Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 637 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

ERMENİ AÇILIMI… MI?

Nurullah Aydın (kim olduğu için bkz.: http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=3028) 13 ve 14 Ekim’de iki yazı klavyeye aldı; önce onları hülâsa edelim:

ERMENİSTAN ANLAŞMASI VE UNUTULMAMASI GEREKENLER! Nurullah AYDIN, 13 Ekim 2009

AKP’ye göre Türkiye’nin tek sorunu var, açılım konusu. Ülkenin tamamının iktidarı olduğunu ise çoktan unutmuş durumda.

Açılım da açılım… Damarlardaki kan, ümmetçi anlayışın önüne geçmiş. Irkçılık âidiyet duygusu öne çıkmaya başlamış durumda! Öylesine ki, Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Yahudi açılımı derken ne kadar etnik âidiyet beklentisi olan kesim varsa onların sözcülüğüne soyunmuş durumdalar!

Peki, ama neden? İkide bir 36 etnik kimlikten bahseden başka bir ülke başbakanı, cumhurbaşkanı var mı? Olabilir mi böyle şey… Ama Türkiye’de oluyor…

Türkiye- Ermenistan anlaşmasında neden İsviçre arabulucu ülke oldu? İsviçre bir Türk vatandaşını “soykırım yoktur” dediği için mahkûm eden bir ülkedir. Bu protokolle Türkiye’nin utanç verici bir duruma düşmüştür. İki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi, kulağa hoş gelen lâflarla geçiştirilecek konu değildir.

Bakın anlaşma yapıldı ya, her konuda olduğu gibi yandaş medya ile karşıt medya olayı farklı yansıtıyor! Oysa bu anlaşmanın ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde durulmuyor. Türkiye tarafı ve Ermeni tarafı bu anlaşma ile nasıl bir yükümlülük altına giriyor? Bunu göz ardı edenler yorum üzerine yorum yapıyor… Ağızlarda çiğnenen sakız önceden belirlenmiş sloganvâri kelimelerden başka bir şey değil.

Anlaşma metni Türk anayasal sistemine göre bağlayıcıdır, hukuksa sonuç doğurur. Anayasa 90-92 maddeleri ile uluslararası anlaşmalar, anayasanın üzerindedir, anayasal denetim yapılamaz. Ermenistan tarafı bu anlaşmayla taahhüt altına girmiyor… Ermenistan Anayasası’nın 6. Maddesi’ne göre ise Anayasa’yla uyum sağlayamayan uluslararası anlaşmalar geçersizdir. Parlamento kararları da geçersizdir, hiç bir hukukî sonuç doğurmaz. Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi 11-12 maddeleri soykırım yanında büyük Ermenistan toprakları konunda açık hükümler taşır. Bu maddelere göre aksine yapılacak anlaşmalar geçersizdir.

Şimdi, bu maddeler ortada iken, Ermenistan açısından anlaşma hüküm doğurabilir mi? Hayır.

Bakın bu anlaşma imzalanıncaya kadar hangi süreç işletildi, neler yapıldı?

Tarihlere dikkat! 24 Nisan, Ermeni soykırım iddialarının tarihi. Her yıl bu tarihte kutlanır. Van Akdamar Kilisesi 4 trilyon Lira’ya restore edildi, 24 Nisan’da açıldı. Devlet yetkilileri, Türkler’in katliama mâruz kaldığı kiliseye, Ermenistan’dan uçakla getirilen 2073 Ermeni ile birlikte katıldı. Kan kardeşleri buluştular… 7 tane Ermeni kilisesi belediyelerce restore edildi.

Gül Cumhurbaşkanlığı adaylığını 24 Nisan’da açıkladı.

Gül ilk seyahatini Kayseri’ye değil Van’a yaptı.

Gül Millî maç için Erivan’a gitti. Kendisi ile birlikte, İstiklâl Marşı yuhalandı.

Türkiye’de Ermeni soykırımı yoktur diyenler bir yolla tutuklandı.

Bu durum sizlere bir şeyler düşündürtmüyor mu?

Sonunda gelinen durum: Anlaşmanın imzalanması… Peki, bu anlaşma, parlamentolarda onanacak mı, onanacak! Memnun olanlar başta ABD, Fransa ve Rusya’dır… Azerbaycan’ın tepkileri yok mu? Var. Ama işbirlikçi medya, halka bunları bile yansıtmıyor… Bursa’da oynanan maçı bu açılardan değerlendirmek gerekir.

