinde parantez içinde verilen Yahya Peygamber ve Buhtunnasır (Nabukadnezzar) atıfları Kur’ân metni olmayıp çevirmenin kendi yorumu olsa gerek. Zîra sahaflardan bulduğum The Meaning of Glorious Quran An Expalanatory Translation by Mohammed Marmaduke Pickthall’ın çevirisinde (Mentor Books, 1953) aynı âyet şu şekilde geçiyor: “If you do good, ye do good for your own souls, and if ye do evil it is for them (in like manner). So when the time for the second (of the judgements) came (We roused against you others of our slaves) to ravage you, and to enter the Temple even as they entered it the first time, and to lay waste all that they conquered with an utter wasting.” sayfa 204.
Görüldüğü gibi burada Elmalılı’nın tercümesindeki yorumlara rastlanmıyor ve fesat kelimesi judgement olarak çevrilmiş! Elmalı’nın Mescid-i Aksa olarak çevirdiği ise Temple olarak geçiyor.
Kısacası Kur’ân’da İsrailoğullarıyla ilgili âyetler muğlak ve kapalı, hâttâ bazen çelişkili, bir çok meâl de anlam olarak birbirini tutmuyor. Ama benim okumalarımdan vardığım sonuç şu ki “vaât edilmiş topraklar” esprisi Kur’ân’da mevcut değil…
Selâmlar, Evren.
MKD: Bu ilmî ve bîtaraf aratırmasından dolayı teşekkür ediyorum: Kaynaklar taranmış, mukayese edilmiş ve bir sonuca varılmış. Tabii ki karşı argüman da yapılabilir çünkü pozitif bilim böyledir. Tekrar teşekkürler.
Sayın Evren,
Evet, Kur’ân’da vaât edilmiş topraklar esprisi yok. Yazınızın başında belirttiğiniz Tevrat bölümlerinde yazılanlar doğrudur.
Bahsettiğiniz İsra Sûresi 7. âyettir. Bu âyette Yahya Peygamber ve Buhtunnasır atıfları yok. Sâdece tefsirler var. Prof. Süleyman Ateş, bu âyet ile ilgili 2 ihtimâl ifâde ediyor.
1- Ayet geçmişte meydana gelen bir olayı anlatmaktadır.
2- Ayet ileride meydana gelecek bir olayı haber vermektedir. Bu ayetlerdeki hitap Tevrat’ın hitabının naklidir. Peygamberimiz zamanındaki Yahudiler için değildir. İleri tâbiri Kur’ân’ın indiği zaman için değil, Tevrat’taki bu âyetlerin ve sözlerin geldiği zaman içindir.
Bu önemli bir noktadır. Kur’ân’ın indiği zaman için değil, ileride vukû bulacak olaylar içindir.
İşte Sayın Evren, bu tefsirler yok mu, insanın kafasını karıştırıyor?
Daha evvel bu mekânda Maide S. 51. âyet hakkında bâzı yorumlar yaptık.
Şimdi, Prof. S. Ateş Kur’ân mealinin 3. cilt 1513. sayfasında yukarıda özetle sunduğum tefsirleri ifâde ediyor. Buraya kadar tamam. Kitab’ı okuyorsunuz, ilk paragraflarda bunlar ifâde ediliyor. Son paragrafa geliyorsunuz. Son paragrafta diyor ki, aynen iktibas ediyorum: Binâenaleyh, âyetlerin, Hz. Peygamber zamanındaki Yahudiler’le ilgisi yoktur. Bu âyetlerden Peygamber devrindeki ve sonraki Yahudiler’in geleceği hakkında anlamlar çıkarmak, kesin bir mânâ ifâde etmez.
Peki, bu son paragraftaki ifâde ilk paragraftaki ifâde ile yâni 2. şıktaki ifâde ettiği ihtimâl ile çelişki içinde olmuyor mu?
Evet, çelişki içinde oluyor. Eğer meâl doğru bir şekilde ifâde edilmişse, tamamen ileride meydana gelecek olaylar için Yahudiler’i Tevrat’tan alıntı ile ikaz ediyor.
Ayetlerin ifâdesine göre İsrailoğulları güçlenince zorbalığa, haksızlığa başlamışlar; Allah da güçlü kullarını onların üzerine saldırtmış, yurtlarını istilâ ettirmiş ve cezalandırmıştır.
Ancak Kur’ân’da İsrailoğulları için muğlâk bir ifâde bana göre yok. Kur’ân’ın bütünlüğü içinde farklı sûre ve âyetlerde ifâde edilenlerde ortak mesajlar vardır. İsrailoğuları’nın güçlenince zorbalığa, haksızlığa başladıklarının ve peygamberlerini öldürdükleri temaları ifâde edilmektedir. Hiçbir muğlâklık ve çelişki yoktur.
SSSSS
Sayın Evren,
İlâve ediyorum. Bu benim şahsî görüşümdür.
Din bilginlerinin en öncelikli görevleri meâllerin doğru bir şekilde ifâde edilmesi olmalı.
Tefsir ondan sonra gelir. Tefsir bir yerde, kişinin o ifâdeden ne anladığı ile ilgili bir durum. Tefsir kişinin donanımına göre değişebilecek bir şey. Donanım derken kültür ve eğitim toplamından bahsediyorum. Dinî eğitimi çok yüksek bir kişi, belli bir kültüre hâiz değilse, tefsiri dinî bir eğitimin verdiği bakış açısından açıklayabilir. Yâni benim açımdan tefsir kişi özelliklerinin de etkili olduğu bir plâtform. Meselâ İsra S. 16. âyeti bir din âlimine sorsanız size başka bir şekilde tefsir eder ama Prof. Coşkun Can Aktan’a sorsanız, Siyasal Yozlaşma başlığı altında bir tefsir kitabı yazar. Yâni donanımla ilgili izafî bir kavram. Dolayısıyla tefsirler, insanların kafalarını bâzen karıştırıyor.
Bugünün koşullarında bizim tefsirlerden anladıklarımız ile 50 sene sonra zürriyetimizin anladıkları arasında farklar olacak. Bunlar toplumun sosyal, hukuk, ekonımik bütün değişimleri ile de ilgili.
Meselâ Vakıa Sûresi Osmanlı zamanındaki meâli ve tefsiri ile günümüzdeki meâl ve tefsir arasında fark var.
“O sağın insanları yok mu, o solun insanları yok mu?” ifâdeleri 700 sene önce insanlara başka şey ifâde ediyordu, bugün başka şey ifâde ediyor. Bugün başka şey ifâde ettiğinden bu ülkede onlarca genç öldü.
Bu yüzden mealler çok önemli.Bu mealler doğru şekilde yapılırsa, kişi de doğru şekilde anlayacaktır. Tefsir kendi uktesindedir. Bu bakımdan geniş bir plâtformda, Türk Dili bilim adamları ile birlikte bir meâl hazırlanmalıdır.
SSSSS
Saygılar Efendim,
Çok meşgûl ettim. Ama insan mütefekkir oldukça aklına birşeyler düşüyor.
Bana göre bu din işi bizim ülkemizde çok fazla kurcalanıyor. Tabii bunda yönetimlerin büyük etkisi var. Hani derler ya, fazla kurcalarsan altından çapanoğlu çıkar. Onun gibi işte. Bu din işine yorduğumuz kafayı bilimsel alanda başka konularda yorsak, halkın refahına ve mutluluğuna daha çok katkıda bulunmuş oluruz.
Senin dinin kötüdür, benim dinim iyidir. Böyle bir şey yok. Bu konuda da Kur’ân’da âyetler var. “Dinde zorlama yoktur. Sizin dininiz size, benim dinim bana” gibi ifâdeler vardır. Çok fazla detaya girersek, benim algıladığım, Kur’ân’da birey ön plândadır. “Kulumu benle yalnız bırak; ki, ben onu tek olarak yarattım” ifâdesi birey ağırlıktadır. Allah, kuluyla başbaşa kalmak istemektedir. Başbaşa vermeyince taş yerinden kalkmazmış, işte Allah ile kul başbaşa kalmayınca taş yerinden kalkmıyor. Birileri araya girip o taşı kaldırtmıyor.
Eğer bütün beşeriyet dinlerde emredilen bütün toplumsal ve ahlâkî değerlere riâyet etseydi, bugünlerde yaşanılan her türlü erozyon ve yozlaşmalarla karşı karşıya kalmazdık. Demek ki dinler bunları önlemeye yeterli değil. O zaman insanların kültür ve eğitimlerinin arttırılarak, dinî duyguların verdiği ivme ile yüksek ahlâkî değerlere ulaşmasını sağlamak lazım. Teorik olarak bu gerçekleştiği zaman zâten hukuk normlarına ihtiyaç bile kalmaz. Bu değerlere ulaşıldığı zaman zâten Allah ile başbaşa kalırız, araya başka kimselerin girmesine izin vermeyiz.