Günün Sözü: Hayatta en değerli şeyler ne elle inşa edilebilir ne de parayla satın alınabilir.

ABDULLAH GÜL El Sıkma İçin Ne Demişti! Nurullah AYDIN, 14 Ekim 2009.

Uzun zamandır kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmeler sonrası İsviçre’de atılan imzalar ve yasaklarla Bursa’da yapılan millî maç! İlgi iltifat, gülümseme ve el sıkmalar!

Oysa bundan 15 yıl önce… 1993 yılında… Demirel Hükûmeti’nin Ermenistan politikası konusunda verilen gensoru sırasında Refah Partisi adına Abdullah Gül söz alıyor… Bakınız zabıtlara göre, neler söylüyor:

“Hükûmet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı’nın cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir. Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaâtleri söz konusu olduğunda, sizin şâhin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş hâlinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, ‘Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihâî şeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız”!

Evet… Gül 15 yıl önce Ermenistan’dan Cumhurbaşkanı’nın değil maç, cenaze için bile Türkiye’ye gelmesini eleştirmiştiŞimdi Ermenistan’da el sıktığı eli, Bursa’da tekrarlıyorBir insan neden bu kadar değişir, bu kadar farklı görüşler sergiler acaba!

Ekonomisini ABD ve İsrail güdümündeki IMF’ye, dış politikasını ve askerî politikalarını ABD ve İsrail eksenine, reformlarını Avrupa’ya endekslemiş bir Türkiye kendi iradesi ile karar alma refleksini kaybetmek üzeredir. Türkiye’nin çok ciddi iç ve dış sorunları vardır ve bunlar gangren hâline gelmiştir. Siyasî partiler temel konulara ilişkin ciddi somut teklif ve projelerini sunamamaktadır.

Bakın AKP sürekli aldığı oy ve halk desteğinden dem vuruyor. Ağzından demokrasi, AB paketleri düşmüyor. Ama şu 7 yıla bir bakın. Her şey apaçık ortada değil mi? Ancak hâlâ bâzıları yapılan hizmetten bahsediyor. Hangi hizmetse!

Ve terör! Hiç siz iktidarın terör kaygısını, duydunuz mu? Yok. AKP’nin öyle bir derdi de yok tasası da. Nasıl olsa darbeciler, AB, ABD karşıtları terörist olarak yargılanıyorlar ya!

Ya dış politika! Telkin ve tavsiyelerle üstlenilen arabulucu rol!

Avrupa Birliği’ne üyelik beklentisi ile bir kez daha Türkiye oyalanmaktadır. Dünya artık “paran, bilimin ve silâhın kadar konuş” ilkesine göre yönetilmektedir. Kin, nefret ve öfke birikimine sâhip yığınlar artmaktadır. Devlet yönetimi ciddiyeti özenli vasıflı ve tecrübeli devlet adamlarının işidir. Herkese büyük sorumluluk düşmektedir.

Doğrulardan tâviz vermemek, gerçekleri bâzılarını rahatsız etse de “ifâde etmekten (kanunlar çerçevesinde) çekinmemek” ilkemizdir. Sorunların üzerine cesaretle gitmek, hep gerçeklerden bahsetmek zor iştir.  Gerçekler halktan sürekli gizlenemez.

Türkiye, Türk Milleti büyük bir millet, büyük bir ülkedir. Bulunduğumuz coğrafya dünyanın en önemli jeo-stratejik ve jeo-politik bölgelerinden biridir. Türkiye büyük düşünen, geniş yorumlayan, dar çerçevede bakmayan yöneticilerle yönetilmek zorundadır. Türk insanı ve Türk toplumu dünyadaki insanların ve toplumların en sabırlısı, en hoşgörülüsü, en tahammüllüsüdür.

Türkiye, tarih boyunca medeniyetlerin oluşum, gelişim ve uygulama alanı olan bir bölgededir. Anadolu coğrafyası su havzaları ile Avrupa, Asya, Afrika’nın ortasında yer alan Güney-Kuzey, Doğu-Batı geçiş güzergâhında bulunmaktadır. Türkiye millî duruşunu, millî direncini tarihi geçmişinden ve milletin değer yargılarından alabilir. Millî kimlik, millî duruşun ateşleyicisidir.  Bu ateşi sönük tutmaya daha ne kadar devam edilecek? “Yap işlet, Türkiye’yi devret” modeli, işlemektedir. Peki, ama ne zamana kadar!