Fazla kurcalarsak dedim ya, yâni şimdi İsrail Din Devleti de, olur veya olmaz, Türkiye Din Devleti değil mi Görünürde değil. Anayasası’na göre değil. Ama bana öyle gözükmüyor. Bu konuda ters bir şey söylemekten çekiniyorum. Eğer bir ülkede vatandaşların büyük bir çoğunluğu Hristiyan ve Yahudi komşu istemiyorsa ve bu çoğunluğun içinde genç kesim büyük bir pay alıyorsa, din devletinden bahsetmemek gerçeğe sırtını dönmektir. Ben Ahzab Sûresi 36-37 âyetleri okuduğumda bir süre bocalama geçirdim. İnanç erozyonuna uğradım. Çünkü mantığım ve kâlbim arasında iletişim kopmuştu. Sonra çözümü buldum. Mantığımı bu işte kâlbimin emrine verdim. Çünkü buna ekmek, hava, su gibi ihtiyacım vardı. Bütün beşeriyet gibi. Bu yüzden Efendim, fazla kurcalanmamalı, insanların kendi iletişimlerine bırakılmalı.
Çünkü çok tehlikeli bir alan. Bu alana çok müdahale olursa, çok dindar bir kimse Ateist olabilir veya tersi de olabilir. Yönetimler bu konuda çok dikkatli olmalılar. Dindar bir toplum yaratacağız derken, dinsiz bir toplumla karşı karşıya kalabilirler.
SSSSS
Mustafa Bey,
Elmalılı’nın yaptığı yanlış bence şu: Meâlinde araya parantez sıkıştırarak kendi yorumunu vermiş. Oysa, meâl ve tefsir birbirine karıştırılmamalıydı. Metodolojik bir yanlış var.
Tefsirler konusunda çok haklısınız. Yorumun imkânları çok geniş. Hermeneutik ‘bilim’ine göre bir metinden sonsuz sayıda değişik anlam türetilebilir.
Müfessirin kapasitesi, birikimi ve idraki ne kadarsa, o denli geniş katmanlı bir tefsir yazabilir. Bir de şöyle bir şey okumuştum: Tefsirler “rivâyet tefsiri” ve “dirâyet tefsiri” olarak iki gruba ayrılıyormuş. Bu konuyla ilgili bilginiz var mı? Varsa lûtfen mekânda izah ediniz…
Bir de meâllerin/tefsirlerin politik/uluslararası gündemleri meşrûlaştırmak için kullanılması durumu var. Bugünlerde Kudüs’te Kutsal Mekânlar’da olan olayları bir de bu gözle tartarsak ilginç sonuçlara ulaşacağız gibime geliyor (aynı şey örtünme ile ilgili âyetler için de geçerli)…
Gelelim İsra 7′ye… Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları’ndan çıkan Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı adlı çalışmada (Ankara-1986): “İsrailoğulları’na Kitab’da: “Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz” diye bildirdik. “Bu ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar. Bu yerine gelecek bir vaâddir.” Bunun ardından sizi onlara gâlib getireceğiz; mallar ve oğullarla size yardım edecek ve sizin sayınızı artıracağız”. İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinizedir. İki vaâdden ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri; ele geçirdikleri yerleri harab etmeleri için onları tekrar göndereceğiz”.
Şimdi burada Elmalılı’nın aksine fesad kelimesi geçmiyor, “vaât” var. Bu da bâriz bir şekilde uzak bir gelecekte olacak bir olaya işaret etmeli diye düşünüyorum. Oysa Elmalılı, Nebukadnezzar gibi milâttan, dolayısıyla Hz. Muhammed’den çok önce yaşamış bir kişiyi işaret etmiş. Wikipedia’ya da Nebukadnezzar, nâm-ı diğer Buhtunnasır hakkında şöyle bir bilgi var:
“Nebukadnezar (Arapça’da ve İslamî kaynaklarda Buhtünnasr) Keldanî hânedanından gelen birden fazla Babil kralının adıdır. İçlerinde, Eski İsrail’i işgâl edip İsrailoğulları’nı süren II. Nebukadnezar meşhurdur.