Günün Sözü: Ağzından çıkan söz yazdığın her yazı senin gölgendir. Ne sen ondan, ne o senden ayrılır.

***

Ben de psikiyatr gözüyle birkaç şey ekleyeyim:

Bakın şimdi “terör suçu işlememiş ama terörist olan bir grup PKK’lı” bize paket servisi yapılacak. Biz de onları evlerine yollayacağız. Yandaş medya sürekli olarak bunu pompalıyor. Devletlû’nun son dönemdeki konuşmalarının hemen hepsi stereotipik ve ezberlenecek kadar birbirinin aynı nakaratlarla dolu, her yerden sürekli olarak bizlere dinlettiriliyor, seyrettiriliyor.

Halkımız, Hükûmet’in ne kadar insancıl, hukukun da ne kadar iyi işler hâlde olduğuna bir kere daha inanıyor.

Aslında sürekli olarak çifte açmazlarla yürütülen tam bir propaganda kampanyası bu!

Bakın, Vikipedi’de Joseph Goebbels’in hayatı nasıl özetlenmiş:

Paul Joseph Goebbels (29 Ekim 1897 Rheydt (bugün Mönchengladbach) – 1 Mayıs 1945 Berlin) 1933 ilâ 1945 yılları arasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı yapmış Alman politikacıdır. Adolf Hitler’in en yakın arkadaşlarından biri ve en sadık yandaşıydı. Kendisi coşkulu ve enerjik hitabet yeteneği, sert anti-semitik görüşleri ve kitlesel propagandanın Büyük Yalan olarak bilinen tekniğini kullanmadaki ustalığıyla bilinirdi.

Goebbels 1921 yılında Heidelberg Üniversitesi’nde 18. Yüzyıl romantik draması üzerine yazdığı tezle felsefe doktorasını tamamladıktan sonra, önce gazeteci daha sonra da banka memuru ve borsacı olarak çalıştı. Ayrıca roman ve oyunlar da yazdı ancak yazdıkları yayın evleri tarafından beğenilmedi. Nazi Partisi’yle ilk defa 1923 yılında tanıştı ve ertesi yıl da üye oldu. Kısa zamanda yeteneği ve zekâsıyla parti içinde hızla yükselen biri oldu. Partinin Berlin bölge liderliğine atandı. Bu görevi sırasında propaganda yeteneklerini sonuna kadar kullandı. Nazi gazeteleri ve SA’nın yardımlarıyla yerel sosyalist ve komünist partilerle mücadele etti. 1928 yılında partide hızla yükselmiş ve en göze çarpan üyelerden biri olmuştu.

1933 yılında Naziler’in iktidara gelmelerinin ardından Propaganda Bakanı oldu. İlk işlerinden biri Yahudiler ve Nazi karşıtı yazarlar tarafından yazılmış tüm kitapları Berlin’in Bebel Meydanı’nda yaktırmak oldu. Sonrasında giderek Almanya’daki bütün haber kaynakları üzerinde tam kontrol sağladı.

Savaşın ilk ve en istekli savunucularından olan Goebbels, Alman halkını büyük ölçekli bir askerî çatışmaya hazırlamak için elinden gelen her şeyi yaptı. II. Dünya Savaşı sırasında diğer Nazi liderleri ile değişen ittifaklar kurarak gücünü ve nüfûzunu arttırdı. 1943 yılı sonlarında savaşın Almanya aleyhine dönmesinden sonra propagandalarını artırdı. Goebbels savaşın son yıllarında ilan edilen topyekûn savaş projesinin de mimarıdır. Goebbels son ana kadar Hitler ile Berlin’de kaldı. Hitler’in intihar etmesinin ardından, bir günlüğüne de olsa Üçüncü Reich’ın Şansölyeliği’ni yaptı. Son saatlerinde karısı Magda Goebbels önce altı çocuğunu zehirleyerek öldürdü. Kısa süre sonra Goebbels önce karısını sonra da kendisini vurdu. Karısıyla cesedi vasiyeti üzerine yakıldı.