II. Nebukadnezar Tapınaklar, yollar, sulama kanallarının yanısıra eşinin hatırına Babil’in Asma Bahçeleri’ni inşâ ettirdiği söylenen II. Nebukadnezar (MÖ 630-561) Babil devletinin sınırlarını Suriye’den Mısır’a dek genişletmiştir (MÖ 605). Kudüs’ü (Yeruşalim’i) ele geçirerek (MÖ 587) halkını tutsak etmiştir. Arapça’da ve Müslüman İslâm tarihçilerinin kitaplarında -Arapça etkisinden ötürü- “Buhtünnasr” olarak bahsedilir”.
Şimdi Yahudi tarihinde 1. Sürgün veya Babil Sürgünü olarak geçen işgâl, sürgün ve tutsaklığın başlatıcısı olan bu Babil Kralı. Yeri gelmişken belirteyim, Yahudiler hâlâ bu kralı nefretle anarlar. Nasıl bir tarihî hafızaysa…
Öte yandan, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Sûrelerin İniş Sırasına Göre Kur’ân-ı Kerîm Meâli” adlı meâlinde (Yeni Boyut, İstanbul 1998) İsra’nın ilgili âyetleri şu şekilde verilmiş:
“Biz, Beniisrail’e Kitap’ta şu yolda bir yargıda bulunduk: Siz yeryüzünde muhakkak iki kez bozgun vücuda getireceksiniz ve muhakkak büyük bir kibirle böbürleneceksiniz. Nihâyet o ikiden birincisinin vâdesi geldiğinde, üzerinize aşılmaz bir güce sâhip kullarımızı gönderdik de onlar, barınakların aralarına girip araştırdılar. Ve bu, yerine getirilmiş bir vaât idi. Sonra onlar üzerinde size tekrar egemenlik verdik, mallar ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sizi toplum olarak çoğalttık. Eğer güzel davranırsanız kendi benlikleriniz için güzellik sergilemiş olursunuz. Ve eğer kötülük yaparsanız o da benlikleriniz aleyhine olur. Bu sırada, yüzlerinizi çirkinleştirsinler, ilk kez girdikleri gibi mâbede girsinler ve egemenlik altına aldıklarını yerle bir etsinler diye ikinci vaât geldi”…
Şimdi burada “Kitap” kelimesiyle kastedilen Tevrat mı yoksa Kur’ân mı? 2. vaatle kastedilen Romalılar’ın Filistin’i ele geçirip Kudüs’teki tapınağı yıkması mı?
Bana sorarsanız bu sûreyi tefsir etmek için hem çok iyi İslâm ilimlerine vâkıf olmak, Arapça’yı iyi bilmek, hem de İbranî tarihi konusunda da derinleşmiş olmak gerekiyor. Tabii bir de tarihsel olarak, Hz. Muhammed devrinde Müslümanlar ve Yahudi kabilelerinin ilişki biçimine ve dinsel polemiklerini bilmek gerekiyor. Bu konuda ilginç bir çalışma Maxime Rodinson’un Mohammed
(Penguin Books, 1961) adlı kitabı, ancak Dikkat, yazar Yahudi kökenlidir, Oryantalisttir ve bâzı konularda taraflı veya kötü niyetli olabilir.
Artık daha fazla yorum yapmıyorum ve konuyu bilenlerin bizi aydınlatmasını rica ediyorum.
Selâmlar, Evren İşbilen.
MKD: Sevgili Eİ, tam bir bilim adamı titizliğiyle, kuşkuculuğuyla tetkik ediyorsunuz mes’eleyi; tebrik ediyorum.
İddialıca bir söz söyleyeyim: Sahih hiç bir hadis yoktur ve hepsi rivâyettir. Hz. Muhammed’in davranışlarına ve Kur’ân âyetlerine göre “daha muhtemel olarak sasihtir” veya “değildir” diye yaklaşılıyor. Gerisi lâf-ı güzaf!
[...] NELER OLUYOR (http://www.keremdoksat.com/2009/10/16/israil%e2%80%99le-neler-oluyor/#more-756) makalemden dolayı beni anti-Semitizm’le suçlayan, meslekten attıracağını(!) söyleyerek [...]
Sayın Evren İşbilen,
Maşallah, soyadınız kariyerinize yansımış. Takdirlerimi sunarım.
Yazılarınız okurken bu mekânda daha evvel söylediğim ve hiç aklımdan çıkarmadığım bir düşünürün sözünü hatırlıyorum: ”Her şey detaylarda gizlidir; unutmayın küçük dereler büyük okyanuslara dökülürler”.
Bana detaycı derler ama meğer detaycılığın da limiti yokmuş.
Ben de Rivayet ve Dirayet tefsiri olarak biliyordum. Fakat yorumunuzdan sonra başka tefsirler var mı diye merakla bir bakayım dedim ve tefsirler âleminin içinde kaybolmaktan son anda kurtuldum. Size tavsiyem benim yaptığımı yapmayın, çünkü tahmin ediyorum detaycı niteliğinizden dolayı uzun bir zaman sarf edersiniz. Ben kısaca size iktibas ediyorum.
1-Mevzii tefsir: Bu tefsir üçe ayrılmakta.
A-Tahlili tefsir.
B-İcmali tefsir.
C-Mukaren/karşılaştırmalı tefsir.
A şıkkında Tahlili tefsir ikiye ayrılmakta.
1-Rivayet Tefsiri.
2-Dirayet Tefsiri.
2 şıkkında Dirayet tefsiri de 2 ye ayrılmakta.
a-Mutlak dirayet tefsiri: Hiçbir görüşle kayıtlanmamış tefsir
b-Mukayyed dirayet tefsiri: Belli bir görüşün hakim olduğu tefsir.
b şıkkında Mukayyed dirayet tefsiri de şu kısımlara ayrılmakta.
1-Tasavvufi tefsir
2-Felsefi tefsir
3-Fıkhi tefsir
4-Fenni tefsir. Bu tefsir için F. Gülen sitesini ziyaret edebilirsiniz.
5-Edebi-içtimai tefsir
6-Lügavi tefsir.
7-Fırka tefsirleri
8-İlhadi tefsirler:İlhadi sapıklık anlamında.
1 şıkkında Tasavvufi tefsir de ikiye ayrılmakta.
a-Nazari Sufi tefsir
b-İşari Sufi tefsir
7 şıkkındaki Fırka tefsirleri de şu kısımlara ayrılmakta
1-Mutazile 2-Şia 3-İsmailiyye 4-İmamiyye şiası 5-Zeydiyye 6-Hariciler 7-Ehlisünnet
2-Konulu tefsir (en baştaki 1′den sonra gelen)
3-Diğer tefsir çeşitleri.
Bir de bunlardan başka Tefsir de İsrailliyat var.
Ben bunları bir çizelgede ancak sınıflandırabildim. Buraya o çizelgeyi aktaramadım.
Sayın İşbilen, ülkemizde Cumhuriyet’ten bugüne kadar inanç boyutunda çok fazla değişen bir şey yok. İfâde etmek istediğiniz hususlar başkaları tarafından yanlış anlaşılabiliyor veya insanlar sizin açıklamalarınızı dinlemeden önyargı ile defo etiketini yapıştırıyor ve sizden duymak istediklerini duyuyorlar. Hâlbuki söyledikleriniz onların duydukları değil. Birtakım sosyal olguları daha iyi analiz edebilmek için şantiyeye inmek lâzım. Bu satırları size Anadolu’da bir kasabada ki iş hanında ofisimden yazıyorum. Bu iş hanında çeşitli meslek grupları var. Avukat, muhasebeci, mühendis, doktor, kooperatifler, parti bürosu vs. Ama bu iş hanında dergâh da var. Dergâhı bulamayan 12 yaşında çocuk, büronuzun kapısından ”amca, dergâh hangi katta?” diye soruyor. Ne demişti: ”Devlet lâik değildir, birey lâiktir”. İşte öyle Sayın İşbilen. Bu ülkede askerlik görevini yapan Asteğmen Kubilay kesildi. Şimdi biz bu işhanında lâik bir birey miyiz? Ötekileştirme gerçekleşmiştir. TC transformasyona uğramıştır. Bu yüzden bu konuları tartışırken ötekileştirmenin verdiği gizli sansürle demokratikleşme görüntüleri içinde ifâdeler bulmaya çalışıyoruz. Sizin gibi bilimin ışığını fark eden farklı kişilikler, ışığa doğru gençliğin de verdiği yüksek ivme ile koşar adımlarla giderlerken, bizim gibi taş devrinden kalma antik ağabeylerin tavsiyesi arada arkaya, sağa ve sola bakmak olacaktır.
Sayın İşbilen, mühendisliğin verdiği matematiksel beyinle Kur’ân’ı okuduktan sonra, âyetleri sınıflandırma ve hesaplama gibi bir metod uygulamayı düşündüm. Kur’ân’ı tekrar okurken âyetleri bu sınıflar içinde değerlendirdim. Zannederim bu mekânda yer verdim. Tam hatırlamıyorum.