Bugün bâzı üniversitelerde, (iletişim bölümü) öğrencilere Goebbels’in ses kayıtları dinlettirilir. Hemen her görüşteki insan, onun bu alandaki dehasını kabûl etmiştir”.

Bunları neden mi iktibas ettim?

Goebbels’in en meşhur düsturlarından biri de “gerçek, sürekli olarak tekrarlanarak telkin edilen şeydir” sözleridir.

   Hâlen olup bitenlerle benzerliği dikkatinizi celbetti mi?

      Benim etti de…

         Sâdece propagandayı kastediyorum tabii ki!

            Aman aklınıza başka şeyler gelmesin, sâdece propaganda

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 18 Ekim 2009 Pazar

2 Yorum

Ahmet AtayEkim 18th, 2009 19:04

Sayın Mehmet Kerem Doksat Hocam,

(Yazıma başlayınca, yayına verirken düzeltilmiş imlâ kurallı yazılarımı hatırlayıp, tebessüm ederek sizi yormamak adına düzeltmeler yapmaya başladım :) ). Bizlere katkınız sadece akıl yönüyle değil yâni).

Toplumun yapısıyla oynayarak, dokusunu işleyerek SİZİ DİNLER HÂLİNE GETİRMEDEN yapılacak propaganda kolay olmasa gerek. Günümüzün demokrasi takipçisi güçlü ülkeler, önce ekonomik hamleler ile hedef ülkeyi bağımlı hâle getirip, kendi fikirleri ile uyuşan ve de aynı zamanda rejime düşmanlık besleyenleri BAŞA GETİREREK, tamamen kenara çekilip, medya gücü ile toplumu bombardımana tutuyorlar. Yarattıkları akıl tutulması ortamında, başa getirdikleri adım adım ortak hedeflerine yürüyorlar. Bugün başımızdakiler oy isterken, “teröristleri törenle karşılayıp, onlarla savaşanları türlü şekilde yargılayıp vatan hâini yapacağız” deseydi oy alır mıydı diye soran kaç seçmen vardır acaba?

Ortam, tam da sizin branşınıza uygun bir inceleme alanı aslında. Şema bana göre son derece basit, muhtaçları çoğalt, çocuklarını kendi kanalında eğit (âbi abla evleri), eğrileri doğru, doğruları eğri hâline getir, onlarla rejimi sars, başa geç, başkalarından esirgenen borçlar sana yağmaya hazır zâten, borçla kurulan pembe bir dünya yarat, parayı verenlerin istekleri senin de düşman olduğun rejimin yıkılmasını sağlamış çok mu? Ballı börek…

Düşünüyorum, inceliyorum, okuyorum; acaba ben mi yanlışım diyorum ama Yaradan’ın bana verdiği akıl ile yaptığım muhakeme hep aynı sonucu veriyor. Başka bir yazınıza yorum yapan dostuma katılmıyor ve bir şeyler yapmak için zaman tam da bu zaman diyorum. Onlar, (yâni Cumhuriyet düşmanları) koydukları hedefe ulaşmak için yılmadan ve bölünmeden çalışarak SERALARINI ÜRETTİLER. O seranın ürününü yiyorlar. Bizim için zehirli o ürün belki ama zâten onların ürettiği bir genç kız tüm saflığı ile “Humeyni’yi ATATÜRK’ten daha çok sevdiğini söylememiş miydi?

Evrensel doğrularımızı tekrar tekrar tekrar da olsa söylemeye devam etmekten başka çâremiz yok. Ki bu propaganda da değil, gerçeğin teremmümüdür bence. Ne kadar dinazorluk olarak algılansa da…

Selâm ve saygılar efendim….

MKD: Bilmukabele Sayın Ahmet Atay.

mustafa terziahmetoğluEkim 19th, 2009 10:16

Saygılar Efendim,

Hürriyet’ten Rahmi Turan yazısı:

EMPERYALİST güçler ne istiyor?

Tarihinizden habersiz olacaksınız. Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’e hakareti suç olmaktan çıkartacaksınız, AB’ye uyum adı altında tüm ulusal değerlerinize sövülmesine göz yumacaksınız!
Peki, o zaman nasıl bir millet olacaksınız? Millî birliği nasıl sağlayacaksınız?