1-Peygamberlerden bahseden âyetler… 1326 adet
2-Şirk koşmak……………………….. 380 “
3-Müminlerin nitelikleri………………. 109 “
4-İndirilen Kitablardan bahseden ……… 67 “
5-Allah, bilendir……………………….. 342 “
6-İnkâr edenler………………………… 299 “
7-Bozgunculuk ve fitne…………………. 64 “
8-Tevbe etmek………………………….. 63 “
9-Kibirlenmek…………………………… 86 “
10-Sabretmek…………………………….. 77 “
11-Nankörlük…………………………… 95 “
12-Yeniden dirilmek……………………. 325 “
13-Adalet……………………………….. 38”
14-Ahid ve emanetler…………………… 62
15-Şeytandan bahseden âyetler…………. 169
16-Cennet………………………………. 235
17-Cehennem………………………….. 349
18-Şâhitlik etmek………………………… 52
19-Ölçü ve tartının doğru yapılması 11
20-Sıkıntı ve ferahlık 27
21-Cimrilik 18
22-Rızık ve nimet……………………………22
23-Ana ve babaya iyilik……………………. 16
24-Akrabalık ve akrabalık bağları………….. 21
25-Gece ve gündüz âyetleri………………….46
26-Gökten su inmesi………………………….45
27-İyilik ve kötülük………………………….. 13
28-Helâl ve temiz şeylerden yemek…………..13
29-Gemilerin denizlerde yol alması…………..22
30-Nutfe sperm……………………………….12
31-Fuhuş………………………………………22
32-Gökler ve yer………………………………42
33-Hayvanlar ………………………………….17
Toplam…………………………………………….4485 âyet
Yani 6666 âyetin %67sini bu âyetler içermektedir.
Bu yüzden tefsirin tefsirini size bırakıyorum.
Evet, Tevrat’tan bahsediyor.
SSSSS
Değerli Mustafa Bey ve Mekâncılar,
Aydınlatıcı yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Belli ki bu konuya uzun mesâiler ayırmışsınız ve emek vermişsiniz…
Ülkemizin problemlerinden belki de en önemlisi, bilgi sâhibi olmadan fikir sâhibi olmak, bir de kulaktan dolma bilgilerle şifahî kültürlü olmaktır. Ülkemizde din konusunda da bu böyledir. Türkiye Max Weber’in tâbiriyle tam bir “folk-religion” cennetidir.
Kendini Müslüman sayan kişilerin %90′ı eminim ki Kur’ân meâli okumamıştır. Kur’ân orada yüksekçe bir yerde durur, tozlanır ama pek de tetkik edilip öğrenilmez. Hâlbuki bizzat Kur’ân sayısız kereler “düşünüp akletmez misiniz, ibret almaz mısınız?” diyerek insanları uyarır. Biz Kur’ân’ı “mezarlık kitabı, ölüler kitabı” yapmışızdır. Ölünün arkasından “profesyonel hoca”(!) tutarak Kur’ân okutmak da neyin nesidir?
Bizzat Kur’ân’da geçen “sizden ücret talep etmeyen kişilere uyunuz” emrini yalanlamıyor mu bu? İslâmiyet’te ruhbanlığın olmadığını bizzat Kur’ân söylüyor.
“Oku” emriyle başlayan bir dinin nüfusun %90′ından fazlasının inancını oluşturduğu bu ülkede niye insanlarımızın çoğunluğu şifahî kültürlüdür ve okumaz yazmaz? Matbaa neden ülkemize yüzyıllar sonra gelmiş ve “Türkler’in” kurduğu ilk matbaa ilgisizlikten kapanmak zorunda kalmıştır? Bu mekânda sık sık eleştirdiğimiz Yahudiler, Türkiye’deki ilk matbaayı ta 1493′de (!)[Seferad Yahudileri'nin Osmanlı'ya göç etmelerinden bir yıl sonra] kurmuştur. Ama sâdece İbranice hurufatla çalışmıştır, Türkçe kitap basmamıştır. [Bkz. Bernard Lewis Evren İşbilen.
MKD: Sevgili Eİ, Yahudiler’den öğrenmemiz gereken şeyleri saysak, buraya sığmaz. Kur’ân da zâten “okunacak kitap” demek. Bu mekânda sık sık değil, arada bir Yahudiler’i değil, İsrail’i eleştiriyoruz. Bununla da paralel olarak, Yahudiler’i anlamaya gayret gösteriyoruz. Amacını aşan ifâdeleri de ya siliyorum ya da sarı kart gösteriyorum. Selâmlar…