* * *

Psikiyatrist Prof. Dr. Kerem Doksat, emperyalistlerin Türkiye üzerinde sürdürdüğü “psikolojik savaş”ı ve soykırım iddialarının nasıl yayıldığını anlattıktan sonra devam ediyor:

“Emperyalistler, sizden sorunları tartışmanızı istiyor, sizi buna zorluyorlar.

Son dönemde neleri tartışmaya açtık ve şimdi neredeyiz?

Ermeniler’den ‘özür’ de dileyebiliriz, Kürtler’e ‘biraz toprak’ da verebiliriz.

Sırada ne var? Atatürk var elbette… Çünkü önemli olan ulusal önderleri yok etmek!

O hâlde, onun ne kadar zâlim bir diktatör olduğunu tartışalım. (Mustafa filminde bu anlatılıyor). Onun zaaflarını tartışalım. Hâttâ onun anasını bile tartışalım.

Evet, emperyalistlerin gündeminde bu bile var. ‘Tartışın’ diyorlar.

Sonra sıra sizin ananıza gelecek. Hepinizinkine gelecek. İşte ‘psikolojik harp’ budur.”

(AB’nin “Atatürk’ü Koruma Kanunu, ifâde özgürlüğünü kısıtlıyor” demesi de psikolojik savaşın bir bölümüdür).

* * *

“Şimdi yıllar öncesine gidelim. Mondros imzalanmış.

Düşman askerleri İstanbul’a çıkarma yapıyorlar. Yüz binlerce Türk sâdece izliyor!

Demek ki önemli olan ilk adım ‘işgâli, kuzu kuzu izlettirebilmek’miş! Ama aynı zamanda bir de masa konuluyor ortaya: ‘Tartışacaksınız!’

Tartışma masasında bizim Sadrazam efendi, düşmana yalvarıyor: ‘Bize acıyın!’ diye…

İzleyerek, tartışarak nereye varabilirsiniz ki?

İstanbul’da işgâlcileri karşılayan bir Osmanlı paşası olabilirsiniz ya da evinin perdelerini kapatan sıradan ve suskun bir Türk… ‘Sâdece izlersiniz, her şeyi!’

Ya da başka bir tercih yapar, düşmana ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olabilirsiniz.”

Hasan Tahsin’e kadar bu ülkede düşmana hiç kurşun atılmadığını bilmek ne kadar utanç vericidir aslında… Hasan Tahsin’i ne kadar tanıyoruz? Onu ‘Hasan Tahsin’ yapan nedir?

‘İlk kurşun’dan önce de kurşun atmıştır bu kahraman adam.

Hasan Tahsin Avrupa’dadır ve bir filme gider. Filmde Türkler aşağılanmaktadır. Hasan Tahsin bu filmi izlemez. ‘Önce izleyeyim, sonra eleştireyim’ demez. Çıkarır silâhını, ateş eder beyazperdeye… Film de orada biter!

Hiçbir insan kendisine, anasına, babasına, milletine, bayrağına küfrettirmez. En basit insan gerçeğidir bu… İlkokulda bir çocuğun anasına küfretmeye kalkarsanız, sizinle ‘anasının durumunu’ tartışmaz! Bunun cevabı, suratınıza yiyeceğiniz bir yumruktur! Çünkü çocuğun en insanî yanıdır bu…

Ermeni sorunu, Kürt açılımı ve Atatürk’ün sıradan bir insan olduğunu iddia eden ‘Mustafa’ belgeselinin ‘bam teli’ burasıdır. Amaç millî duygularımızı yıpratmaktır! Yabancılar, şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyorlar”!

* * *

Emperyalist güçler şartlı reflekslerimizi yok edip peş peşe yaptırdıkları “açılımlarla” Türkiye’yi avuçlarına almaya yönelik “psikolojik savaşı” şimdi de “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nun ifâde özgürlüğünü kısıtladığını iddia ederek sürdürüyorlar!

SSSSS

MKD: Sevgili MT, Sayın Rahmi Turan’ın bahsettiği yazının Hasan Tahsin kısmı bana âit değil; internette memetik mutasyona uğramış hâli. Ha, ben de öyle yazar mıydım… Biraz farklı olarak, evet.

SSSSS

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